Sararmış yaprak yeniden hayat bulur mu?
Soğuk dışarıya hakim olmuştu. Evin içerisinde ise, zamların gölgesi altında dışarıdan gelen ayazın sesi hakim olmuştu. Dışarıda kar, inceden inceye yağıyor, fakirler üzerilerine örtecek kağıt parçalarını zor buluyor, bulunanlar ise kısa sürede alevin içinde küle dönüşüyor, ayazın altında gökyüzüne doğru biraz havalanıyor, sonra beyaz zemin üzerinde yok olup gidiyor.
Gökyüzü, her zamankinden daha gri, deniz her zamankinden daha yeşildir. Dalgalar sahilleri dövüyor, kar o sese sessizce katılıyordu. Heykeller her zamanki yerinde, soğuk bedenlerine soğuk kar düştüğünde, değişimi yaşıyorlar, değişmemiş gibi duruyorlar. Zaman her şeyi yontar, yontunun en büyük nedeni / eseri dünyanın hareketidir. Her hareket bir şeyleri yontar, değiştirir, değişmemiş gibi durur her şey ama değişim kaçınılmaz olduğunu filozoflar yazar.
Sararmış yapraklar, tek tük ağaçta durur. O kadar soğuğa rağmen nasıl oldu da orada durduğu akıl sır ermez. Karın baskısı sonucu o da beyaz örtünü üzerine düşer ve bir süre sonra beyaz örtünün altında kalır, eğer bir kuş gagası ile gagalayıp, küçük parçalara ayırmamışsa. Gökyüzü güneşi saklar, beyaz yeryüzünü.
Sararmış yapraklar, yeniden yeşerir mi? Ağaçlarda kalmış toplanmamış meyvelere bakarken düşünüyorum. Çıplak dalların üzerinde duran meyveler. Çam ağaçlarının yeşilliği çarpar gözüme. Acaba, o ağacın dalları hep mi yeşil kalır, hiç solmaz mı? Dikkat ile bakılınca ağacın gölgesi vurduğu alana, sararmış, kızarmış ağaca ait parçacıklara gözüm takılır. Sararmış yapraktan, yeşil yaprak oluşur mu?
Soru kafamın içinde dolanırken, toplumsal olayların tarihine bakarım. Toplumsal olaylarda, zaman içinde sararır, sonra toprağa düşer. Toprağa düşerken bir çok canı da toprağa davet eder. Toprak, üzerine düşeni hemen de olmasa da, zaman içinde içine alır, eritir, kendisine benzetir. Toprak, içine alırken, değiştirir, dönüştürür, yeniden biçim verir ama toprak o aldığı ile zenginleşir, bereket olur. Bereketi, bir rüzgar belki alıp götürür. Çıplak kalır, kaya çıkar ortaya, her kayanın kendisine ait biçimi olur. Bazılarının içine kuşlar yuva yapar, bazılarının içine yılanlar, başka canlılar. Her değişim, yeni bir biçim demektir. Her biçimde kendisine ait yaşamı yaratır, yaşatır, çeşitlendirir.
Tarih içinde binlerce tanrı yeryüzüne geldi, onlar adına tapınaklar yapıldı. Evi olmayanlar, inançları için tanrı adına ev yaptı, o eve isimler verdiler. Tanrılarına kendi yemediklerini sundular. Tanrıların sayısını kim bilebilir? Her toplumun, her cemaatin kendisine ait tanrısı oldu, her tanrısı olanın devleti oldu. Şehir devletinden, imparatorluğa kadar sıçradı. Her güçlü olan, kendisi ile birlikte tanrısını götürdü. Tanrılar adına savaşlar yapıldı, toplum yok olurken, o toplumun tanrısı da yok oldu. Yok olan sadece tanrı değil, tanrın evi de yok oldu. Yok olan evin üzerine başkalarının tanrılarının evi inşaat edildi, o yıkılan evin taşları ile birlikte. Toplum, kendi içine düşen her kültürü toprak gibi içine aldı, biçimlendirdi, öğüttü. Toprak gibi bereketli oldu, zaman içinde tarihin rüzgarı altında çöle döndü. Çöl kumları üzerine toplumlar yaşar oldu, her gün yeni yollar açıldı, her gün ayrı dünya oldu. Ağaçlardan düşen yapraklar yeniden ağaçlara dönemedi, düşemeyenler ve son ana kadar asılı kalanları da, kar aldı götürdü.
Toplumlarda, devletlerde zaman içinde yok olmakta ve yerine yenileri gelmektedir, kökleri aynı olan ama yeni olan. Kökleri kimse ret edemez. Çünkü ağacın gövdesi çürümediği sürece, gövdesinden, dallarından yeşil yaprak çıkmaya devam edecektir. Toplumlarında, devletlerinde ağaçlar gibi zamanları olur. Bazı ağaçlar binlerce yıl yaşar, bazıları bir yıl. Çürüme ağacın içinde başlayınca, yaprağın şansı olmaz! Yere düşen yaprağın yerine yeşil yaprağın geleceğini kimse garanti edemez.
28 Ocak 2010 Perşembe
25 Ocak 2010 Pazartesi
Cepheleşme
Cepheleşme
Balyoz olayına bir de benim cephemden bakayım dedim. Adı ne olursa olsun, bugün bir çok toplumu düzenleme girişimleri olmaktadır. Bu girişimler, hem iktidar hem de ordu tarafından yapılmaktadır. İktidar, kendisine kolluk gücü olarak polisi seçmiştir. Kendisi için muhalif olanın üzerine gaz bombası, kaba dayak ile giderken, daha sistemli olarak Ergenekon davası ile birlikte, başka bir alanı kullanır olmuştur.
Toplumun düzenlenmesi, topluma ‘çoban’ olma arzusu sonucu, bu hırslar ortaya çıkmakta ve o hırs neticesinde, çatışmalar körüklenmektedir. Cepheler açılmakta ve o cephelerde olaylar ile hiç alakası olmayan insanlar çarpıştırılmaktadır.
Toplum sözleşmesi olmayan toplumlarda, bu tip çatışmalar kaçınılmazdır, çünkü toplum üzerine mutabık kaldığı her hangi bir sözleşme metninden uzaktır. Toplumsal sözleşme, günümüzde anayasa olarak kendisini bulur.
Anayasa, 12 Eylül askerlerinin toplumun görüşümü almadan, zor ile dayatması sonucu yürürlüğe girmiş bir metindir. O metin doğduğu günden itibaren, delinmiş / değiştirilmiş ve şu anda elimizde tuttuğumuz metne ulaştık. O sözleşme içinde toplumsal hareketler, düşünceler suç sayılmış, esas suç işleyenler ise masum gösterilmiştir. O masumiyet şemsiyesi altında, darbe yapan generaller hala yargılanamamaktadır. Toplumun örgütlenmesi önünde engeller hala kendisini korumakta, toplumun sesi olan demokratik kitle örgütleri, henüz gerçek anlamda örgütlenememiştir.
12 Eylül, solun üzerinden panzerler ile geçmiş, kafasına da balyoz ile vurmuştur. Bu balyozun etkisi ile bazı eski solcular, bugünkü konumlarına gelmiştir. Bugün, sol adına konuştuğunu iddia edenlerin bir çoğu sağ politika savunmakta, iktidar mücadelesi içinde kaygan zemin üzerinde, çıkarlarına o anlık neresi uygun ise orada durmaktadırlar. O yüzden, sol kimliği taşıyan bir çok kişi, aslında sol kimlik içinde kendilerini ifade edemeyecek konumdadırlar. Çünkü taşıdıkları kimlik, kendilerine ait değildir.
Bugün, toplum önünde bir darbe yapma niyetinde olan kişilerin, tuttukları yazılar / günlükler / raporlar tartışılmaktadır. Niyet halinde kalan ama gerçekleşemeyen bu girişimler ya da niyetler gündemi belirlemekte, o gündem içinde hükümetin yapmış / almış olduğu karalar gözden uzak tutulmaktadır. Hükümet bu kargaşa içinde, bildiği programını uygulamaktadır. Uyguladığı politika kimindir? Amerika tarafından belirlenen, IMF ve Dünya Bankası gözetiminde ve denetiminde uygulanan ekonomi, sosyal politikadır. O politikalar sonucu bugün kar altında işçiler direnişlerine devam etmektedirler. Bu direniş, topluma düzen verenleri sinirlendirmektedir ve kendilerince oluşturulan karanlık yolda, yanan direniş ateşini söndürmeye çalışmaktadırlar. Hükümet arka arkaya aldığı zam kararları ile açılan bütçeyi kapatmak telaşındadır. Bu bütçe nasıl bu kadar açıldı sorusu, bu tartışmalar arasında yoktur. Hükümet ile iyi geçinen işadamları, sonradan zengin olanlar gündemde yoktur. Devlet ihaleleri, TMSF eli ile devredilen mülklerin şu andaki sahipleri ile hükümet üyeleri ve hükümet partisi ile olan ilişkiler gündemde değildir. Gündem ‘balyoz’ ya da başka isimler verilen darbe girişimleri ile değiştirilmektedir. Bu değiştirilen gündem, kimin işine yaramaktadır? Kim bu gündem ile rahatlamakta ve topluma düzen vermektedir?
Toplumun yeni bir sözleşmeye ihtiyacı vardır, bu sözleşmede hem hükümetin yetkileri hem de ordunun darbe için koşullarının ortadan kaldırılması şarttır. Bugün yaşanalar, birilerinin kendilerine uygun topluma düzen vermesi mücadelesidir.
Bugün iki cephe ortada durmaktadır. Ben, her ikisine de karşıyım. Bu iki tarafın topluma sunacağı, toplum yararına bir şey ortaya koyacağına inanmıyorum, çünkü hükümet demokrasi, işçi hakları, insan hakları konusunda ne yaptığı karnesindeki düşük puanları ile ortadadır. Günümüzde Kürtler toplu olarak tutuklanmaya devam ediyor, ellerinde kelepçeler ile tek sıra halinde sorguyu bekler konumdadırlar. Aleviler hala asimile edilmeye devam ediliyor. Romanlar (Çingeneler) yaşadıkları yererden sürgün ediliyorlar. Açılımın adın verilen her açılım, muhataplarının başına olmadık şeyler gelmeye devam ediyor. Yok sayılıyorlar, hükümetin bakış açısına uygun olarak tanımlanmaya ve değiştirilmeye çalışılıyorlar. İşçi hakları ve insan hakları ise ortadadır, kar altında mücadele vermeye çalışıyorlar. Devletin malları özelleştirme ve orman alanın talanı yangınlar ile barajlar ile yok edilmekte ve yandaş işadamlarına peşkeş çekilmeye devam ediliyor. Ordu cephesini anlatmaya gerek yok, 12 Eylül ortadadır ve onların yarattığı süreç hala devam etmektedir. Uzaktan bakıldığında aralarında büyük nüans farkı olmadığını görebilirsiniz. Ayrılıkları belirli noktadırlar, o ayrılık noktası da ortadadır.
Ben, devletin bir kuruşunu o çalışmayan işçilere vermem diyen başbakan; oğlu, damadı, arkadaşının yakınlarına kurallar içinde vermeye devam ediyor. Bugün çocuklarının bu kadar sermeye elde ettiklerini normal bir ekonomistin gözü ile bile açıklamaya zorlanırlar. Haksız rekabet gözler önündedir, yeni zenginler topluma yeni yaşam biçimini dayatmaktadır. Gecekondudan villaya geçişi anlatamazlar. Devletin kuruşunu işçilere vermem ama yakınlarımın cebine dolaylı olarak girer! Teşvikleri kimin için kullanılır?
Hukukta bir kural vardır, bir suç ortaya çıkmadığı sürece suç değildir. ("Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz." ) Düşünce aşamasında olanlar, suç kabul edilmiyor. Bugün açılmış davalar, adı verilmiş örgüt isimleri ortada ama kendisi kanıtlanmamışsa, açılan davaların sonucu şimdiden bellidir. Bu belli olan sonuca göre, toplum gerilmekte ve cepheleştirilmektedir.
Bu cephenin tarafları ortadadır, taraf olmayan geniş kesime ise taraf ol baskısı vardır. İktidar kavgası içinde olan her iki kesime de karşıyım, o yüzden ne darbeciyim, en de iltica davasının odak noktası olan hükümeti desteklememekteyim. Her ikisinin bize demokrasi getirmeyeceğini biliyorum. Protesto yapılacaksa her iki kesimin politikası ret etme üzerine olmalıdır. Birini baskıcı, ötekini demokrat olarak görmek oynan oyunu görmemek demektir. Her iki kesimde faşist politikalarını içinde barındırmakta, gücü eline geçirdiklerinde faşizmi açıkça uygulayabilecek konumdadırlar. Bugün faşizm tehlikesi ortadan kalkmış değildir, 12 Eylül hala politikaları ile devam etmektedir, sadece özneler değişmiştir. Özneler arası kavgada taraf olunmaz, taraf olunacaksa demokrasiden, insan haklarından, doğa barışından olunur.
Balyoz olayına bir de benim cephemden bakayım dedim. Adı ne olursa olsun, bugün bir çok toplumu düzenleme girişimleri olmaktadır. Bu girişimler, hem iktidar hem de ordu tarafından yapılmaktadır. İktidar, kendisine kolluk gücü olarak polisi seçmiştir. Kendisi için muhalif olanın üzerine gaz bombası, kaba dayak ile giderken, daha sistemli olarak Ergenekon davası ile birlikte, başka bir alanı kullanır olmuştur.
Toplumun düzenlenmesi, topluma ‘çoban’ olma arzusu sonucu, bu hırslar ortaya çıkmakta ve o hırs neticesinde, çatışmalar körüklenmektedir. Cepheler açılmakta ve o cephelerde olaylar ile hiç alakası olmayan insanlar çarpıştırılmaktadır.
Toplum sözleşmesi olmayan toplumlarda, bu tip çatışmalar kaçınılmazdır, çünkü toplum üzerine mutabık kaldığı her hangi bir sözleşme metninden uzaktır. Toplumsal sözleşme, günümüzde anayasa olarak kendisini bulur.
Anayasa, 12 Eylül askerlerinin toplumun görüşümü almadan, zor ile dayatması sonucu yürürlüğe girmiş bir metindir. O metin doğduğu günden itibaren, delinmiş / değiştirilmiş ve şu anda elimizde tuttuğumuz metne ulaştık. O sözleşme içinde toplumsal hareketler, düşünceler suç sayılmış, esas suç işleyenler ise masum gösterilmiştir. O masumiyet şemsiyesi altında, darbe yapan generaller hala yargılanamamaktadır. Toplumun örgütlenmesi önünde engeller hala kendisini korumakta, toplumun sesi olan demokratik kitle örgütleri, henüz gerçek anlamda örgütlenememiştir.
12 Eylül, solun üzerinden panzerler ile geçmiş, kafasına da balyoz ile vurmuştur. Bu balyozun etkisi ile bazı eski solcular, bugünkü konumlarına gelmiştir. Bugün, sol adına konuştuğunu iddia edenlerin bir çoğu sağ politika savunmakta, iktidar mücadelesi içinde kaygan zemin üzerinde, çıkarlarına o anlık neresi uygun ise orada durmaktadırlar. O yüzden, sol kimliği taşıyan bir çok kişi, aslında sol kimlik içinde kendilerini ifade edemeyecek konumdadırlar. Çünkü taşıdıkları kimlik, kendilerine ait değildir.
Bugün, toplum önünde bir darbe yapma niyetinde olan kişilerin, tuttukları yazılar / günlükler / raporlar tartışılmaktadır. Niyet halinde kalan ama gerçekleşemeyen bu girişimler ya da niyetler gündemi belirlemekte, o gündem içinde hükümetin yapmış / almış olduğu karalar gözden uzak tutulmaktadır. Hükümet bu kargaşa içinde, bildiği programını uygulamaktadır. Uyguladığı politika kimindir? Amerika tarafından belirlenen, IMF ve Dünya Bankası gözetiminde ve denetiminde uygulanan ekonomi, sosyal politikadır. O politikalar sonucu bugün kar altında işçiler direnişlerine devam etmektedirler. Bu direniş, topluma düzen verenleri sinirlendirmektedir ve kendilerince oluşturulan karanlık yolda, yanan direniş ateşini söndürmeye çalışmaktadırlar. Hükümet arka arkaya aldığı zam kararları ile açılan bütçeyi kapatmak telaşındadır. Bu bütçe nasıl bu kadar açıldı sorusu, bu tartışmalar arasında yoktur. Hükümet ile iyi geçinen işadamları, sonradan zengin olanlar gündemde yoktur. Devlet ihaleleri, TMSF eli ile devredilen mülklerin şu andaki sahipleri ile hükümet üyeleri ve hükümet partisi ile olan ilişkiler gündemde değildir. Gündem ‘balyoz’ ya da başka isimler verilen darbe girişimleri ile değiştirilmektedir. Bu değiştirilen gündem, kimin işine yaramaktadır? Kim bu gündem ile rahatlamakta ve topluma düzen vermektedir?
Toplumun yeni bir sözleşmeye ihtiyacı vardır, bu sözleşmede hem hükümetin yetkileri hem de ordunun darbe için koşullarının ortadan kaldırılması şarttır. Bugün yaşanalar, birilerinin kendilerine uygun topluma düzen vermesi mücadelesidir.
Bugün iki cephe ortada durmaktadır. Ben, her ikisine de karşıyım. Bu iki tarafın topluma sunacağı, toplum yararına bir şey ortaya koyacağına inanmıyorum, çünkü hükümet demokrasi, işçi hakları, insan hakları konusunda ne yaptığı karnesindeki düşük puanları ile ortadadır. Günümüzde Kürtler toplu olarak tutuklanmaya devam ediyor, ellerinde kelepçeler ile tek sıra halinde sorguyu bekler konumdadırlar. Aleviler hala asimile edilmeye devam ediliyor. Romanlar (Çingeneler) yaşadıkları yererden sürgün ediliyorlar. Açılımın adın verilen her açılım, muhataplarının başına olmadık şeyler gelmeye devam ediyor. Yok sayılıyorlar, hükümetin bakış açısına uygun olarak tanımlanmaya ve değiştirilmeye çalışılıyorlar. İşçi hakları ve insan hakları ise ortadadır, kar altında mücadele vermeye çalışıyorlar. Devletin malları özelleştirme ve orman alanın talanı yangınlar ile barajlar ile yok edilmekte ve yandaş işadamlarına peşkeş çekilmeye devam ediliyor. Ordu cephesini anlatmaya gerek yok, 12 Eylül ortadadır ve onların yarattığı süreç hala devam etmektedir. Uzaktan bakıldığında aralarında büyük nüans farkı olmadığını görebilirsiniz. Ayrılıkları belirli noktadırlar, o ayrılık noktası da ortadadır.
Ben, devletin bir kuruşunu o çalışmayan işçilere vermem diyen başbakan; oğlu, damadı, arkadaşının yakınlarına kurallar içinde vermeye devam ediyor. Bugün çocuklarının bu kadar sermeye elde ettiklerini normal bir ekonomistin gözü ile bile açıklamaya zorlanırlar. Haksız rekabet gözler önündedir, yeni zenginler topluma yeni yaşam biçimini dayatmaktadır. Gecekondudan villaya geçişi anlatamazlar. Devletin kuruşunu işçilere vermem ama yakınlarımın cebine dolaylı olarak girer! Teşvikleri kimin için kullanılır?
Hukukta bir kural vardır, bir suç ortaya çıkmadığı sürece suç değildir. ("Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz." ) Düşünce aşamasında olanlar, suç kabul edilmiyor. Bugün açılmış davalar, adı verilmiş örgüt isimleri ortada ama kendisi kanıtlanmamışsa, açılan davaların sonucu şimdiden bellidir. Bu belli olan sonuca göre, toplum gerilmekte ve cepheleştirilmektedir.
Bu cephenin tarafları ortadadır, taraf olmayan geniş kesime ise taraf ol baskısı vardır. İktidar kavgası içinde olan her iki kesime de karşıyım, o yüzden ne darbeciyim, en de iltica davasının odak noktası olan hükümeti desteklememekteyim. Her ikisinin bize demokrasi getirmeyeceğini biliyorum. Protesto yapılacaksa her iki kesimin politikası ret etme üzerine olmalıdır. Birini baskıcı, ötekini demokrat olarak görmek oynan oyunu görmemek demektir. Her iki kesimde faşist politikalarını içinde barındırmakta, gücü eline geçirdiklerinde faşizmi açıkça uygulayabilecek konumdadırlar. Bugün faşizm tehlikesi ortadan kalkmış değildir, 12 Eylül hala politikaları ile devam etmektedir, sadece özneler değişmiştir. Özneler arası kavgada taraf olunmaz, taraf olunacaksa demokrasiden, insan haklarından, doğa barışından olunur.
22 Ocak 2010 Cuma
her yer direniş!

Bugün başbakan işçileri azarlamış, haddinizi bilin diyerek!
Bende hemen Özal dönemi canlandı, o da, 12 Eylül sonrası ilk büyük grev Netaş grevine karşı bu sözlere yakın sözler etmişti. Otomobil İş Sendikası önderliğinde yapılan grevi kırmak için her türlü yolu denemiş ve başaramamıştı. Özal işverenler sendikası temsilcisi gibi davranmıştı, onlar adına pazarlık yapmıştı. Grev başarı ile sonuçlandı. O sonuç büyük yürüyüşü yarattı, bugün tekel işçilerine birikimin devretti. Her eylem bir öncekinin birikimi üzerine oturur.
12 Eylül işçilerin birliğini yok etmek için her türlü çabayı sarf etmiştir, kendilerince önlemler almıştır ama işçiler tarihlerinden biliyorlar ki, birlik, dayanışma için örgütlülük şarttır ve bu bilinç ile alınan önlemleri teker teker yıkmaya devam ediyorlar. Tek başlarına olmuş olsalardı, bugünkü gibi sesleri çıkamayacaktı, kaderlerine mahkum olacaklardı. Ecevit hükümeti sırasında kasasını atan küçük işletmeci bugün nerededir?
İşçi sınıfının direnişi, dayanışmanın büyümesi ile ilgilidir. Bugün Tekel işçisi yalnız değildir, umarım ki, diğer grevdeki ve direnen işçilerde yalnız olmadıklarını bilsinler.
Yaşasın işçi sınıfının bilinci ile yapılan dayanışma...
Direnen işçilere bir bardak sıcak çayı sunun ve bunu sınıf dayanışması adına yapın… Çünkü bugün sıcak bürolarda oturanlar, yakında kapı önünde olmayacaklarını kimse garanti etmez. İşçinin beyaz yakalısı olmaz, emeği ile geçene her kişi işçidir…
İşçiler hadlerini ve haklarını biliyorlar, haddini bilmeyenler onlara o sözü söyleyenlerdir. Çünkü o sözü geçmişte de söyleyenlerin ne eserleri ne de kendileri gündemde dahi yokturlar. İşçi sınıfı vardır, sınıfsız toplum yaratılana kadar da varlıklarını koruyacaklardır.
21 Ocak 2010 Perşembe
Ankara’ya giden otobüsler çay taşır!
Ankara’ya giden otobüsler çay taşır!
Ankara yolları taş değil, buz bugünlerde. Betona oturmuş emekçiler, ekmek mücadelesi yaparlar. Ekmek ve özgürlük! Özgürlük, ekmeksiz olmaz, ekmek işsiz olmaz!
Ankara emekçilerin sesine bir kere daha şahit oluyor! Zonguldak işçileri seslerini Ankara’ya ulaştıramadılar ama bu sefer Tekel, Karşıyaka işçileri çocukları ile Ankara soğuna karşı ayakta duruyorlar. Ekmek mücadelesinin anlamı, gelecekleri olduğunu biliyorlar.
Ekmek mücadelesinde yalnız olmadıklarını biliyorlar, çünkü yanlarında yer alanlar oy için değil, gerçekten dayanışma için oradalar. Seslerine ses oluyorlar, yumruklarına yumruk!
Çalışan işçiler onları izliyorlar. Çalışan işçilerde yüreklerini, direnenlerin yanına göndermişler. Sadece yüreklerini mi, elbette hayır! Bakkala gidip çay, şeker alıyorlar otobüslere veriyorlar, gönderiyorlar, üzerine adres yazmadan! Otobüs şoförü kime ulaştıracağını biliyor, çünkü taşıdığı onurdur, yürektir, dayanışmadır!
Ankara soğu altında işçiler, işçilerin yanında binlerce yürek!
Binlerce yürek, bir yumruk olmuş, ekmek ve özgürlük diye bağırıyorlar! Özgürlük, ekmeksiz olmaz, ekmek alın teri demektir. Onlar, alın terlerinin karşılığı istiyorlar, köleliğin özgürleşme mücadelesi değil, emeğin özgürlüğünü istiyorlar! Bir eşya gibi kenara atılan olmadıklarını, insan olduklarını haykırıyorlar, hayat arkadaşları ve çocukları ile birlikte. Çocuklarının arkadaşları, ablaları onlara çay yapıyorlar, şeker sunuyorlar. Onlarda oradalar, onlarda çadırın içinde, çadırın dışında direniş ateşinin etrafında hep bir yürek olmuşlar, tek ses olmuşlar, haykırıyorlar.
Ankara karanlığını işçilerin sesi bozuyor. Ankara düzenini işçilerin sesi parçalıyor. Ankara kurulduğu günden beri en büyük direnişine şahitlik ediyor belki de. Yan yana gelmişler, omuz omuza vermişler, direnişe devam demişler. Ya hep beraber, ya hiç birimiz diyerek dayanışmanın en güzel örneğini ortaya koyuyorlar. Onların sesinde, direnişinde 15-16 Haziran direnişinin sesi var.
Ankara giden her otobüs şeker ve çay taşıyor. Direnenlere ulaşan bu küçük yardım büyük anlamlar içeriyor. Çay ve şeker dayanışmanın öteki adı oldu.
Kavel işçilerin sesi bugün Ankara’dadır. Onların yürekleri bugün Ankara’da kurulmuş direniş çadırlarının içindedir. O yüreklere ses veren ozanlar da onlarladır.
Kavel
İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim.
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri,
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim,
İzin verirlerse Kavel Grevcileri,
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel`de,
O erkekçe direnilen yerde, Kavel`de
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim
İzin verirlerse Kavel Grevcileri
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Bu grev sonrası çocukların isimleri ne olacaktır?
Grev ateşinin yanında oturanlar, dünyanın öte tarafından gelen emekçi sözcülerini dinliyor, onarın getirdiklerini imece usulü paylaşıyorlar. Onlar dünyanın bütün dillerinde haykırıyorlar. “Yaşasın işçi sınıfının dayanışması, yaşasın dünya emekçiler birliği!” bütün dünya emekçileri birleştiği gün, yeni bir dünya kurulacaktır. O birlik direniş çadırında, ateşinde kurulacağını söylemek abartı olmasa gerek, çünkü bu direnişte olanlar çalışırken o kadar farkında değillerdi güçlerinin. Şimdi omuz omuza verilince, yan yana durunca ne soğuk kalıyor, ne onları yok sayan iktidar!
Ankara’ya giden her otobüse bir çay ve şeker verin, gideceği yere adressiz ulaşır!
Ankara yolları taş değil, buz bugünlerde. Betona oturmuş emekçiler, ekmek mücadelesi yaparlar. Ekmek ve özgürlük! Özgürlük, ekmeksiz olmaz, ekmek işsiz olmaz!
Ankara emekçilerin sesine bir kere daha şahit oluyor! Zonguldak işçileri seslerini Ankara’ya ulaştıramadılar ama bu sefer Tekel, Karşıyaka işçileri çocukları ile Ankara soğuna karşı ayakta duruyorlar. Ekmek mücadelesinin anlamı, gelecekleri olduğunu biliyorlar.
Ekmek mücadelesinde yalnız olmadıklarını biliyorlar, çünkü yanlarında yer alanlar oy için değil, gerçekten dayanışma için oradalar. Seslerine ses oluyorlar, yumruklarına yumruk!
Çalışan işçiler onları izliyorlar. Çalışan işçilerde yüreklerini, direnenlerin yanına göndermişler. Sadece yüreklerini mi, elbette hayır! Bakkala gidip çay, şeker alıyorlar otobüslere veriyorlar, gönderiyorlar, üzerine adres yazmadan! Otobüs şoförü kime ulaştıracağını biliyor, çünkü taşıdığı onurdur, yürektir, dayanışmadır!
Ankara soğu altında işçiler, işçilerin yanında binlerce yürek!
Binlerce yürek, bir yumruk olmuş, ekmek ve özgürlük diye bağırıyorlar! Özgürlük, ekmeksiz olmaz, ekmek alın teri demektir. Onlar, alın terlerinin karşılığı istiyorlar, köleliğin özgürleşme mücadelesi değil, emeğin özgürlüğünü istiyorlar! Bir eşya gibi kenara atılan olmadıklarını, insan olduklarını haykırıyorlar, hayat arkadaşları ve çocukları ile birlikte. Çocuklarının arkadaşları, ablaları onlara çay yapıyorlar, şeker sunuyorlar. Onlarda oradalar, onlarda çadırın içinde, çadırın dışında direniş ateşinin etrafında hep bir yürek olmuşlar, tek ses olmuşlar, haykırıyorlar.
Ankara karanlığını işçilerin sesi bozuyor. Ankara düzenini işçilerin sesi parçalıyor. Ankara kurulduğu günden beri en büyük direnişine şahitlik ediyor belki de. Yan yana gelmişler, omuz omuza vermişler, direnişe devam demişler. Ya hep beraber, ya hiç birimiz diyerek dayanışmanın en güzel örneğini ortaya koyuyorlar. Onların sesinde, direnişinde 15-16 Haziran direnişinin sesi var.
Ankara giden her otobüs şeker ve çay taşıyor. Direnenlere ulaşan bu küçük yardım büyük anlamlar içeriyor. Çay ve şeker dayanışmanın öteki adı oldu.
Kavel işçilerin sesi bugün Ankara’dadır. Onların yürekleri bugün Ankara’da kurulmuş direniş çadırlarının içindedir. O yüreklere ses veren ozanlar da onlarladır.
Kavel
İşime karım dedim, karıma Kavel diyeceğim.
Ve soluğum tükenmedikçe bu doyumsuz dünyada,
Güneşe karışmadıkça etim
Kavel Grevcilerinin türküsünü söyleyeceğim.
Ve izin verirlerse Kavel Grevcileri,
İzin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim,
İzin verirlerse Kavel Grevcileri,
Ve ben kendimi tutabilirsem eğer sesimi tutabilirsem
O çoban ateşinin yandığı yerde Kavel`de,
O erkekçe direnilen yerde, Kavel`de
Karın altında nişanlanıp dostlarımın arasında
Öpeceğim nişanlımı Kavel kapısında
Ve izin verirlerse İstinyeli emekçi kardeşlerim
İzin verirlerse Kavel Grevcileri
İlk çocuğumun adını Kavel koyacağım
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Bu grev sonrası çocukların isimleri ne olacaktır?
Grev ateşinin yanında oturanlar, dünyanın öte tarafından gelen emekçi sözcülerini dinliyor, onarın getirdiklerini imece usulü paylaşıyorlar. Onlar dünyanın bütün dillerinde haykırıyorlar. “Yaşasın işçi sınıfının dayanışması, yaşasın dünya emekçiler birliği!” bütün dünya emekçileri birleştiği gün, yeni bir dünya kurulacaktır. O birlik direniş çadırında, ateşinde kurulacağını söylemek abartı olmasa gerek, çünkü bu direnişte olanlar çalışırken o kadar farkında değillerdi güçlerinin. Şimdi omuz omuza verilince, yan yana durunca ne soğuk kalıyor, ne onları yok sayan iktidar!
Ankara’ya giden her otobüse bir çay ve şeker verin, gideceği yere adressiz ulaşır!
Sırın olduğu yerde demokrasi olmaz!
Sırın olduğu yerde demokrasi olmaz!
Ülkemizin tarihi sırlar ile bezenmiştir. Kuruluşumuzdan başlayan ve bugüne gelen süreç içinde, devlet yapımız sırlarını genelde kendisine saklamıştır. Sırların yoğun olması nedeni ile doğru kararlar / sonuçlar ortaya çıkmamaktadır. Kim, hangi rolü oynadığını tesadüfler sonucu öğrenmekteyiz.
Osmanlı devletinden kalan bir özellik gibidir devlet sırı. Beklide daha öncelerine dayanmaktadır. Sır bir olayı daha çekici yapmakta ve anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Sırın içinde mistik özellilerde gizlidir. Kabala kavramı sır kavramının içinden çıkar. Tek ve çok tanrılı dinlerinde sırları vardır, belki o sırlar sayesinde bugün hayattadırlar ve bu hayatta olmalarının nedeni, sırlara verilen anlamlardır.
Devletin varlığı da bu sırlara dayanmaktadır. Devlet sırları olmaz iseydi, her şey gözler önünde olmuş olsaydı, bu kadar çekici ve korkunç olabilir miydi? Hem çekici hem de korkunç, iki ayrı kavramları aynı pota içine alan şeyin kendisi sırdır.
Gelişmiş ülkelerde, belirli süre sonra sırların bir bölümü açıklanmaktadır. Bazı sırlar ise, sırı saklayanlar ile birlikte sonsuzluğa gitmektedir. Çünkü sırın oluştuğu ortamda yer alanlar, sırın derecesine göre belgeleri ya muhafaza ediyorlar ya da yok ediyorlar. Sır, yok edilmiş ama bir şekilde varlığını korumaktadır. Bir düşüncenin ya da duruşun ruhunu belirleyen işte bu adı konmamış, dillendirilmemiş sırlardır. Devletlerin yazılı olmayan yasaları bu sırlar üzerine yükselir. Bazı sırlara ahlaki öğreti deriz, fakat bu öğretinin kaynağını bir türlü öğrenemeyiz. Tahminlerde bulunuruz, anlamlar yükleriz ama sır ortada durduğu sürece geleceğimizi, duruşumuzu belirlemeye devam eder.
Sırların ortadan kalması, her şeyin konuşuluyor ve tartışılıyor olması, doğru kavramını ortaya çıkarmaz, çünkü her dönemin ve çağın doğruları farklıdır. Toplumun genel kabul gördüğü şeyleri doğru kabul ederiz, fakat bu doğru zaman içinde yanlışa dönüşebilmekte ve geçmişin doğrularına başka anlamlar yükleyerek, yeni sırlar yaratmaktayız, çünkü doğruların içinde de belirsiz ve kör noktalar olabilmektedir. Bu kör noktalar sırları içinde saklar.
Eğer tarih sırlardan arındırılmış olarak yazılmış olmuş olsaydı, bugün adını caddelere verdiğimiz tarihi kişilerin, kaçının adı cadde ismi olarak kalırdı? Kahramanların hepsinin sırları vardır, çünkü sır küçük düşürülmeyi ortadan kaldırır. Sırları çok olanın ise, kahraman statüsüne çıkması o kadar zor değildir. Bir anda bakmışsınız, sırları içinde yaşayan kahraman olmuş olur! Toplumların ulusal katilleri bile zaman içinde kahramana dönüşebilir, hatta sırlarla bezenmiş masal varlıkları bile, bir anda gerçekmiş gibi algılanabilir. Çünkü sır, var olduğu vücuda, yeni bir elbise gibi biçim verir.
Devlet sırı kavramı, devlet var olduğu sürece varlığını koruyacaktır, eğer sır ortadan kalkarsa, devletin kendisi ortadan kalkar. İnsanlığın nihai hedefi, sınıfsız, devletsiz bir yaşam alanı yaramak ise, devleti olabildiğince sırlarından arındırabilmek için çareler düşünmek zorundadır.
Bizim ülkemiz, sırlar ülkesidir. Her adımın başında bir sır duvarına çarpabilirsiniz. Devletin sırı vardır, inancın sırı vardır, kişinin sırı vardır. Sır yaşamı kuşatmış gibidir. Sırı olan cemaatler, sırı olan aileler, sırı olan aşiretler... Sır, devletin ve toplumun en küçük birimine kadar sızmıştır. Benliğimiz, tarihimiz olmuştur.
Osmanlı dönemimin açılmayan sırları vardır. O açılmayan sırlar, bugünkü koşullar içinde hiçbir zaman açılmayacaktır. Eğer açılması karar verilirse, o zaman doğal afetler sonucu ortadan kalması büyük muhtemeldir, çünkü yakın / uzak tarihimiz içinde arşivlerin bir bölümünü fareler yemiştir, seller almıştır, yangınlar kül yapmıştır. Tarihçiler, kendi önyargılarına uygun olarak tarih bilgisine sansür yapmışlardır. Eski devletin devlet adamlarının günlüğünü günümüzde sansürlendikten sonra okuyabiliyoruz. Çünkü o sırları öğrenirsek, toplum geleceği tehlikeye düşer. Sır korkuyu yaratır ve besler. Tarihçi öncelikle devletini düşünür!
Sırlar hastalıkları da ortaya çıkarır. Sırlarımızı birine anlatamadığımızda başımıza neler geldiğini psikiyatristler iyi bilir. Toplumsal sırları açıklayamadığımızda neler yaşadığımızı tarihçiler bizden daha iyi bilirler. Devlet erkini elinde bulunduranlar, sırların üzerine gidilmemesi gerektiğini, normlar içinde kısa zamanda öğrenirler, örtülü ödenekten ödemeye devam ederler. Örtülü ödenekler sırları besler.
İki kişinin bildiği şey sır değildir lafı laftır, çünkü iki kişinin bildiği bir çok şey hala sır özelliğini koruyor. Örnek mi, yakın zaman içinde bir Başbakan ve Genelkurmay Başkanın baş başa görüşmesi. Sır yaratmaya devam ediyorsak eğer, devlet güçlenmeye devam ediyor demektir. Devletin bekası için sır zorunludur. Toplumun ve insanın bekası ise laftır, sır karşısında.
Ülkemizin tarihi sırlar ile bezenmiştir. Kuruluşumuzdan başlayan ve bugüne gelen süreç içinde, devlet yapımız sırlarını genelde kendisine saklamıştır. Sırların yoğun olması nedeni ile doğru kararlar / sonuçlar ortaya çıkmamaktadır. Kim, hangi rolü oynadığını tesadüfler sonucu öğrenmekteyiz.
Osmanlı devletinden kalan bir özellik gibidir devlet sırı. Beklide daha öncelerine dayanmaktadır. Sır bir olayı daha çekici yapmakta ve anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Sırın içinde mistik özellilerde gizlidir. Kabala kavramı sır kavramının içinden çıkar. Tek ve çok tanrılı dinlerinde sırları vardır, belki o sırlar sayesinde bugün hayattadırlar ve bu hayatta olmalarının nedeni, sırlara verilen anlamlardır.
Devletin varlığı da bu sırlara dayanmaktadır. Devlet sırları olmaz iseydi, her şey gözler önünde olmuş olsaydı, bu kadar çekici ve korkunç olabilir miydi? Hem çekici hem de korkunç, iki ayrı kavramları aynı pota içine alan şeyin kendisi sırdır.
Gelişmiş ülkelerde, belirli süre sonra sırların bir bölümü açıklanmaktadır. Bazı sırlar ise, sırı saklayanlar ile birlikte sonsuzluğa gitmektedir. Çünkü sırın oluştuğu ortamda yer alanlar, sırın derecesine göre belgeleri ya muhafaza ediyorlar ya da yok ediyorlar. Sır, yok edilmiş ama bir şekilde varlığını korumaktadır. Bir düşüncenin ya da duruşun ruhunu belirleyen işte bu adı konmamış, dillendirilmemiş sırlardır. Devletlerin yazılı olmayan yasaları bu sırlar üzerine yükselir. Bazı sırlara ahlaki öğreti deriz, fakat bu öğretinin kaynağını bir türlü öğrenemeyiz. Tahminlerde bulunuruz, anlamlar yükleriz ama sır ortada durduğu sürece geleceğimizi, duruşumuzu belirlemeye devam eder.
Sırların ortadan kalması, her şeyin konuşuluyor ve tartışılıyor olması, doğru kavramını ortaya çıkarmaz, çünkü her dönemin ve çağın doğruları farklıdır. Toplumun genel kabul gördüğü şeyleri doğru kabul ederiz, fakat bu doğru zaman içinde yanlışa dönüşebilmekte ve geçmişin doğrularına başka anlamlar yükleyerek, yeni sırlar yaratmaktayız, çünkü doğruların içinde de belirsiz ve kör noktalar olabilmektedir. Bu kör noktalar sırları içinde saklar.
Eğer tarih sırlardan arındırılmış olarak yazılmış olmuş olsaydı, bugün adını caddelere verdiğimiz tarihi kişilerin, kaçının adı cadde ismi olarak kalırdı? Kahramanların hepsinin sırları vardır, çünkü sır küçük düşürülmeyi ortadan kaldırır. Sırları çok olanın ise, kahraman statüsüne çıkması o kadar zor değildir. Bir anda bakmışsınız, sırları içinde yaşayan kahraman olmuş olur! Toplumların ulusal katilleri bile zaman içinde kahramana dönüşebilir, hatta sırlarla bezenmiş masal varlıkları bile, bir anda gerçekmiş gibi algılanabilir. Çünkü sır, var olduğu vücuda, yeni bir elbise gibi biçim verir.
Devlet sırı kavramı, devlet var olduğu sürece varlığını koruyacaktır, eğer sır ortadan kalkarsa, devletin kendisi ortadan kalkar. İnsanlığın nihai hedefi, sınıfsız, devletsiz bir yaşam alanı yaramak ise, devleti olabildiğince sırlarından arındırabilmek için çareler düşünmek zorundadır.
Bizim ülkemiz, sırlar ülkesidir. Her adımın başında bir sır duvarına çarpabilirsiniz. Devletin sırı vardır, inancın sırı vardır, kişinin sırı vardır. Sır yaşamı kuşatmış gibidir. Sırı olan cemaatler, sırı olan aileler, sırı olan aşiretler... Sır, devletin ve toplumun en küçük birimine kadar sızmıştır. Benliğimiz, tarihimiz olmuştur.
Osmanlı dönemimin açılmayan sırları vardır. O açılmayan sırlar, bugünkü koşullar içinde hiçbir zaman açılmayacaktır. Eğer açılması karar verilirse, o zaman doğal afetler sonucu ortadan kalması büyük muhtemeldir, çünkü yakın / uzak tarihimiz içinde arşivlerin bir bölümünü fareler yemiştir, seller almıştır, yangınlar kül yapmıştır. Tarihçiler, kendi önyargılarına uygun olarak tarih bilgisine sansür yapmışlardır. Eski devletin devlet adamlarının günlüğünü günümüzde sansürlendikten sonra okuyabiliyoruz. Çünkü o sırları öğrenirsek, toplum geleceği tehlikeye düşer. Sır korkuyu yaratır ve besler. Tarihçi öncelikle devletini düşünür!
Sırlar hastalıkları da ortaya çıkarır. Sırlarımızı birine anlatamadığımızda başımıza neler geldiğini psikiyatristler iyi bilir. Toplumsal sırları açıklayamadığımızda neler yaşadığımızı tarihçiler bizden daha iyi bilirler. Devlet erkini elinde bulunduranlar, sırların üzerine gidilmemesi gerektiğini, normlar içinde kısa zamanda öğrenirler, örtülü ödenekten ödemeye devam ederler. Örtülü ödenekler sırları besler.
İki kişinin bildiği şey sır değildir lafı laftır, çünkü iki kişinin bildiği bir çok şey hala sır özelliğini koruyor. Örnek mi, yakın zaman içinde bir Başbakan ve Genelkurmay Başkanın baş başa görüşmesi. Sır yaratmaya devam ediyorsak eğer, devlet güçlenmeye devam ediyor demektir. Devletin bekası için sır zorunludur. Toplumun ve insanın bekası ise laftır, sır karşısında.
24 Ocak!
24 Ocak!
İstanbul Fatih’te bir sokak. Bir işhanı ve üçüncü katında bir ayakkabı imalatçısı. Dışarıdan bakan için her şey normal. Serbest ekonomi kuralları içinde her kişi istediği yerde işletme kurabilir ve serbest piyasa koşullarına uygun olarak fiyat belirleyebilmelidir. 24 Ocak kararları bunları öngörmemiş miydi?
Sadece serbest meslek sahipleri mi işini bilecekti, memuru da, askeri de her kes kendi cebine göre işini bilecek ve ona göre davranacaktı. İş bilenin, kılıç kuşananın çağıydı. Liberal ekonomi neler yapmamıştı ki, sosyal devleti ortadan kaldırmış, son kırıntılarını da bu hükümet süpürecekti! 24 Ocak gününden beri değişmeyen bir ekonomi politika devam etmektedir, arada küçük düzenlemeler yapılmış olması, politikanın ana amacını değiştirmemiştir. Hatta bir ara IMF kendi çalışanı göndermiş, sömürge valilerin yetkileri gibi ekonomiye yeni rota verip gidilmiştir.
24 Ocak kararlarını alan ile sonradan gelen devlet bakanı sıfatını taşıyan arasında ortak nokta, her ikisinin maaşını da aynı yerin vermiş olmasıdır, bunların dışında ortak ekonomik politikadır! Biri sağ kökenden gelmiş, öteki sol kökenden gelmiş o kadar önemli değildir. Her ikisinin politikası sonucu sosyal demokrat sol, hepten buharlaşmıştır. Son gelen vali yetkili kişi solu darmadağın etmiş ve gitmiştir! Bir ara solu kurtaracak umut adam rolünü bile başarılı bir şekilde oynamıştır. Bugün asli görevinin başındadır ve hala oradan maaşını almaya devam etmektedir.
24 Ocak ülkeyi büyük bir işhanına döndermiştir, ve işhanın bir katındaki patlama binlerce insan hayatını kaybetmiştir. (Bizim 11 Eylül sendromumuz yıllar önce 24 Ocak günü olmuştur!) o patlamadan kurtulan yaralılar, hala aramızda dolanmaya devam ediyorlar.
Hiçbir şey eskisi gibi olunmayacak denen kırılma var ya, o aslında 24 Ocak günü uygulamaya konmuştur. Kararların topluma uygulatabilmesi için o günün koşullarında askeri darbe gerekliydi, bugün darbeyi gerektirecek koşular ortadan kalkmıştır, çünkü politikanın değişimini isteyen, ne politik bir istem, ne de bunu yaratacak bir doktrin mevcuttur.
Madenlerde grizu patlar, ölümler patlamadan değil, havalanmanın eksik olduğundan olduğu ortaya çıkar, eğer orada yeterli standart bir havalandırma olmuş olsaydı bugün o toprağa karışanlar, aramızda karışmış yaşıyor olabilirlerdi. Davutpaşa’da (31 Oca 2008) patlayan havai fişek ve sonrası yaşananlar belki olmayacaktı, bugün Almalılar İşhanı’nında ölümler Davutpaşa’da olayın bir devamdır. O koşulları yaratan ise, 24 Ocak kararları ve uygulamalarıdır.
Ölümler sonrası olay yerine gelen ölenlerin amcası İsmail Olgun; işyerinin ruhsatsız olduğunu belirtti. Sonra konuşmasını “Beş katlı bina yanıyor, yangın merdiveni bile yok. Çalışmak zorundayız, bizim bu mecburiyetimizi kullanarak iş yeri sahipleri bizi eziyor, bu çocuklara yazık” diyerek devam etti. Bu sözler, 24 Ocak kararlarının özeti gibidir. Çünkü toplum, açlık ile tehdit edilmektedir ve eğitilmektedir.
İsyanın sesi ancak bir can kayıbı sonrası ortaya çıkıyor ve hemen o ses kalabalığın gürültüsü altında yok oluyor, çünkü günümüzde gündem o kadar hızlı değişiyor ki, gündeme daha gelemeden, gazete sayfaları arasında gözle görünmeyen noktada, sesler, kelimeler yok olup gidiyor! Çünkü bugünkü gündemimiz milli katilimizin açıklamasına yoğunlaşmıştır, başarılamayan darbe günlüklerin büyük puntolarla birinci sayfaları doldurmasına yer ayrılmıştır. Bu sayede yaşamın bu yönü ortadan kaldırılmakta ve dizilerde birer izleyici çekme aracına dönderilmektedir, aşk acılarının arasında.
24 Ocak’ta gerçekten neler açıklanmıştı ve hedeflenmişti? Bugün o açıklamayı yapanlar kahraman olarak anılıyor, kim için çalıştığı ve o kimin sevgili elamanı olduğu gözden uzak düşürülerek! O kişi yıllar sonra kimi daha çok sevdiğini açıklamamış mıydı? İşhanında ölen işçiyi düşünecek ne zamanı, ne de gündemi vardı, 24 Ocak kararlarını açıklayan devlet büyüğünün!
24 Ocak, 12 Eylül darbesinin hazırlıklarının Amerika tarafından resmen onaylanması ve Amerika’nın Ortadoğu politikasına uygun olarak ülkenin gündemi ile birlikte, yönünde değiştiği kırılma noktasıdır. Bu iddiamızı 12 Eylül sabahı Amerika’da şerefe kaldıran bardaklar o heyecanın getirmiş olduğu sözlerde saklıdır! “Bizim çocuklar başardı!” O gün, iktidarı hayallerinde göremeyenler bugün iktidar olmasının açıklanmasını, bu kırılma noktasına bakarak görebilirsiniz!
İstanbul Fatih’te bir sokak. Bir işhanı ve üçüncü katında bir ayakkabı imalatçısı. Dışarıdan bakan için her şey normal. Serbest ekonomi kuralları içinde her kişi istediği yerde işletme kurabilir ve serbest piyasa koşullarına uygun olarak fiyat belirleyebilmelidir. 24 Ocak kararları bunları öngörmemiş miydi?
Sadece serbest meslek sahipleri mi işini bilecekti, memuru da, askeri de her kes kendi cebine göre işini bilecek ve ona göre davranacaktı. İş bilenin, kılıç kuşananın çağıydı. Liberal ekonomi neler yapmamıştı ki, sosyal devleti ortadan kaldırmış, son kırıntılarını da bu hükümet süpürecekti! 24 Ocak gününden beri değişmeyen bir ekonomi politika devam etmektedir, arada küçük düzenlemeler yapılmış olması, politikanın ana amacını değiştirmemiştir. Hatta bir ara IMF kendi çalışanı göndermiş, sömürge valilerin yetkileri gibi ekonomiye yeni rota verip gidilmiştir.
24 Ocak kararlarını alan ile sonradan gelen devlet bakanı sıfatını taşıyan arasında ortak nokta, her ikisinin maaşını da aynı yerin vermiş olmasıdır, bunların dışında ortak ekonomik politikadır! Biri sağ kökenden gelmiş, öteki sol kökenden gelmiş o kadar önemli değildir. Her ikisinin politikası sonucu sosyal demokrat sol, hepten buharlaşmıştır. Son gelen vali yetkili kişi solu darmadağın etmiş ve gitmiştir! Bir ara solu kurtaracak umut adam rolünü bile başarılı bir şekilde oynamıştır. Bugün asli görevinin başındadır ve hala oradan maaşını almaya devam etmektedir.
24 Ocak ülkeyi büyük bir işhanına döndermiştir, ve işhanın bir katındaki patlama binlerce insan hayatını kaybetmiştir. (Bizim 11 Eylül sendromumuz yıllar önce 24 Ocak günü olmuştur!) o patlamadan kurtulan yaralılar, hala aramızda dolanmaya devam ediyorlar.
Hiçbir şey eskisi gibi olunmayacak denen kırılma var ya, o aslında 24 Ocak günü uygulamaya konmuştur. Kararların topluma uygulatabilmesi için o günün koşullarında askeri darbe gerekliydi, bugün darbeyi gerektirecek koşular ortadan kalkmıştır, çünkü politikanın değişimini isteyen, ne politik bir istem, ne de bunu yaratacak bir doktrin mevcuttur.
Madenlerde grizu patlar, ölümler patlamadan değil, havalanmanın eksik olduğundan olduğu ortaya çıkar, eğer orada yeterli standart bir havalandırma olmuş olsaydı bugün o toprağa karışanlar, aramızda karışmış yaşıyor olabilirlerdi. Davutpaşa’da (31 Oca 2008) patlayan havai fişek ve sonrası yaşananlar belki olmayacaktı, bugün Almalılar İşhanı’nında ölümler Davutpaşa’da olayın bir devamdır. O koşulları yaratan ise, 24 Ocak kararları ve uygulamalarıdır.
Ölümler sonrası olay yerine gelen ölenlerin amcası İsmail Olgun; işyerinin ruhsatsız olduğunu belirtti. Sonra konuşmasını “Beş katlı bina yanıyor, yangın merdiveni bile yok. Çalışmak zorundayız, bizim bu mecburiyetimizi kullanarak iş yeri sahipleri bizi eziyor, bu çocuklara yazık” diyerek devam etti. Bu sözler, 24 Ocak kararlarının özeti gibidir. Çünkü toplum, açlık ile tehdit edilmektedir ve eğitilmektedir.
İsyanın sesi ancak bir can kayıbı sonrası ortaya çıkıyor ve hemen o ses kalabalığın gürültüsü altında yok oluyor, çünkü günümüzde gündem o kadar hızlı değişiyor ki, gündeme daha gelemeden, gazete sayfaları arasında gözle görünmeyen noktada, sesler, kelimeler yok olup gidiyor! Çünkü bugünkü gündemimiz milli katilimizin açıklamasına yoğunlaşmıştır, başarılamayan darbe günlüklerin büyük puntolarla birinci sayfaları doldurmasına yer ayrılmıştır. Bu sayede yaşamın bu yönü ortadan kaldırılmakta ve dizilerde birer izleyici çekme aracına dönderilmektedir, aşk acılarının arasında.
24 Ocak’ta gerçekten neler açıklanmıştı ve hedeflenmişti? Bugün o açıklamayı yapanlar kahraman olarak anılıyor, kim için çalıştığı ve o kimin sevgili elamanı olduğu gözden uzak düşürülerek! O kişi yıllar sonra kimi daha çok sevdiğini açıklamamış mıydı? İşhanında ölen işçiyi düşünecek ne zamanı, ne de gündemi vardı, 24 Ocak kararlarını açıklayan devlet büyüğünün!
24 Ocak, 12 Eylül darbesinin hazırlıklarının Amerika tarafından resmen onaylanması ve Amerika’nın Ortadoğu politikasına uygun olarak ülkenin gündemi ile birlikte, yönünde değiştiği kırılma noktasıdır. Bu iddiamızı 12 Eylül sabahı Amerika’da şerefe kaldıran bardaklar o heyecanın getirmiş olduğu sözlerde saklıdır! “Bizim çocuklar başardı!” O gün, iktidarı hayallerinde göremeyenler bugün iktidar olmasının açıklanmasını, bu kırılma noktasına bakarak görebilirsiniz!
Savaş uçağı ortaya çıktı, kalelerin sonu geldi!
Savaş uçağı ortaya çıktı, kalelerin sonu geldi!
Uçak savaş için ilk defa İtalyanlar tarafından Türklere karşı Libya topraklarında kullanıldı. O güne kadar kaleler savunma aracı olarak kullanılırdı, fakat uçakların fendi, kaleleri yendi, o günden sonra kaleler önemini kaybetti ve bugün turistlerin gezdiği alanlara döndü.
Uçaklar, kalelerin inşaatını durdurmakla kalmadı, savaşın gökyüzüne hakimliğini ortaya çıkardı. Uçaklar ile birlikte savaşın en önemli aracı gökyüzü olmuştur. Star savaşlarını ortaçağda kimse düşünemezdi ama orta çağda falcılar, gökbilimcileri gökyüzüne bakarak geleceği bilmeye çalışıyorlardı. Gökyüzünden gelecek olan şey ne olacağı bilinmiyordu, bugün ise ölüm geleceğini söylemek abartı olmasa gerek! Çünkü, insan öncesi dünya hakimini ortadan kaldıran şeyin, gökyüzünden geldiği kabul edilmektedir! Gökten gelen bir göktaşı ile birlikte evren yeni bir biçim almıştır!
Kalelerin ortada kalkması ile birlikte yeni savunma kalkanları oluşturuldu. Sınırların o kadar önemli olmadığını, uçaklar, insanlığa anlattı.
Sınırların korunmasını ortadan kaldıran ise, ekonomik gelişme ile olmuştur. Gerekli sermaye birikimine ulaşan ulusal sermaye sahipleri, sınırların ötesindeki sınırlara göz dikmiş ve sermayenin gücü ile yeni bir kavram ortaya çıkmıştır. Global sermaye kendini oluştururken, ulusal olanın ortadan kalkmasını da yanında taşımıştır, çünkü sermayenin ulusu, rengi, sınırı yoktur. İkinci dünya savaşı sonrası Amerikan hükümeti tarafından verilen Marshall yardımları bu yeni durumun doktrini olacaktır. Marshall yardımları yeni dünya düzenin kurucusu ve yönlendiricisi olacaktır. O döneme özgü düşmana göre savunma araçları geliştirirken, kapitalizmin yeni rengi ve biçimi olacaktır. Kısa zamanda Marshall yardımları sonucu oluşturulan birliktelikler kendileri için düşman olana göre örgütlenmiştir. Bu dönemin en önemli aracı NATO’dur. NATO her ülkede ulus devletinin bilgisi dışında savunma aracını yaratmış ve kendi doktrini dışında hareket edenin yaşam alanını ortadan kaldırmıştır. NATO’nun varlık sebebi askeri düşman değildir, kontrol dışı hareket eden sermayenin kontrolüdür. O amaç ile ortada varlığını korumaktadır. Çünkü SSCB ortadan kalktıktan sonra normalde kendisini feshetmesi gerekirken, varlığını daha da güçlendirmiştir. Sermaye sahiplerinin hedefi yönünde hizmet vermeye devam etmektedir.
Bugün, sermaye sahipleri, sermayeleri sayesinde sınırları ortadan kaldırmış, gittikleri ülkelerin insanları tarafından kurtarıcı gibi karşılanmışlardır. İşsizliğin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi, sermayenin daha rahata hareket etmesini ortaya çıkarmıştır. İşsizlik, sermaye dolaşımının yasal ya da illegal olarak yayılması için gerekli zemini oluşturmaktadır. İşsizlik, ülkenin ulus devleti olmasını ortadan kaldırmaktadır, çünkü işsizlik istihdam sorunu demektir, istihdamı yaratacağız diyerek ülkenin oluşturmuş olduğu tüm birikimleri özelleştirme adı altında yağmalanması sonucu, global firmaların yaygınlaşması, uçakların ilk defa savaş için kullanılması gibidir. Çünkü o güne kadar karadan gelecek olan saldırılara karşı hazırlıklı olan ordu, gökyüzünden gelene karşı savunmasız kalmış ve kaleyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Gökyüzünden gelen bombalara hazırlıksız yakalananlar, korkmuş gözler ile üstlerine atılan bombalara bakmış ve yenilginin en acısını yaşamışlardır. İşsizliğin ve özeleştirmenin sonucu en büyük yenilgiyi yaşayan ulusal sermaye birikimi yapan anlayış, gelen global baskı karşısında korkmuş gözler ile yukarıya bakan kale içindeki askerler gibidirler. Kaleler, uçakların savaş aracı olarak kullanılmasından sonra, ortadan kalkmıştır. Bugünkü ekonomik saldırı acaba neyi ortadan kaldıracaktır?
Savaş uçakları ortaya çıktı, kaleler turistlik mekanlar oldu! Global sermaye çıktı, nereler turistlik mekanlar olacak?
Uçak savaş için ilk defa İtalyanlar tarafından Türklere karşı Libya topraklarında kullanıldı. O güne kadar kaleler savunma aracı olarak kullanılırdı, fakat uçakların fendi, kaleleri yendi, o günden sonra kaleler önemini kaybetti ve bugün turistlerin gezdiği alanlara döndü.
Uçaklar, kalelerin inşaatını durdurmakla kalmadı, savaşın gökyüzüne hakimliğini ortaya çıkardı. Uçaklar ile birlikte savaşın en önemli aracı gökyüzü olmuştur. Star savaşlarını ortaçağda kimse düşünemezdi ama orta çağda falcılar, gökbilimcileri gökyüzüne bakarak geleceği bilmeye çalışıyorlardı. Gökyüzünden gelecek olan şey ne olacağı bilinmiyordu, bugün ise ölüm geleceğini söylemek abartı olmasa gerek! Çünkü, insan öncesi dünya hakimini ortadan kaldıran şeyin, gökyüzünden geldiği kabul edilmektedir! Gökten gelen bir göktaşı ile birlikte evren yeni bir biçim almıştır!
Kalelerin ortada kalkması ile birlikte yeni savunma kalkanları oluşturuldu. Sınırların o kadar önemli olmadığını, uçaklar, insanlığa anlattı.
Sınırların korunmasını ortadan kaldıran ise, ekonomik gelişme ile olmuştur. Gerekli sermaye birikimine ulaşan ulusal sermaye sahipleri, sınırların ötesindeki sınırlara göz dikmiş ve sermayenin gücü ile yeni bir kavram ortaya çıkmıştır. Global sermaye kendini oluştururken, ulusal olanın ortadan kalkmasını da yanında taşımıştır, çünkü sermayenin ulusu, rengi, sınırı yoktur. İkinci dünya savaşı sonrası Amerikan hükümeti tarafından verilen Marshall yardımları bu yeni durumun doktrini olacaktır. Marshall yardımları yeni dünya düzenin kurucusu ve yönlendiricisi olacaktır. O döneme özgü düşmana göre savunma araçları geliştirirken, kapitalizmin yeni rengi ve biçimi olacaktır. Kısa zamanda Marshall yardımları sonucu oluşturulan birliktelikler kendileri için düşman olana göre örgütlenmiştir. Bu dönemin en önemli aracı NATO’dur. NATO her ülkede ulus devletinin bilgisi dışında savunma aracını yaratmış ve kendi doktrini dışında hareket edenin yaşam alanını ortadan kaldırmıştır. NATO’nun varlık sebebi askeri düşman değildir, kontrol dışı hareket eden sermayenin kontrolüdür. O amaç ile ortada varlığını korumaktadır. Çünkü SSCB ortadan kalktıktan sonra normalde kendisini feshetmesi gerekirken, varlığını daha da güçlendirmiştir. Sermaye sahiplerinin hedefi yönünde hizmet vermeye devam etmektedir.
Bugün, sermaye sahipleri, sermayeleri sayesinde sınırları ortadan kaldırmış, gittikleri ülkelerin insanları tarafından kurtarıcı gibi karşılanmışlardır. İşsizliğin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesi, sermayenin daha rahata hareket etmesini ortaya çıkarmıştır. İşsizlik, sermaye dolaşımının yasal ya da illegal olarak yayılması için gerekli zemini oluşturmaktadır. İşsizlik, ülkenin ulus devleti olmasını ortadan kaldırmaktadır, çünkü işsizlik istihdam sorunu demektir, istihdamı yaratacağız diyerek ülkenin oluşturmuş olduğu tüm birikimleri özelleştirme adı altında yağmalanması sonucu, global firmaların yaygınlaşması, uçakların ilk defa savaş için kullanılması gibidir. Çünkü o güne kadar karadan gelecek olan saldırılara karşı hazırlıklı olan ordu, gökyüzünden gelene karşı savunmasız kalmış ve kaleyi terk etmek zorunda kalmışlardır. Gökyüzünden gelen bombalara hazırlıksız yakalananlar, korkmuş gözler ile üstlerine atılan bombalara bakmış ve yenilginin en acısını yaşamışlardır. İşsizliğin ve özeleştirmenin sonucu en büyük yenilgiyi yaşayan ulusal sermaye birikimi yapan anlayış, gelen global baskı karşısında korkmuş gözler ile yukarıya bakan kale içindeki askerler gibidirler. Kaleler, uçakların savaş aracı olarak kullanılmasından sonra, ortadan kalkmıştır. Bugünkü ekonomik saldırı acaba neyi ortadan kaldıracaktır?
Savaş uçakları ortaya çıktı, kaleler turistlik mekanlar oldu! Global sermaye çıktı, nereler turistlik mekanlar olacak?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)