10 Eylül 2010 Cuma

Omurgasız insan!

Omurgasız insan!

12 Eylül süreci omurgasız insan yarattı ve omurgasız insan nerede duracağını bilemedi.

Omurgasız insan, rüzgar nereden eserse o yöne çabuk dönendir.

Omurgasız insan, inanmadığı rolleri çabuk kabul edip, o rolde yaşayandır.

Omurgasız insan, ağlaması gereken yerde, inanamadığı halde rol icabı ağlayandır.

Omurgasız insan, yönetici ve yönetici olarak kalmak için her yolu mubah görendir.

Omurgasız insan, kimliğini gömlek değiştirir gibi değiştirendir.

Omurgasız insan, değişmedim eski görüşümdeyim diyerek, yaşamını değiştirendir.

Omurgasız insan, gündüz meydanda söylev veren, akşam yandaş ekranda mülakat verendir.

Omurgasız insan, acısını duymadığı acıları duyar gibi, gözyaşı dökendir.

Omurgasız insan, kafasındaki görüntüyü yanında gezdirdiğinde gösterendir.

Omurgasız insan, ben dedim, ben yaptım, oldu diyendir.

Omurgasız insan, çevresine omurgasız insanları toplayandır.

Omurgasız insan, demokrasi getireceğim diye söylev verirken, çevresine baskı kurarak beni destekleyin diyendir.

Omurgasız insan, referandum sonunda değişen fazla şey olmayacağını bildiği halde, sanki yeni bir ülke kurulacakmış gibi propaganda yapandır.

Omurgasız insan, AKP zihniyetine hayır, referandumda evet diyendir.

Omurgasız insan, tarihi bilinci ve birikimi olmayandır.

Omurgasız insan, evet ama yetersiz diye propaganda yapandır.

Omurgasız insan, hayır diyenleri düşman görendir.

Omurgasız insan, camide ve cami önünde propaganda yapandır.

Omurgasız insan, varlık sebebi olan 12 Eylül’ü değiştireceğim diyerek, değiştirmeyen insandır.

Omurgasız insan, takiye yapandır.

Omurgasız insan, karşısında gördüğüne sürekli kendisince sıfatlar yükleyendir. Olmadığı halde olmuş gibi anlatandır.

Omurgasız insan, 12 Eylül’ün yarattığı insan tipidir.

9 Eylül 2010 Perşembe

Kahve kokusu yayılıyordu odaya…

Kahve kokusu yayılıyordu odaya…

Kahve kokusu yayılıyordu odaya, tam 30 yıl sonra. Can korkusunun, sevdiklerini kaybetme korkusunun en üst sınıra ulaştığı yıllardan bugüne tam 30 yıl geçmişti. Bir sabah bir kırılma yaşamıştık, bir gün önce akşam atılan bombaların sesini sessizlik almıştı.

Tam 30 yıl olmuştu, mozaik gibi ülkenin parçalandığı günlerden bugüne kadar ki dönem. 30 yıl, dile kolay 30! O gün doğanlar bugün orta yaşam merdiven dayamışlar, yaşananları dolaylı yaşamış bir kuşak. Algılayamayan, algıladıkları ise başka sonuçları çağıran tam 30 yıl.

Kırılmadan bugüne, 30 yıl içinde neler değişmişti?

Kırılmadan ders çıkaramayan toplumun çocuklarıyız, çünkü belleklerimizi oluşturan arşivimizi saklayacak yer bulamadığımızdan, sobada yakan bir kuşağın ürünüyüz!

30 yıl önce, 12 Eylül sabahı bacalar kitap isleri ile dolduğu gündür.

30 yıl önce ekranlar ve radyodan duyulan ses ile yeni bir döneme başladığımız gündür. Aniden oluşan sessizliğin ve onun yaratmış olduğu korkunun başladığı gündür.

Sessizlik korkuyu besler ve büyütür. O gün sessizlik içinde insanlar ellerinde bulundurdukları ders kitaplarını bile sobada yaktıkları gündür.

Her ev aranacaktı, her kişi dinlenecekti. O gün belki bu düşünce hayat bulmadı ama artık bugün bu olanak teknik olarak var. 30 yıl önce başlayan süreç, bugün kendisini donatarak ve geliştirerek koruyor ve yaşatıyor.

Bugün, korkuyu daha büyütmek için kitaplar yayınlanıyor. Korkuyu her alana yaymak için dinleme kasetleri gazetelerden, ekranlardan yayınlanıyor.

Saydamlaşıyoruz, saydamlaştırıyorlar. Saydamlaştıkça korkumuz büyüyor. Kişiliksizleştiriliyoruz. Erk sahibinin kölesi konumuna dönüşüyoruz, bilmeden. Güce tapan ve yok edene karşı sorgusuz itaat eder hale geliyoruz. Korku, insanı sosyal olmaktan çıkarıp, bireyselleştiriyor.

30 yıl önce dayanışma vardı, elindekini avucundakini paylaşmak vardı, bugün paylaşma yerine borçlanma var. Borçlanıyoruz. Kurumsal borç doğal hale geldi, her doğan çocuk borcu ile hayata ağlayarak başlıyor. 30 yıl önce yağ kuyruğu vardı, bugün yağcı kuyruğu efendinin oturduğu ve bulunduğu yerde varlığını koruyor.

30 yıl önce evlerde kahve kokusu yerine korku kokusu hakimdi, bugün evlerde korkunun hakim olduğu bir bölge hala varlığını korurken, bir çok evde kahveler kokusunu yayarken, sanki ülkede hiçbir şey yaşanmıyormuş, hiç olaylar olmuyormuş gibi mişli yaşmaya devam ediyoruz.

Değişiyoruz, değiştikçe korku öç almaya doğru yöneliyor. Komşunu ‘öteki’ görmeye başladığın an, ölüm kaçınılmaz olarak kapını çalmış demektir. Ötekileştiriliyoruz… Ötekinin hakkı gündeme geldin mi, olmaaaz diye bağırıyoruz;

“Orda bir köy var uzakta
O köy bizim köyümüzdür
Gezmesek de tozmasak da
O köy bizim köyümüzdür”

Bizim oluyor, gitmediğimiz, bilmediğimiz yerler!

Kan ile sulanan topraklar bizimdir diyoruz, ama Kore topraklarına sahip çıkmıyoruz, orada ecdadımızın kanı ile sulanmış topraklar var!

30 yıl önce düşünmediklerimiz, yaşayamadıklarımızı bugün yaşıyoruz. 30 yıldır üzerimize işlenen korkunun izlerini artık benimsemiş ve kendi çocuklarımızı ‘korumak’ adı altında sistemin birer dişlisi yaptık, hepsini aptallaştırdık. Sorgulamadık, olana uyduk. Sınavdan sınava koşan, şıklar arasında yaşayan bir kuşağı onayladık. Onlara bilimi, sanatı öğreteceğimize, hurafeyi ve a, b, c şıklarındaki doğru cevabı en kısa zamanda nasıl çözeceğini öğrettik.

Ekranlar aracılığı, okuldaki eğitim ile çocukların hayallerini yok ettik. Onlar, artık bizim konuştuğumuz dili konuşmuyorlar, bizim zevk aldıklarımızdan zevk almıyorlar, onlar global oyuncak sanayisinin oyuncakları ile oynayan, global tüketim malzemesini yaşdaşları ile sınır tanımadan tüketen bir canlıya dönüştürdük.

Onlara tarih öğretilmedi, çünkü bizler tarihimizi 12 Eylül sabahı sobalarda yaktık, yakamadıklarımızı ise, bize açılan davalarda savunma olarak mahkeme tutanaklarına geçirdik. Tarihimiz bulvar gazetesi başlıklarına kaldı, tarihimiz bir magazin haberi değeri kadar oldu.

Tarihimiz magazin, popüler dizilere emanet edildi, oradan öğrenmeye çalıştık. Yok edenin kaynağından kendi tarihimizi anlamaya ve anlatmaya kalktık. Tarihimizi 12 Eylül sabahı, radyolarda marşlar duymaya başladığımız an sobalarda yaktık! O günden sonra tarihi olmayan, kökü olmayan bir yaprak tanesi gibi, rüzgarın verdiği güç ile sağa sola savrulmaya devam ediyoruz.

Kahve kokusu yayılıyor odaya, klasik bir müziğin eşliğinde; çevremizde hiçbir şey olmuyormuş gibi dört duvarımız içinde yaşamaya devam ediyoruz.

Kahve kokusu yayılıyor ortama, sizi alıp başka zamana götürüyor. Kahvenin telvesinden umut bekleyenler, kahvenin kokusundan mutlu olanlar, yaşama uyum sağlayıp, korkularını dillendirmeden yaşamaya devam ediyorlar.

Tam 30 yıl oldu. Tam 30 yıl önce büyük bir kırılma yaşadık ve o kırılmanın artçı etkilerini hala yaşıyoruz. O gün sobalarda yanan kitapların yerini, kütüphanelerin yerini bilgisayar aldı, sanal yaşam aldı. Alıştık, alıştırıldık, benimsedik ve doğal görür olduk yaşadıklarımızı. Güvenimiz yok oldu, güvensizlik içinde her şeye evet der olduk!

Tam 30 yıl oldu, 30 yıl önce sessizliğe sessizce onay verdik, bugün o sessizliğin korkusunu hala yaşıyoruz. Kahve kokusu odayı sarmaladı, içinde yaşayan bizler ile birlikte.

5 Eylül 2010 Pazar

U2 konseri!

U2 konseri!

Okunuş hali ile Yutu konseri günlerdir medyada ön saflara çekildi, acaba neden?

Başbakan ve AKP kurmayları ile buluşacak olan bu grup üyeleri, her gittiği ülkede siyasi mesaj vermekteymiş.

AKP’nin görünmeyen kasası konumunda olan İstanbul 2010, bu konser için iyi bir bütçe ayırdığını düşünmekteyim. (konseri organize eden kurumlar ve firmalar listesinde olanlar, dolayı ya da direkt olarak AKP ile ilgilidir.) Kültür başkenti adı altında bizim harcamalarımızdan oluşan bir kasa oluşturdular ve İstanbul Kültür Başkenti için vergi alındı. İstanbul Kültür Başkenti 2010 yaptığı etkinlikler, bir çok açıdan AKP seçim çalışması için zemin hazırlamaktadır. Oradan beslenenler, bugünlerde genelde evet diyerek ekranlarda kendilerini gösterme yarışına girmiş konumdadırlar. Sanırım U2’dan beklenen şey ise; evet diye mesaj olsa gerek, boğaz köprüsünden başbakan ile geçerken.

Gruplar ve sanatçılar, popüler kültürün propaganda araçlardır, eğer bu propaganda çarkı içinde yer almaz ise o kişiler, elbette unuturulmaya mahkumdurlar. Gruplarda para kazanmak için, profesyonellik gereği, kim kendisi için konser düzenliyorsa, onları memnun edecek açıklamalarda bulunurlar ve onların adamları ile buluşurlar. Bazen ters mesajlar verilir ama bu gittikleri ülkenin siyasi durumu ile ilgilidir, çünkü ters cevap vermekte, aslında karşı oldukları ve para aldıkları kurumların dolaylı propagandasını yaparlar.

Popüler kültür, var olan sistemin çarkının daha iyi dönmesi için yardımcı güç olarak kullanılmaktadır. Politik hedeflere yönelik görünmeyen kurşun görevi görürler, çünkü popüler kültür global dünyanın global politikalarına hizmet ederken, kendisini geçmişten kopararak, köksüz bir gelecek hazırlamayı da kendisine görev bilir. Yerel kültürlerin üzerine yaptığı baskı sonucu bir çok köklü kültürün ve birikimin yok olmasına veya dejenere olmasına sebep olmuşlardır.

Popüler kültürün yararı yok mudur? Elbette vardır, her zarar verenin bir de yararlı işlevi vardır. Örneğin; termik santraller elektrik vererek yarlı tarafını ortaya koyarken, çevreye ve ekolojik sisteme verdiği zararlar ile başka bir işlevi de vardır. Hangi bakış açısına ve nerede duruyorsanız ona göre yararlılık kavramı değişir.

Evet kampanyası, popüler kültürün yansıması olarak bugünlerde yaşamımızın içine girmiştir. Nereye bakarsanız bakın, hangi yoldan giderseniz gidin karşınıza büyük puntolar ile yazılmış evet yazıları ile karşılaşırsınız. Bu evet kampanyası okyanus üzerinden ülkemize uygulanmış gibidir. TV programları, satın alınacak adamların alınması, (kendisini satılığa çıkaranlar tahminlerden fazla olduğu bu kampanaya ile daha da ortaya çıkmıştır.) eskiden sola bulaşmış döneklerin, daha çok söz sahibi olduğu bir kampanya yürütülürken, Kürtler için yaptığı söylenen Kürtçe kanalın çalışanları da bu kampanyada nerede durduklarını sahneye çıkarak gösterdiler. Kürtçe kanal, Kürtler için değil, AKP için olduğunu sahne şovu ile ortaya konmuştur.

AKP bütün propaganda kaynaklarını olmasa da, önemli bir kesimini devletin olanaklarını kullanarak yapmaktadır. Devlet olanağı ile yürütülen kampanyada, tehditlerin de olması doğaldır, “taraf olmayan bertaraf olacaktır, ileride önüme geldiğinizde ne diyeceksiniz?” diye sorabilmektedir. Demek ki, hükümet iş yaparken, sen hangi taraftansın diye soruyor olmalı... Seçimde kime oy verdin, tamam bana verdiysen hizmetten yararlanabilirsin, benden değilsen seni üyelerime şikayet eder, boykot ettiririm demektedir. Ki, geçmişte bir grubun gazetelerini kendi tabanına şikayet etmiştir.

Popüler kültür bütün birikimleri yok eder. Popüler kültürden beslenenler, geçmişin gömleğini çabuk çıkarır ve o gömleği yaratanların emeklerini paraya/ kariyere dönüştürme derdindedir. Bencildir, benciliği sayesinde tüm doğruları ben bilirim havasındadır. Popüler kültürün yaratmış olduğu tek doğru, diğer doğruları yok etmek için her türlü baskı aracını kullanmaktan çekinmez. Her şeyi bilenlerin yaratmış olduğu popüler kültür, global dünya efendilerine sadıktır ve o efendileri için; her türlü uşaklık yapmayı popüler onur kabul ederler. Efendisinin bilgisi dışında hareket etiğinde, azar işitmeyi peşinen kabul etmiş demektir. Efendi eğer isterse, yarattığı popüleri yok etmek için elinde her türlü olanak mevcuttur ve onu gereği gördüğünde kullanır.

Yakın tarihimiz içinde popüler olarak gelenleri, aniden yok olmaları bu şekilde açıklanacağını düşünmekteyim.

U2 popüler kültürün bir parçasıdır ve vereceği mesaj efendilerinin yani organizatörlerin izin verdiği boyutta olabilir. Çünkü grup eğer efendilerinin istemi dışında hareket ederse, yok olacağını bilmektedir. Müzik tarihi içinde popüler mezarlık gün geçtikçe kendisini büyütmektedir. U2 konseri kim için yapılmaktadır gerçekten?

4 Eylül 2010 Cumartesi

Ramazanda öteki olmak…

Ramazanda öteki olmak…

Ramazan ayı ülkemiz için turnusol olmaya devam ediyor, çünkü her Ramazan ayında devletin ve devleti yönetenlerin ne kadar toleranslı ve ne kadar insan sever olduğu ortaya çıkmaktadır.

12 Eylül kırılmasından sonra ramazan ayları, ülkenin tek vücut olması için bir fırsat olarak düşünülmüş ve camilerde, sokaklarda bir propaganda yarışına gidilmiştir. Devletin, sünni mezhebine uygun olarak biçimlenmesi için kullanılmıştır.

Devletin tarihi içinde tek kavramı önemlidir, bu tek kavramı içinde bir çok katliamlar olmuştur, toplu göçler olmuştur. Tek dil, tek din, tek bayrak, tek… tek... tek… her şeye tek doğru bakış açısı içinde bakılmış. Tek tarih, tek ordu, tek eğitim, tek tip insan, tek tip kıyafet, tek tip buzdolabı, tek tip trafik işareti, tek tip yoksulluk… Her şey; tek insan için…

Her ramazan ayı içinde tek tip TV programı hazırlanır ve her sene biraz daha insanın içine işleyecek şekilde verilir. Sahura kalkanların pencerelerine bakılır, ışık yanıyor mu diye, yanmayanın penceresine karpuz kabuğu atılır, davul çalınır, saatler kurulur. Sanki bütün ülkenin insanı oruç tutuyor ve Müslüman’mış gibi. Tek tip toplum gereği kabuk atmak serbest, davul çalmak doğaldır…

Okullarda, işyerlerinde yemek veren yerler, yıllık bakıma alınması genelde ramazan ayına denk getirilir. Ramazan ayında genelde yemek veren yerler tamirdedir, aşçılar ve çalışanları memleketine tatile gider…

Alevi olanların başına her türlü belanın geldiği günlerdir ramazan ayları, çünkü aleviler ne sunidir, ne de Hanefi… Adları konulmamış, ‘sapkın insanlar topluluğudur’ diyanet işleri başkanlığına göre… O yüzden öldürülmeleri vaciptir gereği, ramazan ayında ya dayak yerler, ya da öldürülürler. 12 Eylül sonrası ilk ölüm olayı Van’da gerçekleşti. Oruç tutmayan öğrencilere, 12 Eylül destekli yobazların saldırısı sonucu öldürüldü, bir üniversite öğrencisi.

2010 yılında ise askerde vatani görevini ‘zorunlu olarak’ yapan bir Alevi, oruç tutmadığı yüzünden öldürüldü. Ordu tek tiplerin olduğu ve çıplak olarak görüldüğü yerdir ve orada tek rengin dışında ki renklere hoşgörü yoktur, kendi rengine benzetmek için dil bilmeyene dil öğretilir.

Ramazan ayı, devletin resmi dinin ne kadar hoşgörülü olduğunu çıplak olarak sergilendiği günlerdir. Sokaklara çadırlar kurulur, bu sene sokaklara çadır yerine masalar kuruldu. Sokak iftarları parti bayrakları altında yollar kapatıldı, sokaklar boşaltıldı. Stadyumlara, resmi geçit yapılan yerlere dünya rekoru kırılacak şekilde iftar softaları kurulup ülkenin başbakanı nutuk attı.

Bir savcı otobüs durağında sigara içtiği için dövüldü, dövenler çıktıkları mahkemeden serbest kaldı. ‘Savcı tahrik etmiştir, oruç başına vuran dövmüştür!’ diye yargı hemen kafamda oluştu, ne kadar doğru bilemem ama doğal karşılanır oldu bu olaylar…

Beş vakit namaz kılan bir polis amiri, her şeyi kendisi ile başlattığını ilan eden bir kitap yazdı. Bütün başarıların altında, kendi imzası olduğunu söylemektedir, kitabında. 12 Eylül darbesi yapanlar benim kadar başarılı değillerdi der gibidir. Askerleri küçümser, onlar kaba ile iş yaptı, biz teknoloji ile iş yaptık der gibidir. Kitabını yayınlamadan önce, suçladığı kesimden izin alır ve yayınlar. Ona göre nasıl bir devlet özlendiği anlatılır, bugünkünden farklı değildir.

Ramazan ayı boyunca yaşananlar gerçektir, ölümler ve dövmelerde… Tek tipe özlem, tek tip yaratmak için, öteki olanı yok etmek için bir fırsattır ve o fırsat her türlü devlet olanakları kullanılarak 30 yıldır uygulanmaktadır. Van’da öğrenciyi öldüren, o günlerde iktidarın yandaşıyken, bugün iktidardadır. 12 Eylül hedeflediği amacına ulaşmıştır. Ramazan ayı, 12 Eylül başarısının tüm yurtta ve ekranlar aracılığı ile zafer kutlaması gibidir.

Diyarbakır cezaevi yıkılmasın!

Diyarbakır cezaevi yıkılmasın!

Diyarbakır cezaevi yıkılmasın, müze olsun, çünkü orada yaşananlar gelecek kuşaklara da aktarılması gereklidir. İnsanlık dışı uygulamalar, tanrının girmediği ve sadece Türkçe konuşulan hücreler; sakladıklarını açığa çıkaracak şekilde sergilenmelidir. Orada o bok çukurunu bütün insanlığa göstermek gerek. Orada; kendisini yakanlar, ipe asanları anmak ve anlamak için; müze yapmalıdır. Müze yapmalıdır ki, bir daha yaşanmasın. İnsanlık bu işkencelerden, barbarlık uygulamalarından ders alsın ve bir daha faşizme hayır diyebilmelidir.

Cezaevini yıkmak isteyenler faşizmden ve uygulamalarından memnundur ve orayı unutturarak kendi baskılarını doğalmış gibi göstermek istemektedirler. Oranın yıkılması demek, bir daha buna benzer görüntülerin yaşanmasına evet demek anlamına gelmektedir.

Orası unutturulmamladır, çünkü orası faşizmin gerçek yüzüdür.

Türkçe bilmeyen anaların oğulları ile gözleri ile anlaştığı yerdir Diyarbakır cezaevi.

12 Eylül bizim tarihimiz içinde en önemli kırılmadır ve bu kırılma yaşamın her alanında olmuştur. 12 Eylül sadece cezaevi değildir, 12 Eylül anmalarını sadece cezaevi ile sınırlayanlar ve oradan bakanlar 12 Eylül’ü anlayamamış ve cezaevinin dört duvarı içinde kalmış mağdurudurlar. 12 Eylül bütün ülkenin dört duvar içine sokulup, her türlü eziyetin, işkencenin, korkunun hakim olduğu bir zaman dilimdir ve o zaman dilimi hala devam etmektedir, çünkü korkuyu besleyen uygulamalar bugün dahi kurumları ile birlikte varlığını korumaktadır.

12 Eylül’den beslenenler, kendi parmak izlerini silmek için yıkmak istemektedirler. Parmak izini ortadan kaldırmak istemektedirler. O yüzden cezaevi yıkımlarına karşı olmak demek, 12 Eylül faşizmine karşı olmak demektir.

Cezaevleri yıkılmasın müze olsun.

12 Eylül izleri yaşamımızdan silinmesine izin vermeyelim, çünkü o acılar bir çok dostumuzun hayatına, bir çok dostumuzun içinde kalıcı ize dönüşmüştür. Bu izleri silmek demek, suçluların izlerini ortadan kaldırmak demektir. Öncelikle bu suçlulardan hesap sorulmalıdır, bu hesap tarih önünde olacaktır. 12 Eylül ile hesaplaşmak demek, gelecek kuşaklara doğru bilgi aktarımı ile mümkündür. İşkencecilerin arşivi ile 12 Eylül anlaşılmaz, biz ancak kendi acılarımızı, yaşadıklarımızı doğru bir şekilde ifade edebilirsek o zaman gerçek anlamda tarih önünde 12 Eylül ile hesaplaşabiliriz.

Metris, Mamak ve diğer cezaevleri, 12 Eylül cezaevleri müze olmalıdır. Orada yaşananlar unutturulmamalıdır ve gelecek kuşaklara doğru bir şekilde aktarılmalıdır.

31 Ağustos 2010 Salı

Kandırmacıya kanmamak…

Kandırmacıya kanmamak…

“Dedelerden talimat alarak hâkim savcı atamaları dönemi bitti” Erdoğan.

Hangi Erdoğan söyledi bu sözü, başbakan olan mı, parti başkanı olan mı, AKP gelen başkanı olan mı, sıradan olan mı, yoksa padişah unvanı verilen mi, kendisi ret etmiş olsa da bazıları dillendirmeye devam ediyor, acaba bu dillendirmenin devam etmesini birileri istiyor olabilir mi?

Dedeler bildiğiniz gibi Alevilerin sembolüdür ve dedesiz Alevi olmaz. Eski hükümetlerin birinde Alevi bir bakanın; hakimleri ve savcıları atadığı ve kadrolaştığı ima edilmektedir. Bu ima, aynı zamanda ülke içinde kırılma ve cepheleşmede yeni bir hattın açılması anlamına gelmektedir. Hükümet başkanı bilerek ve bilinçli olarak kırılma hatları oluşturuyor ve bu hatlardan kendisine göre çıkar elde etmeye çalışmaktadır.

Erdoğan, hangi sıfat ile konuşur bilinmez ama sürekli bir şeyler konuşur. Konuştuklarını birileri de sürekli düzeltir konumundadır. Fakat Erdoğan’ın Alevi düşmanlığı her sıfat içinde kendisini gösteriyor. Alevilerin en doğal hakkı olan ibadet yerlerinin tanınması hakkını bugüne kadar tanımadı, dernek olarak açın demek ile yetindi. Zorunlu din dersi uygulamasını ortaya getiren ve uygulayan 12 Eylül faşist generallerin izinden gitmeyi ve onların yarattığı uygulamayı savunmaya ve uygulamaya devam etmektedir. Fakat bu konuda Avrupa mahkemesinin almış olduğu kararı da görmemezlikten gelmektedir. Zorunlu din dersi uygulaması hala uygulanmaya devam ediyorsa, bu Alevi düşmanlığının açıkça gösterilmesinden başka bir anlam ifade etmiyor. Alınan mahkeme kararını uygulamak ile yükümlü olan hükümet, bu kararı yok saymaya ve keyfi uygulamaya devam etmektedir.

Erdoğan hangi sıfat ile konuşur bilinmez ama her seferinde başka sıfatla konuştuğu içinde dinleyenler karıştırır. Başbakanlık arabası ile gelir, bakar bir kalabalık oluşmuştur, orada kürsüye çıkar, bir bakmışsınız AKP genel başkanı sıfatı ile konuşur. Toplu konut dağıtımı vardır, hemen eline bir tapu alır, o an başbakan olur. İl ya da ilçe başkanını görür, ona fırça ya da öğüt verir, o an hangi sıfatı taşıyacağını şaşırır, ama belediye başkanı kendi partisindense, artık onun ile hangi sıfat ile sohbet edeceği hepten karışır. Erdoğan, sıfatları bol bir insandır.

Erdoğan sözleri ile dedelerin talimatlarının yerine cemaat talimatının olmasını savunuyor, fakat bunu açıkça söylemiyor. Çünkü yaptığı değişiklik ile cemaatlerin nasıl meşru zeminde talimat verecekleri koşulları hazırlıyor ve o koşulların nasıl sonuçlar doğuracağını bilerek, bilinç içinde anayasa değişiklikleri yapmıştır. Anayasa değişikliği içinde yer alan değişiklikler ile 12 Eylül kurumları daha da güçlendirilmiş olarak daha da özgür hareket etme olanağına kavuşmuş olacaktır. Kendi atadıklarından oluşan tüm kurumlar ile barış içinde yaşamları bunu göstermektedir. Daha birkaç yıl öncesine kadar YÖK’den yakınanlar, bugün YÖK kurumunun gerekliliğinden dem vuruyorlar. Daha düne kadar Cumhurbaşkanlığı yetkilerin fazlalığından söz edenler, bugün daha fazla yetki için değişiklik yapabiliyorlar.

Çıkarına geldiğini savunan, gelmediğini değiştiren, çıkarına uyduran bir iktidar mevcuttur. Referanduma sunulan maddeler tamamı ile AKP çıkarlarına göre yapılmış düzenlemelerdir, halkı adam yerine koymayan 12 Eylül generalleri gibi, anayasayı halka onaylatmak istemektedir.

Erdoğan, kendisi gibi düşünen ve kendisine tabi olanların yaptıklarını görmez, hatta onlardan memnuniyetini gizlemez bile, fakat atamalarda dedelerin adını kullanarak, toplum içinde kırılmanın derinleşmesine katkı sunmaktan sakınca bile görmez, çünkü Alevilerin kendisine oy vermeyeceğini bilmektedir, onları gözden çıkarırken, bilinçaltındaki düşmanlığını da körüklerken, bunu topluma da yansımaktadır.

Erdoğan, topluma dayattığı bu referandumda, roller yeniden paylaşılmıştır. Kendi tarafına taraf olmayanı, bertaraf olacağını ilan ederken, eğer evet çıkarsa, iktidar daha güçlenerek gideceğinden sizlerden hesap soracağım gibi söz arasında tehditler savurmayı da ihmal etmiyor, çünkü geçmişte hangi aracı, öç alma aracı olarak kullandığı ortada olan birinin tehdidini dikkate alanlar evet deme yarışına girmişlerdir.

Bugün hayır demek daha bir anlam kazanmıştır. Erdoğan’ın yaptıklarını ve yönetmelerini onaylamak isteyenler evet diyebilir, fakat buna karşı durmak bir bilinç işidir, o bilinç; hangi gerekçe ile olursa olsun hayır demekten geçiyor. Evet diyenler, Erdoğan ve onun yaptıklarını savunuyor konumundadır, evet ama yetersiz gibi laflar boştur, sadece kendilerini kandırmaktan öte anlam ifade etmiyor. 12 Eylül ile hesaplaşmak, 12 Eylül kurumlarının tamamı ile kaldırılmasından geçer. Anayasanın devamı olan bu değişiklikler ile 12 Eylül ortadan kalmıyor, daha da güçlenerek devam edeceği açıktır. Yargılayacağız gibi kandırmaca sözlere kanmayın, çünkü onlar Dink katillerini korurken, 12 Eylül katilerini yargılayamazlar. Kandırmacıya kanmayın!

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Dünü düşünürken…

Dünü düşünürken…

Hiç akıma gelmezdi, 1993 yılı yapım bir filme bakarken, bunca kısa zaman içinde nostalji yapacağım. Filimde kullanılan araçlar, 93 yılında kullanılan ve benim gençlik dönemimin araçlarıydı, bugün hiç birinden iz dahi kalmadı.

O dönemde kullanılan telefonlar, evime ilk aldığım telefon. Telefon bağlatmak için aylardır beklemeler, torpil aramalar. Sonra eve gelen telefon ve ilk zil sesi. Kaç yıl öncesi yaşamıştık?

Telefonlar, benim yurtdışı sürecimin en önemli iletişim aracı oldu. Telefon kulübeleri vardı, o dönemde Mark kullanırdım, çünkü Almanya’daydım. Markları telefon kutularına atar, annem ve babam ile kısa merhabalaşmam ve hemen sonlanması, çünkü param biterdi. Kulübe para yutan kocaman bir canavardı gözümde.

Almanya’da yaşadığım süre içinde evime telefon sürekli oldu, çünkü annemi merak içinde bırakamazdım. Sürekli merak içinde, yurt dışındaki tek oğlunun sesi ile iletişime geçmesi hakkını elinden alamazdım. Her taşındığım eve, odaya telefon bağlattım.

Evimin ayrılmaz unsuruydu telefon. Değişik biçimlerde telefonlar kullandım. Çevirmeli, tuşlu. Telefonun sesi, kullanılan araca göre değişiyordu. Önce evimden çevirmeli telefon yok oldu, yerini dijital tuşlusu aldı. Sonra yanına telesekreter geldi. Telesekretere ses yüklemek, arayanları geri aramak ayrı bir duyguydu. İlk telesekreterime normal mesaj bırakmıştım. “Ben evde yokum, lütfen daha sonra deneyin ya da bip sesinden sonra not bırakın” gibi. Ama baktım tek düze not ile olmuyor, değişiklikler yapmaya başladım. Bir kere türkü söylemiştim. Bir keresinde Cem Karaca’dan bir parça…

Telesekreter benim oyuncağım olmuştu sanki, aklıma o an ne geliyorsa sesi yüklüyordum, beni her arayan başka bir sürpriz ile karşılaşıyordu, bazı arkadaşlarım artık bugün ne yüklemiş diye ben evde olmadığım zamanları aramaya başladıklarını biliyordum, çünkü karşılaştıklarında yaptığım sürpriz üzerine konuşuyorlardı. Elbette bol kahkaha eşliğinde.

Telefonlar, kaçak oturduğum evde bile yakalanmama sebep oldu, çünkü iletişimsiz yapamazdım, her an ülkemde kalan yüreğimin atış sesini duymak istiyordum. Yürek bulunduğu yerde değil, attığı yerde olması önemlidir, onu hoş tutmak gerekli…

Telefon kulübeleri vardı, her buluşma telefona yakın yerde yapılırdı ki, her hangi bir sorun olduğunda telefon edilip ayrılma durumunda not bırakılacak yer olmasından dolayı. Her ülkenin kendisine ait telefonu ve kullanım kuralı vardı. Bir de telefon defterleri. Binlerce isim ve numara, bir kitapta. Her evin kapısının altından ya da postaneden alabileceğimiz not ile sende bir de olsa telefon kitabı ile karşılaşırdık. Telefon kitabı da, artık hayatımızda değil, gerçekten en zaman hayatımızdan çıktı?

Almanya’da kullandığım para birimi Mark artık yok, telefonda yok. Birkaç sene öncesine kadar ülkemizde ara para birimi çıktı, bugün o ara ‘yeni’ olan parayı kim anımsıyor? Ne çabuk giriyor ve yok oluyor hayatımızdan araçlar? Çabuk tüketir olduk. Cep telefonu öncesi bir de çağrı aleti çıkmıştı, gerçi birkaç ayda ortan kalktı ama bazı filmlerde hala görüyorum. Doktorlar ceplerinde çağrı aleti ile dolaşır, çağrı geldiğinde o çağrı yapan aranırdı, en yakın telefondan… Bir arkadaşım bana hediye etti ama hiç kullanamadan hayatımdan çıktı.

Bu aletlerin hayatıma girip çıktığı dönem içinde, ne kadar çok arkadaş çevremde değişmiş olduğunu şimdi düşündüm. O kadar çok değişik çevrelere girip, o kadar çok değişik şeyler yaşamıştım ki, yaşarken ömür boyu unutmayacağım kişiler ve anlar bile yok artık hafızamda… Hepsi ama hepsi aletlerin yok olması gibi yok olmuş…

Bu kadar kısa süreç içinde ne kadar çok anımsanacak şey bırakmışız gerimize, kaçımız bu anımsanacak şeylerin farkındayız? Gerçekten ilk cep telefonu ne zaman almıştım, şimdi kullandığımı ne zamandan beri kullanıyorum, teknoloji ne kadar çabuk değişmiş ve ne kadar çabuk uyum sağlamışız… Her şeye bu kadar çabuk uyum sağlarken, acaba bu süreç içinde ne gibi değişimler yaşadık? Çünkü karmaşık olmayan ve en basit şeyleri kullanır buldum kendimi… Global tüketim araçlarını, global markaları kullanmaya başladık, her ülkede aynı şekilde kullanılan ve tüketilen araçlar…

Benimde artık nostalji yapacak bir sürü konum var, hadi bugün nostaljik fotoğraflarımıza bakalım! Aa gerçekten eskiden özen ile sakladığımız albümlerimiz vardı, şimdi neredeler? Albümleri de bilgisayar ekranına, cebimizde dolaştırdığımız hafızalara sıkıştırdık… cebimizde taşıdığımıza bir virüs bulaştığında ne yapıyoruz? Bütün birikimlerimiz bir anda yok oluyor! Acaba bizlerin geçmiş ile nostaljileri bir virüs ile yok olacak mı?