9 Nisan 2011 Cumartesi

Savaş rüzgarı esiyor denizimizde…

Savaş rüzgarı esiyor denizimizde…

Savaş rüzgarının estiğini deniz üzerinde gri gemilere bakıp anlıyoruz. Denizin üzerinde teknoloji canavarı gibi duruyor. Sürekli hareket halinde gri demir yığını, savaş rüzgarını taşıyor.
İstanbul limanında gri gemiler demirlemiş, ne zaman çevremizde bir şeyler olsa, o gemiler geliyor limanımıza konumlanıyor. Turist limanında savaş gemisi, limanımızda turist yerine farklı dil konuşan resmi kıyafetli insanları dolaşıyor. Savaş rüzgarı esiyor denizimizde…
İtalya’dan gelen arkadaşım, İtalya’da savaş pek konuşulmadığını söyledi. “Orada insanlar savaş ve siyaset dışında yaşıyor” dedi... Bizde öyle mi, her an savaş ve siyaset. “Bu durumu cinsel açlığa bağlıyorum, çünkü İtalya aşk ülkesidir, orada insanlar aşk yaşıyor, aşkı her gün yeniden besliyorlar, büyütüyorlar, ama bizde öyle mi, bizde cinsellik tecavüz olarak kendisini besliyor büyütüyor, cinsel açlığımızı besliyoruz.” dedim. “Cinsel konuda aç olan insan ise, savaşı ve siyaseti konuşur, aşkı konuşacak değil ya, çünkü aşk bizim ülkemizde çok cılız yaşanır ve yaşayanlarda doya doya yaşar.” diye de devam ettim sözlerime…
Savaş rüzgarı esiyor ülkemizin denizlerinde…
Gri gemiler Kılıç Ali camisinin yanına konumlandılar. Kılıç Ali Camisi eskiden denizin ortasında kayalıklar üzerindeydi, şimdi karanın ortasında kaldı. Akdenizli korsan, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali için yapılmış camisinin yanında duruyor gri gemiler... Kılıç Ali, bugün İtalya sınırları içinde olan yerden gelmiş, Müslüman olmuş gözü pek bir denizcidir. Savaş rüzgarını taşımış gittiği yerlere, Akdeniz sularına ismini kan ile yazmıştır. Kan ile yazarken de, İtalyalı olma özelliğini de hiç kaybetmemiştir. Aşkı yaşamıştır, hükmettiği yerlerdeki kadınlara tecavüz etmemiş, aşkı doyasıya yaşayacak fırsatlar yaratmıştır. O aşk adamıdır ve aşk içinde, bir kadının kollarında hayata gözünü kapatmıştır. Artık yanşamıştır, huzurlu bir yerde son günlerini yaşamak istediğini padişaha söylemiştir, o da sen denizin adamısın karada yapamazsın demiş ve sarayı gören bir kayalığın üzerine cami yaptırmasını buyurmuştur. O kayalığı bulmuştur, suyun ortasında bir kaya ve oraya savaş rüzgarını da alarak o son isteğini yerine getirmiştir. Savaş rüzgarını İstanbul boğazına demirlemiştir. Bir de cami yaptırmış, Mimar Sinan’ın yaptığı o muhteşem eser içinde, şimdi aşk içinde uyumaktadır. Sonsuzluk uykusunda bile aşkın en güzel yaşanacağı yerdedir... Şimdi karada olsa da o denizin ortasındaydı, orada kaldı.
Hiç aklınıza gelir miydi, Cervantes Kılıç Ali Camiinin inşaatında taş taşıdığını… Don Kişot’un yaratıcısı İstanbul’a gelmiştir, amele olarak çalışmış. Cervantes yaratacağı kitabının ilk harflerini belki bu aşık adamı Kılıç Ali’nin yanında yazmıştır. Mimar Sinan’ın titiz çalışması beklide ona ilham verdi. Çünkü Cervantes yazdığı kitabın başarısının sırrı kurgusundadır. Taş taşımıştır camiye ama aynı zamanda dünya edebiyatının ilk harflerini de taşımıştır, Mimar Sinan yanında Kılıç Ali camiinin inşaatı sırasında. Savaş rüzgarı esmiştir, savaş rüzgarını yel değirmenine taşımıştır Cervantes. Kılıç Ali’nin rüzgarıdır değirmeni çalıştıran. Onun rüzgarının yaratmış olduğu bir halüsinasyondur, Don Kişot saldırır değirmene…
Gri gemiler düdüklerini çalıyor, arkasından ülkelerinin marşlarını. Savaş rüzgarını Tophane’nin üstündeki parkta hissediyorum… Oradan bakıyorum savaş gemilerine ve dinliyorum marşları. Hissediyorum rüzgarı, savaş kelimelerini fısıldıyor, taşıyor, yayıyor dünyaya…
Medya haberlerine bakıyorum, kendisini aldattığından şüphe duyduğu eşini bıçaklamış, öldürmüş. Kadın cinayetleri artarak devam ediyor. Bir kız çocuğuna 60 kişi tecavüz etmiş, toplu tecavüz olayını yaşıyoruz. Tecavüz edenler tutuksuz yargılanmak için serbest kalmış, zaman aşımından ya da tecavüze uğrayanın şikayetini geri alması yüzünden büyük olasılıkla dava düşecektir. Cinsel açlık besleniyor. Beslendikçe ülkemizde aşk yaşanmıyor, savaş rüzgarları esiyor, tecavüz aşkın yerini almış durumda. İtalya’da aşk yaşanıyor, orada insanlar aşkı yaşadıkları için dünyaya başka bakıyorlar, bizdeki gibi öldürmek, ölmek ve de üstün olmak üzerinden bakmıyor. Aşk yaşanır, özlem duyulmaz. Bizde ozanlar, şairler hep özlem duyar, yaşayana ise garip bakarlar, mahallenin delisi derler, başka anlamlar yüklerler. Aşk her bahar yeniden canlanır. Her gün baharını yaşayan insanların oluşturacağı bir dünyada, ne savaştan, ne günlük siyasi çekişmeden bahsedilir. Aşk yaşandıkça güzellikler daha da büyüyecektir. Güzelliğin büyüdüğü yerde bugünkü gibi bencil, sömürü, emperyalist duygular olmaz. Bir arada yaşam ancak aşk ile mümkün olur.
Ben her bahar aşık olurum, her gün bahar gibi yaşarım. Her sabah yanımda uyanan güzele aşk ile bakarım…
Savaşsız, çekişmesiz bir dünya için, aşk ile bakın çevrenize… Aşkı yaşayın, cinselliği değil… sadece cinsellik yaşayanların anladığı aşk, kısa sürede tükenir, yok olur. Yeni cinsel yolculuklara çıkar, her cinsel yolculuk daha da çirkinleştirir yolu ve yolculuğu…
İsmail Cem Özkan

7 Nisan 2011 Perşembe

Güzel günler göreceğiz…

Güzel günler göreceğiz…

Çocuklara inanın, güzel günlerin izi onların yüzündedir. Çocuklar içten ve doğal gülüyorlar, onların bu doğallığını ortadan kaldırmak için onları çocuk yuvalarına hapsetmeye ve orada sistemin bilgisini, kurallarını vermeye çalışıyorlar.

Çocuklarınızı yuvaya göndermeyin… Yuvaya gönderdiğiniz çocuğunuzun yüzünden gülümsemesini alıyorlar. Çocuklar orada ağlamayı, orada istemeyi öğreniyor. Çocuk güler, çocuk şımarır, çocuk kafasına göre hareket eder ama yuvaya giden çocuk bunların hiç birini yapamaz. Çocuklarınızı sistemin eğitimine hemen göndermeyin, onlar çocukça gülsün, çocuk olarak baksın dünyaya…

Çocukların yüzünden gülümsemeyi çalıyorlar, umudumuzu çalıyorlar. Umudumuz, çocukların gülümsemesindedir. Gülün, gülümseyin, çünkü gülmek yarının davetiyesidir.

Elinizi uzatın, yarının güzelliklerini bugünden nüve şeklinde yaşatın, büyütün. Yarının dayanışması, birlikte üretimini, birlikte yaşamını bugünden yaşatabilirsiniz, yaşatabiliriz. Bugünden gülen insanların bir arada olduğu bir dünya yaratabiliriz. Bu mümkün, bunu mümkün kılan çocukların gülümsemesinde saklıdır. Bütün dünyadaki çocuklar aynı şekilde güler, bütün dünyadaki emekçiler aynı şekilde mutlu olur. Çocuğunun gülümsemesi, mutlu olması karşısında en ağır işte dahi çalışan işçi kardeşimiz mutlu olur, neşelenir, bütün yorgunluğu bir anda yok olur. Hiçbir baba, anne neden gülüyorsun diye çocuğuna tokat atmaz, atamaz, çünkü onun mutluluğunda kendi mutluğunun geçmişini görür…

Çocuklar, savaşlarda öne çıkar, bütün diktatörler çocuklar ile fotoğraf çekme yarışına girer, çünkü çocukların babalarını / annelerini ya hapsetmiştir, ya öldürmüştür ya da kendisine kapı kulu yapmıştır. Bütün diktatörler, çocuklar ile fotoğraf çektirir, çünkü geleceğe hükmettiğini göstermek ister…

Gelecek ne diktatörlerin, ne kanlı zalimlerindir... Onlar kan denizi yaratıp yok oldular, kim anımsar İskender’in mezarını, ne de Hitler’in… Yok oldular, zalimlikleri ile anılırlar, bereketli toprakları kan ile sulayarak bereketsiz yaptıkları topraklarda yaşarız. Onların ektiği zulüm tohumu yaşar bu ağlamanın, el açmanın olduğu topraklarda…

El açanlara bakın, hangisi gülüyor? Eline bir şey verildiğinde, boğazından bir lokma geçtiğinde bir gülümseme görürsünüz, olur ve yok olur... Yeniden el açar, el açmayı marifet olarak algılattılar. Kapı önünde sürünmeyi olması gereken olarak gösterdiler, etek öpmeyi gelenek olarak sundular. Gelenek, görenek, alışkanlıklar ve tarih dediler, gülmeyi yasakladılar. (Yasası olmayan yasaktır) Şarlatanların bol olduğu yerde, ağızdan kahkahalar çıktı, beyinin gülmesini hepten yok saydılar. Ağız dolusu güldüler kasalarına para doldururken, kendilerini akıllı, diğerlerini aptal olarak gördüler. Yanlarında para ile her insanı çalıştıracağını, her insanın bir değeri olduğunu ve gereği olursa satın alabileceklerini dikte ettiler. Parasız yola çıkılmazı beynimizin arkasına işlediler. Bu eğitim sistemi içinde sınavsız işe girilemeyeceğini, diploma alınamayacağını anlattılar. Her şey sınav ile diyerek eşit olduğumuz duygusunu vermeye çalıştılar. “Fırsat eşitliği yaratıyoruz, işte sınav” dediler ama sınava hazırlık aşamasının eşitsiz olduğunu gizlediler. Eşitiz dediler, kendi lehlerine yasalar düzenlediler. Yolsuzluk, kapkaç, rüşvet… Yasal düzenlemeler ile suç olmaktan çıkardılar... Fırsat eşitliği, parana göre fırsat yarattılar… Parasına göre bakanlar; gülmez, hırslıdır, daha çok kazanmak, daha çok para ile hayatı satın almaya kalkarlar, onlar gülmez, onlar ağız dolusu kahkaha atarken bile rol yaparlar. Onlar, çocuklar gibi gülümseyemezler. O yüzden çocuklar ile fotoğraf çektirmeye özen gösterirler. O yüzden kendilerinin yazdırdığı haber bültenlerinde savaşlarda çocuklarda öldü derler, insan öldü demezler. Çünkü insanı daha önce kendileri öldürmüştür.

Erkek toplumu yaratmışlardır, erkek toplumunda erkekler daha çok aptal görünümlü sarışın kızlardan hoşlanırlar, bu tesadüfi değildir, çünkü aptal olan birini yönetmek daha kolaydır… Toplumun aptal olması için bol bol sarı boya satarlar… Saça boya sürülünce aptal olmayanlarında aptal olduğunu sanırlar. O yüzden parası olanların sevgilileri genelde sarışındır ya da sarı saçılardır. Çünkü erkek toplumunda, iki iş aynı anda yapılması hoş karşılanmaz. İşinde profesyonel olması beklenir, işini iyi yapsın, başkasının işine bakmasın istenir. Erk sahibi aslında iki işi aynı anda yapamaz, kafasını çalıştırmak istemez, başka yerini çalıştırırken, o yüzden aptal sarışınları tercih ederler… Toplumunda aptallaştırması için, Alzheimer olması için her türden fırsatı değerlendirirler ve çocukların gülümsemesini ortadan kaldırmak için, hemen çocukları yuvalara almaya çalışırlar, bu sayede çocukların hayalleri ve gülümsemesi kontrol altına alınsın ve makine gibi tepki versin isterler.

Yuvaya gitmeyen çocuklara inanın, güzel günlerin izi onların yüzünde saklıdır…
İsmail Cem Özkan

2 Nisan 2011 Cumartesi

Para

Para

Parayı ilk defa kimin bulduğunu, kimin kullandığını tarih sayfalarında yazar, tekrarlamanın anlamı yok. Para, ticaret ile hayatımıza girdiğini bilmek yeterlidir. Ticaret ilk şehirleri yarattı. Ticaret yeni insan ilişkilerini ve biçimi ortaya koydu. Bugün ticaretin global çapta, birkaç firmanın denetimi ile yeniden biçimlendiği süreci yaşıyoruz. Haksız rekabetin, orantısız rekabet koşulları içinde, bizler para ile iç dışlı bir yaşamı yaşamaktayız. Parasız yaşam olunamayacağını, parasız yola çıkılamayacağını düşünüyoruz. Ara da sırada gazete haberlerinde parasız yola çıkan, bisiklet üzerinde dünyayı gezen birkaç çılgının haberini okuyoruz ama bizim yapabileceğimize inanmıyoruz, çünkü bizler parasız hayat olmaz inancı içindeyiz ve paranın bizi biçimlendirmesine izin vermeye devam ediyoruz.
Hayat paraya bağlı değildir, biz hayatı paraya bağladık.
Para üzerine şarkılar besteledik, onun uğruna hırsız olduk, onun uğruna cinayet işledik… Para o kadar içimize sindi ki, artık yüzünü görmeden harcar hale geldik. Bir takım rakamlar banka kartı üzerinde hareket ediyor ve o eden hareketler üzerine bunalıma giren yine bizler olduk.
Para o kadar hayatımıza biçim verdi ki, doğada paranın olmadığını, parasız yaşamın hala devam ettiğini unuttuk.
Doğayı da paramız için biçim verdik. Ülkeler büyüklüğünde çiftlikler kurduk, tek tip üretim yaptık. Bir kasaba büyüklüğünde tavuk üretim çiftlikleri ile her şehirde olan fast food dükkanların et ihtiyacını, hiç güneş görmeden doğan ve kesilen hayvanlarımızın etleri ile karşıladık. Salatasını, yine aynı şekilde, kısa sürede büyüyen, hormonlanmış, genetiği ile oynanmış yiyecekler ürettik ve tükettik. Biraz daha fazla para için...
Her şey para için, sağlığımızın yok olması da, beynimizin biçimlendirilmesi de, hayallerimizin yok edilmesi de para içi.
Parasız yaşam olmayacağına inandırıldık, para için arkadaşımızın sırtına basıp, kariyer elde etmeyi ahlaki görür hale geldik.
Para gözlerimizin içine öyle bir girmiş ki, en samimi arkadaşımızın üzerinden nasıl para kazanacağımızı, onun ile ilişkimizin nasıl bir gelir getirebileceğini düşünür olduk.
Para için yataklarımıza yabancıyı aldık, bin yıldır sevişiyor gibi seviştik. Para için, bizden yaş olarak çook büyüklerin yatağına meze olduk. Her şey para için…
Parası olan yatına atladı dünyayı dolaştı, paarsı olmayan bir semtten diğer semte yürüyerek ulaşamadı.
Para öyle bir biçime soktu ki bizi, parasız yaşayamayacağımıza inandık.
Para, para diye sayıklar buldum insanlığı, para için gitmeyeceği ülke, para için yapmayacağı iş yok insanın.
Her şey para olan yerde, doğa olmaz, insanlık olmaz.
Bilim insanları arılar üzerine denemeler yapmaktalar, çünkü arılar bu aralar toplu olarak yok olmaktadır. Arıların toplu olarak yok olması elbette para kazananların dikkatini çekmiş, ürettikleri hasılatta düşmeye sebep olmuş. Döllenmeyen çiçek ürün vermez olunca, bilim insanına emir vermiş, “bulun bunun nedeni”. Bilim insanları neden arılar toplu olarak yok olduğu konusunda araştırmaya başlamışlar ve görmüşler ki, arılar, çiçeklere ve ağaçlara sıkılan kimyasal maddeden dolayı öldükleri ortaya çıkmış. Bunun üzerine, o kimyasal maddelerden korumak için ayrı bir madde üretmişler, ölmeleri engellenmiş ama başka bir yan etkisi ortaya çıkmış. Arılar kovanlarından çıkıp gidiyor ama geri gelmiyormuş. Bunu gören para sahibi, demiş ki bilim insanına, “çözün bu sorunu da, neden geri gelmez arılarım?”. Bilim insanı başlamış, bilimsel yöntemler ile sorunu analiz etmeye ve görmüş ki, arılara verilen anti kimyasal madde, evet arıyı kimyasal maddelerden koruyor ama hafızaların kaybının önüne geçilememiş. Arılar toplu olarak yollarını kaybeder olmuş. Şimdi bilim insanları, bu hafıza kaybını ortaya çıkaran zararlıya karşı yeni yöntemler geliştirmeye çalışıyormuş, hatta o kadar ileri gitmişler ki, çiçeklerin kendi kendilerine döllenmeleri için yöntem arıyorlarmış. Eğer çiçeklerin kendi kendilerini döllenmeleri sağlanırsa, doğada arıya ihtiyaç kalmayacak ve onu da zararlı haşere olarak görüp yok edecektir bilim insanı.
Her şey para için…
Para için doğadaki canlıları yok ettik, toprağın üzerine beton döktük, kata kat gök yüzüne çıkan binalar yaptık, yerin altını tüneller ile donattık.
Her şey para için, para için insanlığın beynini yok ettik. Tıpkı arıların hafızalarını yok eden kimyasal maddeler geliştirildiği gibi.
Alzheimer hastalığı neden yaygınlaştı, neden ülkemizde ileride nüfusun önemli kesiminin Alzheimer hastası olacağı varsayılıyor, neden gelişmiş ülkelere göre daha fazla bu hastalığın ülkemizde olacağını kabul ediyor bilim insanları? Bu konuda soru sorup araştıran oldu mu? Yoksa bize de mi arılar gibi bazı anti maddeler veriliyor?
Her şey para için, para ile düşüncemizi belirledik ve onsuz yaşayamayacağımızı peşin peşin kabul ettik ve borçlandık… Parasız hayat olmaz, para için oku, kariyer elde et, para için çocuklarımızı sınavlara soktuk. Her şey para için…

1 Nisan 2011 Cuma

Pir Sultan Abdal

Pir Sultan Abdal

Oyun, büyük ozan Pir Sultanın hayatının bir kesidini alır. Fakat sanat eserlerinde tarihin iz düşümü bire bir bulunmaz, yazar kendi hayal dünyasını katar ve yeniden kendisince gerçeği yaratır. Oyundaki Pir Sultan ile gerçek arasındaki fark, bizzat oyun içindeki çelişkiler ile ortaya çıkıyor. Oyun, alevi ayaklanmasını bir ekonomi ayaklanması olarak gösterir ve tarih çizgi bire bir yansıtmaz. Şiirler, ayaklanma nedenlerini açıkça anlatır ama yazar nedense zorlama yapar. Alevileri iyi tanımamaktan kaynaklanıyor büyük olasılıkla. Hızlı okuma ile ancak bu kadar anlaşılır. Bugüne kadar yayınlanan bir çok Alevi üzerine yazılan kitapların yazarları suni olunca, elbette yanlış algıların oluşmasını da yaygınlaştırıyor.
Suni, Türk İslam teorisi içinde belki bir anlam ifade edebilir ama tarihi gerçeklik ile bir alakası yok, suni bakış içinde alevi ayaklanması işlenirse ancak bu kadar ele alınabilinirdi, o da bir bakış açısıdır. Ne mutlu ki, alınan şiirler, yazarı yalanlar ve çelişkiyi olduğu gibi ortaya çıkarır. Oyunun bir yerinde Antalya, Adana ve çevresindeki Türkmen ayaklanmasını bile suni vatandaşlar ayaklanmış gibi gösterme çalışması vardır, ayaklanma olan yerler bugün bile Alevilerin olduğu yerlerdir.
Oyunun artık son sahnesine geldiğimizde mahkeme kurulur ve verilmiş karar orada veriliyormuş gibi yapılır. Karar açıklandığında Pir Sultan irkilmez, dik ayakta durur.(!) (onun devamcısı devrimciler hep dik durmuştur, sloganlar ile salonu ve kararı protesto etmiştir. İdam edilen devrimciler, onurları ile darağacına gitmişlerdir, korkaklık yoktur, bir inanç vardır.) “Dönen dönsün yolundan ben dönmezem” der ve ipi onurlu bir şekilde boynuna geçirir, Oyunda insan Pir Sultan yaratalım derken, olmayan Pir Sultan’ı yaratmışlar.
Bu oyunda en güzel yanı, danslar ve semah gösterisi. Müzik ziyafeti. Sırf bu müzik ziyafeti için bile oyuna gidilebilinir ama müzik süreklilik ve devamlılık göstermez, ikinci bölümde sanki baştan savma ve klasik türkü formatına doğru dönüş yapılır, çok seslilikten uzaklaşılır. Oyunun başrolünde oyuncu sesini bana göre iyi kullanmamaktadır, gereksiz ses tınlamaları yapmakta ve sesini deforme etmektedir. Bazı cümleler yarım kalır, yüklemsizdir. (Yoksa ben öyle mi duydum?) Türküleri söyleyen ses farklı bir açıdan tonlama yaparken, oyuncunun ses kullanımı çok farklıdır ve seslerde bile çelişki kendisini ortaya sermektedir.
Sahne düzenlemesi ve ışık başarılı bir şekilde gerçekleşmiş, oyuna birazda olsa içerik kazandırmış. Oyuncular kendilerinden istenen performansı gerçekleştirmişler ama oyun metni, önemli ve ilgi çekecek bir konuyu bile zayıflatmakta ve gerçeklikten uzak hayal ürünü bir sahne ile karşılaşmaktayız. Müzik dinlemek, semah ve modern dans içinde gidin bu oyuna derim. Tiyatro eseri olarak bir bütün açıdan bakıldığında müzik, semah, cem gösterisi ile direk bağlantı kuramıyorsunuz. Semah ve ozanın dili farklı şeyler anlatıyor, oyuncuların dilinden kelimeler farklı şeyler… vaktiniz varsa, biraz eğlenmek istiyorsanız bu oyuna gidebilirsiniz.
Pir Sultan Abdal
Yazan: Mahmut Gökgöz
Yöneten: Mahmut Gökgöz
Dekor Tasarımı Medine Yavuz
Giysi Tasarım: Nalan Alaylı
Işık Tasarım: Serhat Akın
Müzik: Nurettin Özşuca
Dans Düzeni: Alev Akçin
Yönetmen Yardımcısı: Mürsel Yaylalı
Asistanlar: Serpil Özcan, Derya Aslan
Sahne Amiri: Oktay Uçar
Kondüvit: İlknur Deveci
Işık Kumanda: Tolga Korucuoğlu
Rol Dağılımı:
Okday Korunan, Işıl Dayıoğlu, Cengiz Baykal, Halil Doğan, Burak Karaman, Ufuk Karakoç, Şirvan Akan, Selin Tekman, Nurettin Özşuca, Mürsel Yaylalı, Deniz Gürzumar, Şeyda Pektok, Serpil Özcan

31 Mart 2011 Perşembe

Tarih çizgisi değişir mi?

Tarih çizgisi değişir mi?
Güncel olaylar beni pek ilgilendirmez aslında, genelde onları balon olarak görürüm ve izlemem. Çünkü günlük olaylar, genelde tarihin çizgisini değiştiremez. Tarihin çizgisi; planlı, düzenli ve hedefi olan gündemlerin değiştirdiğini düşünürüm. Planlı olacak, düzenli olacak ve hedefi olacak. Bütün bunlar yan yana gelindiğinde gündem değiştirmek için uğraşmaya gerek yok, tarihin çizgisi değişmiştir demektir.
Tarihin akış çizgisi, zaman zaman değişikliklere uğrar. En büyük değişimler, genelde savaşların zamanında olması kanıksamış ve öyle kabul etmiştik. Fakat, Sovyetlerin dağılması savaşın sonucu değildi, daha uzun süreli olarak Sovyet topraklarında oluşmasına izin verilen çürüme ve onun etkisi ve bu çürümeyi teşvik edenlerin büyük zaferi ile sonuçlandı. Buda göstermiştir ki, savaşsız da tarih çizgisi değiştirilebilmektedir. Tarih çizgisini değiştirmek için elinizde bir güç olması ve o gücü amacınız doğrultusunda kullanmanız gereklidir. Bir zamanlar bu güç kullanım kılavuzları doktrinlerdi. Doktrinlerden son yıllardan bahsetmez olduk. Bir dönem doktrinler elden ele dolaşır, kitapların kapaklarına göre isim alırlardı. Doktrinlerin yerini ne aldı dersiniz, firmaların uzun boyutlu planları mı, onların çıkarına alınan özellileştirme kararlar mı?
Global dünya dendi, evren küçültüldü, sınırlar daha rahat aşılır oldu ve insan, evrenin her noktasına parasını hareket ettirme fırsatını yakaladı. Kontrol edilebilen ama kayıt dışı bir paranın hareket alanı içinde olması, ticaretin sağlığı için önemlidir. Kontrol dışı parada aslında bir şekilde denetim içindedir ama bu denetim yasalara uygundur, meşrudur. Uyuşturucu, silah ticareti, insan kaçakçılığı, kaçak organ nakli gibi global suçların yaratmış olduğu piyasa, azımsanamayacak bir paranın istihdam edilmesini sağlamaktadır. Her kargaşa noktasında bu paranın serbest hareket ettiğini ve alıcı olan ülke kasasına doğru gittiğini söylemek abartı olmasa gerek. İsviçre bankaları, bu kayıt dışı paranın bir dönem cennet mekanlarıydı, artık değil, fakat kayıt dışı paranın bir şekilde yasal zemin içinde hareket ettiği, üçüncü dünya ve gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerine bakarak anlayabiliriz. Çünkü onların cari açıkları gün geçtikçe büyümesine rağmen, ülke içinde yaşam standardı ve büyüme yönünde ekonomilerinin gelişimini izleyebiliyoruz. Cari açık, elbette üretim yönünde değil, tüketim yönünde olmaktadır. Ülkeye giren malın artması, o ülkede üretimin çökmesi ve yok olması anlamına gelmektedir. Bu yüzden gelişmekte olan ülkelerde hizmet sektörü gelişirken, sanayi güdük veya montaj sanayisi olarak kalır.
Global firmaların çıkarına doğru atılan her adım hoş görü ile karşılanırken, serbest piyasa kuralları sadece kağıt üzerinde kalmaktadır. Serbest rekabet, global ekonomide olmayacak şeydir. Haksız rekabet, cari açığı tüketim lehinde olan bir ülkenin yok olması ve bütün kurum ve kültürel birikimlerini global tüketim koşullarına uygun olarak yeniden biçimlenmesi anlamına gelmektedir. Bu yeni biçim, her ülkede aynı markaların ve tüketim alışkanlıkların firmaların çıkarları yönünde oluşturulması anlamına gelmektedir. Küçük nüans farklar dışında, bütün ülkeler aynı firma logoları karşısında, aynı davranış özellik göstermeye başlamıştır. Ulusal bayrakların yerini günümüzde global firmaların sembolleri alıyor. Global firma için çalışmak ve onun büyümesi için her türlü enerjiyi vermek, ulusal gururun yerini almıştır. Bir çalışan için hangi ülkede çalıştığı değil, hangi firma için çalıştığı kariyer açısından daha önemli hale gelmiştir. Global firma; istediği çalışanını, istediği ülkeye gönderip, orada proje boyunca kalmasını sağlayabilmekte ve onun her türlü birikiminden yararlanmayı doğal olarak görmektedir ve zamanı geldiğinde kapının önüne koyarak, onu kaderi ile baş başa bırakabilmektedir. İnsanlar işlerini kaybetmemek için, her türden özveriyi göstermekte ve yüzyıllardır mücadele sonucunda elde edilmiş, çalışma yaşamına dair bütün kazanımlarını, kariyerini kaybetmemek için terk etmeye gönüllü olarak katılmaktadır. Global ekonomi, kendisine uygun çalışma koşularını da yaratmaktadır.
Tarih çizgisini günlük olaylar değiştirmiyor, hatta yeni olarak başlayan işgaller ve “insan hakları” adına yapılan saldırılar, uçmaya yasak bölge ilan edilmesi bile tarih çizgisinin değişimine neden olmamaktadır. İşgal edilen ülkelerin tarih çizgisi değişim göstermekte ama eskisinden farkı, lideri değişmiş ve koalisyon hükümetlerin olduğu bir yapı olmasından başka bir şey ifade etmemektedir, çünkü global ekonomiye uygun değişim yaşanmıştır, bazı değişimler dış müdahale ile olmakta, bazıları da içten içe uzun soluklu bir politikanın ürünü olarak yapılmaktadır.
Fast food yiyecek ve tüketim çılgınlığı artık, ne ulusal sınır tanıyor ne de kültürleri. Hepsi hazır giyimden giyinir gibi yaşıyorlar ve bir birine benzer yaşam standardına ulaşıyor. Tarih çizgisi yaşadığı krizlere ve bunalımlara rağmen değişmeden devam ediyor.
Ülkemiz içinde tarih çizgisi, 12 Eylül öncesi alınan 24 Ocak kararları ile değişmiştir ve o değişiklik bugünde devam etmektedir. Biz, global tüketim çılgınlığına entegre olmuş, firmaların istekleri doğrultusunda kararlar almaya devam ediyoruz. Buna karşı direnç gösterebilecek olanları ise torba içine karıştırıp atmak ve gündemden dışarıya bırakmak doğal karşılanmıştır. Katil ile kurban aynı torbada bir biri ile kaynaştırmaya çalışılıyor. Bu 12 Eylül hapishanelerinde denenmişti, bugün daha aklıca ve global ekonominin isteklerine göre daha sinsice ve içten içe yapılmaktadır. Bir örgütün lideri olduğu söylenen biri kendi gazetesini bombalattığı, bomba atan ile mağdur konumda olan aynı yerde yargılandığını, Hrant’ı öldürttüğü söylenen ile “Hrant için adalet için” diye slogan atan bir gazeteci henüz ‘kanıtlanamamış’ bir örgüt davasından yargılanmaktadır. Bu bizim kendi ülke tarihimiz çizgisi içinde olmaktadır ama tarih çizgimizi değiştirecek şeyler değildir.
Tarih çizgisi artık savaşlar, tutuklanmalar ve işgaller ile değişmiyor. Tarih çizgisi yaşadığımız global krizin global çapta yaşanacak bir savaş ile kırılma durumu gerçeği kendisini korumasına rağmen, tarih bize şimdiden gelecekte neler ve ne olabileceklerini söylememektedir. Sürprizlere açık bir tarih çizgisi içinde, tarih çizgisini değiştirmenin koşulları yaratacak, sistemli, düzenli ve amacı olan bir muhalefetin olmaması, olmayacağı anlamına gelmiyor. Bunun ilk işaretini komünist manifesto’da söylenmişti. Bütün dünya işçileri birleştiğinde, global firmaların tarih çizgisi belirleme özgürlüğü ve rahatlığı ortadan kalkacaktır. İktidarda olanları destekleyen global firmaların yenilgisi en son yaşanan Almanya’daki seçimler göstermiştir. Tarih çizgisinde nasıl bir sürprize açık olduğumuzu da göstermiştir.
İsmail Cem Özkan
Not: Bugünlerde yayınlanmamış kitabın toplatılması, bilgisayardan ‘delete’ edilmesi ile karşı karşıyayız. Bu tarih çizgisini değiştirmeyecektir ama ilginç bir olayda yaşamaktayız, delete yani silinen kitap artık bir link ile her bilgisayarda yerini almıştır. Bu bir itaatsizlik örneğidir, güce ve erke karşı yapılan bu itaatsizlik örneği. Gelecek için önemli umudu içinde barındırıyor. Tam ve kontrol edilebilir denetim mekanizması henüz oluşmadığını, umudun başka yerlerde olduğunu ve tarih çizgisini değiştirecek sürprizlerin yeni koşullara uygun olarak değiştiğinin de işaretini taşımaktadır. Kitap için Cumhurbaşkanı Gül dediği gibi bir PR çalışması olmuştur, sanırım Cumhurbaşkanı bu kitabı okumuştur. Başbakanın yasaklanmış sitelere girip sörf yapması nasıl doğal ise, her bilgisayara silinen kitabın düşmesi de sanırım doğal karşılanır hale gelmiştir.

30 Mart 2011 Çarşamba

Dünyayı güzellik kurtaracak

Dünyayı güzellik kurtaracak
Güne keyifli başlamalı. Keyfimizi kaçıranlara inat gülen gözlerimiz ile başlamalı… En güzel savaşımız, güzel kalmak için verdiğimiz mücadeledir. Çünkü geleceği, dünyayı güzellik kurtaracaktır.
Bugün güzellikleri, birer metaya dönüştürenler, güzelliği mahkum etmek isteyenlerdir. Onlar, güzelliği paranın duvarları arasına sıkıştırarak, geleceğimizi elimizden almaya çalışıyorlar.
Biliyorum, paraya sıkışmamış olan güzelliklerimiz, gözlerimizin ışıltısı var ve onlar geleceğin umududur…
Gelecek güzel düşlerin üzerine kuruludur, düşlerimizi gerçekleştirmek için bugün ayakta ve mücadele ediyoruz.
Düşlerimizi kirletmemeleri için, kirli olan ilişkilerden uzak kaldık, kalmaya da devam ediyoruz.
Sürekli görüş değiştiren, çevre değiştiren isterse de istemese de kirlenir. Kirlilik ona bulaşmıştır.
“Her koyun kendi bacağından asılır” düşüncesi hakim olan artık sistemin kirliliğinden yeteri kadar yararlanmıştır demektir. Çünkü var olan kirli dünyamızda bencillik en önemli kirlilik belirtisi olarak ortaya çıkmaktadır.
Bencil insan, yalnızdır.
Bencil insan, insana sarılacağına paraya sarılır.
Bencil insan, kariyer ve koltuk için çocukluk arkadaşını dahi tanımayacak kadar acımasızdır.
Bencil insan, bir grup içinde rahat hareket edemez, diğer insanları para ile satın alabileceğini düşünendir.
Bencillik tesadüfi değildir, global ekonominin yaratmış olduğu insan tipidir.
Bütün bencil insanlar, bir birine benzer kıyafetler giyer, hazır giyim düşkünüdürler. Lüks tüketim düşkünüdürler, çünkü lüks tüketim onların egolarını doyuran bir araçtır.
Güzel olduğumuz ve güzel kaldığımız sürece dünyanın kurtuluşu ellerimizdedir.
Kalbinizin güzelliğini ve ışığını yansıttığınız sürece, geleceğimizin umudu olmaya devam edeceksiniz…
Gününüz güzellikler içinde geçsin, bu kirli dünyaya inat…
Çünkü güzelliğiniz, gülümsemeniz, gözlerinizdeki ışık demeti, bu sistemi yok edecek en büyük silahtır. Dayanışmaya, bir arada yaşamaya ve bir arada mutlu olmak için, güzelliğinizi ve kalbinizdeki sevgiyi koruyun. Çünkü dünyayı güzellik kurtaracaktır.
İsmail Cem Özkan

29 Mart 2011 Salı

Silah ve nükleer tesisler arasında bağlantı var mı?

Silah ve nükleer tesisler arasında bağlantı var mı?
Silahlanma yarışı ve sonucu, İETT otobüsünde oturmak için koltuk yüzünden tartışan iki kişiden biri silahını çıkardı ve otobüs içinde tartıştığı kişiyi vurdu. Vurulan kişi ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. Otobüs şoförünün verdiği bilgiye göre, en büyük şans otobüste fazla insan olmamasıydı.
Silahı belinde taşıyan adama ve eline geçen fırsatta kullanmaktan çekinmeyen birine silahın ruhsatını kim verdi, kim bu silahı ona sattı? Bu soruları sorarsanız, o zaman devletin yapmış olduğu silah ticaretin bilgisine ulaşırsınız. Özel ve resmi kurumlar, sivil vatandaşa her türden silahı satma ve resmi kurumlar aracılığı taşıma hakkı veriyor.
Yemen’de iç çatışmalarda kullanılmak için gönderilen silahlar bir ülkede el konulmuş. Silahların seri numarasından hangi ülkede üretildiği hemen ortaya çıkmış, meğer bizim ülkemizden silah gidiyormuş… Her türden ticaret mubahtır, çatışmada en çok silah ve kurşun satılacağını düşünen iş bilir tüccarlarımız, silahları el altında o ülkeye göndermiş ama yolda iş kazasına uğramış ve yakalanmışlar. (sigorta firmaları bu ticareti sigortalamadıkları için de, tüccarımız büyük zarara uğramış) Sanırım, silah tüccarı olan vatandaşlarımız, zararlarının karşılanması için hükümetimize başvuru yapmışlardır. Silah almak için aldıkları kredilerin geri ödenmesi için yeniden düzenlenmesi, faizlerin silinmesi için ricada bulunmuşlardır büyük olasılıkla. Ülkemizde silah bulundurmak ve satmak serbesttir.
Bir bayram günü kapısını çalan çocukları evine alıp, onlara taciz eden, erkek çocukları hemen öldürüp parçalara bölen insan, bu ülkenin insanıdır. Ve yakında hapishanede ‘kader kurbanı’ olarak anılacak ve seçimlere yakın zaman dilimi içinde, mahpushanelerimizin doluluk oranı göz önüne alınarak çıkarılacak bir kararname ya da yasa ile bu ‘kader kurbanı’ vatandaşlarımıza özgürlükleri geri verilecektir. Ölenin ailesi yasalara saygılı olduğu için, çıkan bu vatandaşın hükmünü aile meclisi kararı ile yerine getirecek bir ‘kader kurbanı’ bulunacak ve oluşan bu girdap zaman tünelinde kendisini tekrarlayacaktır.
Silahlanma yarışı elbette çatışmaların sonucu ortaya çıkar ve çatışmanın oluşması içinde koşullar hazırlanır. Bu yarıştan elbette üretici ve satıcılar ve de ithalatçılar kazanacaktır. Kaybeden insan olacaktır…
Kuzey Afrika, Arap yarımadası çatışmaların en yoğunlaştığı günleri yaşıyor, o çatışmaların olduğu bölgelerde, silah tüccarların da cirit attığı alan olması kadar doğal bir şey yoktur. Bizde silah ticareti serbest olduğuna göre, bizim silah tüccarlarımızda oralarda sıcak para ile buluşmaları kadar doğal bir şey yoktur diye düşünüyorum. Bu tüccarların 12 Eylül öncesi nasıl bir yol izledikleri konusunda Uğur Mumcu bir çok araştırma yapmış ve Abdi İpekçi Cinayetinden, 1 Mayıs katliamına kadar bir çok olayda bunların parmak izlerini yakalamıştı ama sonuç alınmadan bir bomba ile vücudu ortadan kaldırıldı. Araştırmayacaksın, sorgulamayacaksın, sormayacaksın dediler.
Serbest bırakıldı her şey ama kimse bilmez bu silah tüccarların adını, yerini… ama sokalar ve mahallelere kadar gelen silah satan dükkanlar ile karşılaşmanız artık şaşırtıcı değildir, her türden ve boydan silah camekanları süslüyor.
Silah ile nükleer tesisler arasında bir bağlantı kurmadı hükümetin başbakanı “ama sonuçta ikisi de öldürür, ikisini de yasaklamanın anlamı var mı” diyebilirdi. Doğal gaz ile nükleer tesisleri bir biri ile karşılaştırandan, silah ile nükleer silahları karşılaştırmasını beklerdim açıkçası. “Ha küçük bir silah almışsınız, ha atom bombası. Her ikisinin de ticareti serbest olmalıdır. Sonuçta atomda insan öldürüyor, silahta” diyebilirdi. “Atom silahı üretmek için nükleer tesislerine ihtiyacımız var, onun için nükleer tesis kurmalıyız, bakın çevremizde bizi tehdit eden bir çok unsur var, onlara karşı elimizi güçlendirmek için nükleer tesis kurmak ve işletmek zorundayız” diyebilirdi. Demedi, beni hayal kırıklığı ile baş başa bıraktı.
Silah satan tüccarlarımıza teşvikler verilmeli, onların oluşan borçları ertelenmeli ve faizlerini silmeliyiz, çünkü onların çalışma alanları risklidir ve de mallarına el konulma tehlikesi vardır.
Otobüste iki kişi bir koltuk yüzünden tartışmış, biri belindeki silahı çıkarmış ve ateşlemiş. En büyük şans, otobüsün çok kalabalık olmamasıymış… Otobüste pencereden dışarıya bakan gençler, aman dikkat edin, yolcuların bellerine bakın ve eğer bir kabartı filan görürseniz, hemen yer verin. Ne olur ne olur…