Kelimeler
Bazı kelimeler, yemek tabağında kalan artık gibi çöpe atılmayı bekler… Çöpe atılmayı bekleyen o kadar çok kelime birikmiş ki yaşamımız içine, hangisini atacağımızı bilemeyiz. Beynimizde bahar temizliği yapma zamanı çoktan geldi, geçti ama bizler hala artıkların oluşturmuş olduğu kirlilik içinde yaşamaya devam ediyoruz.
Kelimeler salonları, meydanları dolduruyor.
Miting ardından boş kalan meydanlarda çöpler bir dağ oluşturur, çöpçüler ellerinde süpürge ile çöpleri temizler ama ya kelimelerin çöplüğünü, onu kimler temizler? Kelimeler, toplumun üzerinde kara bulut gibi asılı kalır ve kirletir altında kalanı…
Meydanlar kirli kelimeler ile dolu…
Kelimelerin kirliği olur mu? Elbette, her tüketilen şeyin arkasında çöp olur. Çöp çağımızın çözülemeyen sorunudur, çünkü geri dönüşümü olduğu bilinmesine rağmen, derelerimiz, denizlerimiz, yer altımız çöp ile dolu, her gün de çöp dolduruyoruz. Yer yüz çöp ile dolarken, gök kubbede çöp ile kuşatıldı. Bugün gök kubbemiz uydular yanında kirli kelimeler ile de dolu. Gök bu kadar kirliliği ne kadar taşıyabilir bilinmez ama bizler her an kirli kelimeler ile kirletilmeye, düşünenlerimizin güzel tarafları yok edilmeye devam ediliyor.
Meydanlar artık kelimeler ile dolu, virüs gibi davranan kelimeler ise, evlere, sokaklara, mahallenin kahvehanesinde güzel olanı yok etmeye devam ediyor. Her kelime bir arada yaşam yerine, çatışmayı körüklüyor. Konuşma yerini, bağırma alıyor.
Öfke kelimelerin dışa vurumu gibi oldu. Konuşma yerini, kısa kelimeler aldı. Kelimeleri yumruklar, bıçak, silah ve atom bombaları ve de türevleri temsil eder oldu. Konuşma, anlama yerine bomba yağdırıldı. Bombaların eşliğinde kelimeler ekranlardan bütün dünyaya yayıldı. Yayılan sadece reaktörden sızan radyasyon değil, kelimelerde, çünkü o kelimeler radyasyondan daha tehlikeli, yağmur ile yeryüzüne inmiyor, hep havada asılı kalıyor. Kuşaktan kuşağa aktarılan kelimeler savaşı, düşmanlığı, çatışmayı körüklemeye devam ediyor. Kelimelerin gücü ile toprak kan ile sulanıyor, radyasyon üzerini örtüyor…
Çöpe atılacak kelimeler, günümüzü, yaşantımızı ve her şeyimiz belirler konuma geldi. Kelimeler yerine bizlerin cansız bedenleri çöpe atılmaya başlandı…
Tabakta kelimeler çöpe atılmayı beklerken, bizler tabakta artık bir parça konumuna geldik... bahar temizliği kelimeler boyutunda ne yapılacak dersiniz?
İsmail Cem Özkan
18 Mayıs 2011 Çarşamba
Siyanür toprağa sızdı

Siyanür toprağa sızdı
Çevre felaketi olan yerde sanayi vardır, sanayinin olduğu yerde ise ölüm!
Ölümden ve her felaketten ders çıkaran devlet mekanizması bu dünya üzerinde varlığını koruyor. Bizim gibi geri kalmış / bıraktırılmış ama gönlümüzü almak için “gelişmekte olan ülkeler” kategorisinde gösterilen ülkenin yöneticileri ise, felaketi görmemeye daha eğimlidir, çünkü görürlerse önlem almaları gerek ama önlemi alacak ne maddi alt yapı var, ne de onu yönlendirecek bilgi birikimi…
En iyisi körebecilik oynayıp, sorun yokmuş gibi radyasyonlu çay, siyanürlü su içmek..
ölüm nereden gelirse gelsin, Allahın takdiridir denir… Madende insanlar ölür, mesleği ölmektir denir. Polis, asker, gencecik delikanlılarımız ölür, tercihleri ve Allahın takdiridir denir.
Yüce irada vermişse ölümü, yaşamak gerek, önlem almak onun kader yazısına karşı gelmek anlamındandır der ve önlem almaz...
Alınmayan önlemler; ölümlere çağrı yapıyor…
Çağırıyor...
Çayda radyasyon yok dedi devlet yöneticisi, radyasyonlu çayı içti. Ölümü yok edemedi. Bugün dahi Çernobil’in izleri varlığını koruyor, her aileden birileri ölmeye devam ediyor. Japonya’da tusinami oldu, santral kaçak yaptı, bulutu bize yağmur olarak geldi. Hiroşima felaketinden acaba bizim payımıza ne düştü? Alzheimer oradan mı geldi dersiniz?
Depremden yıkılan binaların yerine yapılan binalar, yeni küçük depremde yıkıldı, yüzlerce vatandaşımız öldü. Yerine yenileri yapıldı… Değişen ne oldu dersiniz?
Büyük felaket bekleyen ülkemizde, küçük felaketleri kendi ellerimiz ile yapıyoruz, yapmaya da devam ediyoruz.
Gümüş, altın çıkarmak için siyanür ile toprağın altını eşiyoruz. Topraktan maden ayıklıyoruz, artığını göletlere boşaltıyoruz. Göllete biriken su uçup gitmiyor, sızıyor. Toprağa sızıyor, havaya karışıyor molekülleri… Nefes alıyoruz, su içiyoruz, toprağa ektiğimiz suluyoruz. Doğal olanı yok ettik, kirlettik. Yerin üstünü, altını, yüzeyini… Sonra tanrı bize bunu layık gördü, onun çizdiği kadere karşı gelmeyelim diye susuyoruz.
Birileri kasalarına para, evlerini başka diyarlara yapmaya devam ediyor…
Felaketin olduğu yerde yaşayan bizleri birer işçi, köle, canlı olarak görüyorlar. Felaketler ile bizleri baş başa bırakırken, kendileri kırmızı halılar üstünden geçip, lüks yaşamlarına devam ediyorlar…
Yaşadıklarımız birer kader değil, tanrının çizdiği çizgi hiç değil. Birleri kasalarına para ile doldurmak için bize söylediği masaldır. O masala inanıp sessiz kaldıkça, bizler daha çok siyanürlü suyu içeceğiz, felaketlerin taşlarını hep üzerimizde göreceğiz.
Felaketleri en az hasarla nasıl atlatacağımız konusunda bilgi birikimini görmek istiyorsak eğer, gelişmiş ülkelere bir bakmamız yeterlidir. Ama bizlerin oralara bakmamızı engellemek için her türlü yolu deniyorlar, yasal zemini oluşturmak için yasalar düzenliyorlar. Yasal olarak çocuklarımızı korumak bahanesi ile, bizlerin bilgi almamızı engelleyecek düzenlemeler yapıyorlar.
Sessiz kalıyoruz, sessiz kaldıkça suyu para karşılığında plastik şişlerde satın almaya devam edeceğiz, elbette ne kadar sağlıklı ve doğal olduğunu bilmeden tüketeceğiz…
Siyanür toprağa sızdı. Devlet büyüğü ne dedi dersiniz?
Sızan sadece siyanür mü?
İsmail Cem Özkan
10 Mayıs 2011 Salı
Yıldızlar gökyüzünde duruyor mu?
Yıldızlar gökyüzünde duruyor mu?
Şehrin üzerine karanlık çöküyordu, sokakları neon ışıkları aydınlatmaya başlamıştı. Güneşin ışığı yok olurken, sokaklar ve evlerin pencerelerini yapay ışıklar kaplıyordu. Şehir aydınlandıkça gökyüzü karanlıklara bürünüyordu. Gün, şehri terk ettiğinde, gökyüzü karanlıkta kalmıştı.
Eskiden akşam inerdi şehre, gökyüzünü yıldızlar sahiplenirdi. Üzerimize bir yorgan gibi örterdi, yıldızların altında belki en güzel aşklar, belki en dramatik ayrılıklar yaşanırdı. Neon ışıkları sokaklara hakim oldukça, aşklar satılığa çıktı. Sokaklar, hayat kadınları ve onları para ile almak için dolaşan erkekler ile doldu. Çıkmaz sokaklar karanlık içinde, karanlıkta sesler ile doldu.
Gökyüzü karanlığa büründü gün geçtikçe, enerji savurganlığımız uzaydan görülür oldu. Uzayın en karanlık noktasında, gelişmiş şehirlerin ışıklarını görür oldu, uzaydan bakan Nasa yetkilileri.
Bin yıl öncede durduğu yerde değil belki ama yıldızlar hep orada duruyor, yıldızlar gökyüzünde hep durmaya devam ediyor.
Bizler, şehir yaşantısı içinde onları tek tek kaybettik, şimdilerde sanal alemde yıldızların duruşuna göre yarınımızı öğrenme derdine düştük.
Yıldızlardan para kazanmanın başka yolunu buldu insan, sanal olarak uydurdukları duruş noktalarına göre anlamlar yüklendi, inandırıldı insanlık.
İstanbul’da yıldızlar sokağa düşmüş, vitrin ışığı vuruyor üstüne.
Çocukluğumda yıldız kaymaları sırasında dilekler tutardım, olup olmadığına inandığım için değil, öyle olması gerektiği için dilekler tutardım, büyüdüm. Büyük şehir içinde nokta oldum, kayan yıldızları ancak magazin sayfasında görür oldum, ne dilek tuttum, ne de başka şey, öğlen yemeğinde, üzerine yemek koyup yedim, sonra çöpe attım. Tükettim, şehir tüketici ol dedi, tükettim.
Gökyüzü karanlığa büründü, sokaklar aydınlanırken…
Bizler biliyoruz ki, yıldızlar hep orada olduğu yerde duruyor, görmeyen ve yok eden bizleriz.
Gökyüzünde yıldızları görenler, güzelliği de görür.
Gökyüzündeki güzellikleri göremeyenler, yüreği güzel olanlara bakar yıldızları görür. Yıldızlar yeryüzünde gölgelerini ve izlerini bırakır. Şehir kaldırımları ise, yıldızların izini bir yağmur birikintisi içinde kanalizasyona sürükler…
Şehrin üzerine karanlık çöktü, yıldızların izi sokaktan silindi.
Şehir yıldızsız, insanlar karanlık içinde neon ışıkları ile yollarını bulmaya çalışıyorlar.
Şehirde çoban yıldızı yoktur, çoban yıldızın yerini navigasyon aldı.
Şehrin gök kubbesi karanlık, yıldız neon ışıklarının üzerinde gökte olması gereken yerde durmaya devam ediyorlar.
Karanlık, gün ışığına terk erken, yıldız gök kubbede olduğu yerde durur, şehir uyur. Kimse göremez.
İsmail Cem Özkan
Şehrin üzerine karanlık çöküyordu, sokakları neon ışıkları aydınlatmaya başlamıştı. Güneşin ışığı yok olurken, sokaklar ve evlerin pencerelerini yapay ışıklar kaplıyordu. Şehir aydınlandıkça gökyüzü karanlıklara bürünüyordu. Gün, şehri terk ettiğinde, gökyüzü karanlıkta kalmıştı.
Eskiden akşam inerdi şehre, gökyüzünü yıldızlar sahiplenirdi. Üzerimize bir yorgan gibi örterdi, yıldızların altında belki en güzel aşklar, belki en dramatik ayrılıklar yaşanırdı. Neon ışıkları sokaklara hakim oldukça, aşklar satılığa çıktı. Sokaklar, hayat kadınları ve onları para ile almak için dolaşan erkekler ile doldu. Çıkmaz sokaklar karanlık içinde, karanlıkta sesler ile doldu.
Gökyüzü karanlığa büründü gün geçtikçe, enerji savurganlığımız uzaydan görülür oldu. Uzayın en karanlık noktasında, gelişmiş şehirlerin ışıklarını görür oldu, uzaydan bakan Nasa yetkilileri.
Bin yıl öncede durduğu yerde değil belki ama yıldızlar hep orada duruyor, yıldızlar gökyüzünde hep durmaya devam ediyor.
Bizler, şehir yaşantısı içinde onları tek tek kaybettik, şimdilerde sanal alemde yıldızların duruşuna göre yarınımızı öğrenme derdine düştük.
Yıldızlardan para kazanmanın başka yolunu buldu insan, sanal olarak uydurdukları duruş noktalarına göre anlamlar yüklendi, inandırıldı insanlık.
İstanbul’da yıldızlar sokağa düşmüş, vitrin ışığı vuruyor üstüne.
Çocukluğumda yıldız kaymaları sırasında dilekler tutardım, olup olmadığına inandığım için değil, öyle olması gerektiği için dilekler tutardım, büyüdüm. Büyük şehir içinde nokta oldum, kayan yıldızları ancak magazin sayfasında görür oldum, ne dilek tuttum, ne de başka şey, öğlen yemeğinde, üzerine yemek koyup yedim, sonra çöpe attım. Tükettim, şehir tüketici ol dedi, tükettim.
Gökyüzü karanlığa büründü, sokaklar aydınlanırken…
Bizler biliyoruz ki, yıldızlar hep orada olduğu yerde duruyor, görmeyen ve yok eden bizleriz.
Gökyüzünde yıldızları görenler, güzelliği de görür.
Gökyüzündeki güzellikleri göremeyenler, yüreği güzel olanlara bakar yıldızları görür. Yıldızlar yeryüzünde gölgelerini ve izlerini bırakır. Şehir kaldırımları ise, yıldızların izini bir yağmur birikintisi içinde kanalizasyona sürükler…
Şehrin üzerine karanlık çöktü, yıldızların izi sokaktan silindi.
Şehir yıldızsız, insanlar karanlık içinde neon ışıkları ile yollarını bulmaya çalışıyorlar.
Şehirde çoban yıldızı yoktur, çoban yıldızın yerini navigasyon aldı.
Şehrin gök kubbesi karanlık, yıldız neon ışıklarının üzerinde gökte olması gereken yerde durmaya devam ediyorlar.
Karanlık, gün ışığına terk erken, yıldız gök kubbede olduğu yerde durur, şehir uyur. Kimse göremez.
İsmail Cem Özkan
8 Mayıs 2011 Pazar
100 bin okuyucu!
100 bin okuyucu!
Yüzbin üzerinde dostumuz gazetemize (bugünkü sayı ile) göz attı… Yüzbin okuyucunun çok üstünde okuyucu dostumuz olduğunu biliyoruz, çünkü daha önce haberleri sildiğimiz için önemli bir tıklama sayısını yok etmiştik. Bugün resmi olarak yüzbin tıklama sayısına ulaşmış bulunuyoruz. Yüzbin rakamının yanına bir sıfır eklemek için yola çıkmış bulunuyoruz.
Anneler günü bizim için önemli bir gün olduğunu biliyorduk, artık gazetemiz içinde önemli bir gün olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar istikrarlı bir şekilde büyüme çizgisini koruduk. Bugüne kadar devam ettirdiğimiz haber, yorum seçme titizliliğini bundan sonra da devam edecektir.
Bugüne kadar özellikle reklam için ayrı bir çalışma yapmadık, daha çok para konusunu göz ardı edip, haber aldık, haber yayınladık. Bundan sonrada özellikle reklam için çalışma yapmayacağız, reklam vermek isteyenler gönülleri ile verecekler ve verecekleri reklamdan beklentilerine ulaşacaklarını düşünüyoruz. Gazetemiz reklam verenden beklentisini en alt düzeyde tutarak, hem hayal kırıklığını ortadan kaldırıyor hem de amacı yönünde dostluk içinde yayına devam ediyor. (Para; ne yazık ki, yaşadığımız geçiş dönemi üzerinde bulunulan zemin. Para üzerinden her şey yürüyor, haber para ile haber yapmak için gidilen yer para ile, giyilen kıyafet, yenen yemek, her şey para olduğu dönemde, gazetenin görünmeyen maliyeti de para oluyor maalesef, reklam minimum gideri karşılamak için bir araçtır, reklam verenler bu harcamaya katkı sunmuş oluyor sadece… Biz, vakıflar gibi para toplamıyoruz, vakıflar gibi binlerce insan çalıştırmıyoruz, bazı dernekler gibi dergi basıp sokakta yardım toplamıyoruz, sadece haber yapıyoruz, o da kısıtlı imkanlar içinde. Verilecek reklam işte bu haber için gerekli…)
Gazetemizi merkez olarak görüp, yan işler yapacağız yakın bir zaman dilimi içinde, fakat yapacağımız işlerde merkezinde para değil, insan, dostluk, sevgi olacaktır. (Gazetemizin ayakta kalması için yan iş yapmak zorunda kalıyoruz, yeter ki bu idealist tavrımız devam etsin diye… )
Galata bölgesini merkez alan ama evrensel olan bir gazetecilik anlayışı içinde, günlük balon konuları yine konuşmayacağız. Günlük balon haberler, güzellikleri ortadan kaldırdığını, düşmanlık tohumları ektiğini düşünmekteyiz. Günlük siyasi partilerin, büyük firmaların çıkarları, insanlığın çıkarları ile paralel değildir. Bugün yaşadığımız günlerde çatışmanın, kavganın körüklendiği bir süreci yaşıyoruz.
Çevremiz ülkelerinde yaşanan iç savaş, ülkemiz içinde yaşanan “düşük yoğunluklu” çatışmanın, geniş çaplı bir çatışmaya doğru yol açmayacağını kimse garanti edemez. Bir arada yaşamı savunanların seslerinin gün geçtikçe azaldığı, çıkarları için; çatışmadan kar yapacakların sesleri ve onların yönlendirdiği kesimlerin (kitlenin) sesleri daha üst seviyeden çıkmaktadır. İçinde bulunduğumuz ilçede her gün bir şeyleri protesto eylemleri olmaktadır. Protestonun olmadığı gün yok, buna rağmen iktidarı elinde bulunduranlar protestoların sesine kulaklarını kapatmış ve bildiklerini ve çıkarları yönünde yapmaktan geri durmuyorlar.
Sokağın sesine kulak kabartmayanların açacağı tahribat, bir arada yaşayan bizler üzerinde ağır bir fatura olma ihtimali yüksektir. Galata’da bir arada yaşanlar olarak, ayrılmak değil, bir arada huzur ve barış içinde yaşama isteğimizin en güzel sesi sanattır ve sanatın sesini sayfalarımıza açtık, o sayfalardan sürekli bir arada yaşamayı ve nefret duygusunun ortadan kalkması için yayınlar yapmaktayız…
Anneler günü bütün anneler içindir. Cumartesi annelerinin sesine kulak vermeyenler, yarınlar içinde gerçekleşecek çatışmanın da baş sorumlusu olacaklardır. Anneler günü nedeni ile tüm annelerin gününü kutlarız… Annelerin, rengi, ırkı, ulusu olmaz, bütün anneler çocuklarına aynı göz ile bakar… Bizler de haberlere, güzellik, nefret yerine dostluğun taraftarı olarak bakıyoruz, seçiyoruz. Seçiciyiz, taraftarız. Bir arda yaşamaktan taraftarız, sevgiden taraftarız, dostluktan taraftarız.
İnternete uygulanacak olan yeni düzenlemeler, her ne kadar iyi niyetle atılan adım gibi gözükse de, zaman içinde sansürün ana kaynağı ve dayanağı olacaktır, o yüzden internet için yapılacak düzenlemeler, evrensel kurallar içinde olmalı ve kategorize edilmeden, bağlantı serbest olmalıdır.. Her insan istediği yere ve ülkenin sitesine özgürce bağlanabilmelidir.
Galata, bugünlerde dünyanın bütün dillerini konuşuyor, dün de konuşuyordu, yarında konuşsun istiyoruz. Galata sokaklarında her dilden, kültürden, inançtan düğün olsun istiyoruz. Her düğüne her kültür katılsın, dans etsin, yemeğini yesin, birlikte gülsün istiyoruz.
Yüzbin okuyucumuz, bizim bu dileklerimize destek verdiğini gösteriyor, daha büyüyeceğiz, daha da güzelleştireceğiz, yaşadığımız dünyayı, nerede olursak olalım. Gazetemizin sayfası, bizim gibi bakanlara her zaman açıktır…
Sanat evrenseldir, Galata Gazete’de evrensele açılan kapınızdır. Kapıdan içeriye girin ve yazılarınız ile evrensel olana katkı sunun…
İsmail Cem Özkan
www.galatagazete.com
Yüzbin üzerinde dostumuz gazetemize (bugünkü sayı ile) göz attı… Yüzbin okuyucunun çok üstünde okuyucu dostumuz olduğunu biliyoruz, çünkü daha önce haberleri sildiğimiz için önemli bir tıklama sayısını yok etmiştik. Bugün resmi olarak yüzbin tıklama sayısına ulaşmış bulunuyoruz. Yüzbin rakamının yanına bir sıfır eklemek için yola çıkmış bulunuyoruz.
Anneler günü bizim için önemli bir gün olduğunu biliyorduk, artık gazetemiz içinde önemli bir gün olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar istikrarlı bir şekilde büyüme çizgisini koruduk. Bugüne kadar devam ettirdiğimiz haber, yorum seçme titizliliğini bundan sonra da devam edecektir.
Bugüne kadar özellikle reklam için ayrı bir çalışma yapmadık, daha çok para konusunu göz ardı edip, haber aldık, haber yayınladık. Bundan sonrada özellikle reklam için çalışma yapmayacağız, reklam vermek isteyenler gönülleri ile verecekler ve verecekleri reklamdan beklentilerine ulaşacaklarını düşünüyoruz. Gazetemiz reklam verenden beklentisini en alt düzeyde tutarak, hem hayal kırıklığını ortadan kaldırıyor hem de amacı yönünde dostluk içinde yayına devam ediyor. (Para; ne yazık ki, yaşadığımız geçiş dönemi üzerinde bulunulan zemin. Para üzerinden her şey yürüyor, haber para ile haber yapmak için gidilen yer para ile, giyilen kıyafet, yenen yemek, her şey para olduğu dönemde, gazetenin görünmeyen maliyeti de para oluyor maalesef, reklam minimum gideri karşılamak için bir araçtır, reklam verenler bu harcamaya katkı sunmuş oluyor sadece… Biz, vakıflar gibi para toplamıyoruz, vakıflar gibi binlerce insan çalıştırmıyoruz, bazı dernekler gibi dergi basıp sokakta yardım toplamıyoruz, sadece haber yapıyoruz, o da kısıtlı imkanlar içinde. Verilecek reklam işte bu haber için gerekli…)
Gazetemizi merkez olarak görüp, yan işler yapacağız yakın bir zaman dilimi içinde, fakat yapacağımız işlerde merkezinde para değil, insan, dostluk, sevgi olacaktır. (Gazetemizin ayakta kalması için yan iş yapmak zorunda kalıyoruz, yeter ki bu idealist tavrımız devam etsin diye… )
Galata bölgesini merkez alan ama evrensel olan bir gazetecilik anlayışı içinde, günlük balon konuları yine konuşmayacağız. Günlük balon haberler, güzellikleri ortadan kaldırdığını, düşmanlık tohumları ektiğini düşünmekteyiz. Günlük siyasi partilerin, büyük firmaların çıkarları, insanlığın çıkarları ile paralel değildir. Bugün yaşadığımız günlerde çatışmanın, kavganın körüklendiği bir süreci yaşıyoruz.
Çevremiz ülkelerinde yaşanan iç savaş, ülkemiz içinde yaşanan “düşük yoğunluklu” çatışmanın, geniş çaplı bir çatışmaya doğru yol açmayacağını kimse garanti edemez. Bir arada yaşamı savunanların seslerinin gün geçtikçe azaldığı, çıkarları için; çatışmadan kar yapacakların sesleri ve onların yönlendirdiği kesimlerin (kitlenin) sesleri daha üst seviyeden çıkmaktadır. İçinde bulunduğumuz ilçede her gün bir şeyleri protesto eylemleri olmaktadır. Protestonun olmadığı gün yok, buna rağmen iktidarı elinde bulunduranlar protestoların sesine kulaklarını kapatmış ve bildiklerini ve çıkarları yönünde yapmaktan geri durmuyorlar.
Sokağın sesine kulak kabartmayanların açacağı tahribat, bir arada yaşayan bizler üzerinde ağır bir fatura olma ihtimali yüksektir. Galata’da bir arada yaşanlar olarak, ayrılmak değil, bir arada huzur ve barış içinde yaşama isteğimizin en güzel sesi sanattır ve sanatın sesini sayfalarımıza açtık, o sayfalardan sürekli bir arada yaşamayı ve nefret duygusunun ortadan kalkması için yayınlar yapmaktayız…
Anneler günü bütün anneler içindir. Cumartesi annelerinin sesine kulak vermeyenler, yarınlar içinde gerçekleşecek çatışmanın da baş sorumlusu olacaklardır. Anneler günü nedeni ile tüm annelerin gününü kutlarız… Annelerin, rengi, ırkı, ulusu olmaz, bütün anneler çocuklarına aynı göz ile bakar… Bizler de haberlere, güzellik, nefret yerine dostluğun taraftarı olarak bakıyoruz, seçiyoruz. Seçiciyiz, taraftarız. Bir arda yaşamaktan taraftarız, sevgiden taraftarız, dostluktan taraftarız.
İnternete uygulanacak olan yeni düzenlemeler, her ne kadar iyi niyetle atılan adım gibi gözükse de, zaman içinde sansürün ana kaynağı ve dayanağı olacaktır, o yüzden internet için yapılacak düzenlemeler, evrensel kurallar içinde olmalı ve kategorize edilmeden, bağlantı serbest olmalıdır.. Her insan istediği yere ve ülkenin sitesine özgürce bağlanabilmelidir.
Galata, bugünlerde dünyanın bütün dillerini konuşuyor, dün de konuşuyordu, yarında konuşsun istiyoruz. Galata sokaklarında her dilden, kültürden, inançtan düğün olsun istiyoruz. Her düğüne her kültür katılsın, dans etsin, yemeğini yesin, birlikte gülsün istiyoruz.
Yüzbin okuyucumuz, bizim bu dileklerimize destek verdiğini gösteriyor, daha büyüyeceğiz, daha da güzelleştireceğiz, yaşadığımız dünyayı, nerede olursak olalım. Gazetemizin sayfası, bizim gibi bakanlara her zaman açıktır…
Sanat evrenseldir, Galata Gazete’de evrensele açılan kapınızdır. Kapıdan içeriye girin ve yazılarınız ile evrensel olana katkı sunun…
İsmail Cem Özkan
www.galatagazete.com
5 Mayıs 2011 Perşembe
Felaketler insanları bir birine yaklaştırır.
Felaketler insanları bir birine yaklaştırır.
Felaket zamanlarını hiç düşündünüz mü, umarım hiç yaşamazsınız ama felaket zamanı insanlar hiç tanımadığı birine şükran ile bakar ve sıcak dost elini uzatır, çünkü felaketler sizi hiç tanımadığınız ile yakınlaşma ortamı yaratır, o yaratılan ortamda bütün felaketzedeler aynı durumda, eşit olmasında yatar. İnsanlar felaket anında eşittir.
Normal bir zamanda, hiçbir zaman yüzüne dahi bakmayacağınız insanlar ile bir bakmışsınız canı gönülden dost olmuşsunuz. Felaketler insanları bir birine yakınlaştırırken, aynı dili konuşmasını da beraberinde getirir. Felaket zamanı dil evrensel olur, bütün dünya insanları aynı dil ile konuşur, aynı refleksi verir.
Sokaklarda görmüşünüzdür, üstü başı yırtık, sokakta yaşayanları. Yanınızdan geçerken inanılmaz bir koku yayarak umarsız bir şekilde giderler. Onlar, sokakların insanlarıdır ve o en büyük korkumuzu yaşarlar, evsizdirler ve sokaktadırlar. İnsanların en büyük korkusu yaşarken sokakta kalmak ve tek başına yaşamak olduğunu bu konuda yapılan araştırmalar ortaya koymuş, yani en büyük korkumuz oluşturan sokak yaşantısı, bugün bütün şehirlerin sokaklarında görmekteyiz ve onlar korkuyu yenerek yaşıyorlar. Aynı zamanda bizim korkularımızı tetikliyorlar. En karanlık sokakta, köpek havlamaları arasında sokakta yaşıyorlar. En dondurucu soğukta, altlarına buldukları kartonları serip, buldukları tüm çaputları üstlerine kapatarak uyuyan bu insanlar aslında bizim korkumuzun yendiklerini gösteriyor.
Bütün çabalarımız, bütün boyun eğmelerimiz, işte bu sokakta kalmamak içindir. Sokakta kalma korkusu yüzünden ev alırız. Sokakta kalma korkusu yüzünden çalışırız. Sokakta kalma korkusu yüzünden, en pahalı ve bize en güvenli diye sunulan yerlerde yaşarız. Bizler korkarız, korku ile yönetiliriz.
Felaketler, korkunun yok olduğu zaman dilimidir. Korku yok olur, korku yok olduğunda o normal zamanda yanımızdan hiç umarsızca geçen adamın elini tutarız, onun ile sohbet ederiz, onun kokusu artık rahatsızlık vermez, çünkü korkumuz yok olmuştur. Felaketler, korkuları ortadan kaldırdığı an, bütün insanlar, fark gözetmeden bir birleri ile aynı dili konuşarak sohbet eder konuma gelir.
Ülkemiz topraklarında sık sık felaketler yaşanır ve bizler felaketlerden ders alan bir kültürden gelmiyoruz. Yaşanan felaketin fotokopisi sürekli yaşanır. Hiç düşündünüz mü, trafik felaketinde binlerce insan kaybederiz ama hiç önlemelini bulamayız. Araçtan mı, yolda mı, sürücüden mi kaynaklanıyor… bu felaketi nasıl önleriz diye düşünmeyiz, araştırmayız, çünkü bizler felaketi kopya olarak yaşamaya alışmışız, bize dokunmadığı sürece yok sayarız, gözümüzün önünde olan felaketi. Büyük depremler yaşamış atalarımız ve bizler.
Beklenen depremler kapımız çalıyor olmasına rağmen bizler, reklamlarda bizlere sunulan dairelere bütün birikimlerimiz yatırırız. Söylenen en sağlam zeminde en pahalı daireyi satın alırız. Binanın çürüklüğünü sorgumlayız bile. Bizim için önemli olan sokakta yaşamamak! Felaket kapıyı çaldığında ise, zemin oynaktır ve bina yorgun demir ile ayakta durmaktadır. En ufak salanlıda yorulmuş demir ufalır. Felaket kapımız çalmıştır, çaldığında eşitleniriz.
Hızlı tren yaparız, raylarının yorgunluğunu göz önüne almayız. Var bir yol deriz, üzerinde teknoloji ürünü aracı geçiririz. Raylar çatlar ve kaza olur. Olur ama bu felaketten ders almayız, aynı ray üzerinden başka teknoloji ürünü lokomotifleri geçiririz, uzatırız, eski hatlardan yol güzergahını. Bizler felaketlerden ders almak yerine görünümüne ve havasına önem veririz. Yeter ki güzel gözüksün, ama felaket oldu mu, hiçbir zaman normal zamanlarda görüşmeyeceğimiz birinden sıcak bir el uzatmasını bekleriz.
Neden bizler felaketleri bekleriz, hiç tanımadığımız birine sarılmak için? Neden insanlar bir birine yabancı ve düşman? Neden bu kavgalar, yaptığımız kavgalardan kimler kasalarını dolduruyor, kimler koltuğunu sağlama alıyor? Felaketler insanları etkilediğinde, bütün sınıflar, mevkiler, katmanlar, birikimler yok oluyor, eşit oluyoruz. Neden normal zamana insanlar bir birlerine gülümsemezler ve koşar adımlar ile çevresine dikkat etmeden yürürler, hiç düşündünüz mü?
İsmail Cem Özkan
Felaket zamanlarını hiç düşündünüz mü, umarım hiç yaşamazsınız ama felaket zamanı insanlar hiç tanımadığı birine şükran ile bakar ve sıcak dost elini uzatır, çünkü felaketler sizi hiç tanımadığınız ile yakınlaşma ortamı yaratır, o yaratılan ortamda bütün felaketzedeler aynı durumda, eşit olmasında yatar. İnsanlar felaket anında eşittir.
Normal bir zamanda, hiçbir zaman yüzüne dahi bakmayacağınız insanlar ile bir bakmışsınız canı gönülden dost olmuşsunuz. Felaketler insanları bir birine yakınlaştırırken, aynı dili konuşmasını da beraberinde getirir. Felaket zamanı dil evrensel olur, bütün dünya insanları aynı dil ile konuşur, aynı refleksi verir.
Sokaklarda görmüşünüzdür, üstü başı yırtık, sokakta yaşayanları. Yanınızdan geçerken inanılmaz bir koku yayarak umarsız bir şekilde giderler. Onlar, sokakların insanlarıdır ve o en büyük korkumuzu yaşarlar, evsizdirler ve sokaktadırlar. İnsanların en büyük korkusu yaşarken sokakta kalmak ve tek başına yaşamak olduğunu bu konuda yapılan araştırmalar ortaya koymuş, yani en büyük korkumuz oluşturan sokak yaşantısı, bugün bütün şehirlerin sokaklarında görmekteyiz ve onlar korkuyu yenerek yaşıyorlar. Aynı zamanda bizim korkularımızı tetikliyorlar. En karanlık sokakta, köpek havlamaları arasında sokakta yaşıyorlar. En dondurucu soğukta, altlarına buldukları kartonları serip, buldukları tüm çaputları üstlerine kapatarak uyuyan bu insanlar aslında bizim korkumuzun yendiklerini gösteriyor.
Bütün çabalarımız, bütün boyun eğmelerimiz, işte bu sokakta kalmamak içindir. Sokakta kalma korkusu yüzünden ev alırız. Sokakta kalma korkusu yüzünden çalışırız. Sokakta kalma korkusu yüzünden, en pahalı ve bize en güvenli diye sunulan yerlerde yaşarız. Bizler korkarız, korku ile yönetiliriz.
Felaketler, korkunun yok olduğu zaman dilimidir. Korku yok olur, korku yok olduğunda o normal zamanda yanımızdan hiç umarsızca geçen adamın elini tutarız, onun ile sohbet ederiz, onun kokusu artık rahatsızlık vermez, çünkü korkumuz yok olmuştur. Felaketler, korkuları ortadan kaldırdığı an, bütün insanlar, fark gözetmeden bir birleri ile aynı dili konuşarak sohbet eder konuma gelir.
Ülkemiz topraklarında sık sık felaketler yaşanır ve bizler felaketlerden ders alan bir kültürden gelmiyoruz. Yaşanan felaketin fotokopisi sürekli yaşanır. Hiç düşündünüz mü, trafik felaketinde binlerce insan kaybederiz ama hiç önlemelini bulamayız. Araçtan mı, yolda mı, sürücüden mi kaynaklanıyor… bu felaketi nasıl önleriz diye düşünmeyiz, araştırmayız, çünkü bizler felaketi kopya olarak yaşamaya alışmışız, bize dokunmadığı sürece yok sayarız, gözümüzün önünde olan felaketi. Büyük depremler yaşamış atalarımız ve bizler.
Beklenen depremler kapımız çalıyor olmasına rağmen bizler, reklamlarda bizlere sunulan dairelere bütün birikimlerimiz yatırırız. Söylenen en sağlam zeminde en pahalı daireyi satın alırız. Binanın çürüklüğünü sorgumlayız bile. Bizim için önemli olan sokakta yaşamamak! Felaket kapıyı çaldığında ise, zemin oynaktır ve bina yorgun demir ile ayakta durmaktadır. En ufak salanlıda yorulmuş demir ufalır. Felaket kapımız çalmıştır, çaldığında eşitleniriz.
Hızlı tren yaparız, raylarının yorgunluğunu göz önüne almayız. Var bir yol deriz, üzerinde teknoloji ürünü aracı geçiririz. Raylar çatlar ve kaza olur. Olur ama bu felaketten ders almayız, aynı ray üzerinden başka teknoloji ürünü lokomotifleri geçiririz, uzatırız, eski hatlardan yol güzergahını. Bizler felaketlerden ders almak yerine görünümüne ve havasına önem veririz. Yeter ki güzel gözüksün, ama felaket oldu mu, hiçbir zaman normal zamanlarda görüşmeyeceğimiz birinden sıcak bir el uzatmasını bekleriz.
Neden bizler felaketleri bekleriz, hiç tanımadığımız birine sarılmak için? Neden insanlar bir birine yabancı ve düşman? Neden bu kavgalar, yaptığımız kavgalardan kimler kasalarını dolduruyor, kimler koltuğunu sağlama alıyor? Felaketler insanları etkilediğinde, bütün sınıflar, mevkiler, katmanlar, birikimler yok oluyor, eşit oluyoruz. Neden normal zamana insanlar bir birlerine gülümsemezler ve koşar adımlar ile çevresine dikkat etmeden yürürler, hiç düşündünüz mü?
İsmail Cem Özkan
3 Mayıs 2011 Salı
Bir adam öldürüldü!
Bir adam öldürüldü!
Bir adam öldürüldü, binlerce insan meydanlarda bayram yaptı!
Ölüm, bayram sebebi mi?
Neden insanlar bayram yapar?
Her bayram bir ölüm sonucunda mı ortaya çıkar?
Meydanlar sevinç çığlıkları içinde. Kalabalık. Bir birine sarılan insanlar… Neden diye sormadan sarılan insanlar…
İç güdü mü, sevinç çığlıklarını attıran şey???
Arenada öldürülen bir boğanın kanları üzerine milyonlarca insan çığlık atıyor. Matador, büyük bir gurur ile pelerini arkaya atıp seyirciyi selamlıyor.
Seyirci mutlu, matador mutlu elinde kanlı kılıcı ile. Yerde yatan boğa artık aramızda değil, o bir kasabın ellerine teslim edilecek, etleri dağıtılacak... Kediler ve köpeklerde bu etten yararlanacaktır.
Öldürülen boğaların başları ne olur? Saklarlar mı? Kaç boğa öldürmüştür matador? Öldürmek için beslenen boğalar!
Bir insan öldürüldü.
Öldürülen insan, bir insan öldürdü, binlercesinin ölümünün kararını verdi.
Öldürülen adam, yer altı örgütündeydi, öldüren yer üstü imparatoru.
Aslında ölende öldürende katildi. İkisi bir birini besledi, ikisinden biri arenada öldü.
Matador boğayı besledi ve öldürdü.
Boğa olmazsa, matador olamazdı.
Matador, kendi varlığı için, bağayı doğumdan sonra alır, besler ve arenaya hazırlar, çünkü ona en son ölümcül darbeyi arenada kendisi için vuracaktır. Kendi beslediği boğayı bir şov uğruna öldürecektir. Gurur ile selamlamak için seyirciyi. Seyirci sadece seyircidir, ölümcül dövüşe sadece sesi ile katılacaktır. Kan ile sulanacak toprak, kanın tutulmasını yaşayacak milyonlarca insan. Kan tutu mu, eğlence en son halini alacak, çılgınlar gibi haykıracak. Oleeeee!
Dövüşte, yenende yenilende baştan belli olur. Boğa ölecek, matador öldürecek, eğer matador öldüremez ise, matadorun yardımcıları öldürecek. Boğa, her durumda ölecek…
Ölen öldüğü ile kalır, kimse ölene bakmaz, artık matadorun yapacağı şov önemlidir. Her dövüş sonunda, arenada matadorların çıktığı kapıda bir çok matadorun hayranı imza için bekler. Kimi kan ile imza atmasını ister, ama matadorun elinde artık kan yoktur, sevgilinse vereceği kırmızı bir karanfil. Akşam gideceği eğlence için kıyafetini değiştirmiştir. Şarap ve kadın ve de tango.
Her ölüm, biri için zaferdir… Her ölümden kazanılan bir şeyler vardır. Biri şarap, kadın ve tango, öteki sattığı kılıcın parasını, bir başkası arenanın çektiği seyirciden mest olmuştur. Seyirci her durumda kaybeder!
Ölümden çılgına dönenler, ölüm ile başka zaman tanışırlar, tarih ölüm ekenleri öldürdüğünü anlatan binlerce öykü ile doludur.
Bir adam öldürüldü, her ölüm yeni bir çatlak açar. Her çatlak var olan sistemi çürütür ve yok eder…
Suskuluk ve korku bir çığlık ile yok olur…
Her ölüm, sessizliği yaratır, sonra çığlığı…
Çığlık, bir çatlak oluşturur, öldürenin de sonunun yakınlaştığını anlatır…
İsmail Cem Özkan
Bir adam öldürüldü, binlerce insan meydanlarda bayram yaptı!
Ölüm, bayram sebebi mi?
Neden insanlar bayram yapar?
Her bayram bir ölüm sonucunda mı ortaya çıkar?
Meydanlar sevinç çığlıkları içinde. Kalabalık. Bir birine sarılan insanlar… Neden diye sormadan sarılan insanlar…
İç güdü mü, sevinç çığlıklarını attıran şey???
Arenada öldürülen bir boğanın kanları üzerine milyonlarca insan çığlık atıyor. Matador, büyük bir gurur ile pelerini arkaya atıp seyirciyi selamlıyor.
Seyirci mutlu, matador mutlu elinde kanlı kılıcı ile. Yerde yatan boğa artık aramızda değil, o bir kasabın ellerine teslim edilecek, etleri dağıtılacak... Kediler ve köpeklerde bu etten yararlanacaktır.
Öldürülen boğaların başları ne olur? Saklarlar mı? Kaç boğa öldürmüştür matador? Öldürmek için beslenen boğalar!
Bir insan öldürüldü.
Öldürülen insan, bir insan öldürdü, binlercesinin ölümünün kararını verdi.
Öldürülen adam, yer altı örgütündeydi, öldüren yer üstü imparatoru.
Aslında ölende öldürende katildi. İkisi bir birini besledi, ikisinden biri arenada öldü.
Matador boğayı besledi ve öldürdü.
Boğa olmazsa, matador olamazdı.
Matador, kendi varlığı için, bağayı doğumdan sonra alır, besler ve arenaya hazırlar, çünkü ona en son ölümcül darbeyi arenada kendisi için vuracaktır. Kendi beslediği boğayı bir şov uğruna öldürecektir. Gurur ile selamlamak için seyirciyi. Seyirci sadece seyircidir, ölümcül dövüşe sadece sesi ile katılacaktır. Kan ile sulanacak toprak, kanın tutulmasını yaşayacak milyonlarca insan. Kan tutu mu, eğlence en son halini alacak, çılgınlar gibi haykıracak. Oleeeee!
Dövüşte, yenende yenilende baştan belli olur. Boğa ölecek, matador öldürecek, eğer matador öldüremez ise, matadorun yardımcıları öldürecek. Boğa, her durumda ölecek…
Ölen öldüğü ile kalır, kimse ölene bakmaz, artık matadorun yapacağı şov önemlidir. Her dövüş sonunda, arenada matadorların çıktığı kapıda bir çok matadorun hayranı imza için bekler. Kimi kan ile imza atmasını ister, ama matadorun elinde artık kan yoktur, sevgilinse vereceği kırmızı bir karanfil. Akşam gideceği eğlence için kıyafetini değiştirmiştir. Şarap ve kadın ve de tango.
Her ölüm, biri için zaferdir… Her ölümden kazanılan bir şeyler vardır. Biri şarap, kadın ve tango, öteki sattığı kılıcın parasını, bir başkası arenanın çektiği seyirciden mest olmuştur. Seyirci her durumda kaybeder!
Ölümden çılgına dönenler, ölüm ile başka zaman tanışırlar, tarih ölüm ekenleri öldürdüğünü anlatan binlerce öykü ile doludur.
Bir adam öldürüldü, her ölüm yeni bir çatlak açar. Her çatlak var olan sistemi çürütür ve yok eder…
Suskuluk ve korku bir çığlık ile yok olur…
Her ölüm, sessizliği yaratır, sonra çığlığı…
Çığlık, bir çatlak oluşturur, öldürenin de sonunun yakınlaştığını anlatır…
İsmail Cem Özkan
30 Nisan 2011 Cumartesi
NE YAPALIM ?

NE YAPALIM ?
Bir taş at.
Bir taş daha at.
Bir şiir ateşle. Bir yumruk yükselt.
Sesini yükselt.
Bir çocuk yetiştir.
Bir maske tak.
Duvara bir slogan yaz.
Şehitleri an.
Bir hayal kur.
Bir barikat kur.
Tarihine sahip çık.
Sokaklara sahip çık.
Bir slogan at.
Bir kurşun at.
Bir tohum ek.
Bir ateş yak.
Bir cam kır.
Terle.
Sahte belge düzenle.
Bir bildiri bastır.
Bir kanun kaçağını barındır.
Bir yara sar.
Bir dosta sevgi göster.
Silahını temizle.
Hakikati söyle.
Bir miting düzenle.
Arkanı kolla.
Gökyüzüne bak.
İz bırakma.
İşçilerden öğren.
Bir yoldaşa öğret.
Bir hücreyi ziyaret et.
Bir savaş esirini kurtar.
FBI'ın gizli dosyalarını çal.
Kendi kalbini çal.
Parolayı aklında tut.
Bir aynasızı silahsızlandır.
Bir füzeyi çalışmaz hale getir.
Bir fıkra anlat.
Bir plan yap.
Bir ümit ışığı gör.
İsmini değiştir.
Bir teoriyi test et.
Bir dogmaya meydan oku.
Korkunu kullan.
Bir damla gözyaşı akıt.
Haritayı incele.
Hainlerle hesaplaş.
Ağırlığını hakkıyla taşı.
Biraz daha ağırlık kazan.
Sevmek için mücadele et.
Sevdiğini bir daha söyle.
Sınırı aş.
MALCOLM X
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)