Bugüne tarihin derinliklerinden bakmak…
Tarih bir çok olayı içinde saklar, lazım olduğunda gündeme getirir. Bugünlerde “sivil itaatsizlik” hakkını kullananlara karşı yapılan “orantısız güç” gösterilerini anlamak için tarihin tozlu raflarına doğru bakmamız gerekti.
Tarihin her hangi sayfasını açarsanız açın, güvenlik güçleri zamanın iktidarının lehine “orantısız güç” kullanmış olduğuna tanıklık edebilirsiniz. Peki, orantısız güç kullanan o güçlerden bugün kaç kişi bahsetmektedir? Orantısız güç kullananların lehine tek bir cümle kurulduğunu sayfaların arasından bulabilir misiniz?
Tarih sayfaları içinde örneğin 31 Mart olayları anlatılır. O günlerde Selanik’ten gelenleri anlatılırken, padişah lehine adam öldürenleri anlattığına dair bir kelime bulabilir miyiz? Orantısız güç emri veren padişah, Selanik’ten gelen güçler karşısında yenildiğinde saraydaki gücünü kaybettiği gibi, Selanik yollarında sürgün oldu. Ölümü tek başına oldu. Kaç kişi bilir, onun saltanatı kaybettikten sonraki hayatını, onun için adam öldürenler, onun yolunda ölenler eski ve gözden düşmüş padişahın sürgün yıllarında neler yapıyordu? Kaç kişi bu ölen ve öldürenleri anımsıyor?
Kolluk güçleri emir kullarıdır, onlar verilen emri düşünmeden yapmak ile yükümlüdürler. Onları birer makine olarak görenler, akıllarına esen her emri vermeye devam ediyorlar. Çünkü kolluk güçleri çalışanlarının çalışma yaşamı emir verenin iki dudağı arasındadır. Emri yerine getirenler için ‘büyük olasılıkla’ para kazanmak için başka kapı olmadığıdan, kolluk kuvvetleri kapısını bırakmamak için “akla ve vicdana” uymayan emri bile yerine getirirken, vicdanen rahatsızlık duymaz, çünkü o emir kuludur ve emri yerine getirdiği için kendi vicdanında suçlu değildir. Suçlanma olmuş olmasına rağmen, emri verenler onun yargılanmasını engelleyecektir, koruyacaktır. Emir kullu çoğu zaman emir verenlerin şemsiyesinin altındadır. Kolluk kuvvetlerinde çalışanlarının bazıları bazen o kadar ileri giderler ki, şemsiyenin dışına düşerler. Onlar da bir süre gündemde olurlar yargılanırlar ve çalıştıkları kurumun çatışının dışına düşerler, hatta ceza alıp hapishaneye kadar düşerler ama onlar “kader kurbanı” olarak adlandırılırlar ve çıkan her hangi bir aftan yararlanarak özgürlüklerine kavuşurlar.
Onları eleştirenler hep olmaktadır ve derler ki; “kolluk kuvvetleri terör (eskiden anarşi denirdi) estirdi”, “kolluk kuvvetleri orantısız güç kullandı” özne olarak onların isimleri geçer, fotoğrafları yayınlanır. Fakat, bu yayınlanan haberlerde bir gerçeğin üstünü örttüğünü görmezden gelinir… Propaganda emir verenler; çoğu zaman masum, haberi olmamış gibi gösterilir. Suç, görünendir, hissedilendir. Gerçek; görülür olduğuna inanılır. (Ortaçağ mantığı içinde doğru olmasına rağmen, yaşadığımız çağda da o dönemin mantık yürütmenin devam ettiğini verilen tepkilerden görmekteyiz.)
Günümüzün tepki verilen alanı artık sosyal platform adı verilen sanal ortamlardır. O ortamda verilen tepkilere bakarak o ülkede demokrasi sistemli olarak işlediğini sanabilirsiniz. Fakat yaşam sokakta başka işlemektedir. En doğal hak olan protestolar bile gaz bombaları altında kalabilmekte, protesto edenler yerlerde sürüklenebilmektedir. Kolluk kuvvetleri uyguladıkları “orantısız güç”ü savunurken, “provoke edenler gaz içindekiler” diyebilmektedir. Bu durumda çok doğalmış gibi kabul görmekte ve orada protesto edenleri “ötekiler ve temizlenmesi gereken kirli” olarak görmektedir büyük çoğunluk. Kirli olarak gördüklerine karşı uygulanan güç çoğu zaman “orantısız” olurken, temiz olduklarını gördüklerine karşı “korumacı” bir güç gösterisine dönüşebilmektedir.
Tarih, bir birine benzer olayları hep not etmiştir, yaşanan çağ ve teknolojik olanaklar farklı olsa da geçmişte yaşanan benzer olaylardan güç aldığına şahitlik etmekteyiz. Geçmiş ile yüzleşemeyenler, tarihin benzer olaylarını yaşamaya ve yaşatmaya mahkum oluyorlar...
İsmail Cem Özkan
27 Haziran 2011 Pazartesi
25 Haziran 2011 Cumartesi
Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu
Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu
Mevlüt Özben tarafından kaleme alınan kitap, resmi Sünni bakış açısı içinde kirlilik kavramı ve Alevilik üzerine yansıması olarak inceleme yapılmış ve görüşmeler ile kitap için sürülen tezlere dayanak bulunmuş olduğunu gördük.
Ayrıntı yayınları içinde çıkan kitap, Burhan Sönmez editörlüğünde yayına hazırlanmış. Mevlüt Özben, Erzurum Atatürk Üniversitesinde Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Okuduğumuz bu kitap anladığım kadarı ile adı anılan üniversite çatısı altında bilimsel yollar gözetilerek hazırlanmış.
Araştırmanın amacı olarak; “Kültürel kimlik temelli farklılaşmalar ve bunların neden olduğu toplumsal sorunlar… (…) kültürel farklılığa dayalı söylem pratiklerinin ve önyargıları bir sosyal anormalite dairesi içerisine yerleştirdiği Aleviliği incelemeye çalıştık.” demektedir. (s.14)
Alevilik, Sünni bakış açısı içinde öteki ve kirlilik kavramı incelenmektedir.
Kitap, kirlilik tanımları ile konuya adım atmış ve sonuçta Sünni bakış açısından Alevilik; kirlilik kavramları temelinde Alevi gençleri ile yapılan görüşmeler ile tezlere yanıt aranmıştır. Kirlilik kavramı ve Sünni bakış açısının Alevileri nasıl rahatsız ettiği, ne kadar içselleştirdiği konusunda alevi gençlerin görüşleri ilerleyen sayfalarda yerini almaktadır.
Bu kitapta ne yapmak istediğini yazar şu şekilde belirtmektedir; “bilimsel akademik usullerin dışına çıkmadan, dinsel bakımından toplumun çoğunluğundan farklı bir özellik gösteren bir toplum kemsinin (Alevilik) sadece bu farklılığın kendisini başkalaştıran ve bütünlüklü bir eşitsizliğe mahkum eden yapısını gözler önüne sermektir.” (S.15)
Boy abdesti kirlik kavramının temelini oluşturmaktadır, suniler boy abdesti aldığı için temiz, Aleviler almadıkları için kirlidir. Bu kirlilik kavramı içinde Alevilerin varlık sebebi, Sünni iktidar için gerek görüldüğünde “korku” için bir temeldir. Sünni iktidar gerek gördüğünde, (Maraş, Çorum, Sivas’ta olduğu gibi) kitlesel katliamlar için ortam hazırlamakta ve o ortam içinde kendi iktidarını pekiştirmektedir.
Alevilik bir sorun olarak ortada durmaktadır, bu sorunun çözüm yolu olarak ne yapılmalıdır sorusuna Sünni iktidarın cevabı hazırdır, korkutarak sindirmek ve asimile etmektir. Asimilasyon için en önemli araç Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum olarak Alevilerin önünde durmaktadır. (s.93) Çünkü Alevilik İslam dini içinde ya da tartışması yerine yok etmek üzerine ortada durmaktadır. Devlet mekanizması Alevileri Sünni inancı içinde eritmek ve bireylerini kendilerini kirli hissettirmek ve karşısında bir duvar örerek onları kalıp değiştirerek toplum içine kaynaşmasını yani asimile olmasını sağlamak için elindeki her türlü olanağını kullanmaktadır. Görüşmeler içinde bunun yansımalarını görmekteyiz. Alevi gençler kendilerini Sünni arkadaşlarının çok olduğu yerde saklamakta ve onlara göre daha temiz olmak için ayrıca çaba sarf ettiklerini söylemektedirler. Peki, bu durumda Sünni arkadaşların görüşleri nedir? Sünniler Alevi bir genci ile arkadaşlık kurmak istediğinde ne yapmaktadır? Evliliklerde nasıl sorunlar yaşanmaktadır? Bu konuda alevi gençlerin gözleri ile yansıtılmaktadır ve onların sözlerini doğru kabul etmektedir, çünkü sürülen hipoteze göre söyledikleri doğrudur. Kitap baştan belirlenen hipotezlere doğrulayan bir kurgu içinde yol almıştır. Bu çalışmanın baştan belirtildiği gibi bilimsel değil, taraflı, önyargılara göre hazırlandığına şahit oluruz. Devlet mekanizmasının bakış açısı ile yazarın bakış açısı arasında bir paralellik görmekteyiz, bu çalışma Türk üniversitelerin bakış açısını da yansıtması açısından ilginç bir çalışmadır.
Yazar son bölümde; Sünni “çoğunluk kültürünün “kirlilik” üzerinden gerçekleştirdiği ötekileştirme ile de asimilasyonun nesnesi haline getirilmektedir.” (s.95) denmektedir. “Liberal politikaların ve açılım vaatlerin çıkmaz sokak olduğu, tüm azınlık gruplar gibi aleviler içinde geçerlidir. Çünkü liberal vizyon, kirlettiklerini temizleyemeyecek kadar mağrurdur.”(s.96)
Yazar sorunun çözümü için yapmış olduğu öneri; “empati geliştirebiliriz. Empati ye dayalı imgeleme, kişinin kendi kendisini başkasının bedeninde ya da koşullarında tasavvur etmesiyle ulaşabilir… toplumsal sorunların çözümü için politik yol göstermelere değil, vicdanlarımızın yol göstericiliğine daha çok güvenebiliriz.” (s.97) demektedir. Kısaca kişilerin vicdanı ile bu sorunun çözülebileceğine, siyasi çözümlerin aslında çözüm üretmeyeceğine, alevi örgütlerin varlığı, iktidarın elini güçlendirildiğine vurgu yapmaktadır.
Mevlüt Özben sonuç olarak bu çalışmasında pek bir şey söylememektedir, Alevilerin kirli olduğu inancının hala devam ettiği ve bunun değişmesi için nasıl bir yol izleneceği konusunda bir önerisi yoktur. Akademik çalışma olması açısından belki bir ilk olması nedeniyle dikkati çekmesine rağmen, resmi söylemin bilimsel şekilde tekrarlanmasından öteye bir anlam ifade etmemektedir.
Kitap, tartışmaya kapı aralamak amacıyla yazıldığını söylemektedir, aslında resmi söylemin başka açıdan tekrarından öte ve onların tezlerinin elini güçlendirici bir vurgudan öte anlam ifade etmemektedir. Bilimsel çalışmaların bu seviyede olması elbette yazarın sorunu değildir, üniversitelerin eğitim seviyesini de göstermektedir. Eğitim en büyük asimilasyon aracı olmaya devam etmektedir, Alevileri ilk eğitimden son eğitime kadar her alanda asimilasyon yapmak için müfredat hala yürürlükte ve Aleviler negatif olarak ayrıma uğramaya devam etmektedir. Alevilerin bu durumdan kurtulmasının tek bir çıkış yolu vardır, yasalar ile pozitif ayrımcılık yapılması ve Alevileri küçümseyen, alçaltan ve gururları ile oynanan demeçlerin ortadan kalkması için yasal düzenlemelerin yapılması şarttır. Vicdanlara kalırsak eğer, Alevilik inancı tamamı ile yok olacaktır, çünkü devlet her türlü baskı aracı ile Alevilerin karşısında durmaktadır. Hükümetin başkanı halkı Alevilere karşı kışkırtmaktan çekinmemektedir, hükümet taraftarı gazetelerde komşu ülkede olan gelişmeler karşısında tüm Alevilerin öldürülmesi ya da sürülmesi yönünde açıkça görüş bildirilebilmektedir. Yaşanan süreç bir kırılma sürecidir, tarihin bu kırılma noktasında Aleviler düşman olarak gösterilmekte ve daha da dışlanmaktadırlar. Alevilerin yapmış olduğu bir etkinlikte ölenler suçlu, öldürenler ise zaman aşımından dışarıda bırakılmak istenmektedir. Mahkum olanların ise birer kader kurbanı olduğu için af edilmesi konusunda görüşler açıkça söylenmektedir.
Sosyolojik olarak incelenen bir kavramın bir çok yönü eksik bırakılmış, sonuç itibarı ile Aleviler kirli oldukları veya kirli olarak gösterildikleri için düşman değil, devletin "bakası" için düşman bırakıldıklarına şahitlik ediyoruz. Alevilere tek seçim hakkı tanınmaktadır, “inancını terk et ve Sünnileş” denmektedir. Şehirleşen Aleviliğin önündeki en büyük tehlike işte bu bakış açısı içinde yatmaktadır. Aleviler homojen bir yapıya kavuşturularak, devletin inanç açısından %99 içinde yeri alması beklenmektedir. Devlet idare eden sağ, sol iktidarların temel düşüncesinde de bu görüş yatmaktadır. İktidarların değişmesi devlet politikasının değişmesi anlamına gelmez, Aleviler devlet için kirlidir, bir kirlik ancak asimilasyon veya katliamlar ile sindirilerek yok edilmesi politikası hep varlığını korumaktadır. Kitap var olan gerçekleri geniş açıdan görmek yerine ayrıntısına bakmış, tartışmanın boyutunu bir yere kanalize ederek sorunun temel felsefesinden uzaklaşmasını sağlamaktadır, vicdanlara bırakarak sorun çözülür diye de önerme bulunarak nereden baktığını saklamamaktadır.
İsmail Cem Özkan
Mevlüt Özben, Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu, Ayrıntı Yayınları, 2011
Mevlüt Özben tarafından kaleme alınan kitap, resmi Sünni bakış açısı içinde kirlilik kavramı ve Alevilik üzerine yansıması olarak inceleme yapılmış ve görüşmeler ile kitap için sürülen tezlere dayanak bulunmuş olduğunu gördük.
Ayrıntı yayınları içinde çıkan kitap, Burhan Sönmez editörlüğünde yayına hazırlanmış. Mevlüt Özben, Erzurum Atatürk Üniversitesinde Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Okuduğumuz bu kitap anladığım kadarı ile adı anılan üniversite çatısı altında bilimsel yollar gözetilerek hazırlanmış.
Araştırmanın amacı olarak; “Kültürel kimlik temelli farklılaşmalar ve bunların neden olduğu toplumsal sorunlar… (…) kültürel farklılığa dayalı söylem pratiklerinin ve önyargıları bir sosyal anormalite dairesi içerisine yerleştirdiği Aleviliği incelemeye çalıştık.” demektedir. (s.14)
Alevilik, Sünni bakış açısı içinde öteki ve kirlilik kavramı incelenmektedir.
Kitap, kirlilik tanımları ile konuya adım atmış ve sonuçta Sünni bakış açısından Alevilik; kirlilik kavramları temelinde Alevi gençleri ile yapılan görüşmeler ile tezlere yanıt aranmıştır. Kirlilik kavramı ve Sünni bakış açısının Alevileri nasıl rahatsız ettiği, ne kadar içselleştirdiği konusunda alevi gençlerin görüşleri ilerleyen sayfalarda yerini almaktadır.
Bu kitapta ne yapmak istediğini yazar şu şekilde belirtmektedir; “bilimsel akademik usullerin dışına çıkmadan, dinsel bakımından toplumun çoğunluğundan farklı bir özellik gösteren bir toplum kemsinin (Alevilik) sadece bu farklılığın kendisini başkalaştıran ve bütünlüklü bir eşitsizliğe mahkum eden yapısını gözler önüne sermektir.” (S.15)
Boy abdesti kirlik kavramının temelini oluşturmaktadır, suniler boy abdesti aldığı için temiz, Aleviler almadıkları için kirlidir. Bu kirlilik kavramı içinde Alevilerin varlık sebebi, Sünni iktidar için gerek görüldüğünde “korku” için bir temeldir. Sünni iktidar gerek gördüğünde, (Maraş, Çorum, Sivas’ta olduğu gibi) kitlesel katliamlar için ortam hazırlamakta ve o ortam içinde kendi iktidarını pekiştirmektedir.
Alevilik bir sorun olarak ortada durmaktadır, bu sorunun çözüm yolu olarak ne yapılmalıdır sorusuna Sünni iktidarın cevabı hazırdır, korkutarak sindirmek ve asimile etmektir. Asimilasyon için en önemli araç Diyanet İşleri Başkanlığı bir kurum olarak Alevilerin önünde durmaktadır. (s.93) Çünkü Alevilik İslam dini içinde ya da tartışması yerine yok etmek üzerine ortada durmaktadır. Devlet mekanizması Alevileri Sünni inancı içinde eritmek ve bireylerini kendilerini kirli hissettirmek ve karşısında bir duvar örerek onları kalıp değiştirerek toplum içine kaynaşmasını yani asimile olmasını sağlamak için elindeki her türlü olanağını kullanmaktadır. Görüşmeler içinde bunun yansımalarını görmekteyiz. Alevi gençler kendilerini Sünni arkadaşlarının çok olduğu yerde saklamakta ve onlara göre daha temiz olmak için ayrıca çaba sarf ettiklerini söylemektedirler. Peki, bu durumda Sünni arkadaşların görüşleri nedir? Sünniler Alevi bir genci ile arkadaşlık kurmak istediğinde ne yapmaktadır? Evliliklerde nasıl sorunlar yaşanmaktadır? Bu konuda alevi gençlerin gözleri ile yansıtılmaktadır ve onların sözlerini doğru kabul etmektedir, çünkü sürülen hipoteze göre söyledikleri doğrudur. Kitap baştan belirlenen hipotezlere doğrulayan bir kurgu içinde yol almıştır. Bu çalışmanın baştan belirtildiği gibi bilimsel değil, taraflı, önyargılara göre hazırlandığına şahit oluruz. Devlet mekanizmasının bakış açısı ile yazarın bakış açısı arasında bir paralellik görmekteyiz, bu çalışma Türk üniversitelerin bakış açısını da yansıtması açısından ilginç bir çalışmadır.
Yazar son bölümde; Sünni “çoğunluk kültürünün “kirlilik” üzerinden gerçekleştirdiği ötekileştirme ile de asimilasyonun nesnesi haline getirilmektedir.” (s.95) denmektedir. “Liberal politikaların ve açılım vaatlerin çıkmaz sokak olduğu, tüm azınlık gruplar gibi aleviler içinde geçerlidir. Çünkü liberal vizyon, kirlettiklerini temizleyemeyecek kadar mağrurdur.”(s.96)
Yazar sorunun çözümü için yapmış olduğu öneri; “empati geliştirebiliriz. Empati ye dayalı imgeleme, kişinin kendi kendisini başkasının bedeninde ya da koşullarında tasavvur etmesiyle ulaşabilir… toplumsal sorunların çözümü için politik yol göstermelere değil, vicdanlarımızın yol göstericiliğine daha çok güvenebiliriz.” (s.97) demektedir. Kısaca kişilerin vicdanı ile bu sorunun çözülebileceğine, siyasi çözümlerin aslında çözüm üretmeyeceğine, alevi örgütlerin varlığı, iktidarın elini güçlendirildiğine vurgu yapmaktadır.
Mevlüt Özben sonuç olarak bu çalışmasında pek bir şey söylememektedir, Alevilerin kirli olduğu inancının hala devam ettiği ve bunun değişmesi için nasıl bir yol izleneceği konusunda bir önerisi yoktur. Akademik çalışma olması açısından belki bir ilk olması nedeniyle dikkati çekmesine rağmen, resmi söylemin bilimsel şekilde tekrarlanmasından öteye bir anlam ifade etmemektedir.
Kitap, tartışmaya kapı aralamak amacıyla yazıldığını söylemektedir, aslında resmi söylemin başka açıdan tekrarından öte ve onların tezlerinin elini güçlendirici bir vurgudan öte anlam ifade etmemektedir. Bilimsel çalışmaların bu seviyede olması elbette yazarın sorunu değildir, üniversitelerin eğitim seviyesini de göstermektedir. Eğitim en büyük asimilasyon aracı olmaya devam etmektedir, Alevileri ilk eğitimden son eğitime kadar her alanda asimilasyon yapmak için müfredat hala yürürlükte ve Aleviler negatif olarak ayrıma uğramaya devam etmektedir. Alevilerin bu durumdan kurtulmasının tek bir çıkış yolu vardır, yasalar ile pozitif ayrımcılık yapılması ve Alevileri küçümseyen, alçaltan ve gururları ile oynanan demeçlerin ortadan kalkması için yasal düzenlemelerin yapılması şarttır. Vicdanlara kalırsak eğer, Alevilik inancı tamamı ile yok olacaktır, çünkü devlet her türlü baskı aracı ile Alevilerin karşısında durmaktadır. Hükümetin başkanı halkı Alevilere karşı kışkırtmaktan çekinmemektedir, hükümet taraftarı gazetelerde komşu ülkede olan gelişmeler karşısında tüm Alevilerin öldürülmesi ya da sürülmesi yönünde açıkça görüş bildirilebilmektedir. Yaşanan süreç bir kırılma sürecidir, tarihin bu kırılma noktasında Aleviler düşman olarak gösterilmekte ve daha da dışlanmaktadırlar. Alevilerin yapmış olduğu bir etkinlikte ölenler suçlu, öldürenler ise zaman aşımından dışarıda bırakılmak istenmektedir. Mahkum olanların ise birer kader kurbanı olduğu için af edilmesi konusunda görüşler açıkça söylenmektedir.
Sosyolojik olarak incelenen bir kavramın bir çok yönü eksik bırakılmış, sonuç itibarı ile Aleviler kirli oldukları veya kirli olarak gösterildikleri için düşman değil, devletin "bakası" için düşman bırakıldıklarına şahitlik ediyoruz. Alevilere tek seçim hakkı tanınmaktadır, “inancını terk et ve Sünnileş” denmektedir. Şehirleşen Aleviliğin önündeki en büyük tehlike işte bu bakış açısı içinde yatmaktadır. Aleviler homojen bir yapıya kavuşturularak, devletin inanç açısından %99 içinde yeri alması beklenmektedir. Devlet idare eden sağ, sol iktidarların temel düşüncesinde de bu görüş yatmaktadır. İktidarların değişmesi devlet politikasının değişmesi anlamına gelmez, Aleviler devlet için kirlidir, bir kirlik ancak asimilasyon veya katliamlar ile sindirilerek yok edilmesi politikası hep varlığını korumaktadır. Kitap var olan gerçekleri geniş açıdan görmek yerine ayrıntısına bakmış, tartışmanın boyutunu bir yere kanalize ederek sorunun temel felsefesinden uzaklaşmasını sağlamaktadır, vicdanlara bırakarak sorun çözülür diye de önerme bulunarak nereden baktığını saklamamaktadır.
İsmail Cem Özkan
Mevlüt Özben, Kirlilik kavramı ve Aleviliğin asimilasyonu, Ayrıntı Yayınları, 2011
23 Haziran 2011 Perşembe
Çalındı yaşamımız…
“Ben yazı yazamıyorum” dedi, “yazmak istiyorum ama başaramıyorum”…
“Senin suçun değil” dedim, “çünkü senin hayallerini çaldılar”…
“Anlamadım” dedi…
Anlatayım kısaca;
“Okula başladığında aslında hayallerini çalmaya başladılar, ilk sıraya oturduğunda, sana ödevler vermeye başladılar.
Tekrarlattılar harfleri ve kalıp cümleleri.
Binlerce çocuk ile birlikte farklı sınıflarda aynı şeyi bağırdın.
“Ali topu tut!”
Öğretmenlerin sesleri değişti ama çıkardıkları ifadeler hep aynı oldu. Tek tip ve aynı zamanda bütün çocukların hayallerini çalmaya başladılar.
Çocuklara, okula başlamadan önceki hayalleri sorulmadı, onları geliştirmeleri için fırsat tanınmadı, aksine devletin belirlediği kalıplar içinde eğitim “a” ile başladı…
Sonra sınavlar başladı, sınavlarda çocukların durumları ölçüldüğünü sandın, elbette görünen ile gerçek arasında fark hep var olmuştur, sen görünene inandın, tıpkı annen ve babanın inandığı gibi.
Arada öğretmeni kontrol eden müfettişler geldi, sizlere soru sordular, heyecan ile parmak kaldırdın, onların istedikleri yanıtı verdin. Onların istediği cevabı verdiğinde mutlu oldular, öğretmen “aferim” aldı…
Sen, öğretmen mutlu oldukça mutlu oldun…
Öğretmeni kontrol için sınavlar koydular, ama sen öğretileni sınadıklarını sandın, sınanan sen değildin, öğretmenindi, çünkü onlar profesyoneldir ve profesyonellerin başarı düzeyi ölçülüyordu.
Sınıf ortalamasının belirli düzeyde olması önemlidir, sınıfta başarılı, orta ve başarısız öğrencilerin olması kadar doğal bir şey yoktur. Her karne seni kontrol etmek amacı ile verilmezdi ama sen kendi başarın olarak algıladın, çünkü hayalin çalınmıştı, karnenin ne için verildiğini bile düşünemeyecek konuma gelmiştin.
Başardın, mutlu oldun, kurdele aldın, arkadaşların içinde itibarın oldu.
Gerçekler çarpıtılmıştı ve sen onların hayallerini göreceğin bir ortam içinde yaşama adım atıyordun.
Halüsinasyonlar için artık ortam hazırdı, onların gerçeklerini ‘gerçek’ olarak algılamaya başladın ve onlar için, iyi bir yurttaş olmak için bütün gücün ile çabaladın.
Enerjini bitirdiler; sınavlar arasında, şıklar arasında yaşadın.
O yüzden hep sınavlara girdin. Onların istediği cevapları aradın, bulunca geçtin ödül olarak sınıfı ve sen okulu bitirdiğinde onların istediği birey oldun.
Hayalsiz, kuru ve şehir çocuğu olarak, onların yarattığı bireydin ama hayallerin yoktu, onların hayalleri vardı, onların gerçekleri ve tarih bilgisi ile dünyaya bakıyordun.
Okula başlamadan önce gördüğün hayallerin, oyunlarda kullandığın fantezilerin yok olmuştu. Çalışan ve birilerine hizmet etmek ile yükümlü bir canlı oldun, o yüzden yazı yazamadın, çünkü yazı yazmak kurgudur. Kurgu ise, hayaldir. Hayalleri çalınan çocuğun kurgusu olmaz, o yüzden makale yazmakta zorlandın…
Bugün makale yazanlara bakıyorsun, nasıl yazdıklarını düşünüyorsun, çünkü sen de yazı yazmak istiyorsun ama başarmıyorsun, çünkü senin hayallerini çaldılar. Yazanlarda zaten onların hayallerini yazıyorlar, dikkat edersen kendi hayalini yazan insan yok gibi…
Gazetelerde okuyorsundur, akıl veriyorlar, soru dahi sormadan var olan sorulara yanıt arayan bir çok yazı ile karşılaşıyorsun. Senin düşünmek istediğini dillendirmiş olarak görüyorsun, bazılarına yakınlık duyuyorsun, işte bu yakınlık duymak senin ne kadar toplum için yetiştirilmiş birey olman ile iletilidir. Toplum için yetiştirilen bireyler, doğal olmayan hastalıkların pençesi içinde psikiyatristlerin kapsında sıraya girmiş durumdalar, girmeyenler ise toplumsal hastalığın içinde yaşadıklarının farkında olmadan bir birlerini boğazlamaya devam ediyorlar.
Yazı yazmak kurgu işidir, kurgu ise hayal ile bire bir bağlantısı vardır. iyi eğitim görmüş toplumlardan büyük yazarlar çıkmaz, çünkü o iyi eğitim görmüş toplumların bireylerinin özgün hayalleri yoktur...
Sanayi toplumlarında çocukların oyuncakları bile tek tiptir, bir çok değişik fabrika ürünü oyuncak görürsün mağazalarda ama aslında hepsi tek tiptir. Hamburger yanında verilen oyuncak çocuğun hayalini çalar…
Senin hayalini sadece okulda çalmadılar, fast food ürünü yerken, tv dizilerini seyrederken, sinemada film izlerken çalındığının farkına bile varmazsın…
Suç senin değil, senin hayallerini çalanlar senin yazı yazmanı ve görüşünü paylaşmanı engellediler, çünkü onlar senin emeğinden, enerjinden kar etmeyi düşünüyorlar. Hayali olmayan bireylerin oluşturduğu toplumlarda ise yönetmek ve yönetilmek için karmaşık sistemler kurmaya gerek yoktur, kapı kulu olur hayali olmayanlar…
Hayali olmayan bireyleriz sokaklarda dolaşan …”
Sessizlik içinde bir birimizin gözüne baktık… Sessizce konuştuk;
“Çalınan sadece hayallerimiz mi?”
İsmail Cem Özkan
“Senin suçun değil” dedim, “çünkü senin hayallerini çaldılar”…
“Anlamadım” dedi…
Anlatayım kısaca;
“Okula başladığında aslında hayallerini çalmaya başladılar, ilk sıraya oturduğunda, sana ödevler vermeye başladılar.
Tekrarlattılar harfleri ve kalıp cümleleri.
Binlerce çocuk ile birlikte farklı sınıflarda aynı şeyi bağırdın.
“Ali topu tut!”
Öğretmenlerin sesleri değişti ama çıkardıkları ifadeler hep aynı oldu. Tek tip ve aynı zamanda bütün çocukların hayallerini çalmaya başladılar.
Çocuklara, okula başlamadan önceki hayalleri sorulmadı, onları geliştirmeleri için fırsat tanınmadı, aksine devletin belirlediği kalıplar içinde eğitim “a” ile başladı…
Sonra sınavlar başladı, sınavlarda çocukların durumları ölçüldüğünü sandın, elbette görünen ile gerçek arasında fark hep var olmuştur, sen görünene inandın, tıpkı annen ve babanın inandığı gibi.
Arada öğretmeni kontrol eden müfettişler geldi, sizlere soru sordular, heyecan ile parmak kaldırdın, onların istedikleri yanıtı verdin. Onların istediği cevabı verdiğinde mutlu oldular, öğretmen “aferim” aldı…
Sen, öğretmen mutlu oldukça mutlu oldun…
Öğretmeni kontrol için sınavlar koydular, ama sen öğretileni sınadıklarını sandın, sınanan sen değildin, öğretmenindi, çünkü onlar profesyoneldir ve profesyonellerin başarı düzeyi ölçülüyordu.
Sınıf ortalamasının belirli düzeyde olması önemlidir, sınıfta başarılı, orta ve başarısız öğrencilerin olması kadar doğal bir şey yoktur. Her karne seni kontrol etmek amacı ile verilmezdi ama sen kendi başarın olarak algıladın, çünkü hayalin çalınmıştı, karnenin ne için verildiğini bile düşünemeyecek konuma gelmiştin.
Başardın, mutlu oldun, kurdele aldın, arkadaşların içinde itibarın oldu.
Gerçekler çarpıtılmıştı ve sen onların hayallerini göreceğin bir ortam içinde yaşama adım atıyordun.
Halüsinasyonlar için artık ortam hazırdı, onların gerçeklerini ‘gerçek’ olarak algılamaya başladın ve onlar için, iyi bir yurttaş olmak için bütün gücün ile çabaladın.
Enerjini bitirdiler; sınavlar arasında, şıklar arasında yaşadın.
O yüzden hep sınavlara girdin. Onların istediği cevapları aradın, bulunca geçtin ödül olarak sınıfı ve sen okulu bitirdiğinde onların istediği birey oldun.
Hayalsiz, kuru ve şehir çocuğu olarak, onların yarattığı bireydin ama hayallerin yoktu, onların hayalleri vardı, onların gerçekleri ve tarih bilgisi ile dünyaya bakıyordun.
Okula başlamadan önce gördüğün hayallerin, oyunlarda kullandığın fantezilerin yok olmuştu. Çalışan ve birilerine hizmet etmek ile yükümlü bir canlı oldun, o yüzden yazı yazamadın, çünkü yazı yazmak kurgudur. Kurgu ise, hayaldir. Hayalleri çalınan çocuğun kurgusu olmaz, o yüzden makale yazmakta zorlandın…
Bugün makale yazanlara bakıyorsun, nasıl yazdıklarını düşünüyorsun, çünkü sen de yazı yazmak istiyorsun ama başarmıyorsun, çünkü senin hayallerini çaldılar. Yazanlarda zaten onların hayallerini yazıyorlar, dikkat edersen kendi hayalini yazan insan yok gibi…
Gazetelerde okuyorsundur, akıl veriyorlar, soru dahi sormadan var olan sorulara yanıt arayan bir çok yazı ile karşılaşıyorsun. Senin düşünmek istediğini dillendirmiş olarak görüyorsun, bazılarına yakınlık duyuyorsun, işte bu yakınlık duymak senin ne kadar toplum için yetiştirilmiş birey olman ile iletilidir. Toplum için yetiştirilen bireyler, doğal olmayan hastalıkların pençesi içinde psikiyatristlerin kapsında sıraya girmiş durumdalar, girmeyenler ise toplumsal hastalığın içinde yaşadıklarının farkında olmadan bir birlerini boğazlamaya devam ediyorlar.
Yazı yazmak kurgu işidir, kurgu ise hayal ile bire bir bağlantısı vardır. iyi eğitim görmüş toplumlardan büyük yazarlar çıkmaz, çünkü o iyi eğitim görmüş toplumların bireylerinin özgün hayalleri yoktur...
Sanayi toplumlarında çocukların oyuncakları bile tek tiptir, bir çok değişik fabrika ürünü oyuncak görürsün mağazalarda ama aslında hepsi tek tiptir. Hamburger yanında verilen oyuncak çocuğun hayalini çalar…
Senin hayalini sadece okulda çalmadılar, fast food ürünü yerken, tv dizilerini seyrederken, sinemada film izlerken çalındığının farkına bile varmazsın…
Suç senin değil, senin hayallerini çalanlar senin yazı yazmanı ve görüşünü paylaşmanı engellediler, çünkü onlar senin emeğinden, enerjinden kar etmeyi düşünüyorlar. Hayali olmayan bireylerin oluşturduğu toplumlarda ise yönetmek ve yönetilmek için karmaşık sistemler kurmaya gerek yoktur, kapı kulu olur hayali olmayanlar…
Hayali olmayan bireyleriz sokaklarda dolaşan …”
Sessizlik içinde bir birimizin gözüne baktık… Sessizce konuştuk;
“Çalınan sadece hayallerimiz mi?”
İsmail Cem Özkan
22 Haziran 2011 Çarşamba
Bütün insanlar aptaldır…
Bütün insanlar aptaldır…
Evet, yanlış okumadınız, bütün insanlar aptaldır, buna ben de dahil… Aptal olduğumuz için doğayı yok ediyoruz, çünkü ancak aptallar bindiği dalı keser… Aptallar doğru ve yanlışı ayırt edemez. Bugün yaşadığımız aptallar çağında, hangi insan doğruyu ve yanlışı gerçekten ayırt edebiliyor? Yaratılan halüsinasyonlar ve gerçek olmayan gerçekler içinde yaşayan insan, acaba en son ne zaman ayağını doğal bir toprağa bastı?
Bütün insanlar aptaldır, çünkü yaşadığı doğayı yok ediyor. Doğadan koparak kendi yaşam alanını kuran ve doğaya karşı yapmış olduğu savaşta zafer ile çıkma şansı olmayan insan, bu sonu olmayan savaşta her geliştirdiği teknoloji ile hem doğayı hem de kendisini yok etmektedir. Doğaya karşı yapılan savaş aptalların işidir, çünkü aptal bindiği dalı kesmeye devam ediyor…
İnsan düşünmeye başladı ve ilk düşündüğü şey yaşadığı yeri değiştirmek ve daha rahat ve güvenli bir yaşam alanı kurmak olarak tasarladı, o yüzden bitkileri, hayvanları evcilleştirdi. Evcileştirdi ama kendisini de biçimlendirdi, evcileştirdi, doğadan koptu. Doğadan kopan insan şehri kurdu, daha rahat ticaret ve çalışmadan para kazanmak için… Başkasının emeği üzerine rahat yaşam kurmak isteyen insan, yanında çalışan hemcinslerini köle yaptı, evcilleştirdiği hayvanlar gibi. Evcil hayvanlar başka insanları da (para karşılığında satın aldığı ya da zor ile köle yaptığı insanları) gibi kapı kulu yaptı, kendisine hizmet etsin diye ve onları aptallaştırdı, kendisine sadık kalsınlar diye. O yüzden okullar kurdu, okula giden her çocuğun aptal olacağını bilerek kurguladı, çünkü çocuk doğaya ait duyguları ve hayalleri vardır ve bütün dünyanın çocukları aynı şekilde güler, acıları ise farklı sesler ile ifade ederler. Aynı şekilde gülen çocukların seslerine biçim ve sistem verdiler ve onları aptallaştırdı insan.
Kapı kulu olan, ev sahibine hırlamaz, kapıdan geçen her hangi bir gölgeye hırlayan canlı yarattı, gücü elinde bulunduran insan ve onların yaratmış olduğu sistem. Dostu yok dedi, insanın insandan başka… Bazen insan kelimesi yerine bir isim uydurdu, millet adı dedi uydurduğa isime…
İnsan aklını kullanmaya başladı ama aptallaştı, çünkü doğaya karşı açtığı savaşta doğadan koptu. Doğadan kopan insan kendi sonunu hazırlarken doğayı da yok etmeye başladı. İnsan yer yüzüne hakim olduğu günden bu yana, kaç canlı türü yeryüzünden doğal olmayan şekilde soyu kurudu, kaç yeni virüs üretti? Virüs üretti çünkü savaşta kullanılmak üzere bir silah olarak düşündü, kaç insanı, kaç canlıyı yok eder diye ürettiği virüsü hiç çekinmeden ve haber vermeden insanlar ve doğa üzerinde denedi. Kendi ürettiği atom silahlarını yeryüzüne değmeden patlayacak şekilde planladı ve uyguladı, bir şehri ve içindekileri ile birlikte yok ederken, bütün dünyayı radyasyon ile etkiledi ve bu etkiyi yıllarca bütün insanlardan sakladı. O kadar büyük aptal ki, temiz enerji diye radyasyon üreten santraller üretti ama çöplüğünü ne yapacağını bilemedi. Çöp üretenler kendilerinin yaşamadıkları topraklara çöplerini gömdüler, o topraklardan sızan radyasyonun sadece orayı etkileyeceğini düşündüler ama gök kubbenin tek olduğunu, doğanın bir bütün olduğunu ve bir yerde gelen felaketin bütün evreni kucaklayacağını düşünemedi. İnsan; gözü dönmüş, para hırsı içinde, egosuna teslim olmuş aptal olduğunu farkına varamadı, çünkü aptallar kendilerine ayna karşısında bakmaz, hedeflediği amaca ulaşır ve onu elde etmek için her aracı meşru sayar.
İnsan aptaldır, çünkü bindiği dalı kesmeye devam ediyor, yarattığı doğadan kopuk evreninde, doğanın bir parçası olduğunu unutarak, her yeri ama her yeri kirletmeye devam ediyor... Doğayı doğal olmayan nesnelerle kirleten insan aslında kendisini kirletiyor, yok ediyor. Bunu görmek istemediği içinde kirletmeye ve katlanarak kirletmeye devam ediyor. Ve yeni teknoloji diye insanın yaşamını yok eden, insanı düşünmeyen canlı haline getiren ürünler yaratmaya ve üretmeye devam ediyor. Kısaca insanı kapı kulu yapmaya yarayan yaşam düzeni geliştirmeye devam ediyor.
Yeni sistemler, yeni sosyal ilişkiler kurmaya ve geliştirmeye devam eden insan, aslında doğanın bir parçası olduğunu unutarak, doğa içine para kazanmak için turlar düzenliyor ve para kazanacağı bir dere gördüğünde hemen oraya set kurup, diğer canlıları düşünmeden yok ediyor. Göçmen kuşları kurulan o barajın üstünde dönerek gidecekleri yolarlını kaybediyor ve bir canlı türü de bu sayede yok oluyor, çünkü göçmen kuşlara yönünü kaybettirirseniz, onlarda gitmeleri gereken yere gidemeyerek yok olacaktır… Kısa süreliğine bir yere bereket getirseler de, üreyemeyen kuşlar bir daha mavilikler içinde göremeyeceğiz, onların aşıladığı ne çiçeği, ne ağacı bir daha göremeyeceğiz doğa içinde… yok ediyoruz, doğayı, dereleri, kuşları ve ağaçları, çiçekleri ve de kendimizi…
İnsan aptaldır bütün diğer hayvanlara ve canlılara göre, çünkü onlar en azından doğal olan karşısında ve doğa yasası karşısında boyun büküyor, insan isyan ediyor ve isyanı onun sonu olduğunu görmüyor. Doğadan kopuk yaşayan her hayvan aptaldır, çünkü doğruyu ve yanlışı ayırt edemez.
İsmail Cem Özkan
Evet, yanlış okumadınız, bütün insanlar aptaldır, buna ben de dahil… Aptal olduğumuz için doğayı yok ediyoruz, çünkü ancak aptallar bindiği dalı keser… Aptallar doğru ve yanlışı ayırt edemez. Bugün yaşadığımız aptallar çağında, hangi insan doğruyu ve yanlışı gerçekten ayırt edebiliyor? Yaratılan halüsinasyonlar ve gerçek olmayan gerçekler içinde yaşayan insan, acaba en son ne zaman ayağını doğal bir toprağa bastı?
Bütün insanlar aptaldır, çünkü yaşadığı doğayı yok ediyor. Doğadan koparak kendi yaşam alanını kuran ve doğaya karşı yapmış olduğu savaşta zafer ile çıkma şansı olmayan insan, bu sonu olmayan savaşta her geliştirdiği teknoloji ile hem doğayı hem de kendisini yok etmektedir. Doğaya karşı yapılan savaş aptalların işidir, çünkü aptal bindiği dalı kesmeye devam ediyor…
İnsan düşünmeye başladı ve ilk düşündüğü şey yaşadığı yeri değiştirmek ve daha rahat ve güvenli bir yaşam alanı kurmak olarak tasarladı, o yüzden bitkileri, hayvanları evcilleştirdi. Evcileştirdi ama kendisini de biçimlendirdi, evcileştirdi, doğadan koptu. Doğadan kopan insan şehri kurdu, daha rahat ticaret ve çalışmadan para kazanmak için… Başkasının emeği üzerine rahat yaşam kurmak isteyen insan, yanında çalışan hemcinslerini köle yaptı, evcilleştirdiği hayvanlar gibi. Evcil hayvanlar başka insanları da (para karşılığında satın aldığı ya da zor ile köle yaptığı insanları) gibi kapı kulu yaptı, kendisine hizmet etsin diye ve onları aptallaştırdı, kendisine sadık kalsınlar diye. O yüzden okullar kurdu, okula giden her çocuğun aptal olacağını bilerek kurguladı, çünkü çocuk doğaya ait duyguları ve hayalleri vardır ve bütün dünyanın çocukları aynı şekilde güler, acıları ise farklı sesler ile ifade ederler. Aynı şekilde gülen çocukların seslerine biçim ve sistem verdiler ve onları aptallaştırdı insan.
Kapı kulu olan, ev sahibine hırlamaz, kapıdan geçen her hangi bir gölgeye hırlayan canlı yarattı, gücü elinde bulunduran insan ve onların yaratmış olduğu sistem. Dostu yok dedi, insanın insandan başka… Bazen insan kelimesi yerine bir isim uydurdu, millet adı dedi uydurduğa isime…
İnsan aklını kullanmaya başladı ama aptallaştı, çünkü doğaya karşı açtığı savaşta doğadan koptu. Doğadan kopan insan kendi sonunu hazırlarken doğayı da yok etmeye başladı. İnsan yer yüzüne hakim olduğu günden bu yana, kaç canlı türü yeryüzünden doğal olmayan şekilde soyu kurudu, kaç yeni virüs üretti? Virüs üretti çünkü savaşta kullanılmak üzere bir silah olarak düşündü, kaç insanı, kaç canlıyı yok eder diye ürettiği virüsü hiç çekinmeden ve haber vermeden insanlar ve doğa üzerinde denedi. Kendi ürettiği atom silahlarını yeryüzüne değmeden patlayacak şekilde planladı ve uyguladı, bir şehri ve içindekileri ile birlikte yok ederken, bütün dünyayı radyasyon ile etkiledi ve bu etkiyi yıllarca bütün insanlardan sakladı. O kadar büyük aptal ki, temiz enerji diye radyasyon üreten santraller üretti ama çöplüğünü ne yapacağını bilemedi. Çöp üretenler kendilerinin yaşamadıkları topraklara çöplerini gömdüler, o topraklardan sızan radyasyonun sadece orayı etkileyeceğini düşündüler ama gök kubbenin tek olduğunu, doğanın bir bütün olduğunu ve bir yerde gelen felaketin bütün evreni kucaklayacağını düşünemedi. İnsan; gözü dönmüş, para hırsı içinde, egosuna teslim olmuş aptal olduğunu farkına varamadı, çünkü aptallar kendilerine ayna karşısında bakmaz, hedeflediği amaca ulaşır ve onu elde etmek için her aracı meşru sayar.
İnsan aptaldır, çünkü bindiği dalı kesmeye devam ediyor, yarattığı doğadan kopuk evreninde, doğanın bir parçası olduğunu unutarak, her yeri ama her yeri kirletmeye devam ediyor... Doğayı doğal olmayan nesnelerle kirleten insan aslında kendisini kirletiyor, yok ediyor. Bunu görmek istemediği içinde kirletmeye ve katlanarak kirletmeye devam ediyor. Ve yeni teknoloji diye insanın yaşamını yok eden, insanı düşünmeyen canlı haline getiren ürünler yaratmaya ve üretmeye devam ediyor. Kısaca insanı kapı kulu yapmaya yarayan yaşam düzeni geliştirmeye devam ediyor.
Yeni sistemler, yeni sosyal ilişkiler kurmaya ve geliştirmeye devam eden insan, aslında doğanın bir parçası olduğunu unutarak, doğa içine para kazanmak için turlar düzenliyor ve para kazanacağı bir dere gördüğünde hemen oraya set kurup, diğer canlıları düşünmeden yok ediyor. Göçmen kuşları kurulan o barajın üstünde dönerek gidecekleri yolarlını kaybediyor ve bir canlı türü de bu sayede yok oluyor, çünkü göçmen kuşlara yönünü kaybettirirseniz, onlarda gitmeleri gereken yere gidemeyerek yok olacaktır… Kısa süreliğine bir yere bereket getirseler de, üreyemeyen kuşlar bir daha mavilikler içinde göremeyeceğiz, onların aşıladığı ne çiçeği, ne ağacı bir daha göremeyeceğiz doğa içinde… yok ediyoruz, doğayı, dereleri, kuşları ve ağaçları, çiçekleri ve de kendimizi…
İnsan aptaldır bütün diğer hayvanlara ve canlılara göre, çünkü onlar en azından doğal olan karşısında ve doğa yasası karşısında boyun büküyor, insan isyan ediyor ve isyanı onun sonu olduğunu görmüyor. Doğadan kopuk yaşayan her hayvan aptaldır, çünkü doğruyu ve yanlışı ayırt edemez.
İsmail Cem Özkan
4 Haziran 2011 Cumartesi
Karaborsa ve ölümler…

Karaborsa ve ölümler…
Karaborsa tarihimiz içinde hep var olmuştur. Ama bugün yaşadığımız karaborsa daha farklı anlamlar içeriyor, çünkü karaborsa adam öldürüyor.
Geçmişte, 5 cente muhtaç olduğumuz günlerde, karaborsa kıt olan ürünler üzerinden oluyordu. Ürün fazla değildi, üretim kısıtlıydı ve planlı bir şekilde üretilen mal; el altından piyasaya sürülerek pahalı satılıyordu. Bu durum yerli sermaye için yaratmak için kullanılıyordu. Yerli sermeye birikimini karaborsanın işleyişi sayesinde oluşuyordu, çünkü sanayisi olan ülke değildik, bir bakkaldan burjuva yaratmak kolay iş değildi. Liberal ekonominin şartı yerli sermeye sahiplerinin olmasından geçiyordu. Planlı bütçeler ile, planlı bir şekilde ‘yerli’ vatandaşlarımızdan sermayedarlar yaratıldı. Devlet fabrikasından üretilen, devlet eli ile ihraç edilen ürünler bu yeni sermaye sahiplerinin depolarından piyasaya sürülmesini sorgulamak için bir neden yoktu, devletin tercihi buydu zaten. Karaborsada birikimler borsada değerlendirilir olduktan sonra zaten bir çok ürün tüketimi serbest kalmıştı ama karaborsa başka ürünler içinde kendisini göstermeye devam etti. 24 Ocak karaları ile mal girişi için vize duvarlarının kalkması ile birlikte, karaborsada belirleyici olanlar kendilerini borsa içinde buldular birden. Mal alım fiyatı ile satım arasındaki fiyat farkı olmadığı için mallar üzerinden karaborsa olmadı. Alım gücünün sınırlı olduğu zaman diliminde, borçlandırarak tüketim çılgınlığı teşvik edildi. Olmayan para karşılığında, tüketen olduk...
Karaborsa, yalnız ulusal sermaye birikimi amacı ile kullanılmaz, bugün yaşadığımız zaman biriminde olduğu gibi, karaborsa ideolojik inancına göre toplumun tasarımlamak içinde kullanılabilinir.
Devlete yeni biçim vermek isteyenler; ekonomiyi iyi yönetirlerse, istedikleri bir toplum oluşturabilirler, çünkü ekonomik araçlar silah olarak kullanılabilinir. Tüketici toplumda bu daha rahattır, çünkü tüketicinin alışkanlıklarını ve beğenilerini değiştirdiğiniz an, talep belirlenmiş olunur. Talebe göre arz hemen yaşamda yerini alır. Piyasa boşluk kaldırmaz.
Devlet mekanizmasını iyi kullananlar eğer isterlerse bütçe açıklarını da bu ekonomik /ideolojik tercihlerine göre kullanarak kapatabilirler. Bugün, devletin bütçe açığını ve giderlerini direk vergilerden daha çok dolaylı vergiler ile karşılaması tesadüfi değildir. Tüketici, devlete her aldığı üründen bir dolayı vergi verir. Bu vergiler ile devlet işleyişini ve sürekliliğini korur.
Sigara ve içkiye yüklenen vergiler, benzine, elektriğe, doğal gaza yüklenen vergiler devletin tercihleri ile bire bir ilişkilidir. Benzin, doğalgaz ve elektrik, su gibi yaşamımızın olmazsa olmaz tüketim ürünlerimizin şu anda yaşamakta olduğumuz piyasada karaborsası oluşmamaktadır, çünkü alternatif ürün satıcısı yoktur. Devletin belirlediği firmalar bu alanda aldıkları vergilerin bir bölümünü devletin kasasına aktarırken, bir bölümünü de yeni yatırımlar için teşvik olarak geri almaktadır. Sigara ve içki konusuna gelince, bu alanda denetim dışında veya denetim içinde karaborsanın oluşması kaçınılmazdır. Çünkü ürün, üretim ile tüketim arasındaki fiyat uçurumu vergilerden oluşmaktadır. Dolaylı olan bu vergileri vermeden piyasaya ürün sürümü de kolaylaşmaktadır. Bu fark, elbette dışarıdan veya kaçak olarak üretilecek ürünlerin el altında piyasaya sürümünü yaratacaktır. Eğer fiyat farkı çok yüksek olmazsa o zaman karaborsa için kimse elini kımıldatmaz. Demektir ki karaborsa olması için üretim ile tüketim arasında fiyat farkı olması yeterlidir.
Bir ülke bir ürün üzerine aşırı derecede fiyatlandırarak devlet giderlerini bu farklardan sağlamayı planlıyorsa, doğal olarak karaborsanın da oluşumunu desteklemiş olmaktadır. Bu karaborsanın oluşumu denetim dışı ürünlerinde piyasada olması anlamına gelmektedir. Denetim dışı ürünlerde sağlığa ne gibi zararlar verdiği bilimsel çalışma ile ortaya konamazken, yaşanan ölümler bu denetimsiz ürünlerin hangi sonuçları ortaya getirdiğini çıplak gözlerin önünde ortaya sermektedir. Denetimsiz piyasa, yeni zenginleri oraya çıkarırken, halk sağlığını da yok etmektedir.
Ülkemizde yaşanan karaborsa devlete yeni biçim vermek isteyenlerin halk sağlığını yok saydığı anlamına gelmektedir. Karaborsanın oluşumunu sağlayanlar, karaborsa üzerine polisiye tedbirler ile gitmeleri küçük bir dalgalanmaya sebep olabilir ama asla karaborsanın ortadan kalmasına neden olamaz. Bu şartlar olduğu sürece karaborsa var olacaktır.
Karaborsa ne zaman ortadan kalkar?
Üretim ile tüketim arasındaki fiyat farkı ortadan kalktığı an karaborsa diye bir şey olmaz, çünkü karaborsa için kimse kendisini riske atmaz.
Bugünlerde içki yüzünden yaşanan ölümlerin tek sorumlusu üretici konumda olanlar değildir, bu duruma olanak tanıyan alınan kararlar ve bu kararları alanlardır. İşin kolayına gidip devletin cari açığını bu şekilde kapatmaya çalışanlar, daha büyük bir açık yaratmakta ve bu açıkta insanlar ölmektedir, sakat kalmaktadır. Kısaca halk sağlığı alınan ekonomik kararlar ile bire bir ilişki içindedir. Suç, tek başına karaborsa değildir, karaborsada hareket eden kara para sahipleri değildir, onlara bu olanağı veren koşullardır.
İsmail Cem Özkan
31 Mayıs 2011 Salı
Yüzleşmek!
Yüzleşmek!
Yüzleşmek, tarih önünde olur ancak. Tarih yazıcıları, tarihi para verene göre yazmaya başladığı günden beri yüzleşme tarih önünde olmadı. Para verenlerin ve erk sahiplerinin kurmuş olduğu göstermelik mahkemelerde ise yüzleşme yerine, kendilerinin gerçek yüzlerini kapatma davaları olmuştur. Nürnberg davası buna örnektir.
Tarih önünde; yakın tarihimiz ve uzak tarihimiz içinde insanlar yaşadıkları ile yüzleşti mi, kimler yaşananların gerçek yüzünü görebildi? Baba İshak isyanı ile yüzleşildi mi? Ya Ermenilerin zorunlu göçü? Ermeniler ile birlikte gidenler kimlerdi?
Yakın tarihimiz içinde son otuz yıldır adı konulmamış ‘düşük yoğunluklu’ savaş devam ediyor ve savaşın sonuçları henüz ortada yok, çünkü savaş sonlanmadı, devam ediyor. Savaşın kurbanları ve katillerine durmadan yeni anlamlar yüklenerek, algı daha karmaşık hale getiriliyor, süreç karmaşıklaştıkça cephelerde o kadar karmaşıklaşmaktadır. Ve savaş karanlığın içinde, daha kanlı hale geliyor.
Tarih, sayfasına kan ile notlar düşmeye devam ediyor, tıpkı insanların toprağa kan içinde düşmesi gibi.
Devam eden savaş ile yüzleşilebilinir mi? Ancak bir bölümü ile…
Savaş durmadan yüzleşme olmaz, durduktan sonra zaten taraflar anlaşmış olacak ve para verenin kalemine göre tarihçiler, tarihi yazmaya devam edeceklerdir… Mahkemeler, gücü elinde bulundurana göre kararlar vermeye devam edecektir. Aynı dava üzerine birden çok farklı kararlar açıklanması, o davanın hangi süreçler içinde, kimin iktidar olduğu ile bire bir ilişki içinde olacağı açıktır.
Erk, kanunları da kendi çıkarına uygun yorumlar ve düzenler.
Sivas yangını davası bugün farklı kanallara doğru yöneliyor. Kurban ve katili belli olan yakın tarihimizin içinde, farklı katiller yaratılıyor, farklı kanallardan kafalar karıştırılıyor. Tarih yazıcıları farklı şeyler yazacak, mahkemeler farklı. Savcılar iddianamelerinde ise hepsinden farklı şeyler yazacak…
Tarih, erk sahiplerinin olduğu yerde yüzleşme alanı değildir, sadece notların düşüldüğü yerlerdir.
Parası ve erk sahibi olan kendisini hep haklı, tarihi istediği gibi biçim vermeye kadir olarak görür, çünkü tarih güce göre yazılmaktadır.
Tarihi güçlüler yazdığı sürece, yüzleşme olmayacaktır, olamayacaktır.
Erk sahibi olan güçlüler katil olsalar da masum rolü oynamaya devam edecektir… Yaşananları ise haklar vicdanlarında mahkum edeceklerdir…
Son otuz yılın yüzleşmesini kanunlar ile gerçekleştiremeyenler, aklama işine başlamış durumdalar. Göstermelik bir iki sorgu, göz boyamaca dışında yapabilecekleri fazla bir şey yoktur, çünkü iktidar olanlar o otuz yıl önce gerçekleştirilen kararların ürünüdürler, gerçek anlamda yüzleşildiğin de kendileri ile yüzleşileceğini bilirler.
Yüzleşmek; cellat ile kurbanın rollerinin net olarak ortaya konmasıdır ve bir daha yaşanmaması için yasaların ve toplumun yeniden düzenlenmesidir. Bugün dahi cinayetler ve sürgünler devam ediyorsa, toplumumuz hiçbir zaman kendi gerçekliği ile yüzleşilemediğinin kanıtıdır.
Yüzleşmek arınmaktır… Arınmak ve temiz olmak isteyen yoktur bugün, çünkü ellerinin kiri ile beslenmeye devam eden anlayış bugün her kesim içinde varlığını büyüterek korumaktadır.
Kirlemeyi erdem görenler, bugün dahi kirli elleri sıkmayı ve onların verdiği paraya dua edenler toplumuz içinde varlıklarını korumaktadırlar.
Erk sahibi olanlar, kapılarının önüne her dünya görüşünden kapı kulu almayı ihmal etmezler. Kapı kulları ekmek yedikleri kapıya sadıktırlar ve erk sahibinin iktidarı için her türlü özveriyi göstermeye ve celladı korumayı meslek ilkeleri gereği savunmaya devam ederler. Profesyonel kapı kulları bugün erk sahibinin gölgesinden kapıya gelenin dostu gibi gözüküp, onu da kirleterek kapı kulu yapmaya çalışıyorlar. Kapı kulları tarih içinde yüzleşme önünde en büyük engel konumda olmalarına rağmen, en çok sesi duyulanlarda onlardır.
Toplumu kirletenler ile arasında çizgi çizmeyenler, kapı kullu olmaları yakındır. Çünkü vampir ısırdığını öldürmez, kendisinden yapar!
İsmail Cem Özkan
Yüzleşmek, tarih önünde olur ancak. Tarih yazıcıları, tarihi para verene göre yazmaya başladığı günden beri yüzleşme tarih önünde olmadı. Para verenlerin ve erk sahiplerinin kurmuş olduğu göstermelik mahkemelerde ise yüzleşme yerine, kendilerinin gerçek yüzlerini kapatma davaları olmuştur. Nürnberg davası buna örnektir.
Tarih önünde; yakın tarihimiz ve uzak tarihimiz içinde insanlar yaşadıkları ile yüzleşti mi, kimler yaşananların gerçek yüzünü görebildi? Baba İshak isyanı ile yüzleşildi mi? Ya Ermenilerin zorunlu göçü? Ermeniler ile birlikte gidenler kimlerdi?
Yakın tarihimiz içinde son otuz yıldır adı konulmamış ‘düşük yoğunluklu’ savaş devam ediyor ve savaşın sonuçları henüz ortada yok, çünkü savaş sonlanmadı, devam ediyor. Savaşın kurbanları ve katillerine durmadan yeni anlamlar yüklenerek, algı daha karmaşık hale getiriliyor, süreç karmaşıklaştıkça cephelerde o kadar karmaşıklaşmaktadır. Ve savaş karanlığın içinde, daha kanlı hale geliyor.
Tarih, sayfasına kan ile notlar düşmeye devam ediyor, tıpkı insanların toprağa kan içinde düşmesi gibi.
Devam eden savaş ile yüzleşilebilinir mi? Ancak bir bölümü ile…
Savaş durmadan yüzleşme olmaz, durduktan sonra zaten taraflar anlaşmış olacak ve para verenin kalemine göre tarihçiler, tarihi yazmaya devam edeceklerdir… Mahkemeler, gücü elinde bulundurana göre kararlar vermeye devam edecektir. Aynı dava üzerine birden çok farklı kararlar açıklanması, o davanın hangi süreçler içinde, kimin iktidar olduğu ile bire bir ilişki içinde olacağı açıktır.
Erk, kanunları da kendi çıkarına uygun yorumlar ve düzenler.
Sivas yangını davası bugün farklı kanallara doğru yöneliyor. Kurban ve katili belli olan yakın tarihimizin içinde, farklı katiller yaratılıyor, farklı kanallardan kafalar karıştırılıyor. Tarih yazıcıları farklı şeyler yazacak, mahkemeler farklı. Savcılar iddianamelerinde ise hepsinden farklı şeyler yazacak…
Tarih, erk sahiplerinin olduğu yerde yüzleşme alanı değildir, sadece notların düşüldüğü yerlerdir.
Parası ve erk sahibi olan kendisini hep haklı, tarihi istediği gibi biçim vermeye kadir olarak görür, çünkü tarih güce göre yazılmaktadır.
Tarihi güçlüler yazdığı sürece, yüzleşme olmayacaktır, olamayacaktır.
Erk sahibi olan güçlüler katil olsalar da masum rolü oynamaya devam edecektir… Yaşananları ise haklar vicdanlarında mahkum edeceklerdir…
Son otuz yılın yüzleşmesini kanunlar ile gerçekleştiremeyenler, aklama işine başlamış durumdalar. Göstermelik bir iki sorgu, göz boyamaca dışında yapabilecekleri fazla bir şey yoktur, çünkü iktidar olanlar o otuz yıl önce gerçekleştirilen kararların ürünüdürler, gerçek anlamda yüzleşildiğin de kendileri ile yüzleşileceğini bilirler.
Yüzleşmek; cellat ile kurbanın rollerinin net olarak ortaya konmasıdır ve bir daha yaşanmaması için yasaların ve toplumun yeniden düzenlenmesidir. Bugün dahi cinayetler ve sürgünler devam ediyorsa, toplumumuz hiçbir zaman kendi gerçekliği ile yüzleşilemediğinin kanıtıdır.
Yüzleşmek arınmaktır… Arınmak ve temiz olmak isteyen yoktur bugün, çünkü ellerinin kiri ile beslenmeye devam eden anlayış bugün her kesim içinde varlığını büyüterek korumaktadır.
Kirlemeyi erdem görenler, bugün dahi kirli elleri sıkmayı ve onların verdiği paraya dua edenler toplumuz içinde varlıklarını korumaktadırlar.
Erk sahibi olanlar, kapılarının önüne her dünya görüşünden kapı kulu almayı ihmal etmezler. Kapı kulları ekmek yedikleri kapıya sadıktırlar ve erk sahibinin iktidarı için her türlü özveriyi göstermeye ve celladı korumayı meslek ilkeleri gereği savunmaya devam ederler. Profesyonel kapı kulları bugün erk sahibinin gölgesinden kapıya gelenin dostu gibi gözüküp, onu da kirleterek kapı kulu yapmaya çalışıyorlar. Kapı kulları tarih içinde yüzleşme önünde en büyük engel konumda olmalarına rağmen, en çok sesi duyulanlarda onlardır.
Toplumu kirletenler ile arasında çizgi çizmeyenler, kapı kullu olmaları yakındır. Çünkü vampir ısırdığını öldürmez, kendisinden yapar!
İsmail Cem Özkan
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler?
Aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler?
Örgütlerin tarihi ayrılıklar üzerine oturur. Ayrılık çanları her yeni doğan bebe ile başlar, çünkü her çocuk doğduğu yerden ayrılacaktır. Örgütlerde, kuruluşunda ayrılığı içinde barındırır. Örgüt olmanın öteki adı gibidir ayrılıklar. Örgüt içinde ayrılığa karşı verilen tepkiler ise, o örgütün ne kadar demokrat ve toleranslı olduğunu gösterir.
Ülkemiz içinde legal, illegal bir çok örgüt kuruldu ve yok oldu. Siyasi tarihimiz ölü örgütler topluluğu gibidir. Devamlı ve istikrarlı olan tek şey vardır, örgütlerin istikrarlı bir şekilde bölünmesidir.
İstikrarın temelinde ise, hep görmezden geldiğimiz, konuşurken dahi sıkıldığımız bir konu yatar, özel ilişki. Özel ilişkiler bölünmenin temelinde olmasına rağmen, teoride yerini alamaz, çünkü bölünme olduktan sonra, ‘neden’ üretmek daha kolay olur. Kişisel ihtiraslar, egoların çatışması bir çok uydurma teorisinde doğmasına sebep olmuştur. Örgütler, içinden ayrılan parçalar ile gittikleri yola bakarsanız, çizgide büyük kopuş göremezsiniz, normal koşullarda yan yana oturup, sakin konuşmada çözülebilecek çizgi ayrılıkları, bakmışsınız farklı isimlerde örgüt isimler oluvermiş. (Gerçek ayrılıklarda ise ayrılışın teorisi önceden yapılır, sonradan teori uydurulmaz, sonradan teori uyduran örgütler içindir bu yargılarımız.) Her ayrılan, ayrıldığı yere karşı düşmanca duyguyu beslemek zorundadır ve kendi örgütüne kutsallık vermek için anlamlar yaratılmaya girişir, çünkü çatışma ile kendi varlığını tartışmasız yapacaktır. Tartışmasız olduğunda ise, artık yeni ayrılık çanlarını içinde duymaya başlar. Örgütlerin köklerine doğru bakın, bir örgütten yüzlerce örgüt çıkmış, yüzlerce dergi, gazete, broşür, ayrılığın nedenleri üzerine açıklamalar ile ince çizgilerini kalınlaştırma derdinde olduklarını görürsünüz. Ortak çözüm yerine, küçük olsun benim olsun çizgisi, ‘kader çizgisi’ gibi örgütlerin üzerine yapışır kalır. Birlikte mücadele etmenin koşulları küçük zaman dilimleri içinde olmuş olması bile, birlikteliği ortaya çıkarmaz, aksine daha da uzaklaşmayı ve her şeyi bilen ve yorumlayan kadrosunu yaratır. Her örgüt ve üyesi; her konuda bilgi ve fikir sahibidir, bilimsel temeli olmayan ama sözde bilimsellik verilen düşünceler alıntılar ile desteklenir. Ayrılığın temelinde olan kadın artık yoktur, onun yerini başka uğraşlar almıştır. Aşk başka baharadır.
Örgütlerin erkek ağırlıklı olması ve erkek egemenliğinde olması ayrılığın temelinde kadın aşkını bulmanızı daha kolay kılar. Çünkü, örgüt başkanı ve yönetim kurulu (merkez komite üyesi ya da başka isimde olan ekipten biri) üyesi aynı kadına doğru sevgi duyması ve aşk ile bakması ayrılığın ana temelini oluştururken, ayrılık ve kavgada bu aşkı göremezsiniz. Kadına karşı duyulan özlem, ayrılık olarak yansır. Her ayrılıkta kadının adı yoktur…
Örgütler temelde çözüm üretmek için kurulmuştur, toplum sorununa karşı toplu çözüm için bir adrestir. Örgütlerin kutsallığı yoktur, sorun çözüldükten sonra örgüt dağılması kadar doğal bir şey yoktur ama genelde dağılmaz, tutucu ve toplum önünde engel olurlar… Engel olan yapı içinden başka yapıların çıkması doğaldır, çünkü eğer küçülmez ise, toplumun gelişimini engel olabilirler. Örgütlerde bu duruma karşı kendisini kutsallaştırır. Kutsallaşma o kadar boyuta varır ki, örgüt hakkında eleştiri yapana acımasızca saldırırlar, çünkü kutsallığa karşı eleştiri olmaz…
Kutsallık zaman içinde konuşulmayan ve dokunulmayan olur. Her yanlış harekete anlamlar yüklenir ve anlamalar geçmişin izleri içinde bulunur. O kutsallık içinde kimse o kurumun varlık sebebini sorgulayamaz hale gelir. Fakat, her kutsal olanda bir zaman içinde tarihin tozlu rafları içinde yok olur…
Örgütlerin tarihi ayrılıklar üzerine oturmaktadır, eğer örgütlerden ayrılık yoksa orada tarih çizgisini engelleyen büyük bir diktatör vardır demektir. Büyük diktatörler ise, kan ile beslenir. Yaptıklarına kutsallık veren bir cemaat içinde yaşarlar. Onu kutsayan, ona boyun eğer bütün kapı kulları gerekli ilgiyi ve rahatlığı o iktidar olduğu sürece yaşarlar. Yandaş medya, yandaş bürokrat, yandaş güvenlik gücü her diktatörlükte vardır. Diktatörlüğün varlığı, ancak kafasında gerçek, var olan gerçek ile çatışmasında yok olur.
Örgütlerdeki dağılmalara ve ayrılıklara sebep olan kadınları acaba bugün tarihin izini sürenler araştırsa, bu kadınları bir tanısak; tarihin çizgisi ve tarihi yorumlamamızda nasıl bir sonuç yaratır? Kadın örgüt içinde görevi pasiftir, fakat belirleyicidir. Gözlemeyebildiğim, görebildiğim örgütsel yapılarda, üst yönetimde kadının yer almamasının temelinde acaba bir aşk hikayesi yatıyor olabilir mi, ya da aşktan korkunun bir işareti? Soruyu başka şekilde soralım, aşk örgütleri ve örgütlü olanları bir arada tutar mı, dağıtır mı?
Başlığımıza dönersek eğer, aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler? Bu sorunun yanıtını bu yazı içinde bulamazsınız, sizin yazacağınız yazının içinde saklıdır, o da sessizce kafanızda yazdığınız yazıda saklıdır, o saklı olanı bir gün paylaşırsınız umarım.
İsmail Cem Özkan
Örgütlerin tarihi ayrılıklar üzerine oturur. Ayrılık çanları her yeni doğan bebe ile başlar, çünkü her çocuk doğduğu yerden ayrılacaktır. Örgütlerde, kuruluşunda ayrılığı içinde barındırır. Örgüt olmanın öteki adı gibidir ayrılıklar. Örgüt içinde ayrılığa karşı verilen tepkiler ise, o örgütün ne kadar demokrat ve toleranslı olduğunu gösterir.
Ülkemiz içinde legal, illegal bir çok örgüt kuruldu ve yok oldu. Siyasi tarihimiz ölü örgütler topluluğu gibidir. Devamlı ve istikrarlı olan tek şey vardır, örgütlerin istikrarlı bir şekilde bölünmesidir.
İstikrarın temelinde ise, hep görmezden geldiğimiz, konuşurken dahi sıkıldığımız bir konu yatar, özel ilişki. Özel ilişkiler bölünmenin temelinde olmasına rağmen, teoride yerini alamaz, çünkü bölünme olduktan sonra, ‘neden’ üretmek daha kolay olur. Kişisel ihtiraslar, egoların çatışması bir çok uydurma teorisinde doğmasına sebep olmuştur. Örgütler, içinden ayrılan parçalar ile gittikleri yola bakarsanız, çizgide büyük kopuş göremezsiniz, normal koşullarda yan yana oturup, sakin konuşmada çözülebilecek çizgi ayrılıkları, bakmışsınız farklı isimlerde örgüt isimler oluvermiş. (Gerçek ayrılıklarda ise ayrılışın teorisi önceden yapılır, sonradan teori uydurulmaz, sonradan teori uyduran örgütler içindir bu yargılarımız.) Her ayrılan, ayrıldığı yere karşı düşmanca duyguyu beslemek zorundadır ve kendi örgütüne kutsallık vermek için anlamlar yaratılmaya girişir, çünkü çatışma ile kendi varlığını tartışmasız yapacaktır. Tartışmasız olduğunda ise, artık yeni ayrılık çanlarını içinde duymaya başlar. Örgütlerin köklerine doğru bakın, bir örgütten yüzlerce örgüt çıkmış, yüzlerce dergi, gazete, broşür, ayrılığın nedenleri üzerine açıklamalar ile ince çizgilerini kalınlaştırma derdinde olduklarını görürsünüz. Ortak çözüm yerine, küçük olsun benim olsun çizgisi, ‘kader çizgisi’ gibi örgütlerin üzerine yapışır kalır. Birlikte mücadele etmenin koşulları küçük zaman dilimleri içinde olmuş olması bile, birlikteliği ortaya çıkarmaz, aksine daha da uzaklaşmayı ve her şeyi bilen ve yorumlayan kadrosunu yaratır. Her örgüt ve üyesi; her konuda bilgi ve fikir sahibidir, bilimsel temeli olmayan ama sözde bilimsellik verilen düşünceler alıntılar ile desteklenir. Ayrılığın temelinde olan kadın artık yoktur, onun yerini başka uğraşlar almıştır. Aşk başka baharadır.
Örgütlerin erkek ağırlıklı olması ve erkek egemenliğinde olması ayrılığın temelinde kadın aşkını bulmanızı daha kolay kılar. Çünkü, örgüt başkanı ve yönetim kurulu (merkez komite üyesi ya da başka isimde olan ekipten biri) üyesi aynı kadına doğru sevgi duyması ve aşk ile bakması ayrılığın ana temelini oluştururken, ayrılık ve kavgada bu aşkı göremezsiniz. Kadına karşı duyulan özlem, ayrılık olarak yansır. Her ayrılıkta kadının adı yoktur…
Örgütler temelde çözüm üretmek için kurulmuştur, toplum sorununa karşı toplu çözüm için bir adrestir. Örgütlerin kutsallığı yoktur, sorun çözüldükten sonra örgüt dağılması kadar doğal bir şey yoktur ama genelde dağılmaz, tutucu ve toplum önünde engel olurlar… Engel olan yapı içinden başka yapıların çıkması doğaldır, çünkü eğer küçülmez ise, toplumun gelişimini engel olabilirler. Örgütlerde bu duruma karşı kendisini kutsallaştırır. Kutsallaşma o kadar boyuta varır ki, örgüt hakkında eleştiri yapana acımasızca saldırırlar, çünkü kutsallığa karşı eleştiri olmaz…
Kutsallık zaman içinde konuşulmayan ve dokunulmayan olur. Her yanlış harekete anlamlar yüklenir ve anlamalar geçmişin izleri içinde bulunur. O kutsallık içinde kimse o kurumun varlık sebebini sorgulayamaz hale gelir. Fakat, her kutsal olanda bir zaman içinde tarihin tozlu rafları içinde yok olur…
Örgütlerin tarihi ayrılıklar üzerine oturmaktadır, eğer örgütlerden ayrılık yoksa orada tarih çizgisini engelleyen büyük bir diktatör vardır demektir. Büyük diktatörler ise, kan ile beslenir. Yaptıklarına kutsallık veren bir cemaat içinde yaşarlar. Onu kutsayan, ona boyun eğer bütün kapı kulları gerekli ilgiyi ve rahatlığı o iktidar olduğu sürece yaşarlar. Yandaş medya, yandaş bürokrat, yandaş güvenlik gücü her diktatörlükte vardır. Diktatörlüğün varlığı, ancak kafasında gerçek, var olan gerçek ile çatışmasında yok olur.
Örgütlerdeki dağılmalara ve ayrılıklara sebep olan kadınları acaba bugün tarihin izini sürenler araştırsa, bu kadınları bir tanısak; tarihin çizgisi ve tarihi yorumlamamızda nasıl bir sonuç yaratır? Kadın örgüt içinde görevi pasiftir, fakat belirleyicidir. Gözlemeyebildiğim, görebildiğim örgütsel yapılarda, üst yönetimde kadının yer almamasının temelinde acaba bir aşk hikayesi yatıyor olabilir mi, ya da aşktan korkunun bir işareti? Soruyu başka şekilde soralım, aşk örgütleri ve örgütlü olanları bir arada tutar mı, dağıtır mı?
Başlığımıza dönersek eğer, aşk örgüt müdür, örgüt aşkı mı örgütler? Bu sorunun yanıtını bu yazı içinde bulamazsınız, sizin yazacağınız yazının içinde saklıdır, o da sessizce kafanızda yazdığınız yazıda saklıdır, o saklı olanı bir gün paylaşırsınız umarım.
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)