Seyirci Michelangelo eserini yaptığı Şapel içindedir
Michelangelo Rönesans döneminin başlangıcına imza atmış önemli bir heykeltıraş ve ressam. Başka bir değiş ile döneminin dehası ve aynı dönemde yaşamış diğer dehalardan biridir.
Dehalar genelde aynı çağda yaşar, çünkü dahileri diğer dahilerin kışkırtması ortaya çıkarır. Büyük usta Leonardo da Vinci olmasaydı belki Michelangelo olmayacaktı, çünkü onun açmış olduğu yenilik başka bir biçimde Michelangelo eserlerinde hayat bulmuştur. Aynı zamanda kıyasıya bir rekabet, mücadele içindedir.
Michelangelo bir köylü çocuğudur, bir ressamın yanında usta çırak ilişkisi içinde çizgi ile tanışmış, çizgiyi heykele ve duvara yansıtmıştır. Dönemin büyük ustasıdır, onun ustalığına gölge düşürülmeye çalışılmasına karşın, dimdik ayakta durmuş, sevgi ve ilgiye muhtaç bir insandır. Elbette bu ilgi sanatından daha çok kişiliğine yönelik olmasını bekler ama kişiliğinin önündedir yaptıkları. Çalışırken hırçındır, hırçınlığı ile bir şeyleri anlatır.
Rönesans bir kırılma noktasıdır Avrupa ve İtalya için. Karanlık çağın o kasvetli ve her şeyi bilen liderlerin sultasından Avrupa uyanışa geçmiş, bilim ve sanat yeni bir ufku yaratır. O ufukun etkisini bugün dahi hissederiz, o gün üretilenlere baktığımızda hala bir şeyleri kendimize yakın hissederiz. Kırılma noktasında yaşamıştır büyük dahiler ve onları dahi yapan farklı bir bakış açısının da olabileceğini o gün yaşayanlara göstermiş olmasıdır.
İtalya daha doğrusu Avrupa o dönemde hastalıktan kırılmaktadır, toplumu ayakta tutan üretim ve ticaret bu hastalık yüzünden sekteye uğramış ve değişim kaçınılmaz olarak kapıyı çalmaktadır. Parası olan toprak ağaları daha fazla yetki için kendilerini papa seçtirip, kilisenin mal varlığını ve gösterişini artırırken, halk salgın hastalıkların pençesinde sürekli bir yakını kaybetmektedir ve kayıplar o kadar doğal algılanmış ki, ölümler bile şaşırtıcı değildir. Her ortamda yaşayan farklı yaşam düzeyleri vardır. Halkın fakirleşmesi, ölüm ile yatar olması bir üst sınıf olan ruhban sınıfının onların çaresizliklerine çare olmak yerine, kendi zenginliklerini, geleceğe isimlerini bırakma telaşı içinde daha çok büyük katedraller yapma derdindedir. Acılara çare inançtadır. O inanç içinde her türlü yatırım yapılması doğal karşılanmaktadır ve halkta bu yatırımları sorgulamadan kabul etmiştir. İnanç gözleri kör, kulakları sağır yapmıştır. O güzellikleri yaratan sanatçıların yaşamı da göreceli olarak halktan daha iyidir, sanat yaparken en iyi yemekleri yemesine izin verilmekte, onlara olanaklar sunulmaktadır. Sanatçı olmak o dönem için bir ayrıcalıktır, yeter ki sipariş verenlerin ilgisini çek.
Sanat o dönemde de bugünde sipariş üzerine eser üretmeye devam etmektedir, çünkü profesyonel olmanın başka bir anlatımıdır. Odasına, bürosuna, işyerinin duvarlarına farklı bir şey yaptırmak isteyen para sahipleri, adı öne çıkmış bir sanatçıya istediklerini yaptırmaya devam ediyorlar. Sanatçı parası olduğu ve ürettiği sürece ayrıcalıklıdır, ayrıcalığı her an elinden alınabilir. Michelangelo’da ayrıcalığını kaybetmemek için her türlü eziyete, ayak oyunlarına karşı direnmiş ve üretmiştir.
Bir tiyatro eseri olarak karşıma çıktığında sevindim, çünkü kırılma noktasını ve o noktada insanın davranışını, duygusunu ve yaşamın izlerini görürüm diye gittim. Fakat tiyatro tanımında olduğu gibi seyirlik bölümü daha öne çıkmış bir eser izledim. Seyirciyi mutlu eden, resimler ve heykel fotoğrafları ile salonun içinde seyirciyi kucaklayan seyirlik bir oyun. Seyirci Michelangelo eserini yaptığı Şapel içindedir, oyuncular ile birlikte. Oyun bu hava ile sona erir. Oyundan geriye damakta güzel bir tat kalır, ana fikir nedir diye sorarsanız, bu konu net olarak kafamda bir şey kalmadı açıkçası. Muğlak görüntüler var bana eşlik eden.
Oyun sürekli iki zaman arasında gidiş gelişler üzerine kurgulanmış, bölümler kısa tutularak seyirci ilginin uyanık olmasına sağlanmış. Oyun kadrosunun çok kalabalık olması aslında oyunu boğmamış, oyuncuları sahne içinde başka işler içinde kullanımını sağlamış.
Tiyatroyu Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatı olarak anlarsak, başarılı bir çalışma olarak görebiliriz.
Emeği geçen ve bize bu olanağı sunan tiyatro gönül vermiş profosyonel insanlarına teşekkür ederim.
İsmail Cem Özkan
Michelangelo
Yazan: Irmak Bahçeci
Yöneten: Saydam Yeniay
Dekor Tasarımı: Behlüldane Tor
Giysi Tasarımı: Medine Yavuz
Işık Tasarımı: Ayhan Güldağları
Müzik: Çağrı Beklen
Koreografi: Cihan Yöntem
Dramaturg: Sündüz Haşar
Yardımcı Yönetmen: Atilla Şendil
Asistan: Senem Cevher
Oyuncular:
Michelangelo: Atilla Şendil
Brimante: Mahmut Gökgöz
Ghirlandio: Cemal Ünlü
Gözcü: Ozan Uçar
Soderini: Tevfik Tarhal
Timoteo: Kemal Topal
Julius, Leonardo: Nurettin Özşuca
Guido: Çetin Demir
Luigi: Onur Serimer
Rosinha: İpek Gülbir
Silvia: Tuğba Karabey
Raphael: Arda Baykal
Kardinal: Utku Çorbacı
Delfi Bilicisi: Merve İleri
Lidya Bilicisi: Merve Bağdatlı
Yardımcı: Gökay Müftüoğlu
Delikanlılar: Arda Tunaseli, Çetin Demir, Samed Silme, Mehmet Konu
Genç Michelangelo: Halil İbrahim Irklı
5 Nisan 2012 Perşembe
30 Mart 2012 Cuma
Neden şehir isimlerini değiştirmiyorsunuz?
Neden şehir isimlerini değiştirmiyorsunuz?
Üniversite adlarına bir bakar mısınız, bir bölümü halen siyasette aktif olanların isimleri. Üniversite bu durumda ne anlamda kullanılmış oluyor?
Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi adındaki Kayseri eki kaldırılmış, sadece cumhurbaşkanı ismi olmuş.
Rize Tayip Erdoğan Üniversitesi kurulacaktı, ne oldu kuruldu mu acaba? Kurulduğunda büyük olasılıkla Rize ismi kalkacaktır. Ya da kurulurken iki defa senatoyu topla karar al demeden direkt yeni ismi ile devlet üniversitesi öğrenim hayatına katılacaktır. Siyasette aktif olanların isimleri bu sayede öğrenim dünyasına girerken, öğrenim dünyası da siyasetin bir propaganda aracı olmuş oluyor.
Abdullah Gül Üniversitesi bir yıl içinde kaç öğrenci mezun ediyor? Bu öğrenciler iş başvurusu yaparken diplomalarını gösterecekler. Diplomada ne yazacak; Abdullah Gül! Bu sayede iş dünyası içinde de Abdullah Gül ismi yerini almış olacaktır.
Yurtdışından öğrenci geldiğinde ve stajını yapıp ülkesine döndüğünde Abdullah Gül ismi o ülkenin içinde de kullanılacaktır. Bu sayede isim yaşamın her alanında kullanıma açılmış olacak ve para vermeden devlet olanakları ile hazır propaganda aracı olacaktır. Gelecek kuşak büyük olasılıkla Abdullah Gül ismini unutacaktır, bu üniversite sayesinde, diplomalarda geçen ismine bakarak merak edecek ve Abdullah Gül ve AKP hakkında bilgi alacaktır. Elbette bu bilgi içinde Abdullah Gül’ün hiç yargılanmadan zaman aşımına uğramış davası olmayacaktır.
Üniversitelerin isimlerine politik insanların adlarının verilmesi yetişecek kuşağın hangi eğilimde olması gerektiği konusunda da dikte etmek durumu da kendiliğinde ve doğal koşullar içinde olmaktadır. (olacaktır demek isterdim ama artık olmuştur) Abdullah Gül Üniversitesinde çalışacak öğretim elemanlarından, o okulda mezun olacakların siyasi tercihleri hangi yönde olabilir?
(Bu konuda Süleyman Demirel Üniversitesi deneyiminden öğrenebiliriz ama bu konuda yapılmış bir araştırtmaya rastlamadım, Isparta’nın siyasi eğilimi ve verdiği oylar her seçim döneminde benzer sonuçlar vermesinden eğilimin ne olduğu görebiliriz.)
Statlara verilen isimler, spor merkezlerine verilen isimler yanında şimdilerde moda olarak üniversitelere verilen isimlerde yerini almıştır.
Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi adında ki Kayseri neden çıkarıldı dersiniz?
Bu sorunun cevabı; yakında şehir isimlerinde yapılacak yeni düzenleme ile ortaya çıkar diye düşünüyorum! Çünkü iki defa tekrar edemez bir isim!
Kayseri’nin adını Abdullah Gül, Rize’nin adını Recep Tayyip Erdoğan olarak değiştirin olsun bitsin! Başka şehirlerde başka isimler verilsin! Örneğin bu sırlarda pek asker gibi saldırgan gördüğüm gazeteci, yorucu şimdilerde AKP politika saflarında milletvekili olan Mehmet Metiner ismini de seçmenlerinin olduğu ile verilsin! Bu kadar saldırgan olmanın ödülü artık verilsin!
Bu arada politikacılar adına gazete açmak, dergi çıkarmak, tv kanaları kurmak da gereklidir. Çünkü isimleri bu kadar marka olanların çalışma, yaşam alanın her parçasında da marka isimleri olmalıdır ki, her an onları görelim, düşünelim, gurur ile onların diplomalarını, görüşlerini, kartvizitlerini taşıyalım! Otobüs duraklarında isimleri olsun, onlar adına otomobiller üretilsin, uçaklarımız olsun, trenlerimizin vagonlarına teker teker aktif politikacıların isimleri verilsin. Onlar adına filimler çekilsin, onlar adına kitaplar yazılsın, onlar adına şiirler üretilsin. Yarışmalar yapılsın, kışla isimleri, okul isimleri, hatta meslek isimleri de olsun. Ay isimler, haftanın isimleri, saatlerin isimleri, bayramların isimleri de olsun… Olmaz demeyin, bir Türki devlette bunlar oluyor, neden bizde olmasın!
İsmine bu kadar hayran olanların egoları tatmin edilsin, süper egoları için ne yapılması gerekiyorsa devlet olanakları ile yapılsın.
Hastalıkların adı muhalif olanların isimleri verilsin, sağlık veren ilaçlara iktidarda olanların isimleri pek yarışır.
İsimler ile oynanmaya başlandın mı, artık sonu yoktur.
gelenekte olan destanlar, masallar, öyküler, yeniden yorumlansın, içlerine bugün aktif siyaset yaşamı içinde olanlar dahil edilsin, ders kitaplarının içine bu destanlar alınsın, bu sayede çocuklarımız her sabah okudukları marşlardan kurtulsun, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” saçmalığın yerini, varlığım başka şeylere hediye olsuna dönderilsin. Büyük komutan ve siyasetçi Cengizhan yardımcı bugün yaşayan politikacıların biri ile yedi göbekten akraba olsun. Hadi o kadar uzağa gitmeyelim, yakın tarihten bir imparatorun akrabası olsun…
Rakamlara da isimler verilmelidir, saat kaç dediklerinde Abdullah Gül’ü Tayip geçiyor dediğimizde anlayalım, bir birlik bütünlük olsun… Olmuşken hepsi olsun…
Dağa, taşa, üniversiteye, stadyumlara, isimler yazmak yetemez, daha fazla alana yazmak gerek, daha daha hatta uzaya…
Mutlaka yazılmalıdır…
Bir de tarihe savaş kahramanı, büyük fetihçi, kurtarıcı olarak da yazılmalıdır...
Mutlaka yazılmalıdır, yoksa gelecek kuşak nasıl anımsar bugünkü ismini çok sevenleri?
Belediye başkanları her fırsatta kendi isimlerini ve imzalarını duvarlarda asılan afişlere yazdırma yarışına ne zaman girmişlerdi, pek anımsamıyorum ama bazı belediye başkanları işi abartmış her fırsatta her ilanda, her davette, her açıklamada kendi fotoğraflarını (en iyi fotoğrafçılara çekilmiş artistlik (artistler yanarlında sönük kalır) fotolarını) yayınlatıyorlar. Belediye başkanı yayınlatırda, ülkenin en üst kurumuna yönetici olmuş seçilmiş yaptırmaz mı, elbette yaptırır, hakkıdır!
İsmail Cem Özkan
Üniversite adlarına bir bakar mısınız, bir bölümü halen siyasette aktif olanların isimleri. Üniversite bu durumda ne anlamda kullanılmış oluyor?
Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi adındaki Kayseri eki kaldırılmış, sadece cumhurbaşkanı ismi olmuş.
Rize Tayip Erdoğan Üniversitesi kurulacaktı, ne oldu kuruldu mu acaba? Kurulduğunda büyük olasılıkla Rize ismi kalkacaktır. Ya da kurulurken iki defa senatoyu topla karar al demeden direkt yeni ismi ile devlet üniversitesi öğrenim hayatına katılacaktır. Siyasette aktif olanların isimleri bu sayede öğrenim dünyasına girerken, öğrenim dünyası da siyasetin bir propaganda aracı olmuş oluyor.
Abdullah Gül Üniversitesi bir yıl içinde kaç öğrenci mezun ediyor? Bu öğrenciler iş başvurusu yaparken diplomalarını gösterecekler. Diplomada ne yazacak; Abdullah Gül! Bu sayede iş dünyası içinde de Abdullah Gül ismi yerini almış olacaktır.
Yurtdışından öğrenci geldiğinde ve stajını yapıp ülkesine döndüğünde Abdullah Gül ismi o ülkenin içinde de kullanılacaktır. Bu sayede isim yaşamın her alanında kullanıma açılmış olacak ve para vermeden devlet olanakları ile hazır propaganda aracı olacaktır. Gelecek kuşak büyük olasılıkla Abdullah Gül ismini unutacaktır, bu üniversite sayesinde, diplomalarda geçen ismine bakarak merak edecek ve Abdullah Gül ve AKP hakkında bilgi alacaktır. Elbette bu bilgi içinde Abdullah Gül’ün hiç yargılanmadan zaman aşımına uğramış davası olmayacaktır.
Üniversitelerin isimlerine politik insanların adlarının verilmesi yetişecek kuşağın hangi eğilimde olması gerektiği konusunda da dikte etmek durumu da kendiliğinde ve doğal koşullar içinde olmaktadır. (olacaktır demek isterdim ama artık olmuştur) Abdullah Gül Üniversitesinde çalışacak öğretim elemanlarından, o okulda mezun olacakların siyasi tercihleri hangi yönde olabilir?
(Bu konuda Süleyman Demirel Üniversitesi deneyiminden öğrenebiliriz ama bu konuda yapılmış bir araştırtmaya rastlamadım, Isparta’nın siyasi eğilimi ve verdiği oylar her seçim döneminde benzer sonuçlar vermesinden eğilimin ne olduğu görebiliriz.)
Statlara verilen isimler, spor merkezlerine verilen isimler yanında şimdilerde moda olarak üniversitelere verilen isimlerde yerini almıştır.
Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi adında ki Kayseri neden çıkarıldı dersiniz?
Bu sorunun cevabı; yakında şehir isimlerinde yapılacak yeni düzenleme ile ortaya çıkar diye düşünüyorum! Çünkü iki defa tekrar edemez bir isim!
Kayseri’nin adını Abdullah Gül, Rize’nin adını Recep Tayyip Erdoğan olarak değiştirin olsun bitsin! Başka şehirlerde başka isimler verilsin! Örneğin bu sırlarda pek asker gibi saldırgan gördüğüm gazeteci, yorucu şimdilerde AKP politika saflarında milletvekili olan Mehmet Metiner ismini de seçmenlerinin olduğu ile verilsin! Bu kadar saldırgan olmanın ödülü artık verilsin!
Bu arada politikacılar adına gazete açmak, dergi çıkarmak, tv kanaları kurmak da gereklidir. Çünkü isimleri bu kadar marka olanların çalışma, yaşam alanın her parçasında da marka isimleri olmalıdır ki, her an onları görelim, düşünelim, gurur ile onların diplomalarını, görüşlerini, kartvizitlerini taşıyalım! Otobüs duraklarında isimleri olsun, onlar adına otomobiller üretilsin, uçaklarımız olsun, trenlerimizin vagonlarına teker teker aktif politikacıların isimleri verilsin. Onlar adına filimler çekilsin, onlar adına kitaplar yazılsın, onlar adına şiirler üretilsin. Yarışmalar yapılsın, kışla isimleri, okul isimleri, hatta meslek isimleri de olsun. Ay isimler, haftanın isimleri, saatlerin isimleri, bayramların isimleri de olsun… Olmaz demeyin, bir Türki devlette bunlar oluyor, neden bizde olmasın!
İsmine bu kadar hayran olanların egoları tatmin edilsin, süper egoları için ne yapılması gerekiyorsa devlet olanakları ile yapılsın.
Hastalıkların adı muhalif olanların isimleri verilsin, sağlık veren ilaçlara iktidarda olanların isimleri pek yarışır.
İsimler ile oynanmaya başlandın mı, artık sonu yoktur.
gelenekte olan destanlar, masallar, öyküler, yeniden yorumlansın, içlerine bugün aktif siyaset yaşamı içinde olanlar dahil edilsin, ders kitaplarının içine bu destanlar alınsın, bu sayede çocuklarımız her sabah okudukları marşlardan kurtulsun, “varlığım Türk varlığına armağan olsun” saçmalığın yerini, varlığım başka şeylere hediye olsuna dönderilsin. Büyük komutan ve siyasetçi Cengizhan yardımcı bugün yaşayan politikacıların biri ile yedi göbekten akraba olsun. Hadi o kadar uzağa gitmeyelim, yakın tarihten bir imparatorun akrabası olsun…
Rakamlara da isimler verilmelidir, saat kaç dediklerinde Abdullah Gül’ü Tayip geçiyor dediğimizde anlayalım, bir birlik bütünlük olsun… Olmuşken hepsi olsun…
Dağa, taşa, üniversiteye, stadyumlara, isimler yazmak yetemez, daha fazla alana yazmak gerek, daha daha hatta uzaya…
Mutlaka yazılmalıdır…
Bir de tarihe savaş kahramanı, büyük fetihçi, kurtarıcı olarak da yazılmalıdır...
Mutlaka yazılmalıdır, yoksa gelecek kuşak nasıl anımsar bugünkü ismini çok sevenleri?
Belediye başkanları her fırsatta kendi isimlerini ve imzalarını duvarlarda asılan afişlere yazdırma yarışına ne zaman girmişlerdi, pek anımsamıyorum ama bazı belediye başkanları işi abartmış her fırsatta her ilanda, her davette, her açıklamada kendi fotoğraflarını (en iyi fotoğrafçılara çekilmiş artistlik (artistler yanarlında sönük kalır) fotolarını) yayınlatıyorlar. Belediye başkanı yayınlatırda, ülkenin en üst kurumuna yönetici olmuş seçilmiş yaptırmaz mı, elbette yaptırır, hakkıdır!
İsmail Cem Özkan
29 Mart 2012 Perşembe
12 Eylül generallerinin yargılanması üzerine…
12 Eylül generallerinin yargılanması üzerine…
Türkiye tarihi içinde bir kırılma noktasıdır, batı dünyasından uzaklaşarak ılımlı İslam adı altında Ortadoğu cehennemine doğru yönlendirildiğimiz günü de temsil eder. 12 Eylül bir anlamda bize verilen yeni görevi layığı ile yerine getirmek için biçim değiştirdiğimiz bir başlangıcı da temsil eder. Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığına doğru atılmış bir adımdır. Bu adımın geçiş sürecinde ABD istediği yöneticiyi iktidara taşımak için bir de 28 Şubat ayarı yaptırmıştır. 28 Şubat, 12 Eylül rejimin tam başarıya ulaştığı günü de temsil eder.
12 Eylül generallerinin yargılanması süreci yakında başlayacak, büyük olasılıkla başlamadan da bitecek gibi, çünkü onları yargılayacak yasalar bizzat onlar tarafından oluşturulmuş anayasa ve ceza kanunu çerçevesi içindedir. O yüzden kurucu olanın yargılanası ancak kendilerinin de belirttiği gibi bir darbe ile olur. Ülkemizde henüz bir darbe olmamıştır, darbenin sonucunu yaşamaya devam ediyoruz. O halde onları yargılayabilmek için neler yapılabilinir, yani bu yasal zeminde var olan bir boşluk değerlendirilemez mi? Elbette değerlendirilir, gerçekten yargılamak gibi bir niyet var ise.
12 Eylül bir sonuçtur aynı zamanda bir başlangıçtır. O halde bugün sonuçları üzerine konuşuyoruz, fakat bu sonu hazırlayan nedenler hakkında görüş belirtilmemektedir. 12 Eylül darbesi Maraş, Çorum, Sivas, Fatsa ve öldürülen binlerce insan, aydın, gazeteci, işçi liderlerinin ölümü sonucunda oluşturuldu.
Darbe yaptıkları için yargılanamayacak olanların, darbe için ortam hazırlamaktan yargılayabiliriz. Kısaca, 12 Eylül generalleri ile işbirliği içinde olmuş olan valiler, kaymakamlar, sıkıyönetim mahkemeleri hakimleri, savcıları, emniyet çalışanları, Dal Grubu, o dönemde cezaevlerinde askerlik yapan işkenceye karışmış erler, çavuşlar, onların komutanları, karaborsa için malları depolarında saklayan işverenler, tüccarlar, karaborsadan ve yeraltında faaliyet gösteren mafyadan (silah ve uyuşturucu ticareti yapanlar) hesap sorulabilinir. Çünkü onlar darbe için ortam hazırlamada üstlerine düşen görevi yapmışlardır ve darbe yapmak, başarmak suç değilse eğer, ortam hazırlamak ve insanların kanlarını ellerine bulaştıranlar suçludur ve onlara karşı zaman aşımı yoktur, en azından Sivas davası örneğinde olduğu gibi kamu hizmetinde çalışanlar için zaman aşımı yoktur.
O dönemde Maraş’ta kamu görevlisi olan bugün AKP yöneticisi konumunda olan birinin mahkeme önüne çıkarılması içten bile değildir, normal koşullar altında onun hemen mahkeme önüne çıkarılması gereklidir. Çünkü, 12 Eylül için yapılan ortam hazırlığından sorumlular içinde yerini almıştır. 12 Eylül darbecileri darbe saatinin neden 12 Eylül olduğuna dair açıklamaları mevcuttur, “koşulların tam oluşması için beklendi” demekteler.
Koşuları oluşturanlar darbeden sorumludur ve yargılanmaları gereklidir.
12 Eylül birkaç generalin kafasında tasarladığı bir şey değildir, emir komuta zinciri içinde planlanmış ve uygulanmıştır. Bu komuta zincirinin başındakiler ülke içinden çok uzaklarda, 12 Eylül sabahı kadeh kaldırıp, “bizim çocuklar başardı” diye kutlayanlardır. O kadeh kaldıranların devamcıları bugün başka işler için kadeh kaldırmakta, istediklerinde çuval, istediklerinde taç takabilmektedirler.
12 Eylül sürecini uluslararası bir mahkemenin ve evrensel hukuk kurallarının geçerli olduğu bir yerde açılması gereklidir. Bizim ülkemiz ile sınırlı değildir, çünkü ülkemizin bulunduğu zemin değiştirilmiştir, akan suyun yönü geriye doğru dönderilmiştir. 12 Eylül günü işlenen suç; ülkemiz ile sınırlı değildir.
Ruhi Su hastalığının tedavisi için yurtdışına gitmesi gerektiğinde pasaport vermeyenler suçludur, onların yargılanması ve ceza alması gereklidir.
12 Eylül süreci içinde ve sonrasında zengin olmuş olanların mal varlıklarını nasıl elde ettikleri konusu araştırtmalı ve varsa haksız kazanç ve karanlık yönlerden para elde edenlerin yargılanması zorunludur.
Kara para bildiğimiz gibi sınırlar ile kontrol edilemez, uluslararası bir şebekenin sonucunda ortaya çıkar. Yani global suçtur ve cezası evrensel hukuk kuralları içinde, evrensel bir mahkemede görülmelidir.
12 Eylül generallerinin ve onlara yaltakçılık ve yardım edenlerin yargılanması için sadece darbe yaptıkları için değil, darbe için koşullar oluşturup, binlerce insanın ölümünden sorumlu oldukları için, ülkenin tarih çizgisini değiştirdikleri için, birilerine taşeronluk yaptıkları için yargılanmalıdır.
Davaya bu açıdan barksak eğer, bugün generaller yargılansın diye haykıranların bir bölümü de generallere yardım ve yaltaklık ve darbe için kamuoyu oluşturmaktan da yargılanacağını göreceksiniz. Sadece generaller yargılansın diyenlerin bir bölümü kendi suçlarını aklama telaşı içindeler. Onların bu telaşının boş olduğunu, sonuçta yargılanacakları söylemek daha insancıldır, suçlular mutlaka mahkeme önüne çıkarılmalı ve hak ettikleri (bugünkü konumları ne olursa olsun) cezaları almaları, elde ettikleri mal varlıklarına el konulmalıdır.
İsmail Cem Özkan
Türkiye tarihi içinde bir kırılma noktasıdır, batı dünyasından uzaklaşarak ılımlı İslam adı altında Ortadoğu cehennemine doğru yönlendirildiğimiz günü de temsil eder. 12 Eylül bir anlamda bize verilen yeni görevi layığı ile yerine getirmek için biçim değiştirdiğimiz bir başlangıcı da temsil eder. Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığına doğru atılmış bir adımdır. Bu adımın geçiş sürecinde ABD istediği yöneticiyi iktidara taşımak için bir de 28 Şubat ayarı yaptırmıştır. 28 Şubat, 12 Eylül rejimin tam başarıya ulaştığı günü de temsil eder.
12 Eylül generallerinin yargılanması süreci yakında başlayacak, büyük olasılıkla başlamadan da bitecek gibi, çünkü onları yargılayacak yasalar bizzat onlar tarafından oluşturulmuş anayasa ve ceza kanunu çerçevesi içindedir. O yüzden kurucu olanın yargılanası ancak kendilerinin de belirttiği gibi bir darbe ile olur. Ülkemizde henüz bir darbe olmamıştır, darbenin sonucunu yaşamaya devam ediyoruz. O halde onları yargılayabilmek için neler yapılabilinir, yani bu yasal zeminde var olan bir boşluk değerlendirilemez mi? Elbette değerlendirilir, gerçekten yargılamak gibi bir niyet var ise.
12 Eylül bir sonuçtur aynı zamanda bir başlangıçtır. O halde bugün sonuçları üzerine konuşuyoruz, fakat bu sonu hazırlayan nedenler hakkında görüş belirtilmemektedir. 12 Eylül darbesi Maraş, Çorum, Sivas, Fatsa ve öldürülen binlerce insan, aydın, gazeteci, işçi liderlerinin ölümü sonucunda oluşturuldu.
Darbe yaptıkları için yargılanamayacak olanların, darbe için ortam hazırlamaktan yargılayabiliriz. Kısaca, 12 Eylül generalleri ile işbirliği içinde olmuş olan valiler, kaymakamlar, sıkıyönetim mahkemeleri hakimleri, savcıları, emniyet çalışanları, Dal Grubu, o dönemde cezaevlerinde askerlik yapan işkenceye karışmış erler, çavuşlar, onların komutanları, karaborsa için malları depolarında saklayan işverenler, tüccarlar, karaborsadan ve yeraltında faaliyet gösteren mafyadan (silah ve uyuşturucu ticareti yapanlar) hesap sorulabilinir. Çünkü onlar darbe için ortam hazırlamada üstlerine düşen görevi yapmışlardır ve darbe yapmak, başarmak suç değilse eğer, ortam hazırlamak ve insanların kanlarını ellerine bulaştıranlar suçludur ve onlara karşı zaman aşımı yoktur, en azından Sivas davası örneğinde olduğu gibi kamu hizmetinde çalışanlar için zaman aşımı yoktur.
O dönemde Maraş’ta kamu görevlisi olan bugün AKP yöneticisi konumunda olan birinin mahkeme önüne çıkarılması içten bile değildir, normal koşullar altında onun hemen mahkeme önüne çıkarılması gereklidir. Çünkü, 12 Eylül için yapılan ortam hazırlığından sorumlular içinde yerini almıştır. 12 Eylül darbecileri darbe saatinin neden 12 Eylül olduğuna dair açıklamaları mevcuttur, “koşulların tam oluşması için beklendi” demekteler.
Koşuları oluşturanlar darbeden sorumludur ve yargılanmaları gereklidir.
12 Eylül birkaç generalin kafasında tasarladığı bir şey değildir, emir komuta zinciri içinde planlanmış ve uygulanmıştır. Bu komuta zincirinin başındakiler ülke içinden çok uzaklarda, 12 Eylül sabahı kadeh kaldırıp, “bizim çocuklar başardı” diye kutlayanlardır. O kadeh kaldıranların devamcıları bugün başka işler için kadeh kaldırmakta, istediklerinde çuval, istediklerinde taç takabilmektedirler.
12 Eylül sürecini uluslararası bir mahkemenin ve evrensel hukuk kurallarının geçerli olduğu bir yerde açılması gereklidir. Bizim ülkemiz ile sınırlı değildir, çünkü ülkemizin bulunduğu zemin değiştirilmiştir, akan suyun yönü geriye doğru dönderilmiştir. 12 Eylül günü işlenen suç; ülkemiz ile sınırlı değildir.
Ruhi Su hastalığının tedavisi için yurtdışına gitmesi gerektiğinde pasaport vermeyenler suçludur, onların yargılanması ve ceza alması gereklidir.
12 Eylül süreci içinde ve sonrasında zengin olmuş olanların mal varlıklarını nasıl elde ettikleri konusu araştırtmalı ve varsa haksız kazanç ve karanlık yönlerden para elde edenlerin yargılanması zorunludur.
Kara para bildiğimiz gibi sınırlar ile kontrol edilemez, uluslararası bir şebekenin sonucunda ortaya çıkar. Yani global suçtur ve cezası evrensel hukuk kuralları içinde, evrensel bir mahkemede görülmelidir.
12 Eylül generallerinin ve onlara yaltakçılık ve yardım edenlerin yargılanması için sadece darbe yaptıkları için değil, darbe için koşullar oluşturup, binlerce insanın ölümünden sorumlu oldukları için, ülkenin tarih çizgisini değiştirdikleri için, birilerine taşeronluk yaptıkları için yargılanmalıdır.
Davaya bu açıdan barksak eğer, bugün generaller yargılansın diye haykıranların bir bölümü de generallere yardım ve yaltaklık ve darbe için kamuoyu oluşturmaktan da yargılanacağını göreceksiniz. Sadece generaller yargılansın diyenlerin bir bölümü kendi suçlarını aklama telaşı içindeler. Onların bu telaşının boş olduğunu, sonuçta yargılanacakları söylemek daha insancıldır, suçlular mutlaka mahkeme önüne çıkarılmalı ve hak ettikleri (bugünkü konumları ne olursa olsun) cezaları almaları, elde ettikleri mal varlıklarına el konulmalıdır.
İsmail Cem Özkan
Biber gazı altında demokrasi sınavı
Biber gazı altında demokrasi sınavı
Haberlerin verilişine dikkat ediyor musunuz? "Polise karşı taş atan göstericilere karşı polis biber gazı ile müdahalede bulundu."
Bu haberi yapan muhabirin nereden bakıp yaptığını söylemeye gerek var mı? Gerçek tam tersi olduğunu herhangi bir yürüyüşe katılan bilir, polis saldırmadığı sürece yürüyüşler olaysız geçiyor... Bunu milletvekilleri bile tespit etmiş durumdalar...
Hafızamızı 1 Mayıs etkinliklerine doğru yönlendirin, ne zaman polis saldırmadı, olaysız bahar havası altında halaylar eşliğinde kutlandı... Peki, daha öncesi neden polis hep saldırmıştı? İktidar aynı iktidar, biber gazı yiyenler yine aynı insanlar, peki ne değişti de polis solcu, Kürt, Alevi ve komünist olarak gördüklerine saldırmadı ve şimdi neden saldırmaya yeniden başladı...
Newroz kutlamaları ile başladılar, hızlarını alamadılar yasa dışı ilan ettikleri yürüyüşlere saldırmaya başladılar, neden bir anda muhalif olarak gördüklerine saldırmaya başladılar?
Bizim bilmediğimiz bir yeni politika mı var, muhalefetsiz bir Türkiye ile Suriye üzerine “ya Allah!” deyip gitmek mi var? Nedir bu saldırıların arkasında ki pazarlık ve planlar?
Polise emir verenler elbette bir valinin inisiyatifinde olmadığı kesin, çünkü merkezi olarak bütün gösteri alanlarında saldırı olmuş... (Eğitim Sen’in kendi mesleki konusunda düşüncesini söylemek amacıyla meydanlara çıktığı son olaylar)
Hadi bunu biraz düşünelim, iktidarın bize söylemediği gerçekler nedir?
Aslına bakarsanız hepimiz biliyoruz ama sesli söylemiyoruz... Sessizce kabul etmek mi, yoksa biber gazı altında olanlar ile dayanışma içinde olmak mı daha insancıl?
Her saldırı arkasında gizli planların ve beklentilerin olduğu bilinmektedir, çünkü her saldırı sonunda bir bakmışsınız açılım adı altında kendi planlarını ve programlarını uygulamaya koymuş oluyorlar.
Eğer bir araştırma yapılmış olsa, gelişmiş ülkeler ile geri bıraktırılmış ülkeler arasında polisin müdahalesi ve yürüyüşlerin istatistikleri karşılaştırılsa çok çarpıcı sonuç ortaya çıkacaktır, çünkü gelişmiş ülkelerde her an yürüyüş ve eylem olurken, üstelik ülkenin ekonomik çıkarlarına karşı yürüyüşler ve gösteriler olurken, polisin müdahale sayısı çok az olduğuna şahitlik edebilirsiniz, çünkü orada ki mantalite göstericilerin can güvenliği konusunda polis sorumludur. Kısaca polis yürüyüşe katılanların yaşama hakkını korumakta ve onun yürüyüş yapma hakkını belirli bir çerçeve içinde yapmasına olanak sağlar.
Almanya’da Neo Nazilerin her sene yaptıkları 1 Mayıs yürüyüşü yabancıların çok olduğu semtin içinden geçer ve orada çatışma her sene olur. O olaylarda bile polis göstericilerin can güvenliği yanında gösteri hakkına saygılıdır ve gösteriler önceden izin alma zorunluluğu yoktur, zaten izin istense de verilmezdi!
Yeşiller hareketin doğuşunu sembolize eden nükleer artıkların Fransa’dan Almanya geçiş hattı izinsiz yürüyüşlerin alanıdır. Her artık girişinde büyük eylemler olur ve hiç biri izinli değildir. Üstelik merkez hükümeti yasaklamış olmasına rağmen sürekli olur. Polis sadece onları tutuklar ve mahkemeye sevk etmek ile yükümlüdür. Polis sendikası inisiyatif kullanarak başka kararda alabilir.
Gelişmiş ülkelerde her zaman bir eylem olduğunu gidenler bilir, mutlaka bir şeyi protesto eden birileri hep olur. Göstericilere yapılan saldırı çok azdır. Bizde ise solcu, komünist, Kürt, Alevi gösteriler saldırı altındadır, saldırı olmadığı çok nadirdir. Cuma günleri Beyazid camisi önünde yapılan eylemlerde ise polis bir anda batı polisi gibi olur, eylem yapanları koruyucu önlem alırlar. Üstelik şu meşhur andaçların olduğu dönemde çok kibar davranmışlardır. İktidar göstericiler arasında ayrım yapmaktadır, kendisine yakın olarak gördüklerine batı normları uygulanırken, kendisi gibi düşünmeyenler karşısında acımasız ve orantısız güç kullanmaktan çekinmemektedir.
Merkezi olarak yapılan bu saldırılar, demokrasi mücadelesinde daha çok yol almak zorunda olduğumuzu göstermektedir. Bu iktidarın döneminde ve daha önceki dönemlerde var olan zihniyet yapısı içinde demokrasi adı altında; kendisi gibi düşünen, kendisi gibi davranan bir cemaat yaratma girişimi olarak görebiliriz.
Gerçek demokrasi isteyenler, ulus devletin ilkeleri dışında çok kültürlü toplum isteyenler, bir arada yaşam kültürü ve hoşgörünün yükselmesini isteyenler, bu nefret söylemlerine, linç kültürüne karşı seslerini yükseltmeliler, aksi halde dayak yiyen yediği ile kalmaya, dayak atan harcadığı biber gazını ithal etmek ile uğraşmaya devam edecektir.
Bugün iktidar; “geçmişe göre daha demokrat bir ortam yarattık, konuşulmayan konuları konuşur kıldık, özür dilenmesi gereken ne varsa diliyoruz” demektedir. Kendisi istediğinde, kendisi izin verdiği kadar alan açan iktidar, alanlarda seslerini duyurmak isteyen muhaliflere karşı acımasız şekilde biber gazı ile saldırmak için emir vermeye devam ediyor. “Sokakları, meydanları kaptırmam, o alanlara benim iznim dışında girilmesine izin vermem” diyen bir anlayış demokrasi getiremez, getirdiği biber gazı altında bıraktığı ve orantısız gücün kullanıldığı resimdir. Tarih, yaşananları not etmektedir, gelecekte bugünleri sorguladığımızda iktidarın nefret ve linç kültürüne yapmış olduğu katkıları tartışacağız, ileri demokrasiden ne anladığını ve nelerin yaşandığını konuşacağız. Biber gazı altında nasıl demokrasi sınav verildiğini ve meydanlarda olanların gurularını ve anılarını dinleyeceğiz. Çünkü hiçbir iktidar muhalifleri yok edememiştir, bir süreliğine yer altında hapsedebilir ama asla yok edemez.
İsmail Cem Özkan
Haberlerin verilişine dikkat ediyor musunuz? "Polise karşı taş atan göstericilere karşı polis biber gazı ile müdahalede bulundu."
Bu haberi yapan muhabirin nereden bakıp yaptığını söylemeye gerek var mı? Gerçek tam tersi olduğunu herhangi bir yürüyüşe katılan bilir, polis saldırmadığı sürece yürüyüşler olaysız geçiyor... Bunu milletvekilleri bile tespit etmiş durumdalar...
Hafızamızı 1 Mayıs etkinliklerine doğru yönlendirin, ne zaman polis saldırmadı, olaysız bahar havası altında halaylar eşliğinde kutlandı... Peki, daha öncesi neden polis hep saldırmıştı? İktidar aynı iktidar, biber gazı yiyenler yine aynı insanlar, peki ne değişti de polis solcu, Kürt, Alevi ve komünist olarak gördüklerine saldırmadı ve şimdi neden saldırmaya yeniden başladı...
Newroz kutlamaları ile başladılar, hızlarını alamadılar yasa dışı ilan ettikleri yürüyüşlere saldırmaya başladılar, neden bir anda muhalif olarak gördüklerine saldırmaya başladılar?
Bizim bilmediğimiz bir yeni politika mı var, muhalefetsiz bir Türkiye ile Suriye üzerine “ya Allah!” deyip gitmek mi var? Nedir bu saldırıların arkasında ki pazarlık ve planlar?
Polise emir verenler elbette bir valinin inisiyatifinde olmadığı kesin, çünkü merkezi olarak bütün gösteri alanlarında saldırı olmuş... (Eğitim Sen’in kendi mesleki konusunda düşüncesini söylemek amacıyla meydanlara çıktığı son olaylar)
Hadi bunu biraz düşünelim, iktidarın bize söylemediği gerçekler nedir?
Aslına bakarsanız hepimiz biliyoruz ama sesli söylemiyoruz... Sessizce kabul etmek mi, yoksa biber gazı altında olanlar ile dayanışma içinde olmak mı daha insancıl?
Her saldırı arkasında gizli planların ve beklentilerin olduğu bilinmektedir, çünkü her saldırı sonunda bir bakmışsınız açılım adı altında kendi planlarını ve programlarını uygulamaya koymuş oluyorlar.
Eğer bir araştırma yapılmış olsa, gelişmiş ülkeler ile geri bıraktırılmış ülkeler arasında polisin müdahalesi ve yürüyüşlerin istatistikleri karşılaştırılsa çok çarpıcı sonuç ortaya çıkacaktır, çünkü gelişmiş ülkelerde her an yürüyüş ve eylem olurken, üstelik ülkenin ekonomik çıkarlarına karşı yürüyüşler ve gösteriler olurken, polisin müdahale sayısı çok az olduğuna şahitlik edebilirsiniz, çünkü orada ki mantalite göstericilerin can güvenliği konusunda polis sorumludur. Kısaca polis yürüyüşe katılanların yaşama hakkını korumakta ve onun yürüyüş yapma hakkını belirli bir çerçeve içinde yapmasına olanak sağlar.
Almanya’da Neo Nazilerin her sene yaptıkları 1 Mayıs yürüyüşü yabancıların çok olduğu semtin içinden geçer ve orada çatışma her sene olur. O olaylarda bile polis göstericilerin can güvenliği yanında gösteri hakkına saygılıdır ve gösteriler önceden izin alma zorunluluğu yoktur, zaten izin istense de verilmezdi!
Yeşiller hareketin doğuşunu sembolize eden nükleer artıkların Fransa’dan Almanya geçiş hattı izinsiz yürüyüşlerin alanıdır. Her artık girişinde büyük eylemler olur ve hiç biri izinli değildir. Üstelik merkez hükümeti yasaklamış olmasına rağmen sürekli olur. Polis sadece onları tutuklar ve mahkemeye sevk etmek ile yükümlüdür. Polis sendikası inisiyatif kullanarak başka kararda alabilir.
Gelişmiş ülkelerde her zaman bir eylem olduğunu gidenler bilir, mutlaka bir şeyi protesto eden birileri hep olur. Göstericilere yapılan saldırı çok azdır. Bizde ise solcu, komünist, Kürt, Alevi gösteriler saldırı altındadır, saldırı olmadığı çok nadirdir. Cuma günleri Beyazid camisi önünde yapılan eylemlerde ise polis bir anda batı polisi gibi olur, eylem yapanları koruyucu önlem alırlar. Üstelik şu meşhur andaçların olduğu dönemde çok kibar davranmışlardır. İktidar göstericiler arasında ayrım yapmaktadır, kendisine yakın olarak gördüklerine batı normları uygulanırken, kendisi gibi düşünmeyenler karşısında acımasız ve orantısız güç kullanmaktan çekinmemektedir.
Merkezi olarak yapılan bu saldırılar, demokrasi mücadelesinde daha çok yol almak zorunda olduğumuzu göstermektedir. Bu iktidarın döneminde ve daha önceki dönemlerde var olan zihniyet yapısı içinde demokrasi adı altında; kendisi gibi düşünen, kendisi gibi davranan bir cemaat yaratma girişimi olarak görebiliriz.
Gerçek demokrasi isteyenler, ulus devletin ilkeleri dışında çok kültürlü toplum isteyenler, bir arada yaşam kültürü ve hoşgörünün yükselmesini isteyenler, bu nefret söylemlerine, linç kültürüne karşı seslerini yükseltmeliler, aksi halde dayak yiyen yediği ile kalmaya, dayak atan harcadığı biber gazını ithal etmek ile uğraşmaya devam edecektir.
Bugün iktidar; “geçmişe göre daha demokrat bir ortam yarattık, konuşulmayan konuları konuşur kıldık, özür dilenmesi gereken ne varsa diliyoruz” demektedir. Kendisi istediğinde, kendisi izin verdiği kadar alan açan iktidar, alanlarda seslerini duyurmak isteyen muhaliflere karşı acımasız şekilde biber gazı ile saldırmak için emir vermeye devam ediyor. “Sokakları, meydanları kaptırmam, o alanlara benim iznim dışında girilmesine izin vermem” diyen bir anlayış demokrasi getiremez, getirdiği biber gazı altında bıraktığı ve orantısız gücün kullanıldığı resimdir. Tarih, yaşananları not etmektedir, gelecekte bugünleri sorguladığımızda iktidarın nefret ve linç kültürüne yapmış olduğu katkıları tartışacağız, ileri demokrasiden ne anladığını ve nelerin yaşandığını konuşacağız. Biber gazı altında nasıl demokrasi sınav verildiğini ve meydanlarda olanların gurularını ve anılarını dinleyeceğiz. Çünkü hiçbir iktidar muhalifleri yok edememiştir, bir süreliğine yer altında hapsedebilir ama asla yok edemez.
İsmail Cem Özkan
27 Mart 2012 Salı
Devlet çocuğunu döver!
Devlet çocuğunu döver!
Son günlerde yaşananları anlamaya çalışıyorum ama pek mana verememiştim, fakat öyle bir olay yaşadım ki, olayların sanki dili olmuş gibi oldu!
PKK ve devlet arasında uzun zamandan beri bir ilişki söz konusu olduğunu biliyoruz. Adı konulmamış savaşın başladığı günden beri bu adı konulmamış ilişkiye şimdilerde bir ad verilmeye çalışılıyor. Zaman zaman gazeteci kimliği ile gidip görüşenler, arabulucu olanlar, PKK hakkında kitap üretenler bu ilişkinin canlı tanığı olmaya devam ediyorlar. Çatışma zaten bir ilişki değil midir?
Çocuklarını büyüten bazı ebeveynlere şahitlik edersiniz, hatta ana haber bültenlerine kadar düşer. Kış günüdür, çocuk okuldan gelmektedir, biraz geç kalmıştır. Baba köprü üzerinde onu beklemektedir. Kız çocuk biraz geç kaldığı için bir eşya gibi tokatlanır, tekmelenir, bir çuval gibi alınır elle ve yere çarpılır. Baba hırslıdır, üşümüştür. Belki biraz önce bir kahvededir, oradaki oyunda belki kaybetmiştir, kaybetmenin getirmiş olduğu belki bir kırgınlık vardır, belki bir arkadaşı ona laf çarpmıştır. Bir çok olasılık vardır, hangisini sayabiliriz ki, fakat sonuçta bir eziklik duygusu içinde olduğunu kabul edelim. Eziklik duygusunun hıncını biraz geç gelmiş kızından köprü zerinde alır. Yerden yere çarpar ve tesadüfen bir kamere onu kayıt altına alır. (Ana haber bültenine çıkmasaydı soruşturma dahi açılmayacaktı büyük olasılıkla.) Baba tutuklanır ve çocuk ile röportaj yapar haber peşinde koşan muhabir. Çocuk; “babam beni biraz hırpaladı ama ben hep onun yanında kalmak istiyorum, çok seviyorum.” diye belirtir, gözyaşlarını silerken.
Olay, ana haber bültenini izleyen hepimizin gözleri önünde oldu. Birkaç dakika için belki yuh buda mı olur diye iç geçirdik. Bizin dışınızda ve bizden uzak olduğu içinde pek keyifli haber olarak izlemiş de olabilirsiniz.
Dramlar artık keyif vermeye başladı, o yüzden nerede drama varsa, kameralar orayı gösterir oldu. Çünkü, çok izleyici topladığı için ekrandan yayınlanıyor.
30 yılı aşkın bir olay yaşamaktayız. İlk başlarda askerin sesi olan muhabirler olayın yaşadığı yerlerde dramları gözler önüne serer ve terör toplu olarak naletlenirdi. Arkadan keyifli bir film yayınlanırdı. Sonraları bu keyifli filmlerin yerini Kemalettin Tuğcu öykülerine taş çıkaracak senaryolar ekranları doldurmaya başladı.
Ebeveynler çocukları sürekli dövüyor, akıllansınlar diye… Sürekli kendi istedikleri gibi çocuk olmasını istiyorlar. Her dayak sonrasında biraz ödül veriyorlar, sonra bir aykırı davranış gördüğünde yeniden dövüyor. Pavlov bile bunlara bakarak sanırım deneyimini yapmıştır.
Ödül ve dövme ile hizaya getirme.
Dövmek eğitimin parçası. Çocuk, dövmeye karşı gelirse sokakta yaşayan olacaktır ya da yok olacaktır. Sokakta yaşayarak zengin olanların hikayesi sürekli anlatılır. Dünyanın en zenginleri arasında yer alanlar bile ilk başlarda bulaşıkçılık yaptığını anlatır, hatta bazıları mağarada doğduğu hikayesini inanarak anlatır. Bir mafya çatışmasında vurulur, kahraman olur!
Devlet PKK ilişkisi de sanki çocuk ebeveyn ilişkisi gibi olmaya başladı. Devlet saldırıyor, vuruyor, öldürüyor, tutukluyor, topluyor ve sonra açılım diyerek ödüllendiriyor. Sonra yeniden vuruyor, öldürüyor, yumruk atıyor, sonra gel diyor biraz daha görüşelim. PKK ise yaramaz çocuk gibi evi terk etmiyor, sürekli dayak yiyor, vuruyor, öldürüyor, dağları ataşe veriyor, sonra bu işin başka yolu yok, gel oturalım konuşalım diyor. Masa etrafında toplantı öncesi kavga derinleşiyor, karşılıklı öldürüyorlar, dövüyorlar, sonra kavga eden iki taraf değilmiş gibi muhatabı başka yerde arama biziz diyorlar. Kaçıncı defa masa etrafında buluşuyorlar, kaçıncı defa bilek güreşine tutuşuyorlar? Ben bilmiyorum, sayamadım da, bu konuda kitap yazanlar daha iyi bilir, fakat dışarıdan seyreden biri olarak böyle algılıyorum. Neden insanlar öldü, neden cezaevlerine kondular, neden yaralandılar, neden biber gazı ile saldırıldı, neden bayraklara sarılı genç insanlar?
Devlet içinde bulundurduğu tüm renklere karşı aynı derecede acımasız, ama bazılarını özel koruyor, besliyor. O kadar çok besliyor ki, gökyüzü ve şehirlerde karanlık noktalar çoğalıyor, tüm renkleri yutan siyah lekeler gün be gün büyümekte. Mağdur olduğunu söyleyenler, mağdur yapmaya başladılar. Mağdur yaparken de eskiden kalma alışkanlık ile mağdur oldum mağdur oldum diye dans yaparak gülmektedir.
Devlet erkini elinde bulunduranların özgürlük anlayışı sanırım, benim dediğim tarzda hareket edersen ve benim istediğim gibi olursan özgürsün diyor. Farklı olanı ve farklı davranışlara karşı tahammülü yok. Tahammülü bittiğinde gözü kararıyor, köprü üzerindeki baba gibi yerden yere vuruyor, tekmeliyor, küfrediyor, bağırıyor… Ana haberlere çıktığında ise bütün dünya görüyor, çocuk ile gidip röportaj yapılıyor, çocuk; “babam beni biraz hırpaladı ama ben hep onun yanında kalmak istiyorum, çok seviyorum.” diyor.
Her iki tarafta demokrasi istiyor, her iki tarafta özgürlük istiyor, her iki tarafta askerin vesayetine karşı, her iki taraf da anlaşmak istiyor, her iki tarafta bu sorunun çözülmesi tarafı. Masa başına geçmeden başlıyorlar bir birlerinin güçlerini kontrol etmeye, hangisi daha güçlüyse masaya o yumruğunu daha sert vuracak! Yumruğu masaya sert vurayım derken bu ülkenin gençleri bayrak içinde görüldükçe karşılıklı olarak hınç ve nefreti beslemeye devam ediyor.
Devlet çocuğunu döver, biat et der. Çocuk artık güçlenmiştir, hayır der.
PKK’yı ortaya çıkaran devlettir, eğer devlet (12 Eylül kurucu devlet) olmasaydı PKK diye bir örgüt olmayacaktı. Kurucu devletin yasaları ile kurucu devlet gibi bakanlar artık sorunu yok saymıyor ama sorunu daha da derinleştirmekte ve toplum içinde; öfke, nefret, hınç, öç alma duygusunu beslemeye devam etmektedir.
İsmail Cem Özkan
Son günlerde yaşananları anlamaya çalışıyorum ama pek mana verememiştim, fakat öyle bir olay yaşadım ki, olayların sanki dili olmuş gibi oldu!
PKK ve devlet arasında uzun zamandan beri bir ilişki söz konusu olduğunu biliyoruz. Adı konulmamış savaşın başladığı günden beri bu adı konulmamış ilişkiye şimdilerde bir ad verilmeye çalışılıyor. Zaman zaman gazeteci kimliği ile gidip görüşenler, arabulucu olanlar, PKK hakkında kitap üretenler bu ilişkinin canlı tanığı olmaya devam ediyorlar. Çatışma zaten bir ilişki değil midir?
Çocuklarını büyüten bazı ebeveynlere şahitlik edersiniz, hatta ana haber bültenlerine kadar düşer. Kış günüdür, çocuk okuldan gelmektedir, biraz geç kalmıştır. Baba köprü üzerinde onu beklemektedir. Kız çocuk biraz geç kaldığı için bir eşya gibi tokatlanır, tekmelenir, bir çuval gibi alınır elle ve yere çarpılır. Baba hırslıdır, üşümüştür. Belki biraz önce bir kahvededir, oradaki oyunda belki kaybetmiştir, kaybetmenin getirmiş olduğu belki bir kırgınlık vardır, belki bir arkadaşı ona laf çarpmıştır. Bir çok olasılık vardır, hangisini sayabiliriz ki, fakat sonuçta bir eziklik duygusu içinde olduğunu kabul edelim. Eziklik duygusunun hıncını biraz geç gelmiş kızından köprü zerinde alır. Yerden yere çarpar ve tesadüfen bir kamere onu kayıt altına alır. (Ana haber bültenine çıkmasaydı soruşturma dahi açılmayacaktı büyük olasılıkla.) Baba tutuklanır ve çocuk ile röportaj yapar haber peşinde koşan muhabir. Çocuk; “babam beni biraz hırpaladı ama ben hep onun yanında kalmak istiyorum, çok seviyorum.” diye belirtir, gözyaşlarını silerken.
Olay, ana haber bültenini izleyen hepimizin gözleri önünde oldu. Birkaç dakika için belki yuh buda mı olur diye iç geçirdik. Bizin dışınızda ve bizden uzak olduğu içinde pek keyifli haber olarak izlemiş de olabilirsiniz.
Dramlar artık keyif vermeye başladı, o yüzden nerede drama varsa, kameralar orayı gösterir oldu. Çünkü, çok izleyici topladığı için ekrandan yayınlanıyor.
30 yılı aşkın bir olay yaşamaktayız. İlk başlarda askerin sesi olan muhabirler olayın yaşadığı yerlerde dramları gözler önüne serer ve terör toplu olarak naletlenirdi. Arkadan keyifli bir film yayınlanırdı. Sonraları bu keyifli filmlerin yerini Kemalettin Tuğcu öykülerine taş çıkaracak senaryolar ekranları doldurmaya başladı.
Ebeveynler çocukları sürekli dövüyor, akıllansınlar diye… Sürekli kendi istedikleri gibi çocuk olmasını istiyorlar. Her dayak sonrasında biraz ödül veriyorlar, sonra bir aykırı davranış gördüğünde yeniden dövüyor. Pavlov bile bunlara bakarak sanırım deneyimini yapmıştır.
Ödül ve dövme ile hizaya getirme.
Dövmek eğitimin parçası. Çocuk, dövmeye karşı gelirse sokakta yaşayan olacaktır ya da yok olacaktır. Sokakta yaşayarak zengin olanların hikayesi sürekli anlatılır. Dünyanın en zenginleri arasında yer alanlar bile ilk başlarda bulaşıkçılık yaptığını anlatır, hatta bazıları mağarada doğduğu hikayesini inanarak anlatır. Bir mafya çatışmasında vurulur, kahraman olur!
Devlet PKK ilişkisi de sanki çocuk ebeveyn ilişkisi gibi olmaya başladı. Devlet saldırıyor, vuruyor, öldürüyor, tutukluyor, topluyor ve sonra açılım diyerek ödüllendiriyor. Sonra yeniden vuruyor, öldürüyor, yumruk atıyor, sonra gel diyor biraz daha görüşelim. PKK ise yaramaz çocuk gibi evi terk etmiyor, sürekli dayak yiyor, vuruyor, öldürüyor, dağları ataşe veriyor, sonra bu işin başka yolu yok, gel oturalım konuşalım diyor. Masa etrafında toplantı öncesi kavga derinleşiyor, karşılıklı öldürüyorlar, dövüyorlar, sonra kavga eden iki taraf değilmiş gibi muhatabı başka yerde arama biziz diyorlar. Kaçıncı defa masa etrafında buluşuyorlar, kaçıncı defa bilek güreşine tutuşuyorlar? Ben bilmiyorum, sayamadım da, bu konuda kitap yazanlar daha iyi bilir, fakat dışarıdan seyreden biri olarak böyle algılıyorum. Neden insanlar öldü, neden cezaevlerine kondular, neden yaralandılar, neden biber gazı ile saldırıldı, neden bayraklara sarılı genç insanlar?
Devlet içinde bulundurduğu tüm renklere karşı aynı derecede acımasız, ama bazılarını özel koruyor, besliyor. O kadar çok besliyor ki, gökyüzü ve şehirlerde karanlık noktalar çoğalıyor, tüm renkleri yutan siyah lekeler gün be gün büyümekte. Mağdur olduğunu söyleyenler, mağdur yapmaya başladılar. Mağdur yaparken de eskiden kalma alışkanlık ile mağdur oldum mağdur oldum diye dans yaparak gülmektedir.
Devlet erkini elinde bulunduranların özgürlük anlayışı sanırım, benim dediğim tarzda hareket edersen ve benim istediğim gibi olursan özgürsün diyor. Farklı olanı ve farklı davranışlara karşı tahammülü yok. Tahammülü bittiğinde gözü kararıyor, köprü üzerindeki baba gibi yerden yere vuruyor, tekmeliyor, küfrediyor, bağırıyor… Ana haberlere çıktığında ise bütün dünya görüyor, çocuk ile gidip röportaj yapılıyor, çocuk; “babam beni biraz hırpaladı ama ben hep onun yanında kalmak istiyorum, çok seviyorum.” diyor.
Her iki tarafta demokrasi istiyor, her iki tarafta özgürlük istiyor, her iki tarafta askerin vesayetine karşı, her iki taraf da anlaşmak istiyor, her iki tarafta bu sorunun çözülmesi tarafı. Masa başına geçmeden başlıyorlar bir birlerinin güçlerini kontrol etmeye, hangisi daha güçlüyse masaya o yumruğunu daha sert vuracak! Yumruğu masaya sert vurayım derken bu ülkenin gençleri bayrak içinde görüldükçe karşılıklı olarak hınç ve nefreti beslemeye devam ediyor.
Devlet çocuğunu döver, biat et der. Çocuk artık güçlenmiştir, hayır der.
PKK’yı ortaya çıkaran devlettir, eğer devlet (12 Eylül kurucu devlet) olmasaydı PKK diye bir örgüt olmayacaktı. Kurucu devletin yasaları ile kurucu devlet gibi bakanlar artık sorunu yok saymıyor ama sorunu daha da derinleştirmekte ve toplum içinde; öfke, nefret, hınç, öç alma duygusunu beslemeye devam etmektedir.
İsmail Cem Özkan
Kaldırımlar demokrasinin gelişim aynasıdır!
Kaldırımlar demokrasinin gelişim aynasıdır!
Bir ülkede demokrasinin olup olmadığına bakmak mı istiyorsunuz, kaldırımlarına bakın yeterlidir, çünkü kaldırımlar o ülkenin demokrasi aynası işlevini görür.
Demokrasi, azınlıkların hakkını çoğunluk karşısında koruyan sistemdir.
Bir evde hasta olduğunu düşünelim bir an için ve o evin nasıl düzenlendiğini gözünüzde canlandırın. Ev, hastaya göre düzenlendir, onu ihtiyaçlarına cevap verecekmiş gibi ayarlanır ve yaşanır.
Hiçbir arkadaşımın evinde hasta birinin olmasını istemem ama yaşam; hiç beklenmedik anda evde bir hasta yaratabiliyor. Anlık bir durum olabilir, örneğin bir kaza sonucu bir uzvu kopmuş biri evinizde olduğunu düşünün, nasıl çözüm yolları ararsınız? Tekerlekli sandalyenin hareket edebileceği şekilde bir mobilya düzenine ve kapı genişlikleri ona göre yaptırılır. Tuvalet kullanımı, banyonun yeniden düzenlenmesi beraberinde getirir, çünkü onun hareket alanı ve özgür olabilmesi için bütün bu düzenlemeleri evinizde yaptırırsınız. Oturduğunuz binanın kapısı merdivenlerin yanında bir de tekerlekli sandalyenin geçeceği bir eğim yaparsınız, ki bu şekilde bahçeye veya sokağa açılan bir özgür alan olsun. Kısaca evdeki yaşam azınlık olana göre düzenlenir. Onun mutluluğu çoğunluğun mutluluğu olur, onun yaşam azmi çoğunluğun yaşam kavgasına güç verir.
Sağlıklı bireylere göre uzvunu kaybetmiş kişi azınlık olarak kabul edersek, azınlık hakları ev içinde önemlidir ve o azınlığın ihtiyacı için her türlü düzenleme yaparız. Ev içinde hareketlerin kontrolünden, ceza ve ödül kavramları da o azılığın mutluğu için düzenlenir.
Ev örneğimizden yola çıkarsak eğer, sokaklarımız, yaşadığımız şehrimiz, ülkemiz de evimizdir. Evimizin içinde çekirdek aile yerine milyonlarca aile yani ülke fertlerinden oluşan daha karmaşık ve düzenlenmeye muhtaç bir toplum ortaya çıkar. İşte bu düzenlenmeye muhtaç şeyler kurallardır. Bu kuralarla toplum sözleşmesi denir ve bizler bu toplum sözleşmesinin altında oluşturulan yasalar ile yönlendiriliriz, toplum içinde çatışmalar en aza indirmeye çalışırız.
“Toplum Sözleşmesi” J.J. Rousseau tarafından adlandırılmış ve sanayi devrimi olarak kabul ettiğimiz Fransız devriminden beri kullanılmaktadır. Ülkemizde bu toplumsal sözleşmeye anayasa demekteyiz. Her anayasa değişmesi demek, toplum sözleşmesinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelir, her toplumsal sözleşme ise demokrasimizin gelişimi yansıtır.
Bizim ülkemizde toplumsal sözleşmeler hep ileri olmamıştır, Osmanlı askeri gibi bir ileri giderken iki geri gitmiştir, çünkü kaldırımlarımız bunu göstermeye ve haykırmaya devam etmektedir.
Şimdi diyeceksiniz ki kaldırımlar nasıl haykırır?
Evimiz örneğinde düzenlemeleri neye göre yapmıştık, anımsayalım. Uzvunu kaybetmiş bir yakınımıza göre! Peki, sokaklarımızın kaldırımları bu uzvunu kaybetmiş yakınımıza hitap etmekte midir? Kaldırımlarımızı belediyeler yaptığından beri hayır! Bakın kaldırımların haykırmasını duydunuz mu? Hayır diye bağırıyorlar, küçük bazı düzenlemeler yapmışlar, güya tekerlekli sandalye insin diye ama orada normal sağlıklı vatandaş düşüp ayağını sakat yapsın diye yapılmış eğimler olduğunu yaşamış olmanız gereklidir.
Kaldırımlarımız örneğinde olduğu gibi toplumsal sözleşmemizi çoğunluğun ihtiyaçlarına göre yaparsak, orada demokrasiden ve çağdaşlıktan söz edemeyiz. Bir iki göstermelik olarak verilmiş haklar aslında göz boyamadan ve sağlam insanları sakatlamadan başka işe yaramadığını kaldırımlarımıza bakarak söyleyebiliriz.
Yeni bir anayasa için görüş alındığı bugünlerde, devleti yöneten kadro altını çizerek söylemektedir ki, “bizler çoğunluğu azınlık karşısında güçsüz yapmayacağız!”
Bu söylemi demokrasi isteyen biri söyler mi?
Ne demek güçsüz bırakmak, bizler evimizde gösterdiğimiz inceliği neden toplum içinde göstermeyiz? Çünkü çıkarlar daha önemlidir, küçük çıkarlar adı altında o güzelim değişik kültürleri asimile ediyoruz, o güzel ve farklı olan (bize göre) insanları yok ediyoruz, onları evin içine hapsediyoruz. Onların özgürlüklerini yok ederek, kendi özgürlüğümüze daha çok alan açıyoruz ve sorumsuzca, geleceğe bıraktığımız kocaman kara lekedir bu yaptığımız toplumsal sözleşmemiz, anayasalarımız ve ona bağlı düzenlenen yasalarımız.
Bizim övünebileceğimiz, gerçek anlamda özgürlükleri destekleyen bir toplumsal sözleşmemiz oldu mu?
Ne yazık ki hayır!
Kaldırımlarımızın durumu ortada!
Bu kaldırımlar olduğu sürece, bizim düşünce yapımız ve dünyaya bakış açımız değişmeyecektir.
Ölenler her zaman suçlu olacaktır, yaşayanlar ise kader kurbanı!
Geçmişin renkleri hep anılması gereken nostaljik güzellik olarak varlığını koruyacak ama onların izdüşümlerini yok etmek için her türlü linç kültürünü beslemeye devam edeceğiz.
Hazırlanmakta olan yeni toplumsal sözleşmenin çağdaş olabileceğine bu erk yönetimi altında pek mümkün olmadığını yaptıkları son eylemler ile kendisini kanıtlamıştır. Oluşacak olan anayasa, faşist zihniyetlerin yapmış olduğu anayasadan daha ileri olabilmesi için dünyaya bakışlarını değiştirmelerini ve azınlıkların haklarını merkez alarak yapması ile mümkündür, ancak o zaman bizlerin yaşadığı yerlerde kaldırmalarımız da “en azınlık” olanın özgürlüğü ile sonlanır. Şu anda ne yazık ki “sevdiklerimiz” evlerde mahkum yaşamaya devam ediyorlar, özgürlüklerin olmadığı yerde demokrasiden, insan haklarından, çevre duyarlılığından bahsetmek mümkün değildir.
Kaldırımlarımızın düzelebilmesi için yeni anayasamızı; evimizin içinde en değer verdiğimiz cana göre düzenlenmelidir, ancak o zaman çağdaş, demokrat, özgür bir toplum “toplum sözleşmesi” ile mümkün olur.
Bizim gibi geri bıraktırılmış toplumlarda tabandan yukarıya göre örgütlenme olmaz, yukarıdan aşağıya göre olur, o yüzden anaysalar toplumumuzun yaşamı için önemlidir. Ona göre ılımlı İslam oluruz, ona göre faşist, ona göre demokrat ülke olabiliriz. Ama her durumda bizler hep cumhuriyet olarak kalırız!
İsmail Cem Özkan
Bir ülkede demokrasinin olup olmadığına bakmak mı istiyorsunuz, kaldırımlarına bakın yeterlidir, çünkü kaldırımlar o ülkenin demokrasi aynası işlevini görür.
Demokrasi, azınlıkların hakkını çoğunluk karşısında koruyan sistemdir.
Bir evde hasta olduğunu düşünelim bir an için ve o evin nasıl düzenlendiğini gözünüzde canlandırın. Ev, hastaya göre düzenlendir, onu ihtiyaçlarına cevap verecekmiş gibi ayarlanır ve yaşanır.
Hiçbir arkadaşımın evinde hasta birinin olmasını istemem ama yaşam; hiç beklenmedik anda evde bir hasta yaratabiliyor. Anlık bir durum olabilir, örneğin bir kaza sonucu bir uzvu kopmuş biri evinizde olduğunu düşünün, nasıl çözüm yolları ararsınız? Tekerlekli sandalyenin hareket edebileceği şekilde bir mobilya düzenine ve kapı genişlikleri ona göre yaptırılır. Tuvalet kullanımı, banyonun yeniden düzenlenmesi beraberinde getirir, çünkü onun hareket alanı ve özgür olabilmesi için bütün bu düzenlemeleri evinizde yaptırırsınız. Oturduğunuz binanın kapısı merdivenlerin yanında bir de tekerlekli sandalyenin geçeceği bir eğim yaparsınız, ki bu şekilde bahçeye veya sokağa açılan bir özgür alan olsun. Kısaca evdeki yaşam azınlık olana göre düzenlenir. Onun mutluluğu çoğunluğun mutluluğu olur, onun yaşam azmi çoğunluğun yaşam kavgasına güç verir.
Sağlıklı bireylere göre uzvunu kaybetmiş kişi azınlık olarak kabul edersek, azınlık hakları ev içinde önemlidir ve o azınlığın ihtiyacı için her türlü düzenleme yaparız. Ev içinde hareketlerin kontrolünden, ceza ve ödül kavramları da o azılığın mutluğu için düzenlenir.
Ev örneğimizden yola çıkarsak eğer, sokaklarımız, yaşadığımız şehrimiz, ülkemiz de evimizdir. Evimizin içinde çekirdek aile yerine milyonlarca aile yani ülke fertlerinden oluşan daha karmaşık ve düzenlenmeye muhtaç bir toplum ortaya çıkar. İşte bu düzenlenmeye muhtaç şeyler kurallardır. Bu kuralarla toplum sözleşmesi denir ve bizler bu toplum sözleşmesinin altında oluşturulan yasalar ile yönlendiriliriz, toplum içinde çatışmalar en aza indirmeye çalışırız.
“Toplum Sözleşmesi” J.J. Rousseau tarafından adlandırılmış ve sanayi devrimi olarak kabul ettiğimiz Fransız devriminden beri kullanılmaktadır. Ülkemizde bu toplumsal sözleşmeye anayasa demekteyiz. Her anayasa değişmesi demek, toplum sözleşmesinin yeniden düzenlenmesi anlamına gelir, her toplumsal sözleşme ise demokrasimizin gelişimi yansıtır.
Bizim ülkemizde toplumsal sözleşmeler hep ileri olmamıştır, Osmanlı askeri gibi bir ileri giderken iki geri gitmiştir, çünkü kaldırımlarımız bunu göstermeye ve haykırmaya devam etmektedir.
Şimdi diyeceksiniz ki kaldırımlar nasıl haykırır?
Evimiz örneğinde düzenlemeleri neye göre yapmıştık, anımsayalım. Uzvunu kaybetmiş bir yakınımıza göre! Peki, sokaklarımızın kaldırımları bu uzvunu kaybetmiş yakınımıza hitap etmekte midir? Kaldırımlarımızı belediyeler yaptığından beri hayır! Bakın kaldırımların haykırmasını duydunuz mu? Hayır diye bağırıyorlar, küçük bazı düzenlemeler yapmışlar, güya tekerlekli sandalye insin diye ama orada normal sağlıklı vatandaş düşüp ayağını sakat yapsın diye yapılmış eğimler olduğunu yaşamış olmanız gereklidir.
Kaldırımlarımız örneğinde olduğu gibi toplumsal sözleşmemizi çoğunluğun ihtiyaçlarına göre yaparsak, orada demokrasiden ve çağdaşlıktan söz edemeyiz. Bir iki göstermelik olarak verilmiş haklar aslında göz boyamadan ve sağlam insanları sakatlamadan başka işe yaramadığını kaldırımlarımıza bakarak söyleyebiliriz.
Yeni bir anayasa için görüş alındığı bugünlerde, devleti yöneten kadro altını çizerek söylemektedir ki, “bizler çoğunluğu azınlık karşısında güçsüz yapmayacağız!”
Bu söylemi demokrasi isteyen biri söyler mi?
Ne demek güçsüz bırakmak, bizler evimizde gösterdiğimiz inceliği neden toplum içinde göstermeyiz? Çünkü çıkarlar daha önemlidir, küçük çıkarlar adı altında o güzelim değişik kültürleri asimile ediyoruz, o güzel ve farklı olan (bize göre) insanları yok ediyoruz, onları evin içine hapsediyoruz. Onların özgürlüklerini yok ederek, kendi özgürlüğümüze daha çok alan açıyoruz ve sorumsuzca, geleceğe bıraktığımız kocaman kara lekedir bu yaptığımız toplumsal sözleşmemiz, anayasalarımız ve ona bağlı düzenlenen yasalarımız.
Bizim övünebileceğimiz, gerçek anlamda özgürlükleri destekleyen bir toplumsal sözleşmemiz oldu mu?
Ne yazık ki hayır!
Kaldırımlarımızın durumu ortada!
Bu kaldırımlar olduğu sürece, bizim düşünce yapımız ve dünyaya bakış açımız değişmeyecektir.
Ölenler her zaman suçlu olacaktır, yaşayanlar ise kader kurbanı!
Geçmişin renkleri hep anılması gereken nostaljik güzellik olarak varlığını koruyacak ama onların izdüşümlerini yok etmek için her türlü linç kültürünü beslemeye devam edeceğiz.
Hazırlanmakta olan yeni toplumsal sözleşmenin çağdaş olabileceğine bu erk yönetimi altında pek mümkün olmadığını yaptıkları son eylemler ile kendisini kanıtlamıştır. Oluşacak olan anayasa, faşist zihniyetlerin yapmış olduğu anayasadan daha ileri olabilmesi için dünyaya bakışlarını değiştirmelerini ve azınlıkların haklarını merkez alarak yapması ile mümkündür, ancak o zaman bizlerin yaşadığı yerlerde kaldırmalarımız da “en azınlık” olanın özgürlüğü ile sonlanır. Şu anda ne yazık ki “sevdiklerimiz” evlerde mahkum yaşamaya devam ediyorlar, özgürlüklerin olmadığı yerde demokrasiden, insan haklarından, çevre duyarlılığından bahsetmek mümkün değildir.
Kaldırımlarımızın düzelebilmesi için yeni anayasamızı; evimizin içinde en değer verdiğimiz cana göre düzenlenmelidir, ancak o zaman çağdaş, demokrat, özgür bir toplum “toplum sözleşmesi” ile mümkün olur.
Bizim gibi geri bıraktırılmış toplumlarda tabandan yukarıya göre örgütlenme olmaz, yukarıdan aşağıya göre olur, o yüzden anaysalar toplumumuzun yaşamı için önemlidir. Ona göre ılımlı İslam oluruz, ona göre faşist, ona göre demokrat ülke olabiliriz. Ama her durumda bizler hep cumhuriyet olarak kalırız!
İsmail Cem Özkan
21 Mart 2012 Çarşamba
Maydanoz dağılıyor İzmir’in kitapevlerine…
Maydanoz dağılıyor İzmir’in kitapevlerine…
İnsanlar hep yolda karşılaşır sanırsınız değil mi, bazen otobüslerde de karşılaşıyormuş. Uslu uslu belediye otobüsüne oturmuş, Konak’tan Göztepe parkının olduğu durağa doğru gidiyordum. Otobüslerde cep telefonu ile konuşmak yasak olduğu için sessiz ve otobüsün çıkardığı gürültüler içinde kendi iç dünyama dalmış, bir yandan da ineceğim durağı kaçırmamak için çevreme bakıyor gibi yapıyordum.
Bir de ne göreyim, olacak iş değil, otobüsün içinde iki tanıdık yüz. İkisi de karikatür çizeri olmasın mı? Serde karikatür çizerliğinden gelen bir dostluk var, üstelik Mustafa Yıldız ile yıllar öncesi ortak sergi içinde yer almışım. O yıllarda Mustafa henüz çalışıyordu, emekli olmamıştı. Yıllar yılı çizgilerini değişik yerlerde görmüş, bir karikatür vurgunu arkadaşımdı. Hep deniz vurgun yapmaz ya, karikatür de yapar. Bir yaptı mı ömür boyu üzerinde izini taşırsın. Mustafa’da izini hep üzerinde taşıyan biri. Karikatür vurgunu olacak da karikatürün olduğu yerde olmayacak mı? Elbette olacak. Mustafa emekli olunca bir baktım karikatür adına ne yapılıyorsa orada.
Emekli olunca, bir de İzmir karikatürcüler temsilciliğini alıp, ceketinin yakasına dernek rozetini takınca, karikatür için İzmir dar gelmiş, egeye açılıvermiş. Kasabalarda, şehirlerde yerel yönetimler ile işbirliği içinde yarışmalarda, sergilerde ismini görür oldum. Karikatür için ayaklı okul olmuş, her gittiği yerde öğrencilere karikatür kursu verir olduğunu değişik web sayfalarında görür oldum. Bol fotoğraflar, bol gülümsemeler, bol sergiler içinde bir de 2012 yılının başında dergi kazandırmış İzmir şehrine. Maydanoz adını verdikleri yerel mizah dergisi, “her eve girer” sloganı ile Ocak ayında ilk sayısını yayınlamış.
İlk sayının başyazısını yazmış Mustafa Yıldız. Uzun süredir unutulan mizah dergiciliğine yeniden hayat verdik demekte ve çok iddialı sayılacak cümleler içinde ilk sayısını bir ekip ile hazırlamışlar. İzmirli çizerlerin yanında, İzmirli yazarların da yer aldığı dergi, bütün sayfaları renkli olarak basılmış ve okuyucunun beğenisine sunulmuş.
İşte ben otobüste bu karikatür çizeri ile rastlaştım. Valla billa da benim planladığım bir buluşma değildi, her şey olasılık içinde yer alıyor! Olmaz demeyin olasılıklardan biri otobüste başınıza gelir, benim başıma geldiği gibi. Ve ilk merhaba ile birlikte Maydanoz dergisini, derginin sahibinin elinden aldım. Daha önce elime geçmeyen üç sayı elime geçmiş oldu.
Dergileri ilk anda alıp göz gezdirdim ama göz gezdirmekle kalmadım okudum, izledim. Derginin periyodik olarak çıkışına baktım. Mustafa çalışkanlığını göstermiş ve dergiyi aksatmadan zamanında yayınlamış. Elbette tek başına yapmadı, onun adına bütün emeği geçenlere de selam göndermeden duramayacağım.
İzmir’de bir mizah dergisinin olması, muhalif bir sesin olması anlamına gelir. Maydanoz klasik haftalık dergilerin çizgisinden ayrı, kendisi içinde bütünlüklü dergi izlenimini veriyor. Her sayıda bir konu işleme yerine çizerlerine özgürlük tanımış ve çizerleri kendi bölümlerinde düşüncelerini gündeme ya da hayata uygun gördüklerini yansıtmışlar. İzmir’in çizerlerinin dışında çizere de yer vermişler, bu sayede yöreselcilik yapmamışlar! Taaa Trabzon’dan bir çizer bile İzmir sokaklarında ve evlerine konuk olmuş.
Karikatür ağırlıklı bir dergi içinde daha önceden tanıdığım güzel dostlarımın yazılarını da görmekten büyük mutluluk duydum.
Maydanoz dergisi ve çevresinde yer alanlar; eskiden olduğu gibi sergilere devam ediyorlar, karikatür etkinlikleri, yarışmalar, eğitim… kısaca çalışkan insanların emeklerini sayfalarda, İzmir basınında görmekten mutluluk duydum. Gelmekte olan genç kuşak içinde bir eğitim yeri olacağını düşünüyorum, elbette verdikleri derslerden yetişen karikatürcü de bu dünya içinde yerini ağır ağır alacaktır.
Maydanoz yerel bir dergi olmasına rağmen, evrensel sorunlara sayfalarında daha çok yer vermeyi tercih etmiş. İzmir yerelinde ya da ege yerelinde yaşanan sorunları sayfaları içinde bulmak şimdilik yokmuş gibi ama yakında bu yerel duruş ve bakışın izlerini sayfalarda göreceğimi düşünüyorum.
Bir de izmir’de müze açılmış ama o konuda fazla bilgim olmadığı için pek bir şey diyemeyeceğim. Zaten konumuz ile de ilgisi olmadığı için sadece demesinler müzeden bahsetmedi diye yazdım. Müze anlayışı konusunda ülkemizin karnesinin pek parlak olmadığını biliyorum. Düşünebiliyor musunuz, bir yıl içinde müzelerimizden ne kadar tarihi eser çöpe atılıyor? Geçmiş senelerde 35 bin adet parça çöpe atılıyordu. İşte müzelerimizin hali bu şekilde. Bu şekilde olmasına rağmen, doğru korunan tarihi eserleri, ülkemizin o çok korunaklı müzelerine getirmek için evrensel olarak hukuk mücadelesi verenleri görünce mizah mizah diyorum, geçiyorum. Gerçek anlamda müze anlayışı oturtulana kadar, bütün eserlerimizi, müze kavramını oturtmuş ülkeler tarafından korusun ve yönetsin derim. Her müzeye girdiğimde acaba bu gördüklerimi gelecek geldiğimde görür müyüm diye bakıyorum açıkçası. Kıskaca müze kavramının oturmadığı bir ülkede, müze adına yapılan şeyleri görmek için acele etmiyorum. Vaktim olduğunda girip bakacağım ama aman aman mutlaka göreyim gibi bir duygum yok.
Nereden geldi şu müze kavramı, neyse güzel okuyucular, müze bir yana, Mustafa’nın çalışkanlığı kavramı bir tarafa. İyi niyet ile yapılan her çalışma desteklenmeli… Okuyarak o desteği verdiğime inanıyorum. İzmir’in ihtiyacı vardı, o ihtiyaca cevap vermek için İzmir’in mizah dergisi umarım uzun soluklu ve ilk sayıda belirlediği hedeflere ulaşır. Nice sayılara… başarılar…
Bir otobüs yolcuğu sırasında elime geçen dergi ve anılar eşliğinde Göztepe parkı durağına geldim, inmek için düğmeye bastım ve gecenin meltem rüzgarı eşliğinde ailemin evine doğru elimde Maydanoz dergisi ile otobüsten uzaklaştım.
İzmir’in her sokağı geçmişimden bir şey anlatmaz ama İzmir’in geçmişinden bir şeyleri fısıldar. İzmir, çok kültürlü, çok dilli bir Akdeniz liman şehriydi. Bugünde liman şehri ama bir dil tarafından istila edilmiş gibi gözükse de, kendi içinde geçmişin o güzel Levanten kokularını, Sefarad, Rum mutfağının leziz kokuları yayılır İzmir sokaklarına. Bir de arada Maydanoz dağılıyor…
İsmail Cem Özkan
İnsanlar hep yolda karşılaşır sanırsınız değil mi, bazen otobüslerde de karşılaşıyormuş. Uslu uslu belediye otobüsüne oturmuş, Konak’tan Göztepe parkının olduğu durağa doğru gidiyordum. Otobüslerde cep telefonu ile konuşmak yasak olduğu için sessiz ve otobüsün çıkardığı gürültüler içinde kendi iç dünyama dalmış, bir yandan da ineceğim durağı kaçırmamak için çevreme bakıyor gibi yapıyordum.
Bir de ne göreyim, olacak iş değil, otobüsün içinde iki tanıdık yüz. İkisi de karikatür çizeri olmasın mı? Serde karikatür çizerliğinden gelen bir dostluk var, üstelik Mustafa Yıldız ile yıllar öncesi ortak sergi içinde yer almışım. O yıllarda Mustafa henüz çalışıyordu, emekli olmamıştı. Yıllar yılı çizgilerini değişik yerlerde görmüş, bir karikatür vurgunu arkadaşımdı. Hep deniz vurgun yapmaz ya, karikatür de yapar. Bir yaptı mı ömür boyu üzerinde izini taşırsın. Mustafa’da izini hep üzerinde taşıyan biri. Karikatür vurgunu olacak da karikatürün olduğu yerde olmayacak mı? Elbette olacak. Mustafa emekli olunca bir baktım karikatür adına ne yapılıyorsa orada.
Emekli olunca, bir de İzmir karikatürcüler temsilciliğini alıp, ceketinin yakasına dernek rozetini takınca, karikatür için İzmir dar gelmiş, egeye açılıvermiş. Kasabalarda, şehirlerde yerel yönetimler ile işbirliği içinde yarışmalarda, sergilerde ismini görür oldum. Karikatür için ayaklı okul olmuş, her gittiği yerde öğrencilere karikatür kursu verir olduğunu değişik web sayfalarında görür oldum. Bol fotoğraflar, bol gülümsemeler, bol sergiler içinde bir de 2012 yılının başında dergi kazandırmış İzmir şehrine. Maydanoz adını verdikleri yerel mizah dergisi, “her eve girer” sloganı ile Ocak ayında ilk sayısını yayınlamış.
İlk sayının başyazısını yazmış Mustafa Yıldız. Uzun süredir unutulan mizah dergiciliğine yeniden hayat verdik demekte ve çok iddialı sayılacak cümleler içinde ilk sayısını bir ekip ile hazırlamışlar. İzmirli çizerlerin yanında, İzmirli yazarların da yer aldığı dergi, bütün sayfaları renkli olarak basılmış ve okuyucunun beğenisine sunulmuş.
İşte ben otobüste bu karikatür çizeri ile rastlaştım. Valla billa da benim planladığım bir buluşma değildi, her şey olasılık içinde yer alıyor! Olmaz demeyin olasılıklardan biri otobüste başınıza gelir, benim başıma geldiği gibi. Ve ilk merhaba ile birlikte Maydanoz dergisini, derginin sahibinin elinden aldım. Daha önce elime geçmeyen üç sayı elime geçmiş oldu.
Dergileri ilk anda alıp göz gezdirdim ama göz gezdirmekle kalmadım okudum, izledim. Derginin periyodik olarak çıkışına baktım. Mustafa çalışkanlığını göstermiş ve dergiyi aksatmadan zamanında yayınlamış. Elbette tek başına yapmadı, onun adına bütün emeği geçenlere de selam göndermeden duramayacağım.
İzmir’de bir mizah dergisinin olması, muhalif bir sesin olması anlamına gelir. Maydanoz klasik haftalık dergilerin çizgisinden ayrı, kendisi içinde bütünlüklü dergi izlenimini veriyor. Her sayıda bir konu işleme yerine çizerlerine özgürlük tanımış ve çizerleri kendi bölümlerinde düşüncelerini gündeme ya da hayata uygun gördüklerini yansıtmışlar. İzmir’in çizerlerinin dışında çizere de yer vermişler, bu sayede yöreselcilik yapmamışlar! Taaa Trabzon’dan bir çizer bile İzmir sokaklarında ve evlerine konuk olmuş.
Karikatür ağırlıklı bir dergi içinde daha önceden tanıdığım güzel dostlarımın yazılarını da görmekten büyük mutluluk duydum.
Maydanoz dergisi ve çevresinde yer alanlar; eskiden olduğu gibi sergilere devam ediyorlar, karikatür etkinlikleri, yarışmalar, eğitim… kısaca çalışkan insanların emeklerini sayfalarda, İzmir basınında görmekten mutluluk duydum. Gelmekte olan genç kuşak içinde bir eğitim yeri olacağını düşünüyorum, elbette verdikleri derslerden yetişen karikatürcü de bu dünya içinde yerini ağır ağır alacaktır.
Maydanoz yerel bir dergi olmasına rağmen, evrensel sorunlara sayfalarında daha çok yer vermeyi tercih etmiş. İzmir yerelinde ya da ege yerelinde yaşanan sorunları sayfaları içinde bulmak şimdilik yokmuş gibi ama yakında bu yerel duruş ve bakışın izlerini sayfalarda göreceğimi düşünüyorum.
Bir de izmir’de müze açılmış ama o konuda fazla bilgim olmadığı için pek bir şey diyemeyeceğim. Zaten konumuz ile de ilgisi olmadığı için sadece demesinler müzeden bahsetmedi diye yazdım. Müze anlayışı konusunda ülkemizin karnesinin pek parlak olmadığını biliyorum. Düşünebiliyor musunuz, bir yıl içinde müzelerimizden ne kadar tarihi eser çöpe atılıyor? Geçmiş senelerde 35 bin adet parça çöpe atılıyordu. İşte müzelerimizin hali bu şekilde. Bu şekilde olmasına rağmen, doğru korunan tarihi eserleri, ülkemizin o çok korunaklı müzelerine getirmek için evrensel olarak hukuk mücadelesi verenleri görünce mizah mizah diyorum, geçiyorum. Gerçek anlamda müze anlayışı oturtulana kadar, bütün eserlerimizi, müze kavramını oturtmuş ülkeler tarafından korusun ve yönetsin derim. Her müzeye girdiğimde acaba bu gördüklerimi gelecek geldiğimde görür müyüm diye bakıyorum açıkçası. Kıskaca müze kavramının oturmadığı bir ülkede, müze adına yapılan şeyleri görmek için acele etmiyorum. Vaktim olduğunda girip bakacağım ama aman aman mutlaka göreyim gibi bir duygum yok.
Nereden geldi şu müze kavramı, neyse güzel okuyucular, müze bir yana, Mustafa’nın çalışkanlığı kavramı bir tarafa. İyi niyet ile yapılan her çalışma desteklenmeli… Okuyarak o desteği verdiğime inanıyorum. İzmir’in ihtiyacı vardı, o ihtiyaca cevap vermek için İzmir’in mizah dergisi umarım uzun soluklu ve ilk sayıda belirlediği hedeflere ulaşır. Nice sayılara… başarılar…
Bir otobüs yolcuğu sırasında elime geçen dergi ve anılar eşliğinde Göztepe parkı durağına geldim, inmek için düğmeye bastım ve gecenin meltem rüzgarı eşliğinde ailemin evine doğru elimde Maydanoz dergisi ile otobüsten uzaklaştım.
İzmir’in her sokağı geçmişimden bir şey anlatmaz ama İzmir’in geçmişinden bir şeyleri fısıldar. İzmir, çok kültürlü, çok dilli bir Akdeniz liman şehriydi. Bugünde liman şehri ama bir dil tarafından istila edilmiş gibi gözükse de, kendi içinde geçmişin o güzel Levanten kokularını, Sefarad, Rum mutfağının leziz kokuları yayılır İzmir sokaklarına. Bir de arada Maydanoz dağılıyor…
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)