17 Ağustos 2012 Cuma

Kaderin ortaklaşması… Kader kavramını pek irdelemedim fakat ben kader kavramını halkın kullandığı anlamda kullanacağım, ortak gelecek ve geçmiş… Bir uçağa, otobüse, metroya, metrobüse, dolmuşa, trene, vapura bindiğiniz an o an için o yolcular ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Hatta bir caddede kalabalık içinde olduğunuz an, hiç tanımadığınız ve hayatınızda o an dışında belki hiç görmeyeceğiniz insanlar ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Bir an, bir olay olduğunda, sonucunda hastaneye, başka yere gitmek zorunda olduğunuz insanlar ile o anlık için bir kader ortaklığınız oluyor. O olaydan yaralanmamış iseniz ve tanık olmayacaksanız o anlık travmadan hemen çıkabilirsiniz, hatta akşam haberleri seyrederken ben oradaydım diyebilirsiniz. Olayın yaşadığı an kader denen kavram ortaya gelir ve oturur. Her yolculuk bende bu kavramı yeniden canlandırır, hangi araç ile gidersem gideyim yolculuk boyunca o araç içindekiler kader ortağı olmuş olurlar. Uçak yolculuğundan o yüzden hazmedemem, çünkü kader ortaklığının sonucunda yolcuların büyük bölümünün kaderi yaşamın noktalanması aynıdır. Hangi geçmişten, hangi umutlar içinde olursanız olun, hatta bir birinize zıt düşünceden, yaşam biçiminden insanların olduğu o araç sizi ortak bir kadere yolculuk boyunca bağlıyor. Kazasız, sorunsuz bitirdiğiniz her yolculuk bir kader ortaklığınız bozar… Hiçbir şekilde yan yana gelemeyeceğim insanlar ile yolculukta aynı havayı paylaşmak bende karmaşık duygular yaşatır her yolculuk sonunda bu karmaşık duygular buhar olur uçar. Fakat daha uzun bir yolculuk var ki, o da hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz, atarımızın ve bizim ülkemiz. Bir ülkenin kader çizgisi içinde yaşaya insanların ortak kadaeri o ülkenin içinde olduğu sorunlar ve savaşlardır. Hiç beklemediğiniz bir anda bir ülke savaşa girmesi, terör olayları ile kan ile yıkanması bir çok insanın kaderinin ortaklaştırıyor. Hiç alakanız olmayan bir çok toplumsal olay sizin de sırtınıza kambur olarak yapışır ve her gittiğiniz toplum içinde o kambur sürekli anımsatılacaktır. İşte bizim ortak kaderimiz içinde o kamburlardan biri Ermeni Tehcir olayıdır. Ne yazık ki kaderimiz bizi yaşamadığımız, tasvip etmediğimiz bir olayın ortak kaderi yapmıştır. Yakın tarihimiz içinde Şemdinli, Sivas, Antep, Dink… cinayetleri toplumumuzun üzerine kambur olarak yapışmıştır, üstelik hiç birimiz o olayı tasvip etmediğimiz gibi, karşı olmamıza rağmen sorumluluk ortaktır. Kader ağlarını öğle örer ki, bir anda hem kurban hem de katili yapabilir… İsmail Cem Özkan


c

Kader kavramını pek irdelemedim fakat ben kader kavramını halkın kullandığı anlamda kullanacağım, ortak gelecek ve geçmiş…
Bir uçağa, otobüse, metroya, metrobüse, dolmuşa, trene, vapura bindiğiniz an o an için o yolcular ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Hatta bir caddede kalabalık içinde olduğunuz an, hiç tanımadığınız ve hayatınızda o an dışında belki hiç görmeyeceğiniz insanlar ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Bir an, bir olay olduğunda, sonucunda hastaneye, başka yere gitmek zorunda olduğunuz insanlar ile o anlık için bir kader ortaklığınız oluyor. O olaydan yaralanmamış iseniz ve tanık olmayacaksanız o anlık travmadan hemen çıkabilirsiniz, hatta akşam haberleri seyrederken ben oradaydım diyebilirsiniz. Olayın yaşadığı an kader denen kavram ortaya gelir ve oturur.
Her yolculuk bende bu kavramı yeniden canlandırır, hangi araç ile gidersem gideyim yolculuk boyunca o araç içindekiler kader ortağı olmuş olurlar. Uçak yolculuğundan o yüzden hazmedemem, çünkü kader ortaklığının sonucunda yolcuların büyük bölümünün kaderi yaşamın noktalanması aynıdır. Hangi geçmişten, hangi umutlar içinde olursanız olun, hatta bir birinize zıt düşünceden, yaşam biçiminden insanların olduğu o araç sizi ortak bir kadere yolculuk boyunca bağlıyor. Kazasız, sorunsuz bitirdiğiniz her yolculuk bir kader ortaklığınız bozar…
Hiçbir şekilde yan yana gelemeyeceğim insanlar ile yolculukta aynı havayı paylaşmak bende karmaşık duygular yaşatır her yolculuk sonunda bu karmaşık duygular buhar olur uçar. Fakat daha uzun bir yolculuk var ki, o da hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz, atarımızın ve bizim ülkemiz. Bir ülkenin kader çizgisi içinde yaşaya insanların ortak kadaeri o ülkenin içinde olduğu sorunlar ve savaşlardır. Hiç beklemediğiniz bir anda bir ülke savaşa girmesi, terör olayları ile kan ile yıkanması bir çok insanın kaderinin ortaklaştırıyor. Hiç alakanız olmayan bir çok toplumsal olay sizin de sırtınıza kambur olarak yapışır ve her gittiğiniz toplum içinde o kambur sürekli anımsatılacaktır. İşte bizim ortak kaderimiz içinde o kamburlardan biri Ermeni Tehcir olayıdır. Ne yazık ki kaderimiz bizi yaşamadığımız, tasvip etmediğimiz bir olayın ortak kaderi yapmıştır.
Yakın tarihimiz içinde Şemdinli, Sivas, Antep, Dink… cinayetleri toplumumuzun üzerine kambur olarak yapışmıştır, üstelik hiç birimiz o olayı tasvip etmediğimiz gibi, karşı olmamıza rağmen sorumluluk ortaktır. Kader ağlarını öğle örer ki, bir anda hem kurban hem de katili yapabilir…
İsmail Cem Özkan

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Görmemişin bi madalyonu olmuş…


Görmemişin bi madalyonu olmuş…

Görmemişin bir madalyası olmuş, tutmuş bayrağını vücuduna sarmış... Faşizmin yaşandığı ülkede sporcu olmak duruş ister, eğer duruşunuz yoksa faşizmin bir propaganda aracına dönüşürsünüz ve faşizmin propaganda bakanlığı istediği gibi kullanacak ve zamanı geldiğinde çöpe atacaktır.
Nazi döneminde başlayan bu gelenek bugünde devam ediyor. Faşist ülkelerin sporcuları madalya kokladığı an bir anda ünlü oluyor ve bayrak şovu yapıyorlar...
Nazilerin dünya şampiyonu boksörünü anımsayan var mı? Nazi Almanya’sında gazetelerde çıkan boy boy haberlerden ve görüntülerden haberi olan var mı? Hadi o kadar uzağa gitmeyeli, bizim atom karıncamız, haltercimiz adını anımsayan var mı? Haltercimiz altın madalya alırken cezaevlerinden çıkan işkence seslerini dışarıdaki sevinç çığlıkları bastırıyordu...
Atatürkçülük yıllardır savunulur durulur ama Atatürkçülük denilen şeyi 12 Eylül rejimi mezara koydu, şimdi savunulan anladığım kadarı ile sanırım karikatür olanı... Benim gördüğüm ve bildiğim tüm Atatürkçüler liberal ekonomiyi savunuyor. Planlı programlı bir ekonomi onlara ucube geliyor...
Çevremizde görmüşsüzdür, her önüne gelen bugün yaşananları sola yükleme telaşı içindedirler, vur abalıya demiş atalarımız, her şeyi solun üzerine yıkarak vicdan rahatlatmayı seçenler, suçladıkları soldan da bir haberlerdir. Bu ülkenin bu şekle gelmesinde hiç bir suçu yoktur, çünkü iktidar erkini hiç alamadılar... İktidar kimin elindeyse o bu hale getirdi... İktidar da ülkemizde her zaman Amerika’nın dediği oldu, o yüzden bu ülkenin bu hale gelmesi ne sağın ne de solun işidir, Amerikan politikasının ürünüdür...
Atatürkçülük yok, hiç olmadı da... Olduğunu söyleyenler hep tarih bilgisini saptırarak verdiler... Yeni bir ideoloji yaratmaya çalıştılar... Arada tampon olarak... Ama olamadı, çünkü liberal ekonomi savunuculuğu her şeyi kullanıp çöpe attı... Liberal ekonominin sonunda omurgasız, biçimsiz, moda değim ile ucube bir şey ortaya çıktı. Sistemin yarattığı sorunları çözme yerine kolaj yapmaya ya da estetik yapmaya gidildi... O durumda birileri de gelir, senin devletini biçimlendirir...
Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir ülkeden tek bir doğrunun olduğu ülke yaratılmaya kalkıldı...
Atatürkçülük adına ılımlı İslam gerçekleştiren Amerikan ordusunun neferleridir(!), onlarda şimdi yargılanmamak için hastaneden rapor alma telaşındalar, çünkü işleri bitmiş, Amerika’nın kullanıp attığı çöplükteler... Bugün ki iktidarda yakında onların yanına gidecektir, Amerika kullanır atar, attıklarının hali nasıldır diye bakmaz...
Sol bağımsız, özgür bir Türkiye ütopyasına sahiptir.... Bu arada sol dediğimin içinde CHP yer almaz, CHP AKP'nin karikatürü gibidir, durduğu yeri bilemez konumda ve AKP gündeminin peşinden koşar... O yüzden Erdoğan’ın dalgası içinde kendisini savunmaya çalışır...
Ben; tek doğruların yaşadığı, tek dilin, tek dinin, tek ulusun yaşadığı bir ülke istemedim. Bir arada yaşama kültürünün geliştiği, insan haklarına saygılı, doğa ile barışık bir ülke hayal ettim... İktidar olanlardan her daim uzak durdum, çünkü iktidar olmak demek (var olan çağda ) işlenen cinayetlere ortak olmak demektir... Ben daha başka şey istiyorum, Sait Faik duyarlılığında, Yaşar Kemal dilinde, Orhan Veli sadeliğinde, Aziz Nesin çalışkanlığında bir yaşam istedim... O yüzden sol düşünceyi savundum, savunuyorum... Bir arada yaşamak için kendi duruşumu belirledim... ABD’nin ülkemizdeki politikalarına ancak solcular izin vermez, o yüzden ABD emperyalist düşüncesine karşı olduğu için solcu oldum... ABD politikasına doğru diyen herkesi karşıma aldım, arkadaş dahi yapmadım kendime, biliyorum ki, ABD düşüncesini savunmak demek, çıkar için ilişki kurmak anlamına gelir...
Görmemişin bi madalyonu olmuş, Türkiyem Türkiyem şarkısı söyleyen sanatçı gibi bayrağı vücuduna sarmış, olayı izleyenlerden de ondan gurur duymuş...
Sanal dünyada bayrağa sarılı sporcunun resmini /fotoğrafını paylaşmış...
İsmail Cem Özkan

2 Ağustos 2012 Perşembe

Dereler yok olmuş, yatakları artık boş.


Dereler yok olmuş, yatakları artık boş.

Hep kıskanmışımdır isim söyleyince onun hakkında bir şeyler anlatmak, şarkıcının ismini söyle hemen şarkısını söylemek. Şehir isimleri, insan isimleri, doğada yaşanan her hangi bir şeyin ismi. Ben de isim tutma yeteneğim yok, dil öğrenirken de bu zorluğu çok çektim, isimler bende çağrışım yapmaz, benim hafızam fotoğraf hafızasıdır, bir şeyi göreyim fotoğraflarım, o fotoğraf sürekli beynimin bir yerinde durur, o fotoğrafı çağrıştıran bir şey olduğunda gözümün önüne o fotoğraf gelir.
Çok yer gördüm çok yer gezdim, binlerce insan ile tanıştım, milyonlarca insanın yarattığı eserler ile göz göze geldim. İnsan doğayı biçimlendirirken, doğada insanı biçimlendiriyor. Ta ki bugünlerde yaşadıklarım doğanın insanı biçimlendirdiği kavramına inancım azalana kadar. İnsan kendi yarattığı doğanın kurbanı oldu, insanın yarattığı doğa insanı biçimlendiriyor, aptallaştırıyor.
Bugünlerde bir çok dere, ırmak gördüm. Yataklarında sürüklenmiş binlerce, milyonlarca taş görüm. Dere yataklarında bir zamanlar derelerin gerçek hakimi suların taşıdığı taşlar yeri yerinde duruyordu. Sular buhar olmuş, taşlar için zaman durmuş gibidir. ne taş hareket ediyor, ne de yatak. Dere yataklarını yeşillikler istila ediyor, kayaların taşların arasından yeşil fidelerini uzatmışlar.
Derlerin kuruması eskiden doğal bir olayın sonucunda olduğunu düşünürdük, fakat insanın daha çok para kazanma hırsı, daha fazla enerjiyi toprağa atmak için derelerin yataklarına hidroelektrik santraller yapılmasını öngörmüş, doğayı kendisinin kölesi olarak gören insan tarafından.  Derelerin fotoğrafını fotoğraf makinem ile çekemedim, içimden ölü bir yatağın fotoğrafını çekmek gelmedi. Kayaların, taşların zamanını ve hareketini yok eden insanın bu son eserinin fotoğrafını çekemedim. O derelerin kenarında, içinde yaşayan canlıların yok olmasını ve sessizliğinin fotoğrafını çekemdim. Kısaca elim fotoğraf makinesine gitmedi ama beynimin bir kenarına o fotoğraf işlendi.
“Cenazem ben hariç herkes orada” dediğini duyar gibiyim…
Doğa bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama kaç kişi bunu duyuyor dersiniz?
İsmail Cem Özkan

31 Temmuz 2012 Salı

Boyları benzer ama sonuçları benzemez umarım!


Boyları benzer ama sonuçları benzemez umarım!
Osmanlı son süreci ile bugün yaşananlar arasında bir paralellik var mıdır? Paralellik yok gibi gözükse de çağrışım yapan bir çok şey ile karşı karşıyayız.
Osmanlı yıkım sürecinde en önemli rolü oynayan bir damattır. Damat ufak boyludur ve kaprislidir. Kaprisi o kadar büyüktür ki, kendisine gelen her eleştiriyi küfür olarak algılamakta ve kendi ağzına bakmadan karşısındakini küfürbaz olarak ilan etmektedir.
Osmanlı son döneminde o zamanki dil ile istibdat vardır. Onlar aslında özgürlük için o dönemin dili ile hürriyet için istibdada karşı mücadele vermiş, ordunun, devletin başını sembolik düzeye indirmiş, yerine bir konsey (parti) geçmiştir. Parti merkezi, yürütmesi bir anda iktidar ile kucaklaşmış ve iktidarı kaybetme korkusu yüzünden, iktidar koltuğuna oturur oturmaz müthiş bir mücadele vermiş, mücadelesi sonucunda hapishaneler gereğinden fazla dolmuş, karanlık sokaklarda ölüm kol gezmiş.
İktidarın gücünü ve getirmiş olduğu ayrıcalıkları yaşayan sarayın damadı; yaklaşmakta olan savaşın kokusunu kendisine göre almış ve safını belirlemiştir. Gerçi bu saf kendi arzusu yönünde değil, İngiltere ve Fransa’nın istekleri yönünde Almanya kucağına oturmuştur, çünkü İngiltere ve Fransa kendi yanlarına alırsa o muhteşem petrol yataklarının üzerine oturması daha uzun sürecektir. O dönemde henüz yeni tip emperyalizm yoktur, asker ile gir, yağmala, kukla devlet kur ve kaynaklar ülkeye aksın şeklindeydi. Ufak tefek boylu damat savaş bakanlığı diye bir bakanlık icat edip, genelkurmay başkanını da Alman atadıktan sonra küçülen devleti büyütme aşkı içinde savaşa doğru yelkenini doldurmuştur.
Savaş ve sonrasını hep birlikte yaşadık, özgürlük diye yola çıkanlar büyük bir sürgün (tehcir = zorunlu göç = soykırım) kavramlarını gelecek kuşağa aktararak tarihin sayfaları arasında yok oldu. Bir de kazanılmamış zaferlerin bayramları, unutturulan toplu cinayetlerin izdüşümleri bugün dahi bu ülkenin toprakları içinde kor halinde bulunmaktadır.
Günümüzde de bir damat vardır, damat olduğu işletme sayesinde bir üniversite yönetim kurulu başkanlığına bir de dışişleri bakanlığı koltuğuna sahiptir. Elbette sadece damat olduğu için gelmedi bugünkü koltuğuna, kendisini yetiştirmiş, idealleri olan biridir. İnatçıdır, inadı nerede nasıl adım atacağını ona söyler, o da ona göre adımını atar, sonucunu düşünmez, çünkü o idealleri için sonucuna katlanacağı işlere imzasını atar.
Padişahın damadı gibi karikatürleri çizilir, boyu ufak olarak ama padişah damadı gibi ön sırada değildir, çünkü onun önünde bir de baş bakanı vardır. Başbakanın gölgesi altında ama kendi idealleri içinde ikna ettiği sürece gölgenin en önünde bulunmaya özen göstermektedir.  Sıfır problem diyerek geldiği koltuğa, sıfır komşu bıraktı, her komşu ile ya savaş konumunda ya da savaş çığırtkanlığı gibi sohbet halindeyiz. Komşularımızın arkasındaki devletler ile daha samimi fotoğraflar çekilmekte, fakat bu hamburger misali yapılan ilişkilerde önce hamburger ekmeği yenilebileceği hiç akıllarına gelmemektedir. Hamburger belki çizburger olabilir!
Ülke içinde huzursuzluk, çatışma gün geçmiyor ki değişik şehirlerinde ve birbirinden bağımsız ama içeriği aynı şekilde olmaya devam ediyor. İktidar kendisi için cepheler yaratarak daha fazla iktidarda kalma yollarını aramaktadır, çünkü cepheleşen toplumda mantık, akıl rafa kaldırılır ve duygular ile karar verilir. Duygular ile karar verildiğinde ise sonuçları gelecek kuşağa aktarılan bir kara leke olarak tarih sayfalarında yerini alır.
Bu iktidar döneminde kara lekeler tarih sayfasında yerlerini aldı. Katillerin teker teker affedilmesi şeklinde yasal düzenlemeler yapılmış, Uludere’de yaşanan katliam ve sonrası Kürtlerin gösteri yapma hakları yasa dışı ilan edilmiştir ve bütün bu yaşananlar ülkede yürürlükte olan yasalara uygundur.
Suriye’de yaşananlar ve sonrası alınan kararlar tarihin bir dönemi ile paralellik kurmadım ama çağrışım yaptığını düşünüyorum. Umarım tarih çağrışım yaptığımız döneme benzer sonuçları bize yaşatmasın.
Savaşa karşı barış sesini yükseltelim. Duygularımız ile değil, akıl ile karar verelim. Duyguları ile hareket edenler, boynunda asılı olan muskaya güvenerek kendisini güvende hissedenlerin aldığı kararlara ortak olmayalım.
Muskanın gücü ile savaş diyenlere kulağımızı kapatalım, çünkü muskalar ile hayatını düzetmeye çalışanlar, oradan aldığı güç ile en güçlü benim diyenler bilmelidir ki, muskayı yazanlar bu dünyada en büyük ve güçlü değildir, eğer muska gücü ile bir yere gelen olsaydı, önce muska yazanlar bu ülkenin en üst noktasına gelirdi. Üstelik İslam dini muska takanları ve muskaya inanları İslam dinin dışına itekler, kısaca Müslüman değildir. Allahın gücüne ve isteklerine eşit koşmak anlamına gelir. İslam dini içinde bununda karşılığı şirk koşmaktır.
Barış hemen şimdi! diyerek sözümüzü tamamlayalım, tüm komşularımız ile gerçek anlamda sıfır problem ile yaşamak umuduyla…
İsmail Cem Özkan

27 Temmuz 2012 Cuma

Cinayetler birbiri ile akrabadır.


Cinayetler birbiri ile akrabadır.

Cinayetleri incelerseniz eğer bir biri ilişki içinde olduğunu görürsünüz, tetik çekenler değişik olabilir ama içeriği, yöntemi, ortamın hazırlanışı ile bütün cinayetler birbiri ile bir anlamda akrabadır.
12 Eylül öncesi ve sonrası işlenen siyasi cinayetlerin akrabalığı daha fazladır. Hükümetler, aktörler değişmiş olmasına rağmen bütün cinayetlerde ortak bir eli görmek için falcı olmaya gerek yoktur, sadece dikkatlice bakın akrabalık ilişkisini bulursunuz. Çünkü yaşadığımız günler çıkarlar üzerine kuruludur, bu cinayetlerden kimler karlı çıkmıştır, onu düşünün yeterlidir.
Abdi İpekçi öldürüldüğünde iktidarda olanlar, tetiği çekenler ile bugün Turan Dursun cinayeti arasında organik bir akrabalık ilişkisi ilk anda göremezsiniz, fakat biraz dikkatlice bakarsanız görebilirsiniz, çünkü her iki cinayetin gerçek tetikçileri muğlak olarak gözükse de gerçek anlamda onları ölüme itekleyen görünmeyen el ve ölümlerden çıkarı olanlar hala sis perdesinin arkasında kendilerini gizlerken, sonuç itibarı ile bu cinayetlerden kimlerin ve hangi siyasi sonuçlar elde edildiği ortadadır ve sonuçlara bakarak bu cinayetler arasındaki akrabalığı ve cinayetin oluşması için ortam hazırlayanların niyetlerini parmak izi olarak tarihin sayfalarında bulabiliriz.
Bedreddin Cömet ile Uğur Mumcu cinayetlerinde de aynı ortak noktayı yakalayabilirsiniz. Biri 12 Eylül öncesi, öteki 12 Eylül sonrası işlenmiş cinayetler olmasına rağmen ortak bir parmak izi cinayetlerin dosyalarında durmaktadır.
Kemal Türkler ile Bahriye Üçok cinayetleri bir biri ile hiç alakası yokmuş gibi durur, fakat siyasi sonuçları itibarı ile bakarsak bu cinayetlerden kimler yararlandı, kimler acı çekti diye kendi kendimize sorarsak eğer, bir akrabalık yakalayabilirsiniz.
Ülkemiz kurulduğu günden beri seri siyasi cinayetler yapıla gelmiştir, bir çoğunun tetikçisi dahi ortada yoktur, cinayetler delil yetersizliğinden, zaman aşımından dosyaları kapanmış, bazılarının ise tetikçisi yakalanmış olsa da cinayete teşvik edenler hiçbir zaman perdenin arkasından gün yüzüne çıkarılamamıştır.
Bu cinayetlerin siyasi sonucu genelde sağ iktidarların daha güçlenmesi ile sonuçlanmıştır. Birileri ülkenin kaderini sağ iktidarlar ile çizmeyi kendisine ilke edinmiş ve sürekli olarak sağı beslemektedir.
Cinayetler elbette sadece ulusal sınırlar içinde bir biri ile akraba değildir, global dünyamızda cinayetlerde sınır tanımadan bir biri ilişki içindedir ve akrabalık bağları artmıştır.
Arap baharının önemli ülkesi Mısır’da Amerika yanlısı iktidar, hızla yaratılan bir ortam ile demir kafeste yargılanır hale getirilmesi ile, bizde orgenerallerin mahkeme önünde yargılanması arasında bir akrabalık ilişkisi vardır.  Büyük biraderimiz gerek gördüğünde, işine gelmeyeni, kendine sadık adamları bile öğütmekten çekinmemektedir, yerine gelenler ile büyük projelerinin bir parçası yapabilirken, ülkelerin yaşam kaliteleri, tercihleri, tüketici alışkanlıkları da büyük biraderin istekleri yönünde kontrollü ama hızlı bir şekilde değişime uğramaktadır ve bu son değişimler arasında da bir akrabalık ilişkisi söz konusudur.
Bu akrabalık ilişkilerine uzaktan baktığınızda bir anlam verilirken, yakında baktığınızda çıkmaz sokakta olduğunuzu hissedebilirsiniz. Ve bütün cinayetlerin, sadık adamların öğütülmesi mantıklı bir sonucunu yakalayamazsınız. Çünkü bizler her daim görünenler üzerinden olayları yorumlamaya alıştırıldık ve görünenler her zaman görüldüğü gibi değildir. Cinayet romanlarında, filmlerinde bu genelde vurgulanmasına rağmen, yaşamda o kadar akılcı ve ilişkileri izleyemeden fikir sahibi oluveriyoruz. Gündem değişiklikleri içinde aptallaştırılıyoruz. Cinayet işleyen; kutsal bir amaç için cinayet işlediği düşünürken, ölenler genelde suçlu ve tarih içinde kaybettikleri için cinayeti teşvik eden olarak görülür. Katiller kahraman ilan edilirken, değişim ile ölenler vatan haini unvanı dahi alabilirler.
12 Eylül öncesi siyasi ortam, öncelikler, yaşam kalitesi, yaşama bakış çok farklıydı, ne oldu da 30 yılda bir birine bu kadar zıt konuma geldik? Bu soruya yanıt verirken o dönemde işlenen cinayetler, yasal düzenlemeler, tüketim alışkanlıklarımıza bakın ve büyük birader olan ülkelerdeki değişime ve o ülkelerdeki tüketim alışkanlıklarını inceleyin. Bir akrabalık ilişkisi ile karşı karşıya kalabilirsiniz… Bizim değişimimizden kimler yararlı çıktı, kimler bizim siyasi cinayetlerimiz ile yakın ilişki içinde olduğunu araştırın, şu anda düşündüğünüzden ve tepkilerinizden farklı bir konumda olabilirsiniz…
İsmail Cem Özkan

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Omuzlara alınan hayat!


Omuzlara alınan hayat!
Birileri omuz üzerinde taşınırken gördüğümde, o omuzlarda taşınanın bir katil olduğunu ya da ölüm emri verdiğini düşünürüm. Neden böyle düşünürüm bilemem, ama bende bu görüntü hep bir şeyler çağrıştırır.
Son günlerde cinayetten girmiş, katil oldukları tescil edilmiş, hüküm giymiş, cezasını çekerken serbest bırakılanları yakınları omuzlara alıp, neşe çığlıkları atarken izlerken bu çağrışım bende yeniden ve eski düşüncem ile yüzleşmem gerçekleşti. Katiller, cezaevine girdiğinde kader kurbanı olurlar, o kader kurbanları için aflar düşünülür ve fırsatı bulunduğu an yasalar eşliğinde cezaevlerinden serbest kalırlar. Eğer yasalar ile olmuyorsa, koşullar uygunsa kaçırılır. Daha sonra bu katilleri bir çevre içinde kahraman olarak görürüz, yurtdışında Türkiye rejim düşmanlarına ölüm saçtıklarına dair destanlar yaratılır ve katil olur kahraman. O kahraman için yapılmayacak hiçbir şey yoktur; onların rahatlığı için her türlü ortam hazırlanır, pasaportlar ve yeni kimlikler düzenlenir. Her şey vatan içindir, gerisi teferruattır.
Katillerin elbette bir sevenleri vardır, onlar için gözyaşı döken, hasret ile bekleyen de olacaktır. Yeni bir yaşam için cezanın bitmesi beklenir, hasret ve uzun ayrılık suçu ortadan kaldırır, çünkü zaman bazı şeylerin unutulmasını sağlar, fakat katil; eğer yaptığından pişman olmuyorsa, onu pişman yapacak ortam yaratılmamıştır demektir, çünkü katil, katil olduğunu düşünmez, o kendisine göre kutsal bir amca hizmet etmiştir. Doğal olarak yakınları da öyle düşünür ve çıkar çıkmaz omuzlara alır ve düğün havasında kınalar yakılır, kutsal sözler söylenir, kurbanlar kesilir.
Yaşadığımız toprakların tarihinde ise, her zaman ölenler suçludur, çünkü suçlu olmasalardı katiller olmazdı. Ölenler, katillere bir şekilde “gel beni öldür” demiştir,  bu savunmalarda ve mahkeme kararlarında yerini alır. Ceza indirimine gider ve katil hak ettiğinin altına bir ceza ile bir şekilde ödüllendirilir.
Katiller siyasi simsarları tarafından de ödüllendirilir, onlara partilerinde, partilerine yakın vakıflarda, şirketlerde yönetici görevler verilir, onlara verilemiyorsa eğer, yakınlarına ayrıcalık yapılarak ödüllendirme işlevi, yeni katillerin yaratılması için ortam hazırlanır. Doğal olarak bu ortamda katiller ya da katlim emrini verenler omuzlara alınır ve festival havasında araba konvoyları eşliğinde, kornolara çalarak, arabaların penceresinden sarkarak, ellerinde flama, bayrak gibi şeyleri sallayarak karşılamalar olur.
Ne zaman omuzlara alınmış birisini görsem, aklıma hep bir şeyler gelir… Hayat omuzlara alınmıştır, hayat ölmüştür.
İsmail Cem Özkan

22 Temmuz 2012 Pazar

Aleviliğin adı kaldı…


Aleviliğin adı kaldı…
Son dönemlerde bir iki yazı gördüm, Aleviler kimliğini arıyor diye. Yazılara baktım, gerçeğe baktım aradaki fark çok büyük, çünkü Aleviler kimliğini aramıyor, kimliğini kurmasallaşarak kaybediyor. Daha doğrusu Aleviler yok oluyor, içindeki hoş görü, devlete güvensizlik, mazlumdan yana olma durumu Alevilerde yok oluyor. O kadar büyük yok oluş ki, bugün Alevileri temsil eden kurumların içinde MHP kökenli, sosyal demokrat görünümlü insanlar bile yönetici konumda olduğunu görebilirsiniz. Süleyman Demirel tavsiyeler ile kurulan Alevi birlikleri bile var.
Cumhuriyet öncesi Alevi dergahı olan Hacıbektaş dergahını Nakşibendi tarikatından atanmışlar tarafından yönetildiğini unutmadan not edelim…Osmanlının bakış açısı bugünde varlığını devam ettirmektedir, çünkü Alevilik ancak benim yönetimim ve denetimim içinde yaşayabilir anlayışı içinde yeniden biçim verilmeye çalışılıyor.
Şimdi sağcı Alevi olmaz mı diyebilirsiniz, evet Alevi inancını gerçek anlamda benimsemiş insanın sağ ideolojilere mehil etmemesi gereklidir, çünkü ezilenin, mazlum konumunda olanın sağcı olması yani statükoyu savunan, değişime karşı olanın olması mantık dışıdır, fakat yaşam mantığı alt üst eder ve kendi kuralları içinde sağ ve faşist yapılar içinde olmaması gerekenler sağ örgütlerde olur.
12 Eylül öncesi, Çorum, Maraş, Sivas katliamları yaşanırken, taraf olan ve tetiği çeken konumunda olan (o dönemde ve bugün) MHP içinde Alevilerin var olması nasıl açıklanabilir? MHP yönetiminde, sempatizan düzeyinde yer alan azınlıkta olsa Alevi olması o günün koşulları içinde açıklanamazdı, hatta sorgulanmadı bile. Hem Kürt hem de Alevi olan kasabaların çocukları MHP içinde varlıklarını korudular her türlü dışlanmaya ve nefret ortamına rağmen. Bugün de aynı zeminde olan ama kendisine karşı her türlü nefretin beslendiği, körüklendiği AKP içinde de Alevi ve Kürtlerin olması nasıl şaşırtıcı gelmiyorsa.
Irkçısına, düşmanına biat edenler, kendi inanç düşüncesinde olanları da kendilerine benzetmek için her türlü görüntüye girmekten çekinmiyorlar. Demokrasi, özgürlük anlayışını bireyselleştiren ve kendi kişisel çıkarını öne alarak hareket edenler birey ya da cemaat olarak mantık içinde olmaması gereken yerlerde kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar.
Bu durum 12 Eylül öncesi azınlık içinde göze çarpmazken, bugün AKP içinde Alevi açılımı adı altında Alevi Çalıştayına katılan her birey ve grup, cemaat 12 Eylül öncesi MHP içinde yer alanlar ile aynı konumdalar. Çünkü çalıştaydan gerçek anlamda sonuç çıkmayacağını bile bile katılarak, AKP politikası içinde Alevi politikasının belirlenmesi için manevi destek verenler, etik olarak sorgulandı mı?
12 Eylül öncesi döneminde Maraş, Çorum Sivas olayları olmaktaydı ve MHP içinde ve sağcı yapılar içinde yer alan Aleviler sessizce olayı izlediler, bulundukları örgüt veya cemaat içinde karşı geliyormuş gibi yapanlara mevki verilerek sesleri büyük olasılıkla kesildi.
Bugün de düzen partileri içinde yer alanlara karşı aynı şekilde davranıldığını görmekteyiz. Devlet ihalelerinden kimler ne kadar faydalanıyor?
Alevilere hakaret edenlerin yeniden toplum önüne çıkması için özür dileme seremonisinde kimler nasıl bir rol oynadı? O seremonilerde neler yaşandı, maddi süreç nasıl yol izledi? Bu konuda kimler ne biliyor?
Aleviler kimliklerini aramıyor, cumhuriyet rejimi içinde kimliklerini kaybetmeye devam ediyor, en büyük kayıp şehirleşen Aleviliğin örgütlenmesi ile ortaya çıkmıştır..
Hiçbir toplumsal gücü olmayanların, bir bakmışsınız sanki Alevilerin tek temsilcisiymiş gibi bütün sokak eğlencesinde ya da düğünde, sahne sanatında kullanıldığına şahitlik edersiniz. Alevilerin her bölgesinde, kasabasında, köyünde farklı ritüelleri hoşgörü içinde yaşattığı bütün gelenekler kurumlaşma ve homojenlik adı altında yok edilmektedir. Yeniden biçimlenen Alevilik; gelenek ve görenekler ile alakası olmayan yeni ritüellere büründüğüne şahitlik edersiniz.
Alevilik kimliğini ve yaşam alanını kaybetmektedir. Asimilasyon politikası, Diyanet İşleri Başkanlığı çatısı altında koltuk alma mücadelesi ile Alevilik yok edilmektedir. Yok olan sadece Aleviliğin geleneğidir, adı siyaset meydanında yaşamaya devam edecektir, çünkü o adı birer çıkar aracı görenler, milletvekilliği için baskı aracı görenler Aleviliğin ismini yaşatacaktır, geleneği, göreneği, yok edecektir.
Aleviliğin geleneğini, göreneğini yaşattığını söyleyenlere bir bakın, “Eline, Diline, Beline Sahip Ol!” emrine ne kadar sadıklardır? Mazlumun yanında ne kadar yer aldığına bakın…
İsmail Cem Özkan