29 Ağustos 2012 Çarşamba

Değişimin olduğu günlerde yaşıyoruz…


Değişimin olduğu günlerde yaşıyoruz…
Geçiş dönemlerinde semboller sürekli değişir. Yaşadığımız çağı ileride nasıl anlatacaklar bilinmez. Kışla sesinin yok olduğu yerini cami gölgesi ve ezan sesinin aldığı bir dönemi yaşıyoruz.
Eskiden istiklal marşı çalındığında, duyduğumuzda hemen hazır ol duruma geçer, kıpırdamadan marşın bitmesini beklerdik. Nerede olursak olalım, yeter ki bir marş sesi duyalım, şapkası olan elini asker selamı gibi yapar, şapkanın ucuna doğru götürür, şapkası olmayan sıradan bir er gibi hemen ellerini yan tarafa doğru uzatır, kımıldamadan beklerdi.
Her okul açılışı ve kapanışında marş söylenir, her sabah ant içilirdi. Her gün bir başka kişi çıkar, hep bir ağızdan ant tekrarlandı…
Okulda, eğitim ant içtikten sonra başlanırdı. Siyah önlükler içinde beyaz yakalı çocuklar olarak tek tip kıyafet içinde gülmeden ve her adımı ve sözü çok ciddiye alarak yapardık. Sınıflara bile marş marş emri ile gider, ayaklar uygun şekilde sınıftaki sıramıza ulaşırdık.
Askeri disiplin yaşamın her alanındaydı. Çocukluktan çıkıp büyüdüğümüzde bile, her hangi bir devlet dairesine girerken bile önümüzü ilikler öyle girdik. Kapılar çalar ve içeriden gir sesini duymadığımız sürece kapı önünde bekler, sabır içinde çağrılacağımız anı beklerdik. Devleti temsil eden masanın arkasındaki kişiye oldukça alçak ses ile derdimizi anlatır ve onun vereceğe karara saygı duymak zorunluydu. İtiraz etmek demek anarşist gözü ile bakılmak anlamına gelirdi.
Yıllar içinde askeri disipline alışmış bizler, her nüfus sayımında evinde oturan, sokağa çıkmadan sayım yapanların geleceği ve forumları dolduracağı saati evde beklerdik. Bir ülke nüfus sayımı için bir günde olsa ikinci bir emre kadar evde bekletilirdi.
Darbe olur, evde radyodan marşlar ile öğrenirdik, marşı duyduğumuzda hazır ola geçer, bize dokunmadan bu karanlık günlerin geçmesini beklerdik, evde olası bir kitap hemen sobaya atılır, ateş içinde kalması izlenirdi.
Her darbe günleri kitapların küle döndüğü günlerdir.
Kitaplar ezberlenme ve onun doğru olduğuna inanılarak eğitildik, tek doğru vardı, tek ulusun olduğu ülkede, tek dilin konuşulduğu topraklarda yaşadığımıza inandırıldık. Başka dil konuşanların çocukları yatılı eğitime alınır, orada bu ulusa sadık, ulus için canını feda edecek ve annesinin konuştuğu dili küçümseyen hayırlı evlatlar yetiştirdik, yetiştirdik.
Dünya her gün yeniden kuruluyor, her yeni kurulan günde değişiyoruz.
Bir gün marşlar ile uyandık ve marşlardan sonra elinde kuranı kerim ile meydanlara çıkan bir general, ülkenin kaderini ve ekonomisini istenilen değişime uyduracaktı. Biz Avrupa ülkesi olmaktan uzaklaşacak ve orta doğunun karanlık sokaklarına doğru kayacaktık, kayarken itiraz edenler, alışamam diyenler alışacaktı, çünkü yeni liberal ekonomi kendisine ait insanı yaratıyordu, tüketiyordu, tükettikçe daha çok tüketiyordu.
Dünyaya açılıyorduk, tek doğruların yerini tek yol tüketim olduğu çağa giriyorduk, tüketirken düşünmüyorduk, düşünmek içinde neden yoktu, tüket demişlerdi, yastık altında birikimleri harca denmişti, harcıyorduk.
Hızla tüketmek için Amerikan dizi filmleri ile örnek insanlar ve ideal tipler yaratılıyordu. Bir anda tüm Türkiye basketbol oynar oldu, bir anda futbol başarıları ve sonuçları sokak eğlencesine dönüştürüldü. Spor artık para için takip edilen, amatör ruhun yerini profesyonel bakış açısının aldığı döneme girdik.
Değişim o kadar hızlı oldu ki, alışamadık diyenler alıştı. Cami gölgesi kışla gölgesini alan bir dönem başlıyordu. Bu başlangıca sızıntı diyordu cami gölgesinde duran vatandaş.
Yaşamın akışı değişmişti, sokaklar eskisi gibi marş çalındığında hayatın durduğu bir durum olmaktan çıktı, ezan sesi yerini alıyordu. Siyasi amaçlı propaganda konuşmalar ezan saatine göre ayarlanır oldu, ezan sesi geldiğinde tüm kalabalık susup ezanın kutsallığını düşünür olduk. Ezan aslında bir çağrı olmasına rağmen, onun çağrısına kulak kabartmak değil, içimizde bıraktığı manevi tada yönelmiştik. Kalabalık ezan biter bitmez nerede kaldık der gibi ezan öncesi coşkuya ve heyecana hemen dönmekte, hatip kaldığı noktadan konuşmasına devam etmektedir.
Değişimin yönünü elinde kuran ile meydanlarda konuşan asker vermişti, kutsal topraklardan altın ve faizsiz bankacılık adı altına para akışına olanak tanımıştı. Para vardı, ortam vardı eee dediler, bir de ılımlı biri gerek istenen düzene geçiş için… Çok aranmadan bir metropolden bulunmuştu. Heyecanlıydı, hırslıydı, amacı için her türlü özveriye hazır biri, danışmanın dediği gibi iş bitince delikten aşağıya atılacak biri…
Değişim kaçınılmaz olarak toplumu değiştirirken alışkanlıklarda değişiyordu.
Marş yerini ezan alıyordu. Düğünde çalan müzik bile ezan sesine göre ayarlanır oldu.
Ezan sesi marşın yerini almıştı, daha liberal gibi gözüken ama sıkma başlı kadınların her yeri kuşattığı bir döneme geçiş yaptık. Sıkma baş denilen şey başörtüsünün altına başka bir örtünün örtülmesi ve saçın hava akışını hepten ortadan kaldıran bir Ortadoğu sembolü. Şii kadınlar diğer kadınlardan kendilerini ayırmak için geliştirdikleri kıyafeti suniler sahipleniyordu.  
Ülkemizin İslam geleneği, genelde Şii geleneklerine uygun olması tesadüfi değildir. Şii kıyafetler ve görenekler ile Suni bir yaşam tercih edilmişti.
Geçiş dönemi yaşıyoruz, bazıları için bahar olan günlerdeyiz.
Bu bahara günlerinden kimler en kazançlı çıktı? Liberal ekonomi ve uluslar arası ilişkiler çıkara göre belirlenir. Kimin çıkarı bu yaşananlardan daha verimli çıkmıştı?
Kışla sesinin yok olduğu yerini cami gölgesi ve ezan sesinin aldığı bir dönemi yaşıyoruz. Gelecekte bu iki sesin yerini ne alacak? Bugünden yarını görmek kolay değil ama kışla ve cami sesinin ortak bir tınısı vardı, o tınıyı yakalayabildiniz mi? Çünkü her iki seste ortak bir sesin olduğu ve her iki sesin içinde iktidar ile iyi geçinen bir sermaye grubundan bahsedebiliriz. Bizim sanayimiz ve ticari yaşamımız dışa bağımlıdır, bu bağımlılık ilişkisi içinde öznelerden bazıları silinmiş olsa da sonuçta pek bir şeyin değişmediğimi söyleyebilir miyiz?
İsmail Cem Özkan

17 Ağustos 2012 Cuma

Kaderin ortaklaşması… Kader kavramını pek irdelemedim fakat ben kader kavramını halkın kullandığı anlamda kullanacağım, ortak gelecek ve geçmiş… Bir uçağa, otobüse, metroya, metrobüse, dolmuşa, trene, vapura bindiğiniz an o an için o yolcular ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Hatta bir caddede kalabalık içinde olduğunuz an, hiç tanımadığınız ve hayatınızda o an dışında belki hiç görmeyeceğiniz insanlar ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Bir an, bir olay olduğunda, sonucunda hastaneye, başka yere gitmek zorunda olduğunuz insanlar ile o anlık için bir kader ortaklığınız oluyor. O olaydan yaralanmamış iseniz ve tanık olmayacaksanız o anlık travmadan hemen çıkabilirsiniz, hatta akşam haberleri seyrederken ben oradaydım diyebilirsiniz. Olayın yaşadığı an kader denen kavram ortaya gelir ve oturur. Her yolculuk bende bu kavramı yeniden canlandırır, hangi araç ile gidersem gideyim yolculuk boyunca o araç içindekiler kader ortağı olmuş olurlar. Uçak yolculuğundan o yüzden hazmedemem, çünkü kader ortaklığının sonucunda yolcuların büyük bölümünün kaderi yaşamın noktalanması aynıdır. Hangi geçmişten, hangi umutlar içinde olursanız olun, hatta bir birinize zıt düşünceden, yaşam biçiminden insanların olduğu o araç sizi ortak bir kadere yolculuk boyunca bağlıyor. Kazasız, sorunsuz bitirdiğiniz her yolculuk bir kader ortaklığınız bozar… Hiçbir şekilde yan yana gelemeyeceğim insanlar ile yolculukta aynı havayı paylaşmak bende karmaşık duygular yaşatır her yolculuk sonunda bu karmaşık duygular buhar olur uçar. Fakat daha uzun bir yolculuk var ki, o da hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz, atarımızın ve bizim ülkemiz. Bir ülkenin kader çizgisi içinde yaşaya insanların ortak kadaeri o ülkenin içinde olduğu sorunlar ve savaşlardır. Hiç beklemediğiniz bir anda bir ülke savaşa girmesi, terör olayları ile kan ile yıkanması bir çok insanın kaderinin ortaklaştırıyor. Hiç alakanız olmayan bir çok toplumsal olay sizin de sırtınıza kambur olarak yapışır ve her gittiğiniz toplum içinde o kambur sürekli anımsatılacaktır. İşte bizim ortak kaderimiz içinde o kamburlardan biri Ermeni Tehcir olayıdır. Ne yazık ki kaderimiz bizi yaşamadığımız, tasvip etmediğimiz bir olayın ortak kaderi yapmıştır. Yakın tarihimiz içinde Şemdinli, Sivas, Antep, Dink… cinayetleri toplumumuzun üzerine kambur olarak yapışmıştır, üstelik hiç birimiz o olayı tasvip etmediğimiz gibi, karşı olmamıza rağmen sorumluluk ortaktır. Kader ağlarını öğle örer ki, bir anda hem kurban hem de katili yapabilir… İsmail Cem Özkan


c

Kader kavramını pek irdelemedim fakat ben kader kavramını halkın kullandığı anlamda kullanacağım, ortak gelecek ve geçmiş…
Bir uçağa, otobüse, metroya, metrobüse, dolmuşa, trene, vapura bindiğiniz an o an için o yolcular ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Hatta bir caddede kalabalık içinde olduğunuz an, hiç tanımadığınız ve hayatınızda o an dışında belki hiç görmeyeceğiniz insanlar ile kader ortaklığı kurmuş oluyorsunuz. Bir an, bir olay olduğunda, sonucunda hastaneye, başka yere gitmek zorunda olduğunuz insanlar ile o anlık için bir kader ortaklığınız oluyor. O olaydan yaralanmamış iseniz ve tanık olmayacaksanız o anlık travmadan hemen çıkabilirsiniz, hatta akşam haberleri seyrederken ben oradaydım diyebilirsiniz. Olayın yaşadığı an kader denen kavram ortaya gelir ve oturur.
Her yolculuk bende bu kavramı yeniden canlandırır, hangi araç ile gidersem gideyim yolculuk boyunca o araç içindekiler kader ortağı olmuş olurlar. Uçak yolculuğundan o yüzden hazmedemem, çünkü kader ortaklığının sonucunda yolcuların büyük bölümünün kaderi yaşamın noktalanması aynıdır. Hangi geçmişten, hangi umutlar içinde olursanız olun, hatta bir birinize zıt düşünceden, yaşam biçiminden insanların olduğu o araç sizi ortak bir kadere yolculuk boyunca bağlıyor. Kazasız, sorunsuz bitirdiğiniz her yolculuk bir kader ortaklığınız bozar…
Hiçbir şekilde yan yana gelemeyeceğim insanlar ile yolculukta aynı havayı paylaşmak bende karmaşık duygular yaşatır her yolculuk sonunda bu karmaşık duygular buhar olur uçar. Fakat daha uzun bir yolculuk var ki, o da hayatımızın büyük bölümünü geçirdiğimiz, atarımızın ve bizim ülkemiz. Bir ülkenin kader çizgisi içinde yaşaya insanların ortak kadaeri o ülkenin içinde olduğu sorunlar ve savaşlardır. Hiç beklemediğiniz bir anda bir ülke savaşa girmesi, terör olayları ile kan ile yıkanması bir çok insanın kaderinin ortaklaştırıyor. Hiç alakanız olmayan bir çok toplumsal olay sizin de sırtınıza kambur olarak yapışır ve her gittiğiniz toplum içinde o kambur sürekli anımsatılacaktır. İşte bizim ortak kaderimiz içinde o kamburlardan biri Ermeni Tehcir olayıdır. Ne yazık ki kaderimiz bizi yaşamadığımız, tasvip etmediğimiz bir olayın ortak kaderi yapmıştır.
Yakın tarihimiz içinde Şemdinli, Sivas, Antep, Dink… cinayetleri toplumumuzun üzerine kambur olarak yapışmıştır, üstelik hiç birimiz o olayı tasvip etmediğimiz gibi, karşı olmamıza rağmen sorumluluk ortaktır. Kader ağlarını öğle örer ki, bir anda hem kurban hem de katili yapabilir…
İsmail Cem Özkan

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Görmemişin bi madalyonu olmuş…


Görmemişin bi madalyonu olmuş…

Görmemişin bir madalyası olmuş, tutmuş bayrağını vücuduna sarmış... Faşizmin yaşandığı ülkede sporcu olmak duruş ister, eğer duruşunuz yoksa faşizmin bir propaganda aracına dönüşürsünüz ve faşizmin propaganda bakanlığı istediği gibi kullanacak ve zamanı geldiğinde çöpe atacaktır.
Nazi döneminde başlayan bu gelenek bugünde devam ediyor. Faşist ülkelerin sporcuları madalya kokladığı an bir anda ünlü oluyor ve bayrak şovu yapıyorlar...
Nazilerin dünya şampiyonu boksörünü anımsayan var mı? Nazi Almanya’sında gazetelerde çıkan boy boy haberlerden ve görüntülerden haberi olan var mı? Hadi o kadar uzağa gitmeyeli, bizim atom karıncamız, haltercimiz adını anımsayan var mı? Haltercimiz altın madalya alırken cezaevlerinden çıkan işkence seslerini dışarıdaki sevinç çığlıkları bastırıyordu...
Atatürkçülük yıllardır savunulur durulur ama Atatürkçülük denilen şeyi 12 Eylül rejimi mezara koydu, şimdi savunulan anladığım kadarı ile sanırım karikatür olanı... Benim gördüğüm ve bildiğim tüm Atatürkçüler liberal ekonomiyi savunuyor. Planlı programlı bir ekonomi onlara ucube geliyor...
Çevremizde görmüşsüzdür, her önüne gelen bugün yaşananları sola yükleme telaşı içindedirler, vur abalıya demiş atalarımız, her şeyi solun üzerine yıkarak vicdan rahatlatmayı seçenler, suçladıkları soldan da bir haberlerdir. Bu ülkenin bu şekle gelmesinde hiç bir suçu yoktur, çünkü iktidar erkini hiç alamadılar... İktidar kimin elindeyse o bu hale getirdi... İktidar da ülkemizde her zaman Amerika’nın dediği oldu, o yüzden bu ülkenin bu hale gelmesi ne sağın ne de solun işidir, Amerikan politikasının ürünüdür...
Atatürkçülük yok, hiç olmadı da... Olduğunu söyleyenler hep tarih bilgisini saptırarak verdiler... Yeni bir ideoloji yaratmaya çalıştılar... Arada tampon olarak... Ama olamadı, çünkü liberal ekonomi savunuculuğu her şeyi kullanıp çöpe attı... Liberal ekonominin sonunda omurgasız, biçimsiz, moda değim ile ucube bir şey ortaya çıktı. Sistemin yarattığı sorunları çözme yerine kolaj yapmaya ya da estetik yapmaya gidildi... O durumda birileri de gelir, senin devletini biçimlendirir...
Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli bir ülkeden tek bir doğrunun olduğu ülke yaratılmaya kalkıldı...
Atatürkçülük adına ılımlı İslam gerçekleştiren Amerikan ordusunun neferleridir(!), onlarda şimdi yargılanmamak için hastaneden rapor alma telaşındalar, çünkü işleri bitmiş, Amerika’nın kullanıp attığı çöplükteler... Bugün ki iktidarda yakında onların yanına gidecektir, Amerika kullanır atar, attıklarının hali nasıldır diye bakmaz...
Sol bağımsız, özgür bir Türkiye ütopyasına sahiptir.... Bu arada sol dediğimin içinde CHP yer almaz, CHP AKP'nin karikatürü gibidir, durduğu yeri bilemez konumda ve AKP gündeminin peşinden koşar... O yüzden Erdoğan’ın dalgası içinde kendisini savunmaya çalışır...
Ben; tek doğruların yaşadığı, tek dilin, tek dinin, tek ulusun yaşadığı bir ülke istemedim. Bir arada yaşama kültürünün geliştiği, insan haklarına saygılı, doğa ile barışık bir ülke hayal ettim... İktidar olanlardan her daim uzak durdum, çünkü iktidar olmak demek (var olan çağda ) işlenen cinayetlere ortak olmak demektir... Ben daha başka şey istiyorum, Sait Faik duyarlılığında, Yaşar Kemal dilinde, Orhan Veli sadeliğinde, Aziz Nesin çalışkanlığında bir yaşam istedim... O yüzden sol düşünceyi savundum, savunuyorum... Bir arada yaşamak için kendi duruşumu belirledim... ABD’nin ülkemizdeki politikalarına ancak solcular izin vermez, o yüzden ABD emperyalist düşüncesine karşı olduğu için solcu oldum... ABD politikasına doğru diyen herkesi karşıma aldım, arkadaş dahi yapmadım kendime, biliyorum ki, ABD düşüncesini savunmak demek, çıkar için ilişki kurmak anlamına gelir...
Görmemişin bi madalyonu olmuş, Türkiyem Türkiyem şarkısı söyleyen sanatçı gibi bayrağı vücuduna sarmış, olayı izleyenlerden de ondan gurur duymuş...
Sanal dünyada bayrağa sarılı sporcunun resmini /fotoğrafını paylaşmış...
İsmail Cem Özkan

2 Ağustos 2012 Perşembe

Dereler yok olmuş, yatakları artık boş.


Dereler yok olmuş, yatakları artık boş.

Hep kıskanmışımdır isim söyleyince onun hakkında bir şeyler anlatmak, şarkıcının ismini söyle hemen şarkısını söylemek. Şehir isimleri, insan isimleri, doğada yaşanan her hangi bir şeyin ismi. Ben de isim tutma yeteneğim yok, dil öğrenirken de bu zorluğu çok çektim, isimler bende çağrışım yapmaz, benim hafızam fotoğraf hafızasıdır, bir şeyi göreyim fotoğraflarım, o fotoğraf sürekli beynimin bir yerinde durur, o fotoğrafı çağrıştıran bir şey olduğunda gözümün önüne o fotoğraf gelir.
Çok yer gördüm çok yer gezdim, binlerce insan ile tanıştım, milyonlarca insanın yarattığı eserler ile göz göze geldim. İnsan doğayı biçimlendirirken, doğada insanı biçimlendiriyor. Ta ki bugünlerde yaşadıklarım doğanın insanı biçimlendirdiği kavramına inancım azalana kadar. İnsan kendi yarattığı doğanın kurbanı oldu, insanın yarattığı doğa insanı biçimlendiriyor, aptallaştırıyor.
Bugünlerde bir çok dere, ırmak gördüm. Yataklarında sürüklenmiş binlerce, milyonlarca taş görüm. Dere yataklarında bir zamanlar derelerin gerçek hakimi suların taşıdığı taşlar yeri yerinde duruyordu. Sular buhar olmuş, taşlar için zaman durmuş gibidir. ne taş hareket ediyor, ne de yatak. Dere yataklarını yeşillikler istila ediyor, kayaların taşların arasından yeşil fidelerini uzatmışlar.
Derlerin kuruması eskiden doğal bir olayın sonucunda olduğunu düşünürdük, fakat insanın daha çok para kazanma hırsı, daha fazla enerjiyi toprağa atmak için derelerin yataklarına hidroelektrik santraller yapılmasını öngörmüş, doğayı kendisinin kölesi olarak gören insan tarafından.  Derelerin fotoğrafını fotoğraf makinem ile çekemedim, içimden ölü bir yatağın fotoğrafını çekmek gelmedi. Kayaların, taşların zamanını ve hareketini yok eden insanın bu son eserinin fotoğrafını çekemedim. O derelerin kenarında, içinde yaşayan canlıların yok olmasını ve sessizliğinin fotoğrafını çekemdim. Kısaca elim fotoğraf makinesine gitmedi ama beynimin bir kenarına o fotoğraf işlendi.
“Cenazem ben hariç herkes orada” dediğini duyar gibiyim…
Doğa bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama kaç kişi bunu duyuyor dersiniz?
İsmail Cem Özkan

31 Temmuz 2012 Salı

Boyları benzer ama sonuçları benzemez umarım!


Boyları benzer ama sonuçları benzemez umarım!
Osmanlı son süreci ile bugün yaşananlar arasında bir paralellik var mıdır? Paralellik yok gibi gözükse de çağrışım yapan bir çok şey ile karşı karşıyayız.
Osmanlı yıkım sürecinde en önemli rolü oynayan bir damattır. Damat ufak boyludur ve kaprislidir. Kaprisi o kadar büyüktür ki, kendisine gelen her eleştiriyi küfür olarak algılamakta ve kendi ağzına bakmadan karşısındakini küfürbaz olarak ilan etmektedir.
Osmanlı son döneminde o zamanki dil ile istibdat vardır. Onlar aslında özgürlük için o dönemin dili ile hürriyet için istibdada karşı mücadele vermiş, ordunun, devletin başını sembolik düzeye indirmiş, yerine bir konsey (parti) geçmiştir. Parti merkezi, yürütmesi bir anda iktidar ile kucaklaşmış ve iktidarı kaybetme korkusu yüzünden, iktidar koltuğuna oturur oturmaz müthiş bir mücadele vermiş, mücadelesi sonucunda hapishaneler gereğinden fazla dolmuş, karanlık sokaklarda ölüm kol gezmiş.
İktidarın gücünü ve getirmiş olduğu ayrıcalıkları yaşayan sarayın damadı; yaklaşmakta olan savaşın kokusunu kendisine göre almış ve safını belirlemiştir. Gerçi bu saf kendi arzusu yönünde değil, İngiltere ve Fransa’nın istekleri yönünde Almanya kucağına oturmuştur, çünkü İngiltere ve Fransa kendi yanlarına alırsa o muhteşem petrol yataklarının üzerine oturması daha uzun sürecektir. O dönemde henüz yeni tip emperyalizm yoktur, asker ile gir, yağmala, kukla devlet kur ve kaynaklar ülkeye aksın şeklindeydi. Ufak tefek boylu damat savaş bakanlığı diye bir bakanlık icat edip, genelkurmay başkanını da Alman atadıktan sonra küçülen devleti büyütme aşkı içinde savaşa doğru yelkenini doldurmuştur.
Savaş ve sonrasını hep birlikte yaşadık, özgürlük diye yola çıkanlar büyük bir sürgün (tehcir = zorunlu göç = soykırım) kavramlarını gelecek kuşağa aktararak tarihin sayfaları arasında yok oldu. Bir de kazanılmamış zaferlerin bayramları, unutturulan toplu cinayetlerin izdüşümleri bugün dahi bu ülkenin toprakları içinde kor halinde bulunmaktadır.
Günümüzde de bir damat vardır, damat olduğu işletme sayesinde bir üniversite yönetim kurulu başkanlığına bir de dışişleri bakanlığı koltuğuna sahiptir. Elbette sadece damat olduğu için gelmedi bugünkü koltuğuna, kendisini yetiştirmiş, idealleri olan biridir. İnatçıdır, inadı nerede nasıl adım atacağını ona söyler, o da ona göre adımını atar, sonucunu düşünmez, çünkü o idealleri için sonucuna katlanacağı işlere imzasını atar.
Padişahın damadı gibi karikatürleri çizilir, boyu ufak olarak ama padişah damadı gibi ön sırada değildir, çünkü onun önünde bir de baş bakanı vardır. Başbakanın gölgesi altında ama kendi idealleri içinde ikna ettiği sürece gölgenin en önünde bulunmaya özen göstermektedir.  Sıfır problem diyerek geldiği koltuğa, sıfır komşu bıraktı, her komşu ile ya savaş konumunda ya da savaş çığırtkanlığı gibi sohbet halindeyiz. Komşularımızın arkasındaki devletler ile daha samimi fotoğraflar çekilmekte, fakat bu hamburger misali yapılan ilişkilerde önce hamburger ekmeği yenilebileceği hiç akıllarına gelmemektedir. Hamburger belki çizburger olabilir!
Ülke içinde huzursuzluk, çatışma gün geçmiyor ki değişik şehirlerinde ve birbirinden bağımsız ama içeriği aynı şekilde olmaya devam ediyor. İktidar kendisi için cepheler yaratarak daha fazla iktidarda kalma yollarını aramaktadır, çünkü cepheleşen toplumda mantık, akıl rafa kaldırılır ve duygular ile karar verilir. Duygular ile karar verildiğinde ise sonuçları gelecek kuşağa aktarılan bir kara leke olarak tarih sayfalarında yerini alır.
Bu iktidar döneminde kara lekeler tarih sayfasında yerlerini aldı. Katillerin teker teker affedilmesi şeklinde yasal düzenlemeler yapılmış, Uludere’de yaşanan katliam ve sonrası Kürtlerin gösteri yapma hakları yasa dışı ilan edilmiştir ve bütün bu yaşananlar ülkede yürürlükte olan yasalara uygundur.
Suriye’de yaşananlar ve sonrası alınan kararlar tarihin bir dönemi ile paralellik kurmadım ama çağrışım yaptığını düşünüyorum. Umarım tarih çağrışım yaptığımız döneme benzer sonuçları bize yaşatmasın.
Savaşa karşı barış sesini yükseltelim. Duygularımız ile değil, akıl ile karar verelim. Duyguları ile hareket edenler, boynunda asılı olan muskaya güvenerek kendisini güvende hissedenlerin aldığı kararlara ortak olmayalım.
Muskanın gücü ile savaş diyenlere kulağımızı kapatalım, çünkü muskalar ile hayatını düzetmeye çalışanlar, oradan aldığı güç ile en güçlü benim diyenler bilmelidir ki, muskayı yazanlar bu dünyada en büyük ve güçlü değildir, eğer muska gücü ile bir yere gelen olsaydı, önce muska yazanlar bu ülkenin en üst noktasına gelirdi. Üstelik İslam dini muska takanları ve muskaya inanları İslam dinin dışına itekler, kısaca Müslüman değildir. Allahın gücüne ve isteklerine eşit koşmak anlamına gelir. İslam dini içinde bununda karşılığı şirk koşmaktır.
Barış hemen şimdi! diyerek sözümüzü tamamlayalım, tüm komşularımız ile gerçek anlamda sıfır problem ile yaşamak umuduyla…
İsmail Cem Özkan

27 Temmuz 2012 Cuma

Cinayetler birbiri ile akrabadır.


Cinayetler birbiri ile akrabadır.

Cinayetleri incelerseniz eğer bir biri ilişki içinde olduğunu görürsünüz, tetik çekenler değişik olabilir ama içeriği, yöntemi, ortamın hazırlanışı ile bütün cinayetler birbiri ile bir anlamda akrabadır.
12 Eylül öncesi ve sonrası işlenen siyasi cinayetlerin akrabalığı daha fazladır. Hükümetler, aktörler değişmiş olmasına rağmen bütün cinayetlerde ortak bir eli görmek için falcı olmaya gerek yoktur, sadece dikkatlice bakın akrabalık ilişkisini bulursunuz. Çünkü yaşadığımız günler çıkarlar üzerine kuruludur, bu cinayetlerden kimler karlı çıkmıştır, onu düşünün yeterlidir.
Abdi İpekçi öldürüldüğünde iktidarda olanlar, tetiği çekenler ile bugün Turan Dursun cinayeti arasında organik bir akrabalık ilişkisi ilk anda göremezsiniz, fakat biraz dikkatlice bakarsanız görebilirsiniz, çünkü her iki cinayetin gerçek tetikçileri muğlak olarak gözükse de gerçek anlamda onları ölüme itekleyen görünmeyen el ve ölümlerden çıkarı olanlar hala sis perdesinin arkasında kendilerini gizlerken, sonuç itibarı ile bu cinayetlerden kimlerin ve hangi siyasi sonuçlar elde edildiği ortadadır ve sonuçlara bakarak bu cinayetler arasındaki akrabalığı ve cinayetin oluşması için ortam hazırlayanların niyetlerini parmak izi olarak tarihin sayfalarında bulabiliriz.
Bedreddin Cömet ile Uğur Mumcu cinayetlerinde de aynı ortak noktayı yakalayabilirsiniz. Biri 12 Eylül öncesi, öteki 12 Eylül sonrası işlenmiş cinayetler olmasına rağmen ortak bir parmak izi cinayetlerin dosyalarında durmaktadır.
Kemal Türkler ile Bahriye Üçok cinayetleri bir biri ile hiç alakası yokmuş gibi durur, fakat siyasi sonuçları itibarı ile bakarsak bu cinayetlerden kimler yararlandı, kimler acı çekti diye kendi kendimize sorarsak eğer, bir akrabalık yakalayabilirsiniz.
Ülkemiz kurulduğu günden beri seri siyasi cinayetler yapıla gelmiştir, bir çoğunun tetikçisi dahi ortada yoktur, cinayetler delil yetersizliğinden, zaman aşımından dosyaları kapanmış, bazılarının ise tetikçisi yakalanmış olsa da cinayete teşvik edenler hiçbir zaman perdenin arkasından gün yüzüne çıkarılamamıştır.
Bu cinayetlerin siyasi sonucu genelde sağ iktidarların daha güçlenmesi ile sonuçlanmıştır. Birileri ülkenin kaderini sağ iktidarlar ile çizmeyi kendisine ilke edinmiş ve sürekli olarak sağı beslemektedir.
Cinayetler elbette sadece ulusal sınırlar içinde bir biri ile akraba değildir, global dünyamızda cinayetlerde sınır tanımadan bir biri ilişki içindedir ve akrabalık bağları artmıştır.
Arap baharının önemli ülkesi Mısır’da Amerika yanlısı iktidar, hızla yaratılan bir ortam ile demir kafeste yargılanır hale getirilmesi ile, bizde orgenerallerin mahkeme önünde yargılanması arasında bir akrabalık ilişkisi vardır.  Büyük biraderimiz gerek gördüğünde, işine gelmeyeni, kendine sadık adamları bile öğütmekten çekinmemektedir, yerine gelenler ile büyük projelerinin bir parçası yapabilirken, ülkelerin yaşam kaliteleri, tercihleri, tüketici alışkanlıkları da büyük biraderin istekleri yönünde kontrollü ama hızlı bir şekilde değişime uğramaktadır ve bu son değişimler arasında da bir akrabalık ilişkisi söz konusudur.
Bu akrabalık ilişkilerine uzaktan baktığınızda bir anlam verilirken, yakında baktığınızda çıkmaz sokakta olduğunuzu hissedebilirsiniz. Ve bütün cinayetlerin, sadık adamların öğütülmesi mantıklı bir sonucunu yakalayamazsınız. Çünkü bizler her daim görünenler üzerinden olayları yorumlamaya alıştırıldık ve görünenler her zaman görüldüğü gibi değildir. Cinayet romanlarında, filmlerinde bu genelde vurgulanmasına rağmen, yaşamda o kadar akılcı ve ilişkileri izleyemeden fikir sahibi oluveriyoruz. Gündem değişiklikleri içinde aptallaştırılıyoruz. Cinayet işleyen; kutsal bir amaç için cinayet işlediği düşünürken, ölenler genelde suçlu ve tarih içinde kaybettikleri için cinayeti teşvik eden olarak görülür. Katiller kahraman ilan edilirken, değişim ile ölenler vatan haini unvanı dahi alabilirler.
12 Eylül öncesi siyasi ortam, öncelikler, yaşam kalitesi, yaşama bakış çok farklıydı, ne oldu da 30 yılda bir birine bu kadar zıt konuma geldik? Bu soruya yanıt verirken o dönemde işlenen cinayetler, yasal düzenlemeler, tüketim alışkanlıklarımıza bakın ve büyük birader olan ülkelerdeki değişime ve o ülkelerdeki tüketim alışkanlıklarını inceleyin. Bir akrabalık ilişkisi ile karşı karşıya kalabilirsiniz… Bizim değişimimizden kimler yararlı çıktı, kimler bizim siyasi cinayetlerimiz ile yakın ilişki içinde olduğunu araştırın, şu anda düşündüğünüzden ve tepkilerinizden farklı bir konumda olabilirsiniz…
İsmail Cem Özkan

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Omuzlara alınan hayat!


Omuzlara alınan hayat!
Birileri omuz üzerinde taşınırken gördüğümde, o omuzlarda taşınanın bir katil olduğunu ya da ölüm emri verdiğini düşünürüm. Neden böyle düşünürüm bilemem, ama bende bu görüntü hep bir şeyler çağrıştırır.
Son günlerde cinayetten girmiş, katil oldukları tescil edilmiş, hüküm giymiş, cezasını çekerken serbest bırakılanları yakınları omuzlara alıp, neşe çığlıkları atarken izlerken bu çağrışım bende yeniden ve eski düşüncem ile yüzleşmem gerçekleşti. Katiller, cezaevine girdiğinde kader kurbanı olurlar, o kader kurbanları için aflar düşünülür ve fırsatı bulunduğu an yasalar eşliğinde cezaevlerinden serbest kalırlar. Eğer yasalar ile olmuyorsa, koşullar uygunsa kaçırılır. Daha sonra bu katilleri bir çevre içinde kahraman olarak görürüz, yurtdışında Türkiye rejim düşmanlarına ölüm saçtıklarına dair destanlar yaratılır ve katil olur kahraman. O kahraman için yapılmayacak hiçbir şey yoktur; onların rahatlığı için her türlü ortam hazırlanır, pasaportlar ve yeni kimlikler düzenlenir. Her şey vatan içindir, gerisi teferruattır.
Katillerin elbette bir sevenleri vardır, onlar için gözyaşı döken, hasret ile bekleyen de olacaktır. Yeni bir yaşam için cezanın bitmesi beklenir, hasret ve uzun ayrılık suçu ortadan kaldırır, çünkü zaman bazı şeylerin unutulmasını sağlar, fakat katil; eğer yaptığından pişman olmuyorsa, onu pişman yapacak ortam yaratılmamıştır demektir, çünkü katil, katil olduğunu düşünmez, o kendisine göre kutsal bir amca hizmet etmiştir. Doğal olarak yakınları da öyle düşünür ve çıkar çıkmaz omuzlara alır ve düğün havasında kınalar yakılır, kutsal sözler söylenir, kurbanlar kesilir.
Yaşadığımız toprakların tarihinde ise, her zaman ölenler suçludur, çünkü suçlu olmasalardı katiller olmazdı. Ölenler, katillere bir şekilde “gel beni öldür” demiştir,  bu savunmalarda ve mahkeme kararlarında yerini alır. Ceza indirimine gider ve katil hak ettiğinin altına bir ceza ile bir şekilde ödüllendirilir.
Katiller siyasi simsarları tarafından de ödüllendirilir, onlara partilerinde, partilerine yakın vakıflarda, şirketlerde yönetici görevler verilir, onlara verilemiyorsa eğer, yakınlarına ayrıcalık yapılarak ödüllendirme işlevi, yeni katillerin yaratılması için ortam hazırlanır. Doğal olarak bu ortamda katiller ya da katlim emrini verenler omuzlara alınır ve festival havasında araba konvoyları eşliğinde, kornolara çalarak, arabaların penceresinden sarkarak, ellerinde flama, bayrak gibi şeyleri sallayarak karşılamalar olur.
Ne zaman omuzlara alınmış birisini görsem, aklıma hep bir şeyler gelir… Hayat omuzlara alınmıştır, hayat ölmüştür.
İsmail Cem Özkan