24 Ekim 2012 Çarşamba

İnsan derisinden abajur!




İnsan derisinden abajur!

Abajur deyip geçmeyin, bir abajur var ki insanlık tarihinde bir daha bir benzerine hiç (umarım) karşılaşamayacağınız şekildedir.
Tesadüfler unutulmuş olan sayfaların yeniden açılmasına olanak verir, işte bu olasılığın bir örneğini bir Katrina Kasırgası sonrasında Amerika’da New Orleans sokaklarında satılan eşyalar arasından ortaya çıkar.
Katrina Kasırgası bir çok şeyi yok etmiş, evlerin bodrumları su içinde kalmıştır. İşe yaramaz eşyalar küflenmeye kokmaya başlamıştır, sokakta satılması veya bırakılması kaçınılmazdır. İşte öyle bir günde kimsenin o güne kadar bilmediği, tahmin dahi etmediği bir tesadüf ile karşılaşacağını koleksiyoncu Skip Henderson bilmiyordu.
Dave Dominici, "Yahudilerin derisinden yapılmış. Koleksiyoncular için, 35 dolar" diye bağırmaktadır.
Dave Dominici , sabıkalı bir mezar soyguncusudur. 2006 yılında insan dersinden yapılma abajuru Hederson’a 35 dolara satar.
Skip Henderson, koleksiyoncu. Felaketlerin olduğu yerlerde gezmektedir, bu felaketler koleksiyoncular için ucuza ve kaliteli ürünlere ulaşmak için büyük olanak sağlamaktadır. Tesadüfen bu abajuru görür ve o an arkadaşının çocukluğunda anlattığı bir hikaye canlanır gözünde ve ona hediye etmek amacıyla bu abajuru 35 dolara alır ve Mark Jacobson’a gönderir.
Mark Jacobson bir gazetecidir ve Yahudi’dir. İkinci dünya savaşı sonrası Amerika’da çocuklar oyun oynarken Yahudi Jacobson’a takılırlarmış, “seni abajur yapacağız” diye. O dönemde Almanya’da başlayan ve bütün dünyaya yayılan bir abajur sözü kullanılmaktaymış. Almanlar Yahudilerin ölüsünden sabun yapıyor, derisinden abajur. Güzel dövmesi olanların derileri gaz ile öldürüldükten sonra (beklide gaz ile öldürmeden) derileri yüzülür ve abajur yapımı için biriktirilirmiş. İnsan derisinden ev eşyası yapmak, tıpkı ayı, aslan postundan ev eşyası gibi yararlanılmak gibi bir şey olsa gerek. Yahudileri insan görmeyince, doğal olarak onların her şeyinden yararlanılırmış.
Yahudi toplama kamplarına giren Amerikalılar bu gerçek ile yüzleşmişler ama Nürnberg davalarında yüzleşilen bir çok şey görünmeden acele ile karar verilerek Almanlar ile hesaplaşmaya noktayı koymuşlar ama tarih öyle mi, elbette mahkeme bitti diye hesaplaşama bitmiş sayılmaz. Bir tesadüf kor halinde yanan bir ateşin yeniden alevlenmesine sebep olabiliyor.
Kargo ile gelir abajur Jacoson’un eline. Skip Henderson abajuru kargo ile göndermiş ama arkasından bu kadar derin bir öykünün ortaya çıkacağını bilmeden. Jacobson bir süre bakar bu abajura ve çocukluğunda kendisini dışlamak ve küçük görmek için söylenen söz canlanır bilincinde. “Seni abajur yapacağız!”
“Seni abajur yapacağız!” sözü beyninin ince damarlarını kurcalarken abajurun gerçekten insan derisinden yapılıp yapılmadığını bilimsel veriler ile doğrulanması için bir DNA testi için Washington DC'deki Bode Technology'ye gönderir. Sonuç o güne kadar bir şehir efsanesi olarak dolaşan bir sözün doğru olduğunu kanıtlamaktadır. İnsan derisi çıkmıştır ama o derinin kaynağının hangi etnik gruba dayandığı ve zamanı konusunda başka testlere ihtiyaç vardır, çünkü Nazilerden önce başka kültürlerde de insan dersinden abajur yapıldığına dair söylentiler vardır. Afrika, Asya, Amerika içlerinde bir çok diktatör öykülerinde rastlanacak şeydir. Bakanın etini yiyen, düşmanın kafa derisini yüzen, kafatası koleksiyonu yapan… Bir çok insanlık dışı uygulama bu dünya içinde vardır. O kadar uzağa gitmeyelim Osmanlı imparatorluğu içinde bir çok şairin derisi canlı canlı yüzülmüş olduğunu unutmayalım! (Nesimi, Hallacı Mansur…)
Daha sonra derinin kaynağı araştırması için Kanada’da bulunan başka bir merkeze gönderdi ve orada derinin yaşını ve genetik olarak bulunması gereken her türlü bilgiye ulaştılar. En son olarak abajur kenarında yer alan püskül ve metallerden ise dönemi ve el işçiliği, kaynak gibi şeylere bakarak nerede üretildiği bulunmuş. Adres artık nettir, Almanya Weimar yakınındaki Buchenwald toplama kampıdır.
Kampı ele geçiren Amerikan askerleri aslında buna benzer abajurlar sergilemiş ve hatta Nürnberg davasında kanıt olarak sürmelerine rağmen, nasıl olduğu belli olmayan şekilde ortadan kaybolmuştur. Bir şehir efsanesine o zaman dönüşmüştür. Var olduğu bilinen ama kanıtlanamayan bir belge bir kasırga sonrasında binlerce kilometre uzaklıkta bir sokakta bulunmuştur.
Mark'ın arkadaşı Skip, 2006'da lambayı sabıkalı bir mezar soyguncusu olan ve Katrina kasırgasından sonra Dave Dominici'den satın aldı. Bunun ne olduğunu sorduğunda Dave Skip'e, "Yahudilerin derisinden yapılmış. Koleksiyoncular için, 35 dolar" demişti. Ve kor işte bu sözden sonra alevlenecektir.
Abajurlara bakarken daha dikkatli olun, belki bir tanesi sizin evinizde olabilir, çünkü o dönem ve daha sonraki dönemlerde Almanya ile sıcak ilişki içinde olduk, hem resmi hem de gayrı resmi olarak. Karşılıklı hediyeler verdik aldık. Belki hediyelerden biri abajur olabilir.
Mark Jacobson "Abajur: Buchenwald'dan New Orleans'a Bir Yahudi Soykırımı Polisiye Hikayesi" adlı kitabını yazmaya başlamış, sanırım çoktan bitirmiştir.
İsmail Cem Özkan

21 Ekim 2012 Pazar

İzmir’de Basmane bölgesinde bir Havra’nın kapısından girdim…

İzmir’de Basmane bölgesinde bir Havra’nın kapısından girdim…

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan “Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri”, 15 – 30 Ekim tarihleri arasında birbirinden değişik etkinlikler ile devam ediyor.
Etkinlik çerçevesinde bende gezi adı verilen Basmane turuna cumartesi günü katıldım. Gezi boyunca fotoğraf çekip kendim için bilgileri kafama not edeyim diyerek yanıma ne ses alma aygıtı ne de kağıt almamıştım. O yüzden gezip gördüğüm yerleri gezerken anımsayacağım şekilde kafamda fotoğraflarını çekerken daha çok isimlerinden önce hikayelerine önem verdiğimden isimler konusunda sorunlu bir yazıyı kaleme alıyorum.
20 Ekim Cumartesi 11.00’de “gezi” adı altında Orhan Beşikçi yönetiminde bir gezi gerçekleştirildi. Gezi, Basmane ve çevresi yüzden fazla katılımcı ile birlikte gerçekleştirildi. Gezi organizasyonu bu kadar katılımcı beklemediklerini gezinin ilk toplanma saatinde randevu verdikleri alanın dar gelmesinden hemen anladılar. İlk etapta bu kadar kalabalık grup ile gezi yerlere gerçekten gezi yapılabilinir mi diye kafalarda soru oluşmasına rağmen, gezi programda belirtildiği gibi başladı ve programda olmayan yerleri de içine kaplayacak şekilde genişletildi…
Gezi, keyifli sohbetler ile yol yorgunluğunu unutturdu
İzmir tarihine doğru yapılmış bir gezi eşliğinde oldu. Bugün izleri kalan geçmişin ayak izlerini ve yaşayan kültürüne doğru yol alırken, konaklama yerlerinde o konaklama yerleri ile ilgili çalışması olan bilim insanları ve rehberlerde eşlik etti.
Basmane Garı ve etrafı olarak düşünülen alan içinde bir birinden ilginç kalıntıların hikayelerini dinledikçe, bu kadar çok zenginliğin içinde neden bu şehir ve bu yaşam alanı fakir bir konuma dönüştü sorusunu sormadan edemiyor insan. Her bir sokağında bir sürprizi içinde barındıran Basmane semti bu gezi sırasında o sürprizlerin küçük bir parçasını bize gösterdi…
Gezi Basmane yerlisi konumunda olan Yahudi kültürünün yaşayan mekanı olan Havra ile başladık. Havra içinde yurtdışından gelen turistler şaşkınlık içinde bu kadar insanın Havra’nın salonunu doldurduğunu izlediler. Şaşkınlıkları arkası kesilmeyen insanların salonu doldurması ile hareketlerine kadar yansıdır. Türklerin Havra içine doğru seyahatleri, onların okyanusları aşarak ziyaretleri kadar ilginç olmalı. Belki onlar kendi köklerini bulmaya gelmişlerdi, bizler ise köklerimizin üzerinde yaşarken, köklerini görmek isteyen insanlardık. İçinde bulunduğumuz Havra eski bir zengin olan Hollanda göçmeni bir ailenin bağış ettiği yerdir. (bu Havra’nın adını ve bağış yapan zenginin adını ne yazık ki not almamışım, o yüzden isimsiz yazacağım ama ileride bu eksikliğimi gideceğimi düşünüyorum.) o dönemde salgın hastalıklar, doğal afetler gibi insanların ölüm ile yan yana geldiği zaman içindeymiş. İzmir zengini burayı bağışlarken demiş ki, bu gibi durumlarda burası hastaneye dönderilecek, o yüzden İbranice hastaların bakıldığı yer anlamına gelen bir Havra oluşturulmuş ve orijinal halini bugüne kadar korumuş bir ibadet yeri olmuş. Bu gezi ila kapılarını bizlere açtı, normal günlerde güvenlik nedeniyle Havra ve sinagoglar dışarıdan gelene kapısı kapalıdır. Açılan kapıdan merak içinde girdik, duvarıda yazılara, sembollere baktık. Tavanı kök boyalar ile oluşturulmuş resimlere bakarken gizli ve saklanması gereken yerlerin üzerine örtülen örtünün üzerindeki işlemelere Haranlık içinde bakıp kaldık. Duvarlarda Tevrat’tan alıntılar olduğunu düşündüğüm yazılar vardı. Tıpkı camilerde kuran ayetleri gibi harfler duvarlarda yerini almıştı. Sedirler duvarın boyunca ve ortada kalan haham’ın konuşma alanın etrafını sedirler yerini almıştı. Yahudi cemaatinden olan ve şimdilerde rehberlik yapan Sara Pardo bilgi verdi. Pardo bu Havra’nın tipik bir Anadolu Yahudi yerleşim yeri olduğunu ve Anadolu’da sıkça karşılaştığınız evleri anımsattığını vurguladı. Buraya ait ve buranın kültürünü taşıyan Havra, bugüne kadar kalmış orijinal havralar içinde yerini aldığını vurguladı. İçinde bulunduğumuz Havra buraya ait, komşumuzun ibadet yeriydi ve bugüne kadar komşumuzun ibadet yerini görmemiştik. Korku ne kadar kötü bir şey, komşular arası düşmanlığı besleyen ve güvensizliği geliştiren şeydir. Komşular arasında ne duvar ne anahtar olurdu, bugün ise komşular arasında çelik kapılar ve bir birinden farklı anahtarlar bulunmaktadır.
Yahudilerin aslında homojen olmadı, farklı farklı Yahudi kültürü olduğu vurgulandı. Basmane’ de yan yana üç ayrı Havran’ın olduğu ve dünyada başka yerde görme ihtimalimizin olmadığını söyledi.
Yahudi cemaati İzmir’e geldiğinde henüz ne İsa doğmuştu ne de Türkler vardı. İsa’dan önceki yıllarda gelmiş ve geldiklerinde İzmir bir kıyı köyü olduğunu bu kıyı köyünde yaşayan bir cemaat olduklarını vurguladı. İzmir köy olduğu için o dönemlerde çevre illerde yaşayan Yahudi nüfusu sayısı yanında önemsenemez küçük olduğunu ve zaman içinde kasabalaşan ve şehirleşen İzmir içinde önemini koruyan bir cemaat olduğunu vurguladı. Yahudiler buranın yerli halkı gibidir, değişen iktidarlar içinde her daim var olan bir inanç ve kültür topluluğudur.
Yahudi cemaati yıllar içinde etkisini artırmış ama hiçbir zaman iktidar mücadelesi içinde yerini almamış olmasına rağmen iktidarların her zaman hedef tahtasında olmuştur. Her ne kadar Sara Pardo anlatmasa da tarih okumuşluğumuz var. İzmir Yahudileri tüm dünyada tanınmasına sebep olan Sebatai Sevi’den hiç bahsetmedi. Bilinçli ya da bilinçsiz bir otosansür içinde konuyu özetledi ve Havra içinde planlananın üzerinde kaldık. Geniş bir bilgi bombardımanın ilk topu gerçekten ağır olmuştu, henüz onu içselleştiremeden yola koyulduk ve toplam altı saat yollarda dinlenmeden, o cami, bu otel gezecektik.
Bu gezinin amacı belliydi, Basmane çevresinde yaşayan kültürü İzmir şehrinde yaşayanlara anlatmak ve göstermek. Yaşadığımız şehirde birbirinden zengin kültürlerden bir habersiz yaşıyorduk, en azından küçük bir gruba da olsa haber vermekti.
İzmir’in eski hükümet meydanı olan Agora kazı alanını ziyaret öncesi eski İzmir evini görecektik. O bölgede olması gereken ama olan bir Rum kilisesinin kalıntısını görecektik. O kilise neden orada yer almıştı, bu konuda elde kesin bilgiler olmamasına rağmen olasılıklar vardı ve o olasılıkların izlerini izleyerek Agora kazı alanına gelecektik. Uzun bir yolculuğun başlangıcını burada bitirerek gezinin diğer notlarına başka bir yazı ile devam etme umuduyla…
İsmail Cem Özkan
cem

20 Ekim 2012 Cumartesi

Kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde ifade özgürlüğü yok...


Kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde ifade özgürlüğü yok...

Bir varmış,  bir yokmuş diye başlar söze eskiler… Bizim sözümüzde bir de var, bir de yok! Doğrudan, kıvırmadan açıkça ifade edeyim, bu ülkede ifade özgürlüğü yok. İfade özgürlüğü olsaydı, bugün farklı doğruların varlığı kabul edilir, zengin tartışmalara şahitlik ederdik. Medya önünde, kamuoyu önünde yapılan tartışma programları olarak sunulan şeyler, aslında tartışma programının ne olduğunu unuttuğumuz için bize öyle geliyor. Programın adı tartışma programı olduğu için, hah diyoruz işte bu tartışma programı. Tartışma olabilmesi için farklı doğruların olması gerekmez mi, kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde tek doğru dışında doğru olmaz desturu geçerlidir ve o yüzden tek doğrunun olduğu yerde monologlar bile tartışma sanılır.
Kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde aslında iktidar tektir ama ana ve yavru muhalefet varmış gibi davranılır. Davranılır diyorum, çünkü iktidarın tek doğrusu onlarında doğrusudur, arada itiraz eder gibi yaparlar ama iktidar ne derse o olur. İktidarın doğrusu ülkenin doğrusudur.
Bir partide genel başkan dışında kimse görüş belirtemez, belirtmeye kalkınca parti ilkelerine, tüzüğüne ve büzüğüne aykırı davrandı derler ve milletvekili adaylığı sırasında aday olamazlar. Onu göze almayacakları içinde kimse genel başkan ve onun belirlediği kişilerin dışında birinin konuştuğu pek gözükmez, gözükemez. Ama, bir kaset olayı ile başkan olanlar, okyanus ötesinden şampanya içme meraklısı olanların atadığı birileri ülkede başbakan ya da parti başkanı olursa, koltuğa oturur oturmaz yılların suskunluğunu gevmezliğe bırakır, bildiği bilmediği her konuda iktidardaki başkanın sözlerini merkezine oturtup görüş belirtir. İktidardaki 18 derse, o 21 diyecektir. Aradaki en büyük ayrılık bu kadardır. Duruşu, bakışı tek doğru üzerine konumlanmıştır.
Bir de politikacı dışında sıradan vatandaşlar olarak bizler varız ki, bizlerin duruşları tek doğrunun dışında olma ihtimali dahi yoktur, çünkü toplum mühendisleri okulda, kışlada, camide gerekli biçim veriyorlar, sonra topluma bırakıyorlar. Bizim ne olacağımıza bizim dışımızda birileri karar veriyor, ona da kader diyoruz. Kader gereği mesleğimizi seçemiyoruz, kader gereği kazandığımız üniversiteden diploma alıyoruz, kader gereği o meslekten (eğer iş bulmuşsak) emekli oluyoruz. Emekli olunca bir sürü planlarımız olur ama emekli maaşı için banka önünde sıraya girdiğimizde bütün hayallerimiz uçar. Kısaca kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde sisteme en uygun vatandaşlarız, ensemize vurun alın ekmeğimizi elimizden, elimizde ekmek yoksa mideden de alınır!
Gazeteciler, bilim insanları, parası olup da “kıro” olanlar kendilerini ifade etme şansına sahiptirler ama onları da bağlayan parasal ilişkilerdir. Eğer ifade ederlerse var olan düzenleri bozulur ve bir düzene girsin diye yıllardır uğraştıkları ilişkileri bir anda kaybediledebilinir, hatta ülke dışında sürgün hayatına bile gidebilirler, yeter ki iktidar ile çelişme, çelişirsen atadığı hakimi, atadığı savcısı öyle bir iddianame hazırlar ki, kırk akıllı gelse o iddianın iddia olduğunu kanıtlayamaz. Sonuçta toplumda ilişkiler çıkarlar üzerine kuruludur ve çıkarlar ifadeyi de belirler.  
Kendisini ifade etme yeteneğine sahip olanlarda; işverenin gözüne bakıyor, ifade etse işvereni zarar görecek, dolayısı ile kendisi kapı önünde kimliğinin geçersizliğini görecek ve kapıdan kontrollü şekilde giremeyecek, misafir olarak girip odasını toplayabilecek ancak... Şimdi buna benzer durumları yıllardır yaşıyoruz, ama biri gidip yurtdışında bir toplantıda açıklasa, ülkede ifade özgürlüğü yok, ülke içindekiler, ikitdara muhalif olduğunu söyleyenler hemen paylaşır, ülkemizde ifade özgürlüğü yok diyerek… bu durumda kendileri söylemdikleri içinde ceza alma durumu da yok, homurdanmanın başka boyutu, homudan ve başkalarının sözünü paylaş ama riske girme, görüş belirtme!
Şimdi sormak gerek, kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde ne zaman kişilerin ifade özgürlüğü oldu? Sözü dolandırmadan bağlayayım, kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde sansür / otosansür hep vardır!
İsmail Cem Özkan

18 Ekim 2012 Perşembe

Türkiye solu ne çektiyse profesyonellerden çekti!


Türkiye solu ne çektiyse profesyonellerden çekti!

Sol yaşam biçimi gönül işi ile yapılır, daha çok dayanışma üzerine kuruludur ve dayanışma gönüllü olursa bir anlamı olur. Şimdilerde unutturulan imece ruhu sol içinde yaşamaya devam eder.
Profesyonel kavramını kısaca tanımlayalım; Profesyonel; para karşılığında çalışandır ama tanımı bu yazı için yeterli değildir, o yüzden profesyonel kavramını bu yazıda kullanacağım anlamı kazandırmak için biraz daha açmak gerekledir. Profesyonel; duygularının davranışlarına yansımasına engel olabilen, ruh hali ne olursa olsun işini düzgün bir şekilde yapabilen kişiyi tanımlamakta kullanabileceğimiz kelimedir.
Profesyonel kişiler çıkarları için para verenin dünya görüşüne, duruşuna bakmaz, gider yanında para karşılığında çalışır. Ayağına bir taş değdiğinde ise o patronun dünya görüşü önem kazanır ve denir ki, “o beni görüşlerimden ve tercihlerimden dolayı işten attı.”
Konumuzu daha dar bir alandan yürütmek amacı ile öğretim üyelerini seçelim, ama profesyonellik kavramı elbette bu seçilen ‘meslek’ grubu ile sınırlı değildir, her meslek için genişletilebilinir.
Üniversitelerin önemli kesimi vakıf ve özel şirketlerin kurmuş olduğu hukuk kurallarına uygun yerlerdir. O üniversitelerin önemli bir kesimi iktidara yakın ve iktidarın politik tercihleri yönünde şekil değiştirebilen yapılardır. Çünkü iktidar elinde bulundurduğu güç ile istediği kuruma çeki düzen verebilecek bir çok kurumun ipini elinde tutmaktadır. Özerk yapısı olmayan kurumların kararları iktidarın hedeflerine uygun olması şaşırtıcı değildir.
Para verenlerin dünya görüşleri ve duruşları politik iktidar ile paralel olduğunda öğretim üyesi de işini rahat ve sorunsuz yapmak adına küçük tavizler verir. Kişi bencildir ve işini kaybetmemek için özveri göstermesi gerekiyorsa gösterecektir. İşten ayrılan değil, işte uzun süre kalan olmak istemektedir.  
Profesyonel yaşama alışan ve olaylara profesyonelce yaklaşan biri politik tercihini ve özel yaşamını gözlerden uzak tutmaya özen gösterir.  Elbette serbest alanda yapacakları bu özel tercihlerin belirlediği sınırlar içinde her daim dikkatli ve özenli bir yaşam sürer. Profesyonel kişi; işine duygularının davranışlarına yansımasına engel olabilen, ruh hali ne olursa olsun işini düzgün bir şekilde yapabilendir.
“Yetmez ama evet” kavramı işte bu profesyoneller tarafından iktidar yanında olurken, iktidardan uzaktaymış gibi göstermek için geliştirilmiş bir söylem biçimidir. İktidar dağılma sürecine girdiğinde, bu ‘yetmez ama evet’ diyerek destek verenler “biz söylemiştik, iktidar bizim dediğimizi yapmadı, eksik yaptı” ya da “bizi kandırdı, aksi halde biz nasıl desteklerdik” diyerek geçmiş yaşamlarına dönmek için bir vicdan rahatlama aracı olarak kullanılabilecek ortada bir sözcüktür.
Profesyonel kişi, bulunduğu yere göre renk değiştirme yeteneği olan kişidir. O bulunduğu kurum ve zemine göre konuşma sesini, rengini değiştirebilir. Uzun süre o ortamda yer aldığında oranın rengi,  kültürüne bürünebilir, geçmişte ne savunduğu, ne yaşadığı önemli değildir. Profesyonelleri asimile etmek o yüzden çok kolaydır, ancak ölüm döşeğinde unuttuğu dili anımsayabilir.
Türkiye solu, profesyonel bakışın liberal ekonomi ile toplumun her kademesine yayılmasıyla birlikte; 12 Eylül tanklarının yıkıntısının arkasından solcu öğretim üyeleri aç kalmamak için, yapacağı başka işi olmadığı için profesyonel anlayışı çabuk benimsemişlerdir. Patronlarını seçmeden gelirleri ve kişisel yaşam kalitelerinin yüksek tutması için iktidara yakın konumda olan kurumlara koşullanmaları ile kan kayıbı hızlanmıştır.  (sol içinde dönek sayısı ile profesyonel kavramın modern yorumu arasında bir bağ kurabilirsiniz)
Elbette her insan yaşadığımız dönemde çalışmak zorunda, patronu ve patronun tercihlerini seçemez. Her çalışma alanı aynı zamanda işçiler için bir direniş mevzisi olarak görülebilinir. İşyerlerinde örgütlenmek ve orada patronun hakimiyetini yok ederek sınıfsız topluma ulaşama hedefi içinde örgütlenen devrimci olan işçiler var olacaktır. İşçiler her yerde, para sahibinin kimliğine, duygusuna ve düşüncesine bakmaz, girer ve orada örgütlenir. Profesyonel olan ise, iş yerine girer ve iş yerinin ruhuna uygun tavır alan ve patronun beklentilerini karşılamak için var gücü ile çalışır.
Toplum önünde sol söylemi ucube göstermek için patronuna şirin gözükmek isteyen profesyoneller bulundukları zeminden sola karşı saldırı oklarını aldıkları maaşlarına uygun şekilde fırlatmışlardır. Tarih çöpe gitmiştir, Marks yok olmuştur, yaşasın yeni dünya global düzeni diyerek nara atmışlardır ve global üniversitelerde bir kürsü kapmak için bilgilerine bilgi katmak için her türden seminerlerde gözükmüşlerdir. Duvarlarında aldıkları diplomalar, seminer başarı belgeleri ile ekranlara çıkıp nostaljik olarak solcu olduklarını ama yaşamın gerekleri savunmadan geri durmamışlardır. Piyano eşliğinde cin bardaklarının tıkırtısı İstanbul boğazında duyulması şaşırtıcı değildir. Çocuklarını iktidarın nimetinden yararlandırmak için her türden ilişkiyi kullanmışlardır. Solcu olanların çok olduğu toplantılara katılıp eski solcu günlerinden dem vurmak ve ölen devrimciler ile hatıralarını nasıl bir çıkar için kullanacaklarını artık bilinç altından kullanmayı da ihmal etmemişlerdir. Profesyonel yaşam biçimi olarak kabul edenler her olanağı kurnazca kullanabilendir…
Türkiye solu işte bu profesyonellerin etkisi ile daha da daralmış, ağızları iyi laf yapan, güzel görüntü verebilenlerin profesyonellerin medyatik saldırısı karşısında sessizden tepki vermişler, duygusal olarak hissedilen tepkiler olmasına rağmen, profesyonel olanların etkisi henüz sol içinde yok olmamıştır.
Bugün askere karşı sert söylem geliştirenlerin gerçek niyetleri ortada olmasına rağmen hala onları solcu olarak görebilen saf solcuların olması tesadüfi değildir. Sol bu profesyonel liberal solcular arasında kalın bir çizgi çekemediği sürece, Lenin belirttiği sol hastalıktan kurtulamayacaktır. Sol; geçmişi, sola küfredenleri asla unutmaması gereklidir, çünkü sol dışına düşmüş olanların yine sol içine girip hastalığını bulaştırma tehlikesi hep vardır.
İsmail Cem Özkan

14 Ekim 2012 Pazar

İmza vermiyorum!


İmza vermiyorum!
İmza kampanyalarına uzun süreden beri katılmıyorum, çünkü imzamı sunacağım karşımda muhatap bir kurumun olduğuna inanmıyorum. Olayı kısaca örnekleyerek anlatmaya çalışayım; şimdi size tokat atan adama karşı imza topluyorsunuz ve tokat atan adama imza veriyorsunuz...
İmza ne için verilir? Tokat atan adama karşı yaptırım uygulansın diye verilir, o adam tokat attı ve sen devlet olarak güçsüzden yana tavır al diye dilek belirtilir... Şimdi tokat atan adama topladığın imzayı vermek demek, ben seni durduracak gücüm yok, bana ve benim gibilere lütfen acı demek gibi geliyor...
İmza verenlerde mazlum rolü oynamış oluyor, çünkü mazlumun halinden ancak öteki mazlum anlar...
Şimdi soru şu, tokat atan adama karşı imza mı vermek gerek, yoksa mücadele edip gücünü artırmak mı gerek? Eğer ortada bir kurum yoksa...
Şimdi devlet kurumu güçlüden yana tavır alan, güçlüyü kollayan bir konumda olduğuna göre, pek fazla seçenek kalmış gibi gözükmüyor... O yüzden ben imza kampanyaları anlamsız ve gereksiz görüyorum...
Güçsüzden yana, sınıflar arası denge konu mu gözetilsin diye oluşturulan kurumlar günümüzde yok edilmiştir...
Bağımsız, özerk, kendi ideolojisi olan bir devlet yapısı olmayan yerde imza kampanyaları vicdan rahatlatmadan başka işe yarar mı????
Bütün bunların üstüne hiç bir geçerliliği olmayan sanal imza kampanya yapan siteler var... Üzerine konuyu yaz, altına imza atacakların mail adresini topla ve eee sonra ne oluyor?
Hadi orada milyonlarca imza topladınız baskı grubu kurma özelliği var mı?
Kişilerin kendisini kandırmasına itirazım yok ama başkalarını ve iyi niyetlerini ve de enerjilerini boş işler ile harcanmasına itirazım var...
İmza kampanyalarının yerine başka yöntemler bulunmalı, masa kurup gelen geçenden hadi imza ver demek ile bir şey olmadığını son 30 yılda yapılan tüm imza kampanyalarının sonunda gördük, o imzalar yerine gitmiştir, yerinde de çöpe...
Emeklerinizi çöpe atmayın, mücadele meydanında yöntemler tükenmemiştir… Biraz daha yaratıcı düşünüldüğünde tokat atan adamın karşısına ondan daha güçlü bir ses, yürek ve vücut ile durabiliriz. O yaratıcılığı yaratacak kadar hayal dünyamız geniş, ütopyalarımız ulaşılmaz değildir.
Çalıyorum kapınızı, 
teyze, amca, bir imza ver. 
Çocuklar öldürülmesin 
şeker de yiyebilsinler.”
der Nazım Hikmet ama burada istenen imza günümüzde anlamını ve içeriğini boşaltılmış imza değildir. Güçler dengesi vardır ve güçler içinde kime sunacağını bilmektedir. Muhatap olunacak bir yeri vardır.
İsmail Cem Özkan

12 Ekim 2012 Cuma

Savaşta çocuklar ölmesin!


Savaşta çocuklar ölmesin!

Savaş denilince akla ölüm gelmesi kadar doğal bir şey yoktur. Savaşta kullanılan teknolojik ölüm makineleri çoluk çocuk ayrımı yapmadan tüm canlıları yok eder. Çocukların ölümü üzerine yapılan vurguları anlamakta güçlük çekiyorum, çünkü ölüm karşısında duyulan acı, çocuk, yaşlı, genç, orta yaşlı diye ayrım yapmaz, acının bıraktığı travma bir birine yakındır. Neden çocuk ölümü medya gözü ile büyütülmekte ve çocukların ölümü olduğunda daha fazla duygu sömürüsü yapılmaktadır?
Çocuklar çağımızda tüketici toplumun geleceğidir, üretmeden tüketen, tükettikçe büyüyen bir pazarın parçasıdır. Tıpkı diğer yaş grupları gibi. Her yaş grubu bir şeyleri tüketir, tükettiği sürece de var olmaları istenir. Canlı insandan yararlanıldığı gibi, ölüsünden de yararlanılır. İnsan, piyasa için vazgeçilmez meta olur, birilerinin gözünde. Ölüm, müthiş bir gelir kapısına dönüştülmüştür. Dinler ölümden yararlanır ve ölüm üzerine sosyal kasalarında para biriktirirler. Ölüm ile korkutulan insanlık, öldükten sonra cenazesi ortada kalacağından korkanlar, cenaze firmalarına aylık para yatırır, yeter ki istendiği yerde ölüsü toprak ile buluşsun diye. Savaş sırasında bu istek elbette boşunadır, çünkü savaşta cenaze firmaları çalışmaz, askeri kurumlar bu cenazeler ile ilgilenir.
Savaş, bir çok sektörün iç içe çalışması ve savaşta bir çok insanın/ firmanın para kazanması ve kasalarını para ile doldurması kadar doğal bir şey yoktur, çünkü savaş sırasında var olan tüm yasalar rafa kalkar ve kara paranın piyasayı kontrol ettiği dönemlerdir. Bu dönemlerden en çok yararlananlar; yeni piyasa oluşumu yaratmak isteyen hükümetler ve onların taraftarlarıdır.
Savaş çocuk ayrımı yapmaz, savaş cephesinde kim yaşıyorsa ölüm ensesinin dibinde rüzgarını hissettirir ve savaş sırasında bu nefes artık doğal hal alır ve ölümler kanıksanır. Çocuklar, savaş ile büyüdüklerinde, öldürmenin ne kadar basit ve bir teknolojik ürün ile ucuz olduğunu görür. Öldürmek ve ölüm karşısında tepkisizdir. Bu çocuklar parası olana hizmet eder, tıpkı her hangi bir ş yerinde çalışan işçi gibi, sonuçta para karşılığında emeğini satan ve sadece bildiğini yapandır. Medya patronları bu çocukların bu şekilde kullanılacağını bildiğinden, daha çok üzülüyormuş gibi haber bültenlerinde spikerine trajedi oynaması ister. Her ölüm haberinde çocuk varsa bültende, spikerin yüzünü inceleyin, trajedi oynayan her hangi bir tiyatro oyuncusu gibidir. Ona öyle denmiştir ya da öyle oynamasını güdüleri aracılığı ile bilinçaltına işlenmiştir. Sonuçta spikerde profesyonel çalışan bir işçidir ve işverenin beklentisine yanıt vermek zorundadır.
Çocukların savaş sırasında veya içsavaş sırasında ölümü, bir çok işveren için yetişmekte olan işçisini kaybetmekten kaynaklanan timsah gözyaşı döker. Çünkü ölüm; ekonomi için en önemli araçlardan biridir, korku ile var olan düzenin devamını sağlarlar. Savaşta çocuklar ölmesin demek, diğer yaş gruptan insanların ve canlıların ölmesini savunmak anlamına gelir. O yüzden çocukların arkasından timsah göz yaşı dökenlerin niyetlerinin ne olduğunu piyasadaki ekonomik hareketliliğe bakarak tahmin edebiliriz.
Bir orman yangını sırasında tavşanlar ölmesin diye ağıt yakan birinin tavşan üreticisi ve satıcısı olduğunu düşünürüm. Gözyaşlarının doğal olmadığından dolayı da o kişinin göz yaşları bana başka şeyler çağrıştırır…
“Savaşa hayır!” demek “doğal olmayan ölümlere hayır” demektir. “Savaş için teknoloji üretimine hayır” demektir. Timsah gözyaşı dökenler, “çocuklar ölmesin” diyenlerin niyetlerine ve kim için çalıştıklarına bakın…
İsmail Cem Özkan 

6 Ekim 2012 Cumartesi

Cadı avı…


Cadı avı…

Tarihin karanlık noktaları vardır, bu noktalar hakkında kimse konuşmaz ama o döneme ait betimlemeler dilden dile, kültürden kültüre taşınır. Her hangi bir durumda o karanlık dönemin değimi, deyişi dile gelir canlanır.
Her geçiş dönemi karanlık noktalarını yaratır ve bu noktalarda kan toprağı sular. Kanın toprağı suladığı yerde ise sermaye bikrimi ve yeni gelişmekte olan siyasi/ ekonomik tercihinin nüvelerini de içinde barındırır. Çökmekte olan bir sistemin içinde gelecek olanın tohumu uzun bir süreyi içinde alacak şekilde gelişimi için ortam hazırlar ve bu hazırlanan ortam içinde var olan ekonomik, siyasi terhin sonunu hazırlar. İmparatorluklar / krallıklar döneminin monarşi sisteminin içinde kapitalist sistemin ayak izleri küçük küçük duyulmaya başlaması ile birlikte var olan toplumsal ilişkiler ve ekonomik seyirde değişimler meydana gelmeye başlamıştır. O güne kadar hiç değişmeyecekmiş gibi giden ilişkiler biçiminde ani değişimler yerine alışa alışa değişimler yaşanırken, bir anda ne oldu da var olan alışkanlığın tam tersi bir yaşam hakim olduğunu kimse anlayamaz, yaşarken de sorgulayamaz bile. Değişim kaçınılmazdır, kimse değişimin karşısında direnememiştir.
Monarşi dönemin ekonomik / siyasi tercihlerinin yaratmış olduğu kültür içinde serfler ve sörfler vardır batı dünyası içinde. Köylüler ortaklaşa toprağı ekip biçer, ortak yaşardı. Vergilerini verir, zenginlerin yaşamlarını taklit ederek çalışmadıkları kış ayı boyunca eğlenirlerdi. Bugün dahi bu eğlencenin farklılaştırılmış halini karnaval eğlencelerinde görmeye devam ederiz. Avrupa kıtası ve onun etkisini taşıyan Amerika kıtasında ortak yaşayanların yaşamında bir değişim yaşanmaya ilk sanayi deneyimlerinin başlaması ile başlamıştır. İnsanlar topraklarından kopmaya ve fabrika gibi ortak üretim yapan çatıların altında yaşamaya başlaması bir süreç sonucunda oluşur. İlk fabrikalar var olan alışkanlıkların da değişiminin habercisidir. O güne kadar köylü kadın erkek ayrımını yaşamamıştır, ortak tarlaya gider, ortak üretir, ortak tüketirdi. Ezilen, kadın erkek ayrımına uğramazdı. Yeni ilişki içinde kadın ve erkek ayrımı gerekliydi, çünkü kadın emeği profesyonel çalışanın içinde ayrıştırılarak ücretsiz hale getirtilmesi, işveren için verimin artırılması anlamına gelmekteydi.  
Kapitalizm nüvelerini henüz oluştururken devlet kavramı ortaya çıkıyordu. Devlet sosyal yardım kasalarının olması ile oluşuyordu, çünkü o ilişkileri organize edecek ve sürekliliğini sağlayacak bir yapıya ihtiyaç duyuluyordu. Emek gücü hareketliydi, ustalaşan biri başka bir atölyeye gidip çalışabilmekte, işvereni ile soru yaşadığı an terk edebiliyordu. Bunu engelleyebilmek için devlet mekanizması sosyal yardım kasalarının oluşumu ile geliştirildi. İşçi bir sınır içinde hareket etmesine olanak tanınıyordu, emek hareketliliği verimi düşürüyor ve devamlılığı getirmekte sorunlar oluşturuyordu.
Sınırlar oluşması işte bu süreç ile ihtiyaçtan ortaya çıkmıştı. Köylüler arasında rekabeti artırmak için tarlalar arasında çitler oluşturulmuş, ortak yaşam ve birlikte üretim kavramı ağır ağır tarihin karanlık sayfalarına doğru unutulmaya bırakılıyordu. Çitlere karşı elbette direniş olacaktı, eski alışkanlığını bırakmak istemeyenler, anıları henüz taze olanlar bu değişime karşı direnmiş ve oluşturulan devlet kavramı içinde insanlar Roma hukuku içinde cezalandırılmış, yeni yasalar ve buyruklar çıkarılmıştır.
Toplum değişmeye başlamıştır. İktidar ve iktidarı elinde tutan güçler iktidarından duydukları güvenden henüz yoksundular ve iktidarı kaybetme korkusu yüzünden halka yeni döneme uygun davranış geliştirmesi için zor kullanmaktan çekinmeyecektir. İktidar için halkın parçalanması kaçınılmazdır. Bu yeni dönemde toplum parçalarına ayrılmakta kadın ile erkek arasında bir kalın çizginin oluşması kaçınılmazdı, çünkü ucuz işçilik, bireyler arasında ki ayrım ile hayata geçirilecektir. Kadın çalışma dünyasına dolaylı olarak katılacak, esas işi nüfusun artırılması için bebek üreticisi olması gerekliydi.
Ucuz işçilik ve tüketici toplum için doğum oranında artış hızlandırması gerekliydi ve doğum karşısında o güne kadar var olan tüm alışkanlıklar terk edilecekti, çünkü oluşan devletin nüfusa ihtiyacı vardı.
Kadın evinde kocasına yardım edecek, onun için çocuk yapacak, eve getirilen işte kocasına yardım edecekti. Evler fabrika için yedek parça üretilen bir atölye işlevini görecekti, üretilen parça başına erkeğe parası ödenecekti. Bu işveren için büyük bir avantaj ve diğer rekabet içinde olduğu firmalar karşısında ekonomik avantaj sağlıyordu.
Kadın bedenine devlet mekanizması müdahale etmiş, tarladan koparmış, onu evin içine hapsetmiş ve erkeğine yardımcı bir gönüllü işçi = köle konumuna getirmişti.
Devlet oluşturduğu sosyal kasalar sayesinde işçinin bir yerden bir yere seyahat etme özgürlüğünü ortadan kaldırmış, işçiyi bir fabrikaya sabitlemiştir, çünkü kaybedeceği bir birikimi vardır artık, o birikim (sosyal kasa = emekli sandığı) hasta olduğunda, zor günlerinde, yaşlılığında onun giderlerini karşılayacaktı. Düzenli olarak birikimini geri ona verecek olan devletti ve buna uygun şekilde örgütleniyordu.
O güne kadar böyle bir şey yoktu, ortak yaşam içinde yaşlılar toplumun bilgesi olarak görülmekte ve itibar edilmekteydi, yeni düzende ise yaşlılar toplum ve aile için yük kabul ediliyordu. Geliri olmayan, birikimi olmayan yaşlılar sosyal yardımlara bağımlı hale gelecek, az miktarda verilen yardımlar onlara yetmeyecekti. Yaşlılar toplum içinde dilenci konumuna getirilmiş, geçmişte toplum için işlevi bu yeni düzende yeri yoktu. Cadı kavramı ve bugün dahi cadıları canlandıran oyunlarda, filmlerde işte bu sürecin izini görmeye devam ederiz. Cadılar çirkin, toplum için zararlı ve var olan aile yaşamını parçalayan olarak gösterilir. Elinde süpürgesi, sürekli harekat halindedir, kapı kapı dolaşır, kapıdan girmediği yere pencereden giren şeytanın kandırdığı yaşlı kadınlardır… Bu bugün kullanılan tasvirdir, ama geçiş sürecinde henüz cadı avı başlamadan yaşanan tasvir?  
Yaşlılık verimsiz ve toplum için kalbur olarak görülür, eski rolü yoktur, fakat bir süre daha yaşlı kadınlar atalarından öğrendiği şifalı bilgiler ile hastalarını iyileştirmeye devam etmiştir. Onların bu gönülden yaptıkları işi gelire dönüştürmüşler ama sağlık alanında teknolojik gelişim ve modern sermaye dayalı tıbbın gelişimi ile birlikte yok edilmesi gereken sokak hayvanı olarak görülecekti ve cadı avı içinde işte bu kadınlar cadı diye ateşe atılacak ve yanarken güzel koksun diye üzerlerine parfümler sıkılacaktı.
Cadı avı için tarihin bu değişim döneminde ortam hazırlanacak ve kadın (çocuk yapamayan, çocuk istemeyen) cadı olarak gösterilecek ve hukuk içinde cezaları verilecekti. Cadılar tüm Avrupa kıtası içinde, Amerika’da farklılıklar göstermiş olsa da avlanacak ve cezalandırılacaktı. Cadı avı devletin kadın vücuduna direkt müdahalesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Bugün dahi kadına çocuk yap, şu kadar çocuk doğurmak zorundasın anlayışı o günlerin cadı avı mantığına ve birikimine sahiptir. Batı kültürü eğitiminden gelen ve batı politikaları savunanlar yeni evlenen çiftlere üç çocuk yap derken kadın vücuduna erkek egemenliğini vurgulamaktadır. Kadının adı yoktur, o çocuk yapmaya yarayan bir makinedir ve görevini yerine getirmeyenler cadı avında olduğu gibi her türden cezayı hukuk kuralları içinde kabul ettiği kabul edilir. Devletin ilk oluşumu ile kadın bedeni arasında bir ilişki vardır, devletin olduğu yerde kadının bedeni nüfus planlaması için makine işlevi görmeye devam edecektir, çünkü nüfusun fazlalığı o ülkede ucuz işçiliğin ve ulusal sermeye birikimi için gereklidir. Dünya bu nüfusu kaldırıp kaldırmayacağı önemli değildir, önemli olan kendi sermeyen uluslar arası sermeye karşısında rekabet gücünün olmasıdır.
17. yüzyılın sonunda cadı avı sonlanmış, bu sonlamanın en temel gerekçesi dönemin hakim sınıflarının iktidarlarından duydukları güvenin artmış olmasındadır. Toplum parçalanmış, geniş aile artık sorun olmaktan çıkmış, emek gücü hareket alanı daralmış, ulusal sermeye birikimi için her türden ortam hazırlanmıştır. Fransız devrimi bu sürecin resmi tarihi olacaktır, kapitalizm artık dünyaya hakim olacak, yeni ilişkisi bugün dahi devam eden yapıya kavuşacaktır. Ne zaman sermeye sahipleri ve devleti yönetenler güvenleri azalsa toplumu daha küçük parçalara ayırmak için yöntemler geliştirmeye devam ediyorlar ve her değişim döneminde kan toprağı sulamaya devam etmektedir. Devlet kan ile beslenmekte ve sorunların üstesinde savaşlar, çatışmalar ve toplumun en küçük biriminin daha da parçalanması ile sonuçlanmaktadır. Bugün yaşanan savaşların arkasında mutlaka bir cadı avı vardır.
Amerika’da yaşanan ve yakın tarihimize damgasını vuran cadı avı, komünist aydınlara yönelik soruşturmalardır. Bugün ise teröre karşı yapılan mücadele bir cadı avıdır.  Bu mücadeleler bildiğimiz gibi evrensel olarak yapılmakta ve devletin ihtiyaçlarına karşılık gelmektedir. İktidar ne zaman kendisini güvende hissederse bu avı sonlandırmaktadır.
Bugün global olarak cadı avı yapılmaktadır, terörist olarak görülenlerin hepsi hakim sınıfın gözünde cadıdır ve şeytan ile işbirliği içinde olan olarak görülmekte ve tüm dünya halklarına öyle görmeleri için baskı uygulanmaktadır.
Devlet var olduğu sürece, geçiş dönemleri karanlık noktaları olduğu dönemlerde cadı avı hep var olmuştur, biçim değiştirse de hedef değişik olsa da yöntem hep aynıdır. Hukuk kuralları içinde karanlık noktalarda hakim sınıfın hakimler kalemlerini kırmadan geri durmayacaklardır.
İsmail Cem Özkan