23 Kasım 2012 Cuma

Yağmur Durduğunda


Yağmur Durduğunda
Geçmiş gelecek ile arasında bir ilişki var mıdır? Gelecek geçmiş üzerine mi oturmaktadır? Buna benzer sorulara yanıt arayan bir oyun ile karşılaştım. Bu oyun içinde sürprizler serpilmiş ve o sürpriz sonuçlar ile karşılaşıyorsunuz. Başlangıçta bir birinden bağımsı olaylar bir zaman dilimi sonunda bağlantılar çok ince zeka ürünü olarak bağlanıyor. Yazar olaylara gelecek, geçmiş içinde birbiri ile bağlantısı olan dört kuşağı içine almış ve bir çocuk istismarcısından (tecavüzcüsünden) sona doğru gidişi zaman içinde yolculuk içinde değişen dünya politik ve doğa olayları içinde yakalıyoruz.
Ateist bir ailenin Londra’da başlayan yaşamı tüketişi, yeni coğrafyalara kendilerini götürürken bu bitilmişliği de götürmekteler. Nereye giderlerse gitsinler tüketiyorlar. Satürn kendi çocuklarını yiyen bir simgedir ve yaşam içinde içimizde yaşayan Satürnler vardır. Oyun işte bu imgenin yaşama uyarlaması olarak düşünebiliriz.
Fakir birine yeni bir sabahlık (bornoz) hediye ederseniz, o bornoz evin içindeki fakirliği ortaya çıkarır ve ev içinde alışkanlıkların sorgulanmasına sebep olur. Artık o ev eski ev değildir, değişim kaçınılmazdır ve o evde yaşayan rahatsız olur.
Oyunun temelinde imge olarak verilen bornoz ile başlanır. O bornoz Londra’da yaşayan çekirdek ailenin aile babasının seksi fantezileri ve tercihleridir. O tercihi ile yüzleşilmesi o yaşamın artık aynı olamayacağını ve kuşaklar boyu sürecek bir trajedinin başlangıcını ortaya koyar! Evin içine dışarından biri yeni bir bornoz getirmiştir ve duvar boyası olan kırık beyaz daha çok sırıtacaktır.
Düzenli toplumlarda bir şey doğru gitmediğinde kriz uzun süreli yaşanır ve o kaos ortamında ayaklanmalar ve çalkantılar kuşaktan kuşağa aktarılır. Zaten kaos ortamında yaşamaya alışmış toplumlarda kriz hissedilmez bile, alıklaşanlıklar içinde kuşaklar boyu sürer. Bu betimlemeyi Bangladeş’te yaşanan mason yağmurları ve İngiltere / Avustralya’da yaşanan yağmurlar ve sonuçları ile karşılaştırılır. Yıllar gelir geçer ama Bangladeş’te hep sel olur ve insanlar ölür, Londra ve Avustralya’da ise güvenli yerlerde durulur ve bir gün dalgalar gelir o güvenli noktada duranı içine alır ve yok eder. O dalga büyük bir kaostur ve çekirdek ailenin yok olması anlamına gelir.
İmgeler ile dünyanın düzeni sorgulanırken, çekirdek ailenin bu değişim karşısında ki tepkileri de sorgulanır. Aile fakirdir, küçük gelir kaynakları vardır. Bir birinden bağımsız iki uçta ülkede yaşayan ailelerin birbirinden habersiz olarak bir birini etkilemesi olaylar içinde sorgulanır. İki çocuk vardır, biri erkek ötekisi kadın ve her ikisinin adı İncil’den alınmış bir isimdir. Gabriel! Kadın Gabriel’in erkek Gabriel ile aynı zamanda doğmuş bir erkek kardeşi vardır ve o çocuk yarımadanın ıssız noktasında tecavüz edilerek öldürülmesi ve ölüm sonucu anne ve babanın intiharı ile yalnız kalan çocuk olan Gabriel ile tanışırız.  Öldürülen çocuk bir anlamda Gabriel’dir, çünkü öldüren Gabriel’in babasıdır. Londra’dan kovulan Hanry Law, özlem duyduğu ve yaşamak istediği Avustralya’ya gelmiştir ve alışkanlıklarını burada da devam ettirmektedir. Fırsatını bulduğunda kendi oğlunun yaşındaki çocuğa tecavüz etmiş ve öldürmüştür. Ve o olay sonunda söylenceler konu olacak bir kayaya çıkmış ve yok olmuştur. Hanry Law’ın oğlu olan Gabriel yıllar sonra babasının izini sürer ve gerçekleri bilmeden babasını atamak için Avustralya’ya bu sahil yerleşim birimine gelir. Öldürülen çocuğun kardeşi Gabriel ile bir yol kenarı dinlenme tesislerinde kadın olan Gabriel ile karşılaşır ve aralarında bir ilişki başlar. Gabriel babasını bulamadan ve gerçekle yüzleşemeden bir trafik kazasında ölür ve bu kazada yaralı olarak kurtulan ve hamile olan Gabriel kurtulur. Onu kazada kurtaran Joe Ryan ile evlenir. Üvey evlatlarını büyütürler. Doğan çocuğun adı da Gabriel’dir. O tıpkı ataları olan Gabriel’ler ve Hanry gibi bir genetik sorunu vardır ve çocuklarını yememek için çocuklarından uzaklaşmıştır. Bu öykünün sonunda hiçbir çocuk babaları ile yüzleşemez ta ki Gabriel York oğlu Andrew’e kadar. O babası ile 2039 yılında deniz’den kopan balık gökyüzünden karaya vurduğu bir günde bu kara yazgıyı sonlandırır ve bir yağmurlu günün öğleninde babası ile buluşur. O gün sonunda yağmur artık dinmiştir ve kader bir birini tekrarlayan süreci sonlanır. Geçmişin geleceği tekrarlayan süreci noktalanmıştır.
Olayların anlatımı postmodern edebiyat yazım tekniği içinde çok sık kullanılan zaman içinde yolculuğunun geliş gidişleri içinde yapılmıştır. Bir sistematik kronolojik anlatım yoktur. Sistematik kronolojik anlatımı ve olayları bir birine bağdaştırma yapılması izleyiciye bırakılmıştır. Her imgenin açımlı bölümler arasında anlatılan olaylar ile yapılmıştır. İmgesel dünyanın, şiirsel dizilimini sahnede canlandırılması müthiş bir anlatım dili yaratılmıştır. Eser ilk defa sahneye konulduğundan sonra ilgileri üzerine toplamış ve Avustralya tiyatro metinleri içinde klasik bir konuma gelmiştir.
Gelelim oyunun teknik boyutuna; oyun içinde ışık kullanımı başarılı göremedim. Daha ince ve ayrıntıya önem verilen bir aydınlanma düzenlemesi olabilirdi. Oyun içinde beni oyunun içine çekecek bir ışık efektinin olmasını isterdim, sahnede ışıkların hedefe yöneltmesi başarılı göremedim. Işık beni yönlendirmeli ve nereye bakmam gerektiğini hissettirmeliydi.
Sahne düzenlemesi başarılı gibi duruyor ama video ve görsellerin kullanımı açısından o başarıyı yok ediyor. Eğer bölümler arasında ve olayların anlatımı sırasında görsel efektler yapılmış olsaydı daha başarılı bir sahne düzenlemesi ile karşılaşabilirdik diye düşünüyorum.
Oyunda masa düzenlemesi “son yemek” masa düzenlemesi gibi olmuş ve o masaya bir çağrışım yaptırılmak istenmiş ama görsel olarak başlangıçta o masa etrafında toplanıldığı halde son bölümde o masa gereğinden fazla işlevsiz kalmış. Son yemek masasında buluşan havariler gibi son sahnede suçlu olana dikkat etmek için o sahne canlandıralabilinirdi.
Oyuncular verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmiş ama küfürler bizim kültürümüze uygun değil, tercüme edildiği gibi kullanılmış. Bizde öyle usturuplu küfürler var ki, yerine cuk diye oturur. Oyunda kullanılan küfürler oyuna iticilik vermiş ve sırıtıyor. Küfür kültürümüzün oyun metni içinde olmasını arzulardım, İngilizlerin küfürleri tercüme ile uygun düşmemiş. İngilizce konuşurken o küfürleri rahat kullanırım ama Türkçede başka küfürleri yerine ikame ettiririm. İki kelime daha fazladır ama rahatsızlık vermez, doğal olur…
Yağmur efektinin kullanımı bence gerekli değildi, oyun baştan sona zaten yağmur altında ve o başlangıçtaki yağmur olarak tasarlanmış ama başarılı bir şekilde yapılmamış efekt tek bir şemsiye üzerine dökülmesi ile ne amaçlanmış bilemiyorum ama daha başka oyunlarda gördüğüm efektler ile bu oyuna daha fazla anlam verilebilinirdi. Yağmur efekti; su ile verilemek de zorunda değil, ses ile bu oyun boyunca rahatlıkla verilebilinirdi, çünkü oyunun her sahnesinde yağmur ve gök olayları varlığını korumaktadır. Sahnenin ortasına yapılan bu efekt oyunun girişi için kullanılmış ve sonra bir daha hiçbir şekilde karşılaşmadık. Madem başta kullanıldı, sonda da kullanılabilinirdi, eğer oyun sonu ile başlangıcı arasında bir şekilde bağ kuruluyorsa. Metin içinde var olan bağ, efektler açısından başarısız olarak gördüm.
Yönetmen olarak Hakan Çimenser bu oyunu seçmede başarından dolayı kutlarım. Oyunu metne dayalı olarak özümsemiş olmasına rağmen sahneye koyarken sanırım teknik sorunlar ve o teknik sorunları aşmak için elindeki olanakları daha fazla zorlamadığını düşünüyorum. Oyun baştan sona kadar ilgiyi elde tutacak şekilde kurgulanmış olmasına rağmen, yukarıda da değindiğim ışık, ses, efektler yüzünden izleyici ilgisini kaybetmekte ve yoruma açık sonuçlar ile karşı karşıya kalabiliyor. İki bölümden oluşan oyun izleyicisini kucaklarken, biraz daha akıcı ve izleyicinin ilgisini daha iyi bir şekilde elde tutabilirdi…
İsmail Cem Özkan

Yağmur Durduğunda
Yazan : ANDREW BOVELL 
Çeviren : EZGİ YENTÜRK 
Yöneten : HAKAN ÇİMENSER
DEKOR TASARIMI
ZEHRA UZUNALİ
GİYSİ TASARIMI
MÜGE ORHAN
IŞIK TASARIMI
AKIN YILMAZ
DRAMATURG
GÜNAY ERTEKİN
ASİSTAN
DEMET BAŞKAYA
SAHNE AMİRİ
ÖZGÜR AYAZ
KONDÜVİT
HASRET COŞKUNER
IŞIK KUMANDA
SEDA ÖZYURT
DEKOR SORUMLULARI
SELÇUK OLTUÖZER
AKSESUAR SORUMLUSU
KÜRŞAT ÇELİK
OYUNCULAR
RÜÇHAN ÇALIŞKUR
ALİ İPİN
LEVENT GÜNER
ŞEBNEM DİLLİGİL
OKDAY KORUNAN
EZGİ YENTÜRK
BURCU ARSLAN
ERAY CEZAYİRLİ
KEMAL TANDOĞAN
DEMET BAŞKAYA
ŞEYDA PEKTOK
SELDA SOYLU
KEREM KURT

17 Kasım 2012 Cumartesi

Çuvaldızı batırmak!


Çuvaldızı batırmak!
Karikatürcü, meslek olmayan mesleği yapan kişidir. Çizgi ile mizah olarak kısaca tanımlanan karikatür, bir anlamda trajik komik olayları izleyicinin gözüne batırandır. İğneyi hep başkasına batırır ama arada da olsa çuvaldızı kendisine batırması da gereklidir. Uzun zamandır çuvaldız kullanımdan çıktığı için karikatürcülerde çuvaldızı kendisine batırmayı unutmuştur!
Karikatürcülerin değişik kitle örgütleri vardır, bu örgütlerin isimleri değişik değişiktir ve 12 Eylül ile kapatılmıştır. 12 Eylül sonrası açılan ise dernekler yasasında değişim ile ancak eskisinin karikatürü konumunda olacak bir yapıdadır. Şimdilerde var olan demokratik kitle örgütleri (DTK) içinde, liberal ekonomistlerin söylem ile sivil toplum kuruşları (STK) içinde karikatürcülerin oluşturmuş olduğu yapıları da görürüz.
Liberal ekonominin yaratmış olduğu sistemde STK’ların bazıları yeni adlarına uygun var olan erk sahibini eleştiren değil, dokunmayan konumdadır. Çünkü kaybedeceği gelirleri vardır ve o gelir için her türlü haksızlık karşısında sus pus olmayı “etik” olarak görür.
Bir çok kitle örgütü; devletten veya devleti temsilen büyük firmalardan alacağı sponsor ücreti için var olmayı ve onlardan aldıkları sponsorluk ücretlerine uygun etkinlikler yapmayı uygun görmektedir. Sağa sola dokunmayan sergiler, rahatsız etmeyen ve gelenekselleşmiş etkinliklerde gelir getirici masalar açmak, üyelerinin bazıları için vazgeçilmez gelir kapısı olması önemlidir, çünkü yeni adı ile STK liberal düzene uygun çıkarına göre hareket etmek zorundadır.
Çıkarların ilişkileri yönlendirdiği yerde maddi getiri getirmeyenlerin hakları savunmak ve onlar için bir şeyler yapmak ‘absürt’ bir duruş olsa gerek! STK’lar projeler üretir ve o projelerden bazıları için maddi gelir anlamına gelir. Projeler için; AB ve ABD gibi ülkelerin proje veren kurumlarından yardım almak için bir sürü bürokratik işleri yerine getirir. Proje almak için tanınmış bir kurum olmak önemlidir, kamu yararına olan kurumlar daha rahat projelerin bütçelerinden yararlanır. Kamu yararına kurum adını kaybetmemek için her türlü överi gösterilir ve kamu yararı için devletin kurumları ile barışık çalışılır ve onların niyetlerine uygun kararlar alınır.
STK’ların bazıları sosyal dayanışma kurumlarıdır, vakıf adını alan ama vakıf özelliğini göstermeyen bir çok yapı ile de karşılaşırsınız. Dayanışma tek yönlü olarak bakarlar ve kurum daha öndedir ve o önde olan dernek, vakıf gibi STK’lara gelir gelmesi üyelerinin ihtiyaçlarından da önündedir.
Sanat dalları arasında karikatür yer almaz, alamaz çünkü onu sanat olarak tanıyan Kültür Bakanlığı ve Çalışma Bakanlığı yoktur ama her yıl o sanat ve meslek olmayan dala bir bütçe ayırırlar ve o bütçeden yararlanan bir meslek olmayan meslek için yardımlar yapılır, ortak etkinlikler düzenlenir.  Karikatürcü emekli olması için gereken sosyal kasalardan yoksundur, çünkü meslek değildir. Meslek olanın emekli sandığı ve sosyal güvencesi olur. Meslek olmayanın sosyal yardımı olur mu?
Dernek, vakıf vb isimlerde kurulan STK’lar bu açığı kapatmak amacı ile kurulmuş olmasına rağmen, o konuda yeterli bir çalışma yapamadığı ve yapmadığı bugün yaşanan süreçten daha iyi anlaşılır.
Ayağını kaybeden bir karikatürcüye her türden söz telefon ile verilir ama söz gökyüzüne kısa sürede karışır. Emeklisi olmayan artık yaşlı karikatürcünün evinden çıkarılması karşısında sessizdir ve ona barınak bulmak için yapacağı bir şey yoktur, çünkü var olan bütçe yardım için değildir!
STK’lar bildiğimiz gibi (en azından karikatürcüler için) sosyal yardım yapmıyor, çünkü “karikatürcü milletin hepsi fakir fukaradır birine yaparsak hepsine yardım yapmak gerek, önünü alamayız” diyen bir anlayış hakimdir. Var olan gelirin, karikatürcü milleti içinde paylaşılması yılda birkaç defa verilen lüks lokantalarda gerçekleştirilen yemeği finans edilemez duruma getirir! Yemek mi daha önemlidir, yoksa ihtiyacı olana verilecek yardım mı? Tercih yemekten tarafı olmuş ve yemek olunca derneğe uğramayanlar yemeklerde buluşur olmuş. Hatta bir gözleme göre dernek kongresine katılan üye sayısından daha fazlası bu yemekte oluyormuş… Ben o gözlemcilerin yalancısıyım, çünkü yemek müdavimi ve kongre delegesi değilim.
STK’lar ile bir yere varamıyoruz, kısır bir döngü içindeyiz. Teşbih uyar mı bilemem ama halk dilinde anlatılan bir balçık vardır ve balçık içinde çırpındıkça balçık üzerine sıçrar, temiz olarak oradan çıkılmaz, çünkü balçığı besleyen bir kaynak vardır… Geliri olan bir yerde gelirden nemalananlar o geliri kaybetmemek için her türlü özveriyi gösterecek… Her türlü kongrede iktidar mücadelesini yapacaklardır. Uzun süredir bir yapıda yönetim değişmiyorsa orada ya üyeler pek ciddiye almıyor ya da başka şey geçerlidir… onu üyesi olanlar düşünsün…
Örgütlü olmayı da zor günler için hep önemsedim... Hepimiz yaşadığımız düzeni ömür boyu koruyamayacağız, elbette yardıma ihtiyaç dönemi olacaktır... Kemal Tahir, Enver Gökçe yaşamı buna örnektir...
Yarının ne getireceğini bilemediğimiz için bir dayanışma ağı kurulması ve bu ağ içinde aynı işi yapanların bir birine destek vermesi hümanist bir durumdur ama günümüzde hümanizmden daha öne çıkan şey çıkarlardır ve çıkarına göre hareket edenler var olan tüm iyi niyetleri istedikleri gibi kullanmaya devam ediyorlar.
Eğer karikatürcülerin kurumsal bir yapısı olsaydı bugün karikatür çizdiğini iddia eden Memecan ve benzerlerine karşı bir duruş ortaya konmuş olurdu, çünkü karikatür muhalif olma durumudur, iktidarı ve iktidarın penceresinden olaylara bakmak değildir. Aynı şekilde karikatürcüler büyük - küçük firmaların adına yapılan yarışmalarda, sponsor oldukları yerlerde karikatür sergilemez, sergileyene karşıda seslerini yükseltirdi, çünkü karikatür sermaye için ve sermaye sahibini öven bir illüstrasyon olmazdı.
Bugün karikatürün tanımını yok ettiler, muhalif, eleştiril olma durumundan yalaka ve övgü düzen ve birbirine çamur atan konumuna getirildi
Karikatür, çamur atma aracı değildir, ezilenlerin yanında emperyalizme ve faşizme karşı duran bir mizah dalıdır. Çizgisini ve dilini binlerce yıldır yaptığı gibi kullandığında karikatür olur, aksi halde karikatür konumundan çıkar sadece yazılar ve medya için görsel bir illüstrasyon özelliği gösterir.
Demokratik Kitle Örgütü olan bir karikatürcüler kurumu özlemi ile diye sözlerimi bitireyim, arada çuvaldızı kendimize batıralım.
İsmail Cem Özkan

Liberal cemaat oluştu!


Liberal cemaat oluştu!
İnsanlar neden bir cemaat üyesi olur? Bu cemaat adı; ister parti, ister dernek, ister sendika ister başka şey, sonuçta insanlar bir arada olmasının bir çıkarsal ilişkisi vardır ve adına cemaat denir!
Cemaat denilince akla ilk olarak dini birlikler gelir, bir amaç uğruna şekilselliğin önde olduğu ibadet etme birlikleri ve yerleridir. Cemaatler içerikten daha çok şekilcidir, o yüzden cemaatleri bir birinden ayıran şeyler içeriğinden daha çok şekline göre ayırabilirsiniz. Kişinin kılık kıyafetinden, duruşundan, seçtiği sözcüklerin yapısından o kişinin hangi cemaat üyesi olduğuna karar verebilirsiniz. Bizler şekle çok önem verdiğimiz için genelde bir cemaat üyesiyiz ya da cemaat yakınında yer alırız, onlar gibi davranır, onlar gibi düşünür ama gerek olduğunda onlardan ayrı olduğumuza önem ile vurgularız.
Bizim üye olduğumuz her hangi kitle örgütü tıpkı dini cemaat gibidir, bağlandın mı ona sonuna kadar bağlanırız ve ‘oradan dışarıya çıkarsak sudan çıkmış balık gibi’ oluruz, ‘karada tek başına çırpınan balık’. Bu konuda çok örnek yaşanmıştır, yaşanmamışsa da kulaktan kulağa gelen bir korku vardır ve o korku yüzünden cemaat ilişkilerimizi ve duruşumuzu kolay kolay değiştiremeyiz.
Cemaat ilişkisi çıkar üzerine oturur ve çıkarların olduğu sürece orada oluruz, bu çıkarın manevi yönü bazen maddi yönünden daha önemli olabilir ama yaşadığımız dönemde maddi yönü daha ağır basmaktadır.
Cemaat üyeliğinin nimetini zor günlerde anlarız, zor günlerin dışında daha çok bireysel takılır, gününü gün eden ‘cırcır böceği’ gibi sağa sola gider türküler çığırırız! Zor gün geldiğinde kapıya (kara kış düşünce yeryüzüne, cırcır böceği karıncanın kapısına dayanır!) sığınacak yer ararız ve bize kapıyı açanın cemaat düşüncesini hemen kabul eder ve güzel günlerde söylediğimiz her sözü, davranışı unutabiliriz.
Cemaat üyesi olanın cemaatte kalıp kalmamasını cemaat yönetimi belirler…Cemaat yönetimi kendisine muhalif olanı hemen dışarıya bırakabilir, o yüzden cemaat içinde ‘kesinlikle’ farklı sesler olmasına izin verilmez, sınırsız ‘biat kültürü’ cemaat için vazgeçilmezdir, biat etmeyen ve sınırlarını koruyamayan biri adı ne olursa olsun cemaat dışında olması kaçınılmazdır.
Cemaat üyesi gerekli ilgi ve hoşgörüyü göremezse, çıkarlarına uygun bir ilişki içinde değilse o cemaat içinden bir bahane bulur ve ayrılır.
Cemaat içinde kalmak mı, gitmez ki sorunu bireyselliğin ve maddi çıkarların bu kadar global olduğu zaman dilimi içinde ayrılık ve biatten vazgeçme daha kolaydır, çünkü biat etmeye alışmış biri başka bir cemaat içinde hemen uyum sağlayabilecek kişiliksel yapıya sahiptir. Cemaat ilişkisinde olanın ilkesi olmaz, verilen görev neyse onu yerine getirendir.
Birey ve ilkeli insan sayısı bu toplum içinde bir parmak sayısı kadardır ve bir çok insan bu parmaklardan biri olduğunu söyler ama biat kültürünü cemaat içinde iktidar lehinde kullanandır…
Her dönem biat edeceği yeri bilen ve sürekli kıble değiştirenler bu ülkede en çok söz söyleyenlerdir ve onlar için cemaat değiştirilmesi gereken çıkarsal birliklerdir ve çıkarına göre cemaatlere üye olup ayrılandır. Bunların oluşturmuş olduğu adı konulmamış bir cemaatleri vardır ve birbirlerini överler ve birbirlerin sözlerini sürekli gündemde kalması için tekrarlayanlardır. Bu sayede şanı, ünü olanlar bir de profesörlük almışlarsa YÖK’ten “sırtlarının yere gelemeyeceğine” inanırlar ve sürekli kıble değiştirmeye devam ederler. Olan ve olma olasılılığı olan erk sahibinin ihtiyacına göre cümle kurarlar ve duruş noktasını değiştirirler… Var olan cemaat yapısının alternatifi olan bu cemaat ilişkisi bu global liberal ekonomiye uygun liberallerden oluşur.
Bu yeni cemaat ilişkisi şimdilerde klasikleşmiş cemaat ilişkilerinin içinde bir virüs gibi girmekte ve cemaatin alışılmış biat kültürünün parçalanmasına ve popülerleşmesine olanak sağlamakta ve klasik cemaat ilişkisinde olan liderler bu popüler kültürden zevk almalarına ve daha çok medya da gözükmek için kendi ve yandaş medyasını  yarattığı süreci yaşamaktayız. Liberal cemaat üyeleri her girdiği cemaatin rengini alırken, kendi renklerini de bu yeni cemaat ilişkisine katmakta ve var olan ilişkilerin muğlaklaşmasına olanak tanımaktadır. Muğlaklığın olduğu yerde yuvarlak cümleler kurarak ve sürekli duruş noktasını değiştirerek her anlama gelecek cümleler kuran liberaller, muhafazakar yapılar içinde yaşam alanı bulmakta zorlanmamakta ve onların maddi gücünden kendi çıkarları için yararlanmaktadırlar.
Çıkarına göre cemaat ilişkisi kuran bu yeni liberal cemaat üyeleri her bir farklı cemaat içinde olmasına rağmen, ortak bir cemaat ilişkisi içinde bir arada olmayı sürdürürler… Bu yeni cemaat ilişkisi var olan tüm anlayışların yok olmasına ve yaratılmış tüm değerlerin altının boşalması için ortam hazırlarlar…
Bu yeni cemaat ilişkisi 12 Eylül’den beri oluşma sürecini tamamlamış gibi gözüküyor…
Bugün sol ve sağ demokratik kitle örgütleri içinde yeni cemaat ilişkisini koruyan bireyleri görmek şaşırtıcı olmasa gerek… Liberal bireyin ilkesi olmaz, erk sahibinin çıkarına göre söz söylerken, o sözün birden fazla anlam içermesine dikkat eder, çünkü kıble değiştirdiğinde geçmişini savunmak ve yeni anlamlar yükleyebilmesi için önemlidir. Liberal kişiler yeni liberal cemaatin görünmez üyeleridir ve üyeliklerini lüks kutlamalarda teyit ederler. Genelde erk sahibinin verdiği davetlerde kendilerini gösterirler veya temsilcilerini gönderirler.
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/gorus/6118-liberal-cemaat-olutu.html

6 Kasım 2012 Salı

Sözüm meclisten dışarı!


Sözüm meclisten dışarı!
Üzülerek paylaşıyorum açlık grevinde yer alanların fotoğraflarını, bu gencin bu hale gelmesinde esas suçun sende olduğunu düşünüyorum, duyarsız, eğlencesine düşkün, gününü gün etmek için fırsat kollayan sen bu gencin bu hale gelmesini görmezden geldin. O dedin PKK'lı, o Kürt, o Alevi, o Zerdüşt, o Gavur dedin, onu hep görmemek için öteye ittin...
Bizde açlıktan ölüm yok diye düşündün, açlıktan ölen yüzlerce insanı görmezden geldin…
Biz bir birimize yeteriz dedin, aslında her şeyin kıt ve yetersiz olduğunu düşünmedin.
Parası ile değil mi dedin her şeyi satın alacağını düşündün, gerek olursa gider Avrupa’dan, Amerika’dan satın alırsın...
Ama insan canı, insan yaşamı satılmayacağını hiç düşünemedin...
Hep bir şeylerin arkasına gizlendin, işin gücün var, onu kaybetmemek için sesini kıstın, görmezden geldin, kendince hep haklısın, hep bir şeyler var yaşamında kaybedeceğin ve o ölüm döşeğinde olanlar yakının değil, o yüzden uzakta olan senin için haberlerde duyduğun birkaç dakikalık haber ve unutup gideceğin şey… yaşam devam ediyor ve bireysel ihtiyaçların senin toplumsal ihtiyaçlarının üstünde… Yıllardır öğrettiler her koyun kendi bacağından asılır, duyarsız oldun, duyasızlaştırıldın.
Gördüğün bir trafik kazasında dahi ne olmuş diye arabanı yavaşlattın, trafiğin tıkanmasına arkadan gelen ilkyardım aracının çığlığını dahi duymaz oldun, yaralı ve parçalanmış şeyler bakıp gittin. Akşam haberlerde o görüntüyü gördüğünde işte bende oradaydım dedin…
Bana dokunmayan yılan çok yaşasın dedin, gelişmeler karşısında homurdandın ama sesini çıkarmadın.
Her ay gelen zamları kanıksadın, olmaz bu dedin ama sessizce uyum sağladın…
Suçu hiç kendinde aramadın, hep suçlu karşı taraftakidir ve güçlü olan hep haklıdır diye gördün. Güçlü olmak için her türlü özveriyi göze aldın, alta kalanı ezmekten çekinmedin.
Çocuklarının geleceği için yatırım yaptın, onlar için her türlü özveriyi gösterdin. Çocuğun okulunu özel kolej olması için gücünün üzerinde çalıştın. İşten atılmamak için, var olan gelirini kaybetmemek için her türlü baskıyı görmezden geldin. Bizim kaderimiz bu dedin, işin seni yorduğu ve hırpaladığı için bırakamadın.
İşini değiştiren arkadaşlarına “ne güzel seçme şansın var, bizim seçme şansımız bile yok” diye gıptayla baktın… Ama riske girmektense bu sürüde birey olmak önemlidir dedin ve hareketsiz ve sessizce kaldın.
Toplumsal olaylar karşısında gaz yiyenleri, coplananları görünce orada olmadığın için şükür ettin, onların kazandığından faydalandığında onların emeği il olduğunu düşünmeden parayı verene şükür ettin.
Demokrasiyi seçme ve seçilme olarak gördün ve her hangi bir partiyi seçim zamanı gidip seçtin ve vatandaşlık görevini en iyi şekilde yaptığını düşündün.
Çocuğunun askerlik zamanı askere güvenli yerde gitmesi için her türlü yolu aradın, kartvizitler taşımaktan hiç alınmadın, bu iş böyle olur diyerek ölen çocukların haberlerini duyduğunda için rahat çocuğun yaşadığına sevindin. Neden bir ülkede insanların çocukları ölür diye sormadın, ölen ve öldürenler üzerine kendince fikir oluşturdun ve onu samimi ortamlarda kimseye duyurmadan çoğunluğun sesi içinde seslendirdin…
Vicdan rahatlatmak için fakire biraz yardım etmeyi ibadet olarak gördün.
Yaşadığın her anını azınlık mutlular olduğunu düşündün…
Senin dışında gerçekleşen araba kazalarını trafik canavarı olarak gördün, bu canavarı neyin yarattığını hiç düşünmedin.
Gazete sayfalarına, internet ekranına, tv haberlerinde canlı bağlantılara yansıyan görüntüler o anlık için rahatsız olmana rağmen, birkaç saniye sonra başka bir görüntü karşısında rahatsızlığını unuttuğunu hiç düşünmedin.
Balıkları çok sevdin, gidip deniz ve göl kenarında avladın.
Bugünlerde ülkemize olağan olmayan şeyler yaşanıyor, dışarıdan savaş nedeniyle göç alıyoruz, çadırlar kuruluyor. Karanlık noktalarda bir şeyler oluyor ama duymuyoruz, hissetmiyoruz. Günlük koşturma ve gündem değişiklikleri içinde karagöz Hacivat oyununa bakar gibi politik oyunlara bakıyoruz. Hangi lider bugün hangisini sözleri ile dövdü? Biraz politika ile ilgiliysek eğer…
Açlık grevleri oluyor, toplumun bir bölümü acısını duyurmak için her gün yollarda, her gün haberlerde gaz yerken görünüyor…
Sadece izliyoruz, onlar işte kapımızın dışındaki öteki… Acı çekenleri artık insan olarak görmüyoruz, kurbanlık bayramında kaçan bir boğanın macerası olarak bakıyoruz.
Gerekçeleri ne olursa olsun açlık grevinde olanları görmemezlikten gelmek demek, onları insan olarak görmemek demektir…
Görün, baskı kurun, sizin seçtiğiniz AKP ile görüşsünler ve yaşama tutunsunlar...
Devlet taviz vermez yalanına inanmayın, devlet sürekli taviz verir...
Kanmayın, kandırmayın kendinizi ölümü durduracak irade sizde...
İsmail Cem Özkan

24 Ekim 2012 Çarşamba

İnsan derisinden abajur!




İnsan derisinden abajur!

Abajur deyip geçmeyin, bir abajur var ki insanlık tarihinde bir daha bir benzerine hiç (umarım) karşılaşamayacağınız şekildedir.
Tesadüfler unutulmuş olan sayfaların yeniden açılmasına olanak verir, işte bu olasılığın bir örneğini bir Katrina Kasırgası sonrasında Amerika’da New Orleans sokaklarında satılan eşyalar arasından ortaya çıkar.
Katrina Kasırgası bir çok şeyi yok etmiş, evlerin bodrumları su içinde kalmıştır. İşe yaramaz eşyalar küflenmeye kokmaya başlamıştır, sokakta satılması veya bırakılması kaçınılmazdır. İşte öyle bir günde kimsenin o güne kadar bilmediği, tahmin dahi etmediği bir tesadüf ile karşılaşacağını koleksiyoncu Skip Henderson bilmiyordu.
Dave Dominici, "Yahudilerin derisinden yapılmış. Koleksiyoncular için, 35 dolar" diye bağırmaktadır.
Dave Dominici , sabıkalı bir mezar soyguncusudur. 2006 yılında insan dersinden yapılma abajuru Hederson’a 35 dolara satar.
Skip Henderson, koleksiyoncu. Felaketlerin olduğu yerlerde gezmektedir, bu felaketler koleksiyoncular için ucuza ve kaliteli ürünlere ulaşmak için büyük olanak sağlamaktadır. Tesadüfen bu abajuru görür ve o an arkadaşının çocukluğunda anlattığı bir hikaye canlanır gözünde ve ona hediye etmek amacıyla bu abajuru 35 dolara alır ve Mark Jacobson’a gönderir.
Mark Jacobson bir gazetecidir ve Yahudi’dir. İkinci dünya savaşı sonrası Amerika’da çocuklar oyun oynarken Yahudi Jacobson’a takılırlarmış, “seni abajur yapacağız” diye. O dönemde Almanya’da başlayan ve bütün dünyaya yayılan bir abajur sözü kullanılmaktaymış. Almanlar Yahudilerin ölüsünden sabun yapıyor, derisinden abajur. Güzel dövmesi olanların derileri gaz ile öldürüldükten sonra (beklide gaz ile öldürmeden) derileri yüzülür ve abajur yapımı için biriktirilirmiş. İnsan derisinden ev eşyası yapmak, tıpkı ayı, aslan postundan ev eşyası gibi yararlanılmak gibi bir şey olsa gerek. Yahudileri insan görmeyince, doğal olarak onların her şeyinden yararlanılırmış.
Yahudi toplama kamplarına giren Amerikalılar bu gerçek ile yüzleşmişler ama Nürnberg davalarında yüzleşilen bir çok şey görünmeden acele ile karar verilerek Almanlar ile hesaplaşmaya noktayı koymuşlar ama tarih öyle mi, elbette mahkeme bitti diye hesaplaşama bitmiş sayılmaz. Bir tesadüf kor halinde yanan bir ateşin yeniden alevlenmesine sebep olabiliyor.
Kargo ile gelir abajur Jacoson’un eline. Skip Henderson abajuru kargo ile göndermiş ama arkasından bu kadar derin bir öykünün ortaya çıkacağını bilmeden. Jacobson bir süre bakar bu abajura ve çocukluğunda kendisini dışlamak ve küçük görmek için söylenen söz canlanır bilincinde. “Seni abajur yapacağız!”
“Seni abajur yapacağız!” sözü beyninin ince damarlarını kurcalarken abajurun gerçekten insan derisinden yapılıp yapılmadığını bilimsel veriler ile doğrulanması için bir DNA testi için Washington DC'deki Bode Technology'ye gönderir. Sonuç o güne kadar bir şehir efsanesi olarak dolaşan bir sözün doğru olduğunu kanıtlamaktadır. İnsan derisi çıkmıştır ama o derinin kaynağının hangi etnik gruba dayandığı ve zamanı konusunda başka testlere ihtiyaç vardır, çünkü Nazilerden önce başka kültürlerde de insan dersinden abajur yapıldığına dair söylentiler vardır. Afrika, Asya, Amerika içlerinde bir çok diktatör öykülerinde rastlanacak şeydir. Bakanın etini yiyen, düşmanın kafa derisini yüzen, kafatası koleksiyonu yapan… Bir çok insanlık dışı uygulama bu dünya içinde vardır. O kadar uzağa gitmeyelim Osmanlı imparatorluğu içinde bir çok şairin derisi canlı canlı yüzülmüş olduğunu unutmayalım! (Nesimi, Hallacı Mansur…)
Daha sonra derinin kaynağı araştırması için Kanada’da bulunan başka bir merkeze gönderdi ve orada derinin yaşını ve genetik olarak bulunması gereken her türlü bilgiye ulaştılar. En son olarak abajur kenarında yer alan püskül ve metallerden ise dönemi ve el işçiliği, kaynak gibi şeylere bakarak nerede üretildiği bulunmuş. Adres artık nettir, Almanya Weimar yakınındaki Buchenwald toplama kampıdır.
Kampı ele geçiren Amerikan askerleri aslında buna benzer abajurlar sergilemiş ve hatta Nürnberg davasında kanıt olarak sürmelerine rağmen, nasıl olduğu belli olmayan şekilde ortadan kaybolmuştur. Bir şehir efsanesine o zaman dönüşmüştür. Var olduğu bilinen ama kanıtlanamayan bir belge bir kasırga sonrasında binlerce kilometre uzaklıkta bir sokakta bulunmuştur.
Mark'ın arkadaşı Skip, 2006'da lambayı sabıkalı bir mezar soyguncusu olan ve Katrina kasırgasından sonra Dave Dominici'den satın aldı. Bunun ne olduğunu sorduğunda Dave Skip'e, "Yahudilerin derisinden yapılmış. Koleksiyoncular için, 35 dolar" demişti. Ve kor işte bu sözden sonra alevlenecektir.
Abajurlara bakarken daha dikkatli olun, belki bir tanesi sizin evinizde olabilir, çünkü o dönem ve daha sonraki dönemlerde Almanya ile sıcak ilişki içinde olduk, hem resmi hem de gayrı resmi olarak. Karşılıklı hediyeler verdik aldık. Belki hediyelerden biri abajur olabilir.
Mark Jacobson "Abajur: Buchenwald'dan New Orleans'a Bir Yahudi Soykırımı Polisiye Hikayesi" adlı kitabını yazmaya başlamış, sanırım çoktan bitirmiştir.
İsmail Cem Özkan

21 Ekim 2012 Pazar

İzmir’de Basmane bölgesinde bir Havra’nın kapısından girdim…

İzmir’de Basmane bölgesinde bir Havra’nın kapısından girdim…

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan “Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri”, 15 – 30 Ekim tarihleri arasında birbirinden değişik etkinlikler ile devam ediyor.
Etkinlik çerçevesinde bende gezi adı verilen Basmane turuna cumartesi günü katıldım. Gezi boyunca fotoğraf çekip kendim için bilgileri kafama not edeyim diyerek yanıma ne ses alma aygıtı ne de kağıt almamıştım. O yüzden gezip gördüğüm yerleri gezerken anımsayacağım şekilde kafamda fotoğraflarını çekerken daha çok isimlerinden önce hikayelerine önem verdiğimden isimler konusunda sorunlu bir yazıyı kaleme alıyorum.
20 Ekim Cumartesi 11.00’de “gezi” adı altında Orhan Beşikçi yönetiminde bir gezi gerçekleştirildi. Gezi, Basmane ve çevresi yüzden fazla katılımcı ile birlikte gerçekleştirildi. Gezi organizasyonu bu kadar katılımcı beklemediklerini gezinin ilk toplanma saatinde randevu verdikleri alanın dar gelmesinden hemen anladılar. İlk etapta bu kadar kalabalık grup ile gezi yerlere gerçekten gezi yapılabilinir mi diye kafalarda soru oluşmasına rağmen, gezi programda belirtildiği gibi başladı ve programda olmayan yerleri de içine kaplayacak şekilde genişletildi…
Gezi, keyifli sohbetler ile yol yorgunluğunu unutturdu
İzmir tarihine doğru yapılmış bir gezi eşliğinde oldu. Bugün izleri kalan geçmişin ayak izlerini ve yaşayan kültürüne doğru yol alırken, konaklama yerlerinde o konaklama yerleri ile ilgili çalışması olan bilim insanları ve rehberlerde eşlik etti.
Basmane Garı ve etrafı olarak düşünülen alan içinde bir birinden ilginç kalıntıların hikayelerini dinledikçe, bu kadar çok zenginliğin içinde neden bu şehir ve bu yaşam alanı fakir bir konuma dönüştü sorusunu sormadan edemiyor insan. Her bir sokağında bir sürprizi içinde barındıran Basmane semti bu gezi sırasında o sürprizlerin küçük bir parçasını bize gösterdi…
Gezi Basmane yerlisi konumunda olan Yahudi kültürünün yaşayan mekanı olan Havra ile başladık. Havra içinde yurtdışından gelen turistler şaşkınlık içinde bu kadar insanın Havra’nın salonunu doldurduğunu izlediler. Şaşkınlıkları arkası kesilmeyen insanların salonu doldurması ile hareketlerine kadar yansıdır. Türklerin Havra içine doğru seyahatleri, onların okyanusları aşarak ziyaretleri kadar ilginç olmalı. Belki onlar kendi köklerini bulmaya gelmişlerdi, bizler ise köklerimizin üzerinde yaşarken, köklerini görmek isteyen insanlardık. İçinde bulunduğumuz Havra eski bir zengin olan Hollanda göçmeni bir ailenin bağış ettiği yerdir. (bu Havra’nın adını ve bağış yapan zenginin adını ne yazık ki not almamışım, o yüzden isimsiz yazacağım ama ileride bu eksikliğimi gideceğimi düşünüyorum.) o dönemde salgın hastalıklar, doğal afetler gibi insanların ölüm ile yan yana geldiği zaman içindeymiş. İzmir zengini burayı bağışlarken demiş ki, bu gibi durumlarda burası hastaneye dönderilecek, o yüzden İbranice hastaların bakıldığı yer anlamına gelen bir Havra oluşturulmuş ve orijinal halini bugüne kadar korumuş bir ibadet yeri olmuş. Bu gezi ila kapılarını bizlere açtı, normal günlerde güvenlik nedeniyle Havra ve sinagoglar dışarıdan gelene kapısı kapalıdır. Açılan kapıdan merak içinde girdik, duvarıda yazılara, sembollere baktık. Tavanı kök boyalar ile oluşturulmuş resimlere bakarken gizli ve saklanması gereken yerlerin üzerine örtülen örtünün üzerindeki işlemelere Haranlık içinde bakıp kaldık. Duvarlarda Tevrat’tan alıntılar olduğunu düşündüğüm yazılar vardı. Tıpkı camilerde kuran ayetleri gibi harfler duvarlarda yerini almıştı. Sedirler duvarın boyunca ve ortada kalan haham’ın konuşma alanın etrafını sedirler yerini almıştı. Yahudi cemaatinden olan ve şimdilerde rehberlik yapan Sara Pardo bilgi verdi. Pardo bu Havra’nın tipik bir Anadolu Yahudi yerleşim yeri olduğunu ve Anadolu’da sıkça karşılaştığınız evleri anımsattığını vurguladı. Buraya ait ve buranın kültürünü taşıyan Havra, bugüne kadar kalmış orijinal havralar içinde yerini aldığını vurguladı. İçinde bulunduğumuz Havra buraya ait, komşumuzun ibadet yeriydi ve bugüne kadar komşumuzun ibadet yerini görmemiştik. Korku ne kadar kötü bir şey, komşular arası düşmanlığı besleyen ve güvensizliği geliştiren şeydir. Komşular arasında ne duvar ne anahtar olurdu, bugün ise komşular arasında çelik kapılar ve bir birinden farklı anahtarlar bulunmaktadır.
Yahudilerin aslında homojen olmadı, farklı farklı Yahudi kültürü olduğu vurgulandı. Basmane’ de yan yana üç ayrı Havran’ın olduğu ve dünyada başka yerde görme ihtimalimizin olmadığını söyledi.
Yahudi cemaati İzmir’e geldiğinde henüz ne İsa doğmuştu ne de Türkler vardı. İsa’dan önceki yıllarda gelmiş ve geldiklerinde İzmir bir kıyı köyü olduğunu bu kıyı köyünde yaşayan bir cemaat olduklarını vurguladı. İzmir köy olduğu için o dönemlerde çevre illerde yaşayan Yahudi nüfusu sayısı yanında önemsenemez küçük olduğunu ve zaman içinde kasabalaşan ve şehirleşen İzmir içinde önemini koruyan bir cemaat olduğunu vurguladı. Yahudiler buranın yerli halkı gibidir, değişen iktidarlar içinde her daim var olan bir inanç ve kültür topluluğudur.
Yahudi cemaati yıllar içinde etkisini artırmış ama hiçbir zaman iktidar mücadelesi içinde yerini almamış olmasına rağmen iktidarların her zaman hedef tahtasında olmuştur. Her ne kadar Sara Pardo anlatmasa da tarih okumuşluğumuz var. İzmir Yahudileri tüm dünyada tanınmasına sebep olan Sebatai Sevi’den hiç bahsetmedi. Bilinçli ya da bilinçsiz bir otosansür içinde konuyu özetledi ve Havra içinde planlananın üzerinde kaldık. Geniş bir bilgi bombardımanın ilk topu gerçekten ağır olmuştu, henüz onu içselleştiremeden yola koyulduk ve toplam altı saat yollarda dinlenmeden, o cami, bu otel gezecektik.
Bu gezinin amacı belliydi, Basmane çevresinde yaşayan kültürü İzmir şehrinde yaşayanlara anlatmak ve göstermek. Yaşadığımız şehirde birbirinden zengin kültürlerden bir habersiz yaşıyorduk, en azından küçük bir gruba da olsa haber vermekti.
İzmir’in eski hükümet meydanı olan Agora kazı alanını ziyaret öncesi eski İzmir evini görecektik. O bölgede olması gereken ama olan bir Rum kilisesinin kalıntısını görecektik. O kilise neden orada yer almıştı, bu konuda elde kesin bilgiler olmamasına rağmen olasılıklar vardı ve o olasılıkların izlerini izleyerek Agora kazı alanına gelecektik. Uzun bir yolculuğun başlangıcını burada bitirerek gezinin diğer notlarına başka bir yazı ile devam etme umuduyla…
İsmail Cem Özkan
cem

20 Ekim 2012 Cumartesi

Kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde ifade özgürlüğü yok...


Kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde ifade özgürlüğü yok...

Bir varmış,  bir yokmuş diye başlar söze eskiler… Bizim sözümüzde bir de var, bir de yok! Doğrudan, kıvırmadan açıkça ifade edeyim, bu ülkede ifade özgürlüğü yok. İfade özgürlüğü olsaydı, bugün farklı doğruların varlığı kabul edilir, zengin tartışmalara şahitlik ederdik. Medya önünde, kamuoyu önünde yapılan tartışma programları olarak sunulan şeyler, aslında tartışma programının ne olduğunu unuttuğumuz için bize öyle geliyor. Programın adı tartışma programı olduğu için, hah diyoruz işte bu tartışma programı. Tartışma olabilmesi için farklı doğruların olması gerekmez mi, kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde tek doğru dışında doğru olmaz desturu geçerlidir ve o yüzden tek doğrunun olduğu yerde monologlar bile tartışma sanılır.
Kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde aslında iktidar tektir ama ana ve yavru muhalefet varmış gibi davranılır. Davranılır diyorum, çünkü iktidarın tek doğrusu onlarında doğrusudur, arada itiraz eder gibi yaparlar ama iktidar ne derse o olur. İktidarın doğrusu ülkenin doğrusudur.
Bir partide genel başkan dışında kimse görüş belirtemez, belirtmeye kalkınca parti ilkelerine, tüzüğüne ve büzüğüne aykırı davrandı derler ve milletvekili adaylığı sırasında aday olamazlar. Onu göze almayacakları içinde kimse genel başkan ve onun belirlediği kişilerin dışında birinin konuştuğu pek gözükmez, gözükemez. Ama, bir kaset olayı ile başkan olanlar, okyanus ötesinden şampanya içme meraklısı olanların atadığı birileri ülkede başbakan ya da parti başkanı olursa, koltuğa oturur oturmaz yılların suskunluğunu gevmezliğe bırakır, bildiği bilmediği her konuda iktidardaki başkanın sözlerini merkezine oturtup görüş belirtir. İktidardaki 18 derse, o 21 diyecektir. Aradaki en büyük ayrılık bu kadardır. Duruşu, bakışı tek doğru üzerine konumlanmıştır.
Bir de politikacı dışında sıradan vatandaşlar olarak bizler varız ki, bizlerin duruşları tek doğrunun dışında olma ihtimali dahi yoktur, çünkü toplum mühendisleri okulda, kışlada, camide gerekli biçim veriyorlar, sonra topluma bırakıyorlar. Bizim ne olacağımıza bizim dışımızda birileri karar veriyor, ona da kader diyoruz. Kader gereği mesleğimizi seçemiyoruz, kader gereği kazandığımız üniversiteden diploma alıyoruz, kader gereği o meslekten (eğer iş bulmuşsak) emekli oluyoruz. Emekli olunca bir sürü planlarımız olur ama emekli maaşı için banka önünde sıraya girdiğimizde bütün hayallerimiz uçar. Kısaca kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde sisteme en uygun vatandaşlarız, ensemize vurun alın ekmeğimizi elimizden, elimizde ekmek yoksa mideden de alınır!
Gazeteciler, bilim insanları, parası olup da “kıro” olanlar kendilerini ifade etme şansına sahiptirler ama onları da bağlayan parasal ilişkilerdir. Eğer ifade ederlerse var olan düzenleri bozulur ve bir düzene girsin diye yıllardır uğraştıkları ilişkileri bir anda kaybediledebilinir, hatta ülke dışında sürgün hayatına bile gidebilirler, yeter ki iktidar ile çelişme, çelişirsen atadığı hakimi, atadığı savcısı öyle bir iddianame hazırlar ki, kırk akıllı gelse o iddianın iddia olduğunu kanıtlayamaz. Sonuçta toplumda ilişkiler çıkarlar üzerine kuruludur ve çıkarlar ifadeyi de belirler.  
Kendisini ifade etme yeteneğine sahip olanlarda; işverenin gözüne bakıyor, ifade etse işvereni zarar görecek, dolayısı ile kendisi kapı önünde kimliğinin geçersizliğini görecek ve kapıdan kontrollü şekilde giremeyecek, misafir olarak girip odasını toplayabilecek ancak... Şimdi buna benzer durumları yıllardır yaşıyoruz, ama biri gidip yurtdışında bir toplantıda açıklasa, ülkede ifade özgürlüğü yok, ülke içindekiler, ikitdara muhalif olduğunu söyleyenler hemen paylaşır, ülkemizde ifade özgürlüğü yok diyerek… bu durumda kendileri söylemdikleri içinde ceza alma durumu da yok, homurdanmanın başka boyutu, homudan ve başkalarının sözünü paylaş ama riske girme, görüş belirtme!
Şimdi sormak gerek, kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde ne zaman kişilerin ifade özgürlüğü oldu? Sözü dolandırmadan bağlayayım, kendisini ifade edemeyenlerin ülkesinde sansür / otosansür hep vardır!
İsmail Cem Özkan