5 Aralık 2012 Çarşamba

Süper gazeteciler…


Süper gazeteciler…
İnsanlar kendilerine neden sıfat takma ihtiyacı duyar bilinmez ama o sıfatlar o insanları ömür boyu biçimlendirir.
Çizgi film ya da macera filmlerinin kahramanları genelde devlet sistemine karşı savaşanlara karşı savaşır ve devletin bekası için düşmanları yok eder. Arada mafya hesaplaşmalarında da iyi olan yani devlete zarar vereceklerin an azının yanında yer alır.
Süper kahramanlar her zaman çizgi ve film içinde yoktur, yaşam içinde de kendisini hissettirir ama birkaç saniye sonra hafızalardan kaybolur. Çünkü bu kahramanların ömrü bir haber ömrü kadardır.
Süper kahramanların en ünlüsü Süperman’dir. Süperman gücünün farkına varır varmaz, kendisini yetiştiren ailesinden uzaklaşır ve dünyayı ya da yaşadığı toplumun devletini korumak için kendisine misyon edinir ve üzerine süper kelimesinin ilk harfini işler. Süperman’e kimse sen ‘Süpermensin’ demez, o dedirtir!
Gazeteci olması tesadüfi değildir, çünkü karanlık dünyayı en iyi izleyebileceği yerdir medya alanı. Gazeteciler eğer isterlerse birer Süperman olabilir! Medya sektörü gücü temsil eder ve o gücün içinde Süperman’ler olması kadar doğal bir şey yoktur. Medya patronu gazetesinin satışının artmasını ister, gazeteci ise haberinin ana sayfadan manşetten girmesini özler ama Süperman gibiler manşet olmayı önemseyecek kadar ego sahibi değildir, daha alçakgönüllülerdir. Önde olmaktansa arkada bir aracı olmayı ister, ekranlar önünde polis müdürleri, politikacılar veya işadamları olabilir ama işi esas gerçekleştiren süper insanlardır.
Geri kalmış ülkelerde bu süper filmi izleyip süper adam olmaya özenen bir çok gazeteci olması doğaldır, çünkü dünyayı ve ülkesini kurtarmak için her türlü özveriyi gösterir, karşılığında dolgun bir maaş, birkaç yazlık vs, varsa çocuğu; en iyi okullarda okutup büyük adam olması için olanak sağlamak ve ilişkileri sayesinde bir devlet medya kanalında ya da devletin denetiminde olan özel medya kuruluşunda çocuğuna iş olanağı sağlamak gibi… Kazançları yaşam kaliteleri gözler önünde olması pek göze batmaz.  
Eskiden generaller özel şirketlerin yönetim kurulu üyesi olur, o firmaların stratejisi yönünde ihale alması için olanaklar yaratırlardı. Tabi en büyük tüketici olan ordunun ihtiyaçlarını karşılayacak özel şirketlerin olması kadar doğal ne olabilirdi ki, askerlik dışında yeteneklerini bu yönetim kurulu üyeliği sırasında gösterirlerdi. Eski darbeci generalin bir kasaba oluşturacak kadar evinin olması, parasının olması tesadüfi değildir. Nasıl aldın diye sorduklarında büyük olasılıkla çalışarak diyecektir. Çünkü süper insanlar çalışarak her şeylerini elde ederler!
Süper gazetecilere dönersek, siyasi istikrarın olmadığı bir ülkede, çatışma halinde olan her iki güç ile gazeteci olarak görüşebilir, her iki tarafa ‘gerek görüldüğünde’ mesaj götürüp - alabilir. Çatışmaların en yoğun olduğu zamanlarda devlet uygun gördüğünde röportaj yapmak için çatışmanın öteki tarafı ile görüşme ayarlanır ve güven içinde gider gelirler. Süper gazetecilere bir şey olmaz, onlar mesleklerini en iyi şekilde yaparlar ve genelde hepsi liberaldir. Farklı gazetelerde çalışsalar da bu süper gazeteciler bir birini tanır ve birbirlerinin yazılarını sahip oldukları köşede paylaşırlar. Süper olanlar hep okuyucusunun karşısındadır ama tevazu gereği devletin çıkarı yönünde siyasi gelişimlerden kendi payları ile övünmezler. Hatta bir çok görüşmelerini ve yazılmamak kaydı ile söylenen sözleri devletin en önemli dairesi içinde paylaşmanın kahramanlığın bir parçası olduğuna inanırlar. Onlar ile konuşanlar bu gerçeği bilerek cümle kurarlar.
Süper insanlar devletin çıkarları yönünde adım attığı söylenir ama devleti yönetenlerin istekleri devletin çıkarlarından önde olduğu toplumlarda, devleti yönetenlerin çıkarlarına göre biçim değişebilirler.
Devleti yönetenlerin çıkarları uluslararası politikalarda, global politikaları belirleyen çıkarları yönünde olmak zorunda, aksi halde o ülkede iktidarda kalma sorunları olur ve gereği görüldüğünde global politikaları belirleyenler o ülkedeki siyasi aktörleri kısa sürede çöpteki yerlerine koyabilirler.
Geri kalmış ülkelerde iktidarlar iktidara geldiklerinde çöpte onlara uygun her zaman bir yer ayarlanır ve o yer onların global politikalara uygun adım atmaları için uyarı olarak sürekli iktidar sahiplerine gösterilir.
Süper gazeteciler her dönemde değişen iktidarın adamıdır, onların istekleri ve çıkarları yönünde adım atarlar. Süper gazeteciler, iktidarı gerçekten yönlendirenlerin çıkarları ve projelerinin gerçekleştirilmesi yönünde adım atarlar. Süper olanların adımları, ülke çıkarları ile paralel göstermek zorunda değildir, çünkü o içinde bulundukları ülkenin bütün politikaları uluslar arası ilişkileri belirleyen güçler tarafından belirlendiğini bilirler.
Süper gazeteciler emekli olmaz ama işlevleri bittiğinde unutulurlar. O gazetecilerin gerisinde bir dolu anı ve kitap kalır ama gerçekleri devletin en önemli kurumuna anlattıkları kadar açık ve net değildir. Onlar ile yaşananlar yok olur, çok az ipucu bırakırlar geriye…
Kendisine misyon edinen gazeteciler, ömür boyu o misyonu üzerlerine yapıştırırlar ve o misyon ile çevrelerini belirlerler ve o misyonun gerektiği gibi davranırlar. Bazı gazeteciler gazeteci değil, misyon sahibi insanlardır ve genelde iktidarın yanına yer alırlar…
İsmail Cem Özkan

2 Aralık 2012 Pazar

Hastaneler ve …


Hastaneler ve …
Bütün insanlar bir gün hastaneye yolu düşecektir, orada yaşanan gelişimlerden bir şekilde haberi olacak ve sonuçta ya mutlu olacak ya da şikayet edecektir. Hastaneler gün be gün değişime uğruyor ve yeni özel hastaneler eskiden muayene açan doktorların tabelalarını yok ederek büyüyor. Yalnızca özel doktorların tabelalarını yok etmekle kalmıyor, yasal düzenlemeler ile devlet ve araştırma hastanelerini de yok ediyor. Ev doktorları uygulaması başlamış olmasına rağmen özel hastaneler büyümeye ve yeni şubeler açmaya devam ediyorlar ve piyasa koşulları içinde küçük olanlar tabelalarını büyük olan firmaların tabelaları ile değiştiriyorlar.
Özel hastaneler özel insanlara yönelik hizmet vermeye devam ediyor. Özel hastanelerde çalışanlara her işten anlayan ve her türlü hizmeti iyi yapması koşulu ve düşük ücret ile bünyesinde bulundurmaya devam ediyor. Özel hastaneler aldıkları ücretlerin küçük birimini sağlık emekçisine verirken, önemli bölümünü hastanenin reklamını yapan, ağzı laf eden, ekran ekran dolaşarak, gazetelerde köşelere konuk olarak reklam yapan uzaman doktorlara gidiyor. Ya da her hangi bir hastane ceo’suna.
Özel hastanelere gidip de gerçek anlamda sağlığına kavuşmuş kaç kişi var bilmiyorum, eğer iyileşme kısa sürede olmuş olsaydı sağlık bakanlığı kişi başına ödeme yaptığında gereğinden fazla uzun ve gereğinden fazla tetikler için özel hastaneleri sıkıştırmaz, onların bu davranışı karşısında önlem alma ihtiyacı duymazdı.
Özel hastaneler sonuçta bir şirkettir ve kar elde etme amacıyla hizmet eder. Kar yapmadığı bir işi yapacak lüksü yoktur, o konuda özel bir ayrıcalığı yoktur. Özel hastaneye giden her vatandaş hasta değil müşteridir ve müşteri memnuniyeti ve hastanenin kasasının dolması ile orantılıdır. O yüzden özel hastanelerde özel ilgi görebilir ve sizi mutlu etmek için her türlü reklamlarda gördüğünüz önerileri yapabilirler ama gerçek anlamda sağlık hizmeti beklemeyin, çünkü müşteri memnuniyeti içinde doğru ve ucuz sağlık hizmeti yoktur. Daha çok ilaç firmalarının denetiminde kimyasal ilaçların çok tüketildiği, reklam amacı üretilmiş olan kozmetik adını verebileceğim şeylerin tüketimi daha fazladır ve o fazla olan şeyler kar hanesinde rakam sonrasına sıfır olarak kendisini kaydetmektedir. Estetik ve moda özel hastanelerin vazgeçilme reklam araçlarından olması tesadüfi değildir.
Hastalardan başka hastalıklar yaratılıp, tedaviler ediliyor... Tedavilerden yan etkiler ile başka tedavilere geçiliyor ama hepsinin ortak özelliği; “git MR çektir”, “git” bilmem ne için “kan ver”, “git şu laboratuara, şunu yaptır, bunu yaptır” derler.
Doktor hastasına henüz elini dahi sürmeden istediği laboratuar sonuçlarına bakarak hastalık hakkında bir önyargıya sahip olur ve bu önyargısını doğru kabul ederek ilaç firmalarının o tanıya uygun ilaçlarını yazar. Bu durumdan hastaneye her giden bir şekilde yaşamıştır.
Şimdi burada konuyu biraz açalım. Hastanelerde kullanılan MR makinesi, röntgen aletleri.. vb gibi insan elinin değmeden kullandığımız araçlar bir veya birkaç değişik şirket tarafından üretilmiş ve piyasa içinde pazarlanan aletlerdir. Aletlerin büyük bir kesimi yurtdışında ve üretildiği ülkenin standartlarına göre üretilmiştir. O aleti bizim ülkemizde kullanmadan önce standart sonuç konusunda bir çalışma yapılmadan, üretildiği ülkenin insanı ve vücut yapısına göre standartlar doğru kabul edilir. O standartlar içinde hangi hastanın gerçek hasta olup olmadığını bilemeyiz, çünkü aletten çıkan sonuç doğru kabul edilip ve sonuçlar tekrar kontrol edilmediği için sağlam kişiye bile hasta gibi davranılarak ilaçlar verilmekte ve tedavi edilmektedir. O kullanılan aletlerin standartları farklı farklı olduğu için hastane dışında yapılan ölçümleri pek kabul etmezler, bu kabul etmemenin arkasında işte bu sapma yer almaktadır.
Günümüzde doktorlar hastalarına elleri ile dokunmadan sonuçlara bakarak teşhis koyuyor... Teşhisler ise hep bilmem ne ilaç firmasına para olarak dönüyor...
Sorunun temelinde sistemdir...
Özel sağlık kuruluşlarında, çok tetkik, çok uygulama istemeyen, işini gerçekten duyarlıca yapmaya çalışan doktorlar barındırılmıyor. Bu sistem ne yazık ki 2005 den itibaren çığ gibi büyüyerek devlet sağlık kurumlarına da bulaştı. Ne kadar işlem, o kadar para alıyor devlet hastaneleri de. Yoksa çalışana para yok. Yasaları düzenleyenler ilaç ve sağlık sektörü için alet üreten firmaların istedikleri de buydu.
Toplumun içinde gün geçtikçe doktorlara ve sağlık emekçilerine yönelik tepkiler çığ gibi büyümektedir. Hastalar ön planda olan doktorları gördüklerinden onarla karşı öfkelenmekte, hatta fiili saldırı düzeyine kadar işi ileri götürebilmektedir, çünkü onların gözleri önünde yapılan bu değişikliklerin arka yüzünü düşünmek için çaba harcamıyor, görünen şey doğrudur diye düşünmektedir. Görünen şeyin sadece gerçeğin bir parçası olduğu ve hastanın bakış açısını yanıltmaktadır… Hastalar yıllardan beri öğretilen bir şeyi doğru olarak görmektedir, bir doktora gittiğinde; doktor ne kadar ilaç yazarsa, o kadar ilgi gösterdi sanıyor. Hasta o odadan çıkıp bu odaya girmeyi marifet sanıyor… Sanıyor ki, dolan reçete kağıdı ile iyileşecek... Başı ağrıyan, doktora efeleniyor "doktor olaydın da bir MR isteyeydin" diye.. Kolu acıyan, sırtı yanan "sen de doktor musun bir TOMO istemedin" diye. Ayağının altı kaşınan, sırtında sivilce çıkan, gündüz işini bitirip, gece acil bedava diye, acile koşuyor... Orada isteği olmazsa, etrafa terör saçıyor... Bunlar olurken, ön planda, buna sebep olan sistem sorumluları yerine, gece nöbeti tutmaya ve yaşamını, baktığı hasta başına alacağı 1 TL ile kazanacağını düşünen, doktor oluyor.
Hastaneler bugün ayrımsız olarak şirketleşmiş ve her şirkette olduğu gibi işletmeyi; modern söylem ile ceo’lar yönetecektir. Ceo’lar işletmenin daha çok kar sağlaması ve daha çok hastaya bakabilmesi için PR çalışmasında yararlanması kadar doğal bir şey yoktur, çünkü kapitalist işletmelerde bunlar olağan şeylerdir. Kapitalist sistemde liberal ekonominin olduğu yerde sağlık, paralı olmuştur ve parası olan parası kadar hizmet alacaktır, alamadığında demektir ki parası bitmiştir ve satacak başka şeyi kalmadığında onun bu dünyadan göçmesinden kimsenin haberi olmayacaktır.
İsmail Cem Özkan

1 Aralık 2012 Cumartesi

Çehov makinesi


Çehov makinesi 
Çehov hayranlarını içine alan ve oyunun sonunda müthiş bir sürpriz ile karşı karşıya bırakan oyundur. İki bölümden oluşan oyun, Çehov’un karakterleri roman okur gibi karşımızdadır ve canlanırlar. Değişik oyunlarından ve yazılarından çıkan kahramanları bize Çehov’un iç dünyasına doğru yola çıkarır ve ilk bölüm izleyicileri tam kucaklamaz, çünkü bir birinden ayrı ve ilgisi olmayan kahramanlar seyirciye sürükleyici bir şey anlatmaz, fakat her biri bir şekilde bir biri ile ilişki içindedir. Her karakter yazarı olan Çehov ile direkt ilişkiye girer ve ona bir şeyler söyler.  Oyunun son bölümünde bütün bakış açımızı yıkan bir şey olur. Kahramanlar için zamanın durduğu ve hep o zaman diliminde kelimeler arasında kaldığı sanılırdı, oysa yazar bu bakış açımızı yıkar ve kahramanlar; bizler gibi büyür, yaşlanır ve yaşlanırken tecrübelerini biriktirir. Kahramanlar yaratıcısı olan yazar ile o birikim ile yüzleşir.
Karamsarlık, şiirsel bir atmosfer içinde zamanın döngüsünde bir kumar makinesinin rakamları arasındadır.
Tren istasyonun ve çevresinde verilen imgeler dünyasında bize bir şeyler anlatılır, çünkü yaşam denen şey tıpkı bir tren gibidir ve arada durduğu duraklar vardır ve her insan bu zaman treninde yolcudur. O yolculuk içinde karşılaştığımız kişilere ise zaman karar verir ve o zaman içinde sadece o insanlar ile karşılaşırsınız, başka zamanlarda başka insanlar ile karşılaşmak gibidir. Yazarda yarattığı kahramanlar ile yazıyı yazarken karşılaşır ve her oyun, roman, şiir kahramanı sadece o zaman dilimi içinde yazar ile buluşur.
Absürd bir oyundur, mizah oyunun içine öyle işlenmiş ki, etkisi ağır ağır ve oyunun bitimine kadar işliyor ve bitimine yakın mizah tüm çıplaklığı ile karşımızda duruyor. O an karamsarlık yok oluyor ve tiyatronun anlamında olduğu gibi eğlenceli bir hal alıyor.
Oyun başlangıçta ve birinci bölümde karamsarlık izleyicinin üzerine çöküyor ve izleyici üzerinde ağır bir etkisi oluyor ama ikinci bölümde bu karamsarlık ve ağırlık birden yok oluyor ve izleyiciyi gülümseten ve kahramanların cüretkar bir şekilde yaratıcısı ile yüzleşmesi ile karşılaşıyoruz. Oyun hakkında fikir ancak bir bütün olduğunda sahip olunuyor, parça parça bakıldığında bir bütünü görmeme durumu ile karşılaşıyoruz.
Oyun, görsel video ve ışık şovu ile oyuncuların müthiş canlandırmaları ile karşılaşıyoruz. Oyuncu rol yaptığını abartarak izleyiciye gösteriyor ve abartılı bir absürd duruşları var. Oyunun kahramanları yaşadıkları çevreden koparılmış, doğal bağlantılarının dışında bir tren yolu kenarında veya istasyonunda yapay bir ortamda, zaman döngüsü ve kumar makinesinin döngüsü içinde tek başına kalmış yalnız olan kahramanlar ile yalnız olan yazarı ile yüzleşmesi ve bu yüzleşmenin bize karamsar bir ortamda sunumu ile karşılaşıyoruz. Bu absürd tiyatronun tanımı içinde olan şey değil midir?
İkinci dünya savaşı sonrası insanlığın içine düştüğü saçmalıklar, boşuna çabalar, boşuna bekleyişler açısından kaynaklanan bir umutsuzluk havası içinde oluşmuştu. Bu umutsuz durumun gösterilmesi ile yeni umutlara kapı aralayan bir tiyatro anlayışı olan absürd tiyatronun tüm özelliklerini bu oyunda karşılaşırız. Son bölüm umudu ve yaşamın hareketliliğini yaşarız.
Absürd Tiyatro anlayışına göre her şeyi belli bir sıralama ve düzen içinde anlatmaya, canlandırmaya gerek yoktur. Tiyatro ses ve hareket düzeninden ibarettir. Olaylar arasında bağ kurmak gereksizdir. Birbirleriyle ilgisiz olayları çarpıcı olarak vermek yeterlidir. Absürd Tiyatroda ele alınan olay, olgu ya da kişi ne olursa olsun alay konusudur. "Sahne, perde düzeni, giriş-çıkışlar; serim, düğüm, çözüm bölümleri umursanmaz. Eser bilmeceler, semboller ve saçma denilecek tasarılarla doludur. Önemli olan, bir sevinç veya kaygının sebeplerini belirtmek değil, sadece o sevinç ve tasanın biçimini, oluşunu göstermektir.
Yukarıda değindiğim tüm özellikleri Çehov makinesi adlı oyunda çıplak göz ile görebilirsiniz.
Teknik hiçbir sorun ile karşılaşmadığım bu oyunu mutlaka görün derim, etkileneceksiniz ama biraz sabırlı olduğunuzda…
Her bir oyuncu bir birinden değerli yeteneklerini sahneye koymuşlar, her oyuncusu çok Başarılıdır ve bu kadar başarılı insanların yan yana gelmesi bu muhteşem eseri ortaya çıkarmış, oyunun sahnelenmesinde emeği geçenlere teker teker teşekkür ederim…
İsmail Cem Özkan
Çehov Makinesi
Yazan: Matei Visniec
Çeviren: Mete Gürman
Yönetmen: Müge Gürman
Dekor Tasarımı: Zeki Sayaroğlu
Kostüm Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Işık Tasarımı: Akın Yılmaz
Dramaturgi: Müge Gürman
Yönetmen Yardımcısı: Erkan Taşdöğen
Asistanlar: Fatih Sönmez, İsmet Vural
Oyuncular: Uğur Polat, Hakan Vanlı, Levent Öktem, Şahin Çelik, Erkan Taşdöğen, Tülin Oral, Ayça Bingöl, Toygun Ateş, Dolunay Soysert, Fatih Sönmez, Sanem Öge, Gözde Çetiner, Alper Saldıran, Mete Gürman, Pınar Tuncagil, Arda Baykal, İsmet Vural, Didem Ertan, Aslı Özsaraç

29 Kasım 2012 Perşembe

Sistem sorunları beslemeye devam ediyor…


Sistem sorunları beslemeye devam ediyor…
Sözümü sakınmadan baştan söyleyeyim kılık kıyafetin serbest olması taraftarıyım, herkes istediği kıyafet ile istediği yere girip çıkma ve eğitim alma hakkına sahip olmalıdır. Çalışanların kılık kıyafeti ise laik devlette olması gerektiği gibi, dini / siyasi imaj, sembol olmadan var olan toplumun tarafsız görünümüne uygun şekilde olmalıdır. Tarafsız olmaz ise devletin bir çalışanı, toplum içinde var olan ayrımcılığı ve nefret söylemini gelişimine katkısı olur ve toplum içinde çatışmaya uygun ortam hazırlar. Toplumun bir arada yaşama kültürünün gelişimi, kültürlerin kendilerini geliştirmesi ve birbirlerini anlayabilmesi için devleti sembolize eden; eğitim, güvenlik, alt yapı gibi hizmet veren tüm kurumların çalışanı tarafsız olması ve görünmesi gereklidir.
Bütün bunların olması içinde sistem sorunun olmaması gereklidir. Sistemin tartışmalı olduğu yerde, her türden serbestlik, toplum içinde ayrışmaya ortam hazırlayacaktır, çünkü düzgün çalışmayan sistemde erk sahibi olanın görüşleri, dünya yaşam biçimi, bakışı diğer kültür ve katmanlar üzerinde baskı kurmak ve yok etmek için ortam hazırlar ve uygular.
Bugün yaşadığımız tüm sorunlar sistemimizden kaynaklanmaktadır. Sistem sınıflar arası katmanın azaltılmasını değil, aksine açılmasına sebep olmaktadır. Fakirin daha fakir, zenginin daha zengin olduğu bir adaletsiz sistem şu anda mevcuttur.
Yeni tüketim çılgınlığının temsilcisi olan markalar sistem sorunu yaşayan toplumlarda, hakim oldukları toplumun bakış açısını biçimlendirdiği yerde, okullarda kılık kıyafet serbestliği; çocuklar arasında nefret duygularının gelişimini ve okullar içinde ve çevresinde çatışmayı körükleyecek boyuttadır. Bu, çocukları oyalama merkezi konumuna gelmiş okullarda, çeteleşmeyi ve toprağı kan ile sulayacak çatışmaları da içinde barındırmaktadır.
Okullar eğitim yeri olmaktan çıkıp podyum gibi moda gösterilerine dönüşebilir, çünkü çocuk, okulda eğitim ve öğretim almıyor, aptallaştırılıyor ve aptallaştırılmanın en son sürümü de modadır. Moda, insanları güzel göstermez aksine birilerinin cebine para olarak girecek bir sanayileşmenin yan ürünüdür. O yüzden, okullar; aydınlanma ve çağdaş bilgileri aldığı yer olmaktan çıkmış, ticarethaneler olması ile başka bir konuma bürünmüştür.
Bugün parası olan diploma almakta ve o diploma ile toplum içinde yer almaya çalışmaktadır. Diplomanın meslek olduğunu kabul edenlerin olduğu yerde; bilim, aydınlanma olmaz... Ancak aptalların oluşturmuş olduğu ve birileri tarafından tüketim çılgınlığına sürüklenen güruhlar olur. Tüketim, insanı aptallaştırır, çünkü hazır verilir ve hazır olanı başkasına bakarak onun gibi tüketir, o başkasını reklamlardan bol bol görür.
Toplumun hassasiyetleri ve dönemi dikkate alınmadan yapılan değişimler, o toplumun geri dönüşü olmayan içinden çıkılamayacak yeni kaoslara kapı aralamaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Kılık kıyafetten önce toplum katmanları arasında oluşan uçurumun azaltılması için sosyal devlet yeniden kurumlaştırılmalı ve toplum liberal ekonomi adı altında uygulanan politikalardan uzaklaşmalıdır. Bu uygulanan politikalar, toplumu daha mutlu edeceğine daha da aptallaştırmış ve tüketim çılgınlığı içinde bireylerin tüketimi karşılayabilmek için daha da köleleşmesi anlamına gelmiştir.
Sessiz ama homurdanan toplumlarda, sınıflar ve toplum katmanları arasında çatışmaların başlaması için küçük bir kıvılcım bile yeterli olur ve ülke çöl kumu üzerinde durmaya çalışan her hangi bir nesne gibi sağa sola savrulmaya ve önünü göremez konumunda olur.
Bugün hukuk, eğitim, savunma düzenimiz ve yapılandırmamız bağımsız ve önyargısız değildir. Toplum içinde var olan çatışma ve ayrılık nefret söylemi ile beslenmekte ve büyütülmektedir. Öncelik ile sistemin yapısal sorunlarının çözülmesi için yeni bir toplum sözleşmesine tüm toplum katmanlarının eşit düzeyde katılımı ile mümkündür. Bugünkü anayasa tartışmaları ve alınan yol, toplumun tüm katmanlarını görmemezlikten gelmekte ve var olan erkin daha da güçlenmesine olanak sağlamaktadır. O yüzden erkin aldığı her karar tartışmalı konuma gelmektedir. Çünkü toplum katmanları arasında güvensizlik haklı olarak kendisini korumaktadır.
Bugüne kadar baskıcı ve erkin istekleri yönünde yapılan değişiklikler sorunları çözmemiş, devlet baskısı yanında mahalle baskısını geliştirmiş ve toplumun öteki olarak kabul edilen katmanlar üzerine baskı ve asimilasyon politikası devam etmektedir. Ülkemiz tek dil, tek din, tek mezhep, tek aidatın olduğu ülke değildir ve olmadığı halde öyleymiş gibi davranılmaktadır.
Kısaca sistem sorunları beslemeye devam ediyor…
İsmail Cem Özkan

23 Kasım 2012 Cuma

Yağmur Durduğunda


Yağmur Durduğunda
Geçmiş gelecek ile arasında bir ilişki var mıdır? Gelecek geçmiş üzerine mi oturmaktadır? Buna benzer sorulara yanıt arayan bir oyun ile karşılaştım. Bu oyun içinde sürprizler serpilmiş ve o sürpriz sonuçlar ile karşılaşıyorsunuz. Başlangıçta bir birinden bağımsı olaylar bir zaman dilimi sonunda bağlantılar çok ince zeka ürünü olarak bağlanıyor. Yazar olaylara gelecek, geçmiş içinde birbiri ile bağlantısı olan dört kuşağı içine almış ve bir çocuk istismarcısından (tecavüzcüsünden) sona doğru gidişi zaman içinde yolculuk içinde değişen dünya politik ve doğa olayları içinde yakalıyoruz.
Ateist bir ailenin Londra’da başlayan yaşamı tüketişi, yeni coğrafyalara kendilerini götürürken bu bitilmişliği de götürmekteler. Nereye giderlerse gitsinler tüketiyorlar. Satürn kendi çocuklarını yiyen bir simgedir ve yaşam içinde içimizde yaşayan Satürnler vardır. Oyun işte bu imgenin yaşama uyarlaması olarak düşünebiliriz.
Fakir birine yeni bir sabahlık (bornoz) hediye ederseniz, o bornoz evin içindeki fakirliği ortaya çıkarır ve ev içinde alışkanlıkların sorgulanmasına sebep olur. Artık o ev eski ev değildir, değişim kaçınılmazdır ve o evde yaşayan rahatsız olur.
Oyunun temelinde imge olarak verilen bornoz ile başlanır. O bornoz Londra’da yaşayan çekirdek ailenin aile babasının seksi fantezileri ve tercihleridir. O tercihi ile yüzleşilmesi o yaşamın artık aynı olamayacağını ve kuşaklar boyu sürecek bir trajedinin başlangıcını ortaya koyar! Evin içine dışarından biri yeni bir bornoz getirmiştir ve duvar boyası olan kırık beyaz daha çok sırıtacaktır.
Düzenli toplumlarda bir şey doğru gitmediğinde kriz uzun süreli yaşanır ve o kaos ortamında ayaklanmalar ve çalkantılar kuşaktan kuşağa aktarılır. Zaten kaos ortamında yaşamaya alışmış toplumlarda kriz hissedilmez bile, alıklaşanlıklar içinde kuşaklar boyu sürer. Bu betimlemeyi Bangladeş’te yaşanan mason yağmurları ve İngiltere / Avustralya’da yaşanan yağmurlar ve sonuçları ile karşılaştırılır. Yıllar gelir geçer ama Bangladeş’te hep sel olur ve insanlar ölür, Londra ve Avustralya’da ise güvenli yerlerde durulur ve bir gün dalgalar gelir o güvenli noktada duranı içine alır ve yok eder. O dalga büyük bir kaostur ve çekirdek ailenin yok olması anlamına gelir.
İmgeler ile dünyanın düzeni sorgulanırken, çekirdek ailenin bu değişim karşısında ki tepkileri de sorgulanır. Aile fakirdir, küçük gelir kaynakları vardır. Bir birinden bağımsız iki uçta ülkede yaşayan ailelerin birbirinden habersiz olarak bir birini etkilemesi olaylar içinde sorgulanır. İki çocuk vardır, biri erkek ötekisi kadın ve her ikisinin adı İncil’den alınmış bir isimdir. Gabriel! Kadın Gabriel’in erkek Gabriel ile aynı zamanda doğmuş bir erkek kardeşi vardır ve o çocuk yarımadanın ıssız noktasında tecavüz edilerek öldürülmesi ve ölüm sonucu anne ve babanın intiharı ile yalnız kalan çocuk olan Gabriel ile tanışırız.  Öldürülen çocuk bir anlamda Gabriel’dir, çünkü öldüren Gabriel’in babasıdır. Londra’dan kovulan Hanry Law, özlem duyduğu ve yaşamak istediği Avustralya’ya gelmiştir ve alışkanlıklarını burada da devam ettirmektedir. Fırsatını bulduğunda kendi oğlunun yaşındaki çocuğa tecavüz etmiş ve öldürmüştür. Ve o olay sonunda söylenceler konu olacak bir kayaya çıkmış ve yok olmuştur. Hanry Law’ın oğlu olan Gabriel yıllar sonra babasının izini sürer ve gerçekleri bilmeden babasını atamak için Avustralya’ya bu sahil yerleşim birimine gelir. Öldürülen çocuğun kardeşi Gabriel ile bir yol kenarı dinlenme tesislerinde kadın olan Gabriel ile karşılaşır ve aralarında bir ilişki başlar. Gabriel babasını bulamadan ve gerçekle yüzleşemeden bir trafik kazasında ölür ve bu kazada yaralı olarak kurtulan ve hamile olan Gabriel kurtulur. Onu kazada kurtaran Joe Ryan ile evlenir. Üvey evlatlarını büyütürler. Doğan çocuğun adı da Gabriel’dir. O tıpkı ataları olan Gabriel’ler ve Hanry gibi bir genetik sorunu vardır ve çocuklarını yememek için çocuklarından uzaklaşmıştır. Bu öykünün sonunda hiçbir çocuk babaları ile yüzleşemez ta ki Gabriel York oğlu Andrew’e kadar. O babası ile 2039 yılında deniz’den kopan balık gökyüzünden karaya vurduğu bir günde bu kara yazgıyı sonlandırır ve bir yağmurlu günün öğleninde babası ile buluşur. O gün sonunda yağmur artık dinmiştir ve kader bir birini tekrarlayan süreci sonlanır. Geçmişin geleceği tekrarlayan süreci noktalanmıştır.
Olayların anlatımı postmodern edebiyat yazım tekniği içinde çok sık kullanılan zaman içinde yolculuğunun geliş gidişleri içinde yapılmıştır. Bir sistematik kronolojik anlatım yoktur. Sistematik kronolojik anlatımı ve olayları bir birine bağdaştırma yapılması izleyiciye bırakılmıştır. Her imgenin açımlı bölümler arasında anlatılan olaylar ile yapılmıştır. İmgesel dünyanın, şiirsel dizilimini sahnede canlandırılması müthiş bir anlatım dili yaratılmıştır. Eser ilk defa sahneye konulduğundan sonra ilgileri üzerine toplamış ve Avustralya tiyatro metinleri içinde klasik bir konuma gelmiştir.
Gelelim oyunun teknik boyutuna; oyun içinde ışık kullanımı başarılı göremedim. Daha ince ve ayrıntıya önem verilen bir aydınlanma düzenlemesi olabilirdi. Oyun içinde beni oyunun içine çekecek bir ışık efektinin olmasını isterdim, sahnede ışıkların hedefe yöneltmesi başarılı göremedim. Işık beni yönlendirmeli ve nereye bakmam gerektiğini hissettirmeliydi.
Sahne düzenlemesi başarılı gibi duruyor ama video ve görsellerin kullanımı açısından o başarıyı yok ediyor. Eğer bölümler arasında ve olayların anlatımı sırasında görsel efektler yapılmış olsaydı daha başarılı bir sahne düzenlemesi ile karşılaşabilirdik diye düşünüyorum.
Oyunda masa düzenlemesi “son yemek” masa düzenlemesi gibi olmuş ve o masaya bir çağrışım yaptırılmak istenmiş ama görsel olarak başlangıçta o masa etrafında toplanıldığı halde son bölümde o masa gereğinden fazla işlevsiz kalmış. Son yemek masasında buluşan havariler gibi son sahnede suçlu olana dikkat etmek için o sahne canlandıralabilinirdi.
Oyuncular verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmiş ama küfürler bizim kültürümüze uygun değil, tercüme edildiği gibi kullanılmış. Bizde öyle usturuplu küfürler var ki, yerine cuk diye oturur. Oyunda kullanılan küfürler oyuna iticilik vermiş ve sırıtıyor. Küfür kültürümüzün oyun metni içinde olmasını arzulardım, İngilizlerin küfürleri tercüme ile uygun düşmemiş. İngilizce konuşurken o küfürleri rahat kullanırım ama Türkçede başka küfürleri yerine ikame ettiririm. İki kelime daha fazladır ama rahatsızlık vermez, doğal olur…
Yağmur efektinin kullanımı bence gerekli değildi, oyun baştan sona zaten yağmur altında ve o başlangıçtaki yağmur olarak tasarlanmış ama başarılı bir şekilde yapılmamış efekt tek bir şemsiye üzerine dökülmesi ile ne amaçlanmış bilemiyorum ama daha başka oyunlarda gördüğüm efektler ile bu oyuna daha fazla anlam verilebilinirdi. Yağmur efekti; su ile verilemek de zorunda değil, ses ile bu oyun boyunca rahatlıkla verilebilinirdi, çünkü oyunun her sahnesinde yağmur ve gök olayları varlığını korumaktadır. Sahnenin ortasına yapılan bu efekt oyunun girişi için kullanılmış ve sonra bir daha hiçbir şekilde karşılaşmadık. Madem başta kullanıldı, sonda da kullanılabilinirdi, eğer oyun sonu ile başlangıcı arasında bir şekilde bağ kuruluyorsa. Metin içinde var olan bağ, efektler açısından başarısız olarak gördüm.
Yönetmen olarak Hakan Çimenser bu oyunu seçmede başarından dolayı kutlarım. Oyunu metne dayalı olarak özümsemiş olmasına rağmen sahneye koyarken sanırım teknik sorunlar ve o teknik sorunları aşmak için elindeki olanakları daha fazla zorlamadığını düşünüyorum. Oyun baştan sona kadar ilgiyi elde tutacak şekilde kurgulanmış olmasına rağmen, yukarıda da değindiğim ışık, ses, efektler yüzünden izleyici ilgisini kaybetmekte ve yoruma açık sonuçlar ile karşı karşıya kalabiliyor. İki bölümden oluşan oyun izleyicisini kucaklarken, biraz daha akıcı ve izleyicinin ilgisini daha iyi bir şekilde elde tutabilirdi…
İsmail Cem Özkan

Yağmur Durduğunda
Yazan : ANDREW BOVELL 
Çeviren : EZGİ YENTÜRK 
Yöneten : HAKAN ÇİMENSER
DEKOR TASARIMI
ZEHRA UZUNALİ
GİYSİ TASARIMI
MÜGE ORHAN
IŞIK TASARIMI
AKIN YILMAZ
DRAMATURG
GÜNAY ERTEKİN
ASİSTAN
DEMET BAŞKAYA
SAHNE AMİRİ
ÖZGÜR AYAZ
KONDÜVİT
HASRET COŞKUNER
IŞIK KUMANDA
SEDA ÖZYURT
DEKOR SORUMLULARI
SELÇUK OLTUÖZER
AKSESUAR SORUMLUSU
KÜRŞAT ÇELİK
OYUNCULAR
RÜÇHAN ÇALIŞKUR
ALİ İPİN
LEVENT GÜNER
ŞEBNEM DİLLİGİL
OKDAY KORUNAN
EZGİ YENTÜRK
BURCU ARSLAN
ERAY CEZAYİRLİ
KEMAL TANDOĞAN
DEMET BAŞKAYA
ŞEYDA PEKTOK
SELDA SOYLU
KEREM KURT

17 Kasım 2012 Cumartesi

Çuvaldızı batırmak!


Çuvaldızı batırmak!
Karikatürcü, meslek olmayan mesleği yapan kişidir. Çizgi ile mizah olarak kısaca tanımlanan karikatür, bir anlamda trajik komik olayları izleyicinin gözüne batırandır. İğneyi hep başkasına batırır ama arada da olsa çuvaldızı kendisine batırması da gereklidir. Uzun zamandır çuvaldız kullanımdan çıktığı için karikatürcülerde çuvaldızı kendisine batırmayı unutmuştur!
Karikatürcülerin değişik kitle örgütleri vardır, bu örgütlerin isimleri değişik değişiktir ve 12 Eylül ile kapatılmıştır. 12 Eylül sonrası açılan ise dernekler yasasında değişim ile ancak eskisinin karikatürü konumunda olacak bir yapıdadır. Şimdilerde var olan demokratik kitle örgütleri (DTK) içinde, liberal ekonomistlerin söylem ile sivil toplum kuruşları (STK) içinde karikatürcülerin oluşturmuş olduğu yapıları da görürüz.
Liberal ekonominin yaratmış olduğu sistemde STK’ların bazıları yeni adlarına uygun var olan erk sahibini eleştiren değil, dokunmayan konumdadır. Çünkü kaybedeceği gelirleri vardır ve o gelir için her türlü haksızlık karşısında sus pus olmayı “etik” olarak görür.
Bir çok kitle örgütü; devletten veya devleti temsilen büyük firmalardan alacağı sponsor ücreti için var olmayı ve onlardan aldıkları sponsorluk ücretlerine uygun etkinlikler yapmayı uygun görmektedir. Sağa sola dokunmayan sergiler, rahatsız etmeyen ve gelenekselleşmiş etkinliklerde gelir getirici masalar açmak, üyelerinin bazıları için vazgeçilmez gelir kapısı olması önemlidir, çünkü yeni adı ile STK liberal düzene uygun çıkarına göre hareket etmek zorundadır.
Çıkarların ilişkileri yönlendirdiği yerde maddi getiri getirmeyenlerin hakları savunmak ve onlar için bir şeyler yapmak ‘absürt’ bir duruş olsa gerek! STK’lar projeler üretir ve o projelerden bazıları için maddi gelir anlamına gelir. Projeler için; AB ve ABD gibi ülkelerin proje veren kurumlarından yardım almak için bir sürü bürokratik işleri yerine getirir. Proje almak için tanınmış bir kurum olmak önemlidir, kamu yararına olan kurumlar daha rahat projelerin bütçelerinden yararlanır. Kamu yararına kurum adını kaybetmemek için her türlü överi gösterilir ve kamu yararı için devletin kurumları ile barışık çalışılır ve onların niyetlerine uygun kararlar alınır.
STK’ların bazıları sosyal dayanışma kurumlarıdır, vakıf adını alan ama vakıf özelliğini göstermeyen bir çok yapı ile de karşılaşırsınız. Dayanışma tek yönlü olarak bakarlar ve kurum daha öndedir ve o önde olan dernek, vakıf gibi STK’lara gelir gelmesi üyelerinin ihtiyaçlarından da önündedir.
Sanat dalları arasında karikatür yer almaz, alamaz çünkü onu sanat olarak tanıyan Kültür Bakanlığı ve Çalışma Bakanlığı yoktur ama her yıl o sanat ve meslek olmayan dala bir bütçe ayırırlar ve o bütçeden yararlanan bir meslek olmayan meslek için yardımlar yapılır, ortak etkinlikler düzenlenir.  Karikatürcü emekli olması için gereken sosyal kasalardan yoksundur, çünkü meslek değildir. Meslek olanın emekli sandığı ve sosyal güvencesi olur. Meslek olmayanın sosyal yardımı olur mu?
Dernek, vakıf vb isimlerde kurulan STK’lar bu açığı kapatmak amacı ile kurulmuş olmasına rağmen, o konuda yeterli bir çalışma yapamadığı ve yapmadığı bugün yaşanan süreçten daha iyi anlaşılır.
Ayağını kaybeden bir karikatürcüye her türden söz telefon ile verilir ama söz gökyüzüne kısa sürede karışır. Emeklisi olmayan artık yaşlı karikatürcünün evinden çıkarılması karşısında sessizdir ve ona barınak bulmak için yapacağı bir şey yoktur, çünkü var olan bütçe yardım için değildir!
STK’lar bildiğimiz gibi (en azından karikatürcüler için) sosyal yardım yapmıyor, çünkü “karikatürcü milletin hepsi fakir fukaradır birine yaparsak hepsine yardım yapmak gerek, önünü alamayız” diyen bir anlayış hakimdir. Var olan gelirin, karikatürcü milleti içinde paylaşılması yılda birkaç defa verilen lüks lokantalarda gerçekleştirilen yemeği finans edilemez duruma getirir! Yemek mi daha önemlidir, yoksa ihtiyacı olana verilecek yardım mı? Tercih yemekten tarafı olmuş ve yemek olunca derneğe uğramayanlar yemeklerde buluşur olmuş. Hatta bir gözleme göre dernek kongresine katılan üye sayısından daha fazlası bu yemekte oluyormuş… Ben o gözlemcilerin yalancısıyım, çünkü yemek müdavimi ve kongre delegesi değilim.
STK’lar ile bir yere varamıyoruz, kısır bir döngü içindeyiz. Teşbih uyar mı bilemem ama halk dilinde anlatılan bir balçık vardır ve balçık içinde çırpındıkça balçık üzerine sıçrar, temiz olarak oradan çıkılmaz, çünkü balçığı besleyen bir kaynak vardır… Geliri olan bir yerde gelirden nemalananlar o geliri kaybetmemek için her türlü özveriyi gösterecek… Her türlü kongrede iktidar mücadelesini yapacaklardır. Uzun süredir bir yapıda yönetim değişmiyorsa orada ya üyeler pek ciddiye almıyor ya da başka şey geçerlidir… onu üyesi olanlar düşünsün…
Örgütlü olmayı da zor günler için hep önemsedim... Hepimiz yaşadığımız düzeni ömür boyu koruyamayacağız, elbette yardıma ihtiyaç dönemi olacaktır... Kemal Tahir, Enver Gökçe yaşamı buna örnektir...
Yarının ne getireceğini bilemediğimiz için bir dayanışma ağı kurulması ve bu ağ içinde aynı işi yapanların bir birine destek vermesi hümanist bir durumdur ama günümüzde hümanizmden daha öne çıkan şey çıkarlardır ve çıkarına göre hareket edenler var olan tüm iyi niyetleri istedikleri gibi kullanmaya devam ediyorlar.
Eğer karikatürcülerin kurumsal bir yapısı olsaydı bugün karikatür çizdiğini iddia eden Memecan ve benzerlerine karşı bir duruş ortaya konmuş olurdu, çünkü karikatür muhalif olma durumudur, iktidarı ve iktidarın penceresinden olaylara bakmak değildir. Aynı şekilde karikatürcüler büyük - küçük firmaların adına yapılan yarışmalarda, sponsor oldukları yerlerde karikatür sergilemez, sergileyene karşıda seslerini yükseltirdi, çünkü karikatür sermaye için ve sermaye sahibini öven bir illüstrasyon olmazdı.
Bugün karikatürün tanımını yok ettiler, muhalif, eleştiril olma durumundan yalaka ve övgü düzen ve birbirine çamur atan konumuna getirildi
Karikatür, çamur atma aracı değildir, ezilenlerin yanında emperyalizme ve faşizme karşı duran bir mizah dalıdır. Çizgisini ve dilini binlerce yıldır yaptığı gibi kullandığında karikatür olur, aksi halde karikatür konumundan çıkar sadece yazılar ve medya için görsel bir illüstrasyon özelliği gösterir.
Demokratik Kitle Örgütü olan bir karikatürcüler kurumu özlemi ile diye sözlerimi bitireyim, arada çuvaldızı kendimize batıralım.
İsmail Cem Özkan

Liberal cemaat oluştu!


Liberal cemaat oluştu!
İnsanlar neden bir cemaat üyesi olur? Bu cemaat adı; ister parti, ister dernek, ister sendika ister başka şey, sonuçta insanlar bir arada olmasının bir çıkarsal ilişkisi vardır ve adına cemaat denir!
Cemaat denilince akla ilk olarak dini birlikler gelir, bir amaç uğruna şekilselliğin önde olduğu ibadet etme birlikleri ve yerleridir. Cemaatler içerikten daha çok şekilcidir, o yüzden cemaatleri bir birinden ayıran şeyler içeriğinden daha çok şekline göre ayırabilirsiniz. Kişinin kılık kıyafetinden, duruşundan, seçtiği sözcüklerin yapısından o kişinin hangi cemaat üyesi olduğuna karar verebilirsiniz. Bizler şekle çok önem verdiğimiz için genelde bir cemaat üyesiyiz ya da cemaat yakınında yer alırız, onlar gibi davranır, onlar gibi düşünür ama gerek olduğunda onlardan ayrı olduğumuza önem ile vurgularız.
Bizim üye olduğumuz her hangi kitle örgütü tıpkı dini cemaat gibidir, bağlandın mı ona sonuna kadar bağlanırız ve ‘oradan dışarıya çıkarsak sudan çıkmış balık gibi’ oluruz, ‘karada tek başına çırpınan balık’. Bu konuda çok örnek yaşanmıştır, yaşanmamışsa da kulaktan kulağa gelen bir korku vardır ve o korku yüzünden cemaat ilişkilerimizi ve duruşumuzu kolay kolay değiştiremeyiz.
Cemaat ilişkisi çıkar üzerine oturur ve çıkarların olduğu sürece orada oluruz, bu çıkarın manevi yönü bazen maddi yönünden daha önemli olabilir ama yaşadığımız dönemde maddi yönü daha ağır basmaktadır.
Cemaat üyeliğinin nimetini zor günlerde anlarız, zor günlerin dışında daha çok bireysel takılır, gününü gün eden ‘cırcır böceği’ gibi sağa sola gider türküler çığırırız! Zor gün geldiğinde kapıya (kara kış düşünce yeryüzüne, cırcır böceği karıncanın kapısına dayanır!) sığınacak yer ararız ve bize kapıyı açanın cemaat düşüncesini hemen kabul eder ve güzel günlerde söylediğimiz her sözü, davranışı unutabiliriz.
Cemaat üyesi olanın cemaatte kalıp kalmamasını cemaat yönetimi belirler…Cemaat yönetimi kendisine muhalif olanı hemen dışarıya bırakabilir, o yüzden cemaat içinde ‘kesinlikle’ farklı sesler olmasına izin verilmez, sınırsız ‘biat kültürü’ cemaat için vazgeçilmezdir, biat etmeyen ve sınırlarını koruyamayan biri adı ne olursa olsun cemaat dışında olması kaçınılmazdır.
Cemaat üyesi gerekli ilgi ve hoşgörüyü göremezse, çıkarlarına uygun bir ilişki içinde değilse o cemaat içinden bir bahane bulur ve ayrılır.
Cemaat içinde kalmak mı, gitmez ki sorunu bireyselliğin ve maddi çıkarların bu kadar global olduğu zaman dilimi içinde ayrılık ve biatten vazgeçme daha kolaydır, çünkü biat etmeye alışmış biri başka bir cemaat içinde hemen uyum sağlayabilecek kişiliksel yapıya sahiptir. Cemaat ilişkisinde olanın ilkesi olmaz, verilen görev neyse onu yerine getirendir.
Birey ve ilkeli insan sayısı bu toplum içinde bir parmak sayısı kadardır ve bir çok insan bu parmaklardan biri olduğunu söyler ama biat kültürünü cemaat içinde iktidar lehinde kullanandır…
Her dönem biat edeceği yeri bilen ve sürekli kıble değiştirenler bu ülkede en çok söz söyleyenlerdir ve onlar için cemaat değiştirilmesi gereken çıkarsal birliklerdir ve çıkarına göre cemaatlere üye olup ayrılandır. Bunların oluşturmuş olduğu adı konulmamış bir cemaatleri vardır ve birbirlerini överler ve birbirlerin sözlerini sürekli gündemde kalması için tekrarlayanlardır. Bu sayede şanı, ünü olanlar bir de profesörlük almışlarsa YÖK’ten “sırtlarının yere gelemeyeceğine” inanırlar ve sürekli kıble değiştirmeye devam ederler. Olan ve olma olasılılığı olan erk sahibinin ihtiyacına göre cümle kurarlar ve duruş noktasını değiştirirler… Var olan cemaat yapısının alternatifi olan bu cemaat ilişkisi bu global liberal ekonomiye uygun liberallerden oluşur.
Bu yeni cemaat ilişkisi şimdilerde klasikleşmiş cemaat ilişkilerinin içinde bir virüs gibi girmekte ve cemaatin alışılmış biat kültürünün parçalanmasına ve popülerleşmesine olanak sağlamakta ve klasik cemaat ilişkisinde olan liderler bu popüler kültürden zevk almalarına ve daha çok medya da gözükmek için kendi ve yandaş medyasını  yarattığı süreci yaşamaktayız. Liberal cemaat üyeleri her girdiği cemaatin rengini alırken, kendi renklerini de bu yeni cemaat ilişkisine katmakta ve var olan ilişkilerin muğlaklaşmasına olanak tanımaktadır. Muğlaklığın olduğu yerde yuvarlak cümleler kurarak ve sürekli duruş noktasını değiştirerek her anlama gelecek cümleler kuran liberaller, muhafazakar yapılar içinde yaşam alanı bulmakta zorlanmamakta ve onların maddi gücünden kendi çıkarları için yararlanmaktadırlar.
Çıkarına göre cemaat ilişkisi kuran bu yeni liberal cemaat üyeleri her bir farklı cemaat içinde olmasına rağmen, ortak bir cemaat ilişkisi içinde bir arada olmayı sürdürürler… Bu yeni cemaat ilişkisi var olan tüm anlayışların yok olmasına ve yaratılmış tüm değerlerin altının boşalması için ortam hazırlarlar…
Bu yeni cemaat ilişkisi 12 Eylül’den beri oluşma sürecini tamamlamış gibi gözüküyor…
Bugün sol ve sağ demokratik kitle örgütleri içinde yeni cemaat ilişkisini koruyan bireyleri görmek şaşırtıcı olmasa gerek… Liberal bireyin ilkesi olmaz, erk sahibinin çıkarına göre söz söylerken, o sözün birden fazla anlam içermesine dikkat eder, çünkü kıble değiştirdiğinde geçmişini savunmak ve yeni anlamlar yükleyebilmesi için önemlidir. Liberal kişiler yeni liberal cemaatin görünmez üyeleridir ve üyeliklerini lüks kutlamalarda teyit ederler. Genelde erk sahibinin verdiği davetlerde kendilerini gösterirler veya temsilcilerini gönderirler.
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/gorus/6118-liberal-cemaat-olutu.html