20 Aralık 2012 Perşembe

dünyayı durdurun!


dünyayı durdurun!

dünyayı durdurun!
çocuklarda gülebilsinler..
içindeki duygulara bir kez daha sor
ve gökyüzündeki çocuklara ne cevap verebileceğiz,
onu düşün,
çünkü hiç bir çocuk neden gökyüzünde olduklarını bilmiyor,
yeryüzünde misket oynarken.
bir anda gökyüzünde olduklarını anlayamadılar.
bir çığlık duydular,
bir anda ayak sesleri
ve gökyüzüne baktıklarını anımsıyorlar
bir de yaklaşan bir cisim gördüler
tüm misket oynayan çocuklar…
sonra hepsi gökyüzündeler ...
içinizdeki kalan vicdanınıza sorun
bu çocuklar neden gökyüzündeler,
onlara nasıl açıklayabilirsiniz?
dünyayı durdurun!
savaşı durdurun demek gibi bir şey!
inanılmazı istemek belki en doğrusu,
hayalperest olun ve barış isteyin!
çocuklara anlatın, neden gökyüzünde olduklarını!

ismail cem Özkan

4 ağustos 2006 izmir

Çanakkale’de aynalı çarşı…

Çanakkale’de aynalı çarşı…

Birinci dünya savaşının tek zaferi olarak Çanakkale direnişini biliriz. Orada Osmanlı toplumunu oluşturan bütün haklarının evlatlarının kanı toprağı suladığını da biliriz. Osmanlı haklarının bir tanesini nedense hiç görmek istemeyiz, Yahudileri. Read More
Yahudiler savaşın olduğu şehirde hiç azımsanmayacak nüfusa sahiptir ve cephe gerisi hizmetlerinde hiç kusur yapmamışlardır. Özverili birer Osmanlı vatandaşlarının özverileri görülmemiş toplum nezdinde ama Osmanlı idaresi içinde yerlerini hep almışlardır. Onlar Çanakkale’ye yerleştiklerinde Türkler henüz Anadolu coğrafyasından haberleri bile yoktu. Roma’lıların sürgün etmesi ile birlikte Anadolu topraklarına dağılmış Yahudi toplumu ve bir cemaat olarak yaşamaya ve toplumun ticari ve sosyal hayatına katkılarını sunmuştur. Anadolu topraklarında Yahudi nüfusunun etkin olduğu ve ticari yaşamın yönünü belirleyecek konumda şehirler Osmanlı devleti olduğunda da varlığını korumuştur. Yahudiler için değişen iktidarlara karşı sorunsuz bir vatandaş olmayı inançları gereği görmüşler ve sessizce uyum sağlarken, içten içe inançlarını yaşamaya devam etmişlerdir.  Çanakkale ve Tekirdağ bölgesinde Yahudi nüfus cumhuriyetin ilk yılarlında da varlığını korumuş ama Trakya olayları sonucunda bu nüfus oralardan çekilmek zorunda kalmış ve sessizce sinagoglar yaşayan tarihimizde görünmeyen yere, tarihin karanlık sayfalarında unutulmaya yüz tutulmuştur. Bugün Çanakkale, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki'de yaşamış Yahudilerden bahsederken bile oralı vatandaşların tepkisi ile karşılaşabilirsiniz. Sanki onların kökünün Yahudi olduğunu söylüyormuşuz gibi tepki gösteriyorlar. Bugünkü tepkinin nedenini yakın tarihimiz içinde yaşanmış olayların bıraktığı izlerde aramak gereklidir.
Yüzlerce yıl yaşadıkları topraklardan halkların kovulması ve gerilerinde bırakılan bir hınç ve düşmanlık. Çünkü kovanlar bir gün gelirler korlusunu söz söylemden yaşarlar. Gelirler ve elde ettikleri toprakları ve o güne kadar yaşadıkları alışkanlıkları yok olur korkusu düşmanlığı besleyen önemli duygulardan sadece biridir. Ölmüş ve kaçmak zorunda kalanların arkasından düşmanlık duygusunun mantıki bir açıklaması yoktur ama onların bıraktığı boşluğu doldurulan coğrafyalara bir bakın ırkçı söylemlerin olduğunu bulabilirsiniz. Ermeni tohumu ya da Yahudiler Küfür Ehlidir gibi sözler söylenir. Bütün azınlıklar milli karakteri, küfür, şirk ve nifak olarak alınır ve o gözle bakılır. İslam düşmanı ve elerline güç geçtiğinde Müslümanları öldürür korkusu ve inancı yaşayan çoğunluğun duygusunu ve düşüncesini yüzlerce yıldır beslemektedir.
Çanakkale direnişinin her yıl dönümünde resmi törenler yapılır ve savaşın olduğu yerde denizden geçen yolcular için yapılmış bir anıt ile karşılaşırız. ‘Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın bu toprak bir devrin battığı yerdir’ yazar. Evet, bir devir kapanır ve cumhuriyete giden yolun başlangıcı olarak görülür. Orada yaşanan direniş ve zafer bir devrin sonu anlamına geliyordu, çünkü sürekli kaybeden bir Osmanlı ordusunun son zaferidir ve direniş ruhunu tüm Anadolu toprağına bırakmıştır. Direnirsen emperyalist bir devleti durdurabilirsin! Orada verilen mesaj bu olduğuna inanılır ve ona göre kutlamalar yapılır.
Bu savaşın kazanılmasında cephenin arkasında bulunan hakların katkısı hiç gündeme gelmez. Orada dövüşenler hepsi ölmemiştir, yaralıdır ve bakıma muhtaçtır. Vurulan, şehir düşen ve geziler. O gazilerin çoğunu Çanakkale eşrafı özverileri ile yaşatıldığını pek söylemeyiz, çünkü görmezden gelmek geçmişte orada yaşayanların olduğunu bu halkın bilmesi anlamına gelir. Konuşmazsan ve üzerine düşünemezsen var olan yapay düşmanlık kökleşir ve hiç tanımadığı halklara ve inançlara düşmanlık kuşaktan kuşağa aktarılır.
Çanakkale esnafı ve o meşhur aynalı çarşı esnafının çoğunun Yahudi olduğunu söylesek abartı olur mu? Yahudilerin en başarılı olduğu iş esnaflıktır, ticarettir ve Osmanlı ticaretinin atardamarlarını oluşturmaktalar, tıpkı diğer dini inançta olanlar gibi. Müslüman olmayanların elinde sadece ticaret yapama hakkı verilmiştir, toprak işleme hakları yoktur, son yıllarda o hak verilmiş olsa da çoğunluk ticaret ile uğraşmaya devam etmiştir.
Çanakkale savaşında bize unutturulmaya çalışılan bir özveri ve emeği kısaca anlatmak istedim…
Bugün Yahudi, Ermeni, Süryani, Rum, Alevi düşmanlığının temelinde onların bizler ile birlikte bir arada yaşadığımız ve birlikte cephelerde önünde ve gerisinde olduğumuzu gerçeğinin yok sayılmasıdır. Sanki o savaşı tek Türkler (son dönemde Kürtlerinde katıldığı kabul edilmiş) yapmış gibi anlatır. Çanakkale savaş sonrası genç cumhuriyet azınlıklara karşı ulus devleti anlayışı içinde pek hoşgörü ile yaklaşmamış ve bahaneler bularak veya yaratarak azınlıkları yurtdışına göndermeye ve ticari yaşamlarını yok etmeye veya yapamayacak hale getirmek için kanun ile düzenlemeler yapmıştır. Bu düzenlemeye halk da yaratılan uygun ortam ile yağmalamaya kalkışmış ve yüzlerce yıldır bir arada yaşayanların azınlık ve öteki olanlar yaşadıkları yerlerden koparılmıştır.
30 Ocak 1923 Mübadele anlaşması imzalanmış. Mübadele ile, (1923-1926 ) 1.200.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu'dan Yunanistan'a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan'dan Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmıştır.
Mecburi İskan Yasası (14 Haziran 1934), Varlık Vergisi (11 Kasım 1942)… gibi düzenlemeler, 21 Haziran ile 4 Temmuz 1934 Trakya olayları, 27 Ocak ile 3 Temmuz 1943 arasında, tümü gayrı-Müslimlerden oluşan toplam 1229 kişi çalışmak üzere Erzurum Aşkale'ye yollandı. 6-7 Eylül 1955…
Bugün yaşadığımız zaman sürecinde her fırsatta öteki kabul ettiklerimize karşı açıktan düşmanlık ve nefret söylemi basın ve politik arenada kendisini göstermektedir ve bu nefret söylemine karşı hiçbir kanuni düzenleme yoktur. Nefret sürekli beslenmekte ve hiçbir zaman tanımadıkları ve görmedikleri ötekisine karşı düşmanlık gün geçtikçe büyümektedir ve çok az kalan azınlıklarında bu ülkede yaşama şansını gün geçtikçe azalmaktadır.
Çanakkale içinde aynalı çarşı türküsünü hepimiz biliriz, her darbe dönemlerinde radyolarda ve tv ekranlarında bol bol duyduk. Peki, bu şarkıda geçen aynalı çarşının gerçek hikayesini kaç kişi merak edip araştırdı? Çanakkale savaşında bu çarşı esnafının özverilerinden kaç kişinin haberi oldu?
Kulağımızın aşina olduğu türkünün sözünü yazayım, yazanında Çanakkaleli olmadığını söyleyeyim…
“Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni Of gençliğim eyvah
Çanakkale köprüsü dardır geçilmez Al kan olmuş suları bir tas içilmez Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde aynalı çarşı Ana ben gidiyorum düşmana karşı Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde bir dolu testi Anneler babalar ümidi kesti Of gençliğim eyvah
Çanakkale'den çıktım yan basa basa Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde sıra söğütler Altında yatıyor aslan yiğitler Of gençliğim eyvah
Çanakkale'den çıktım başım selamet Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet Of gençliğim eyvah”
Notaya Muzaffer Sarısözen'in aldığı türkünün kaynağı Kastamonu'lu İhsan Ozanoğlu'dur.
İsmail Cem Özkan

17 Aralık 2012 Pazartesi

Bir sese kulak vermek gerek…


Bir sese kulak vermek gerek…
Bir çok insan yaşamın içinde değişikliklerin pek farkında olmadan, dünün, bugün gibi yarınında dün gibi olacağını düşünür ve yapılması gerekenleri ertelerler. Zamanın ne kadar hızlı gittiğini ertelenmiş sorunların üst üste gelip yaşantımızda kaos oluşturduğunda ve çıkılmaz bir durumda kaldığımızda haberimiz olur.
Bu durumu bir çoklarımız sorunların içinde olduğunda anlarız, artık çok geç olmuştur ama geç olmuşluğu ya kabul edeceğiz ya da sonu belli olmayan bir mücadeleye gireriz. Yaşlandıkça insanların daha kalabalıklaşacağını düşünür ve yılların getirmiş olduğu dostluklar içinde daha mutlu olacağını düşünürüz, fakat yaşlı insanların trajedisine bir göz attığımızda çok yalnız olduklarını görürüz. Yıllar sanki yaşanmamış gibi, birikimler olmamış gibi su akıntısına kapılmış sonbahar yaprağı gibiyizdir.
Ahmet Erkanlı doğduğu günden beri bir çok sorun ile karşılaşmış o sorunlara kendi direnci içinde karşı durmuş, akıntıya karşı direnişini göstermiş. Çocukluk yılları içinde yaşadığı hastalıklar, tek başına ayakta kalma mücadelesi ev ailesinin içindeki fırtınalar. Devlet memurluğu ve memurluk öncesi başlayan karikatür serüveni. Karikatür onun dünyaya sesleniş dili olmuş, o dilin içinde mizahı yakalamış. Gırgır ve Çarşaf dergileri çıktığı yıllarda ustalar ile bir arada olup, o mizah çizgisi içinde muhalif olmanın ve muhalif sesin gür şekilde çıkışını kavramış. Semih Balcıoğlu çizgi yaşamını en çok etkileyen kişi olmuş. Semih Balcıoğlu nereye gittiyse Ahmet oraya gitmiş, ziyaret etmiş. Ama Semih Balcıoğlu gibi profesyonel bakmamış, amatör ruhunu hep korumuş ve muhaliflerin yanında yerini almış. O yüzden çizdiği karikatürlerden dolayı mahkemeye düşmüş ve mahkum olmuştur. Karikatürlerden dolayı mahkum olan karikatürcüler arasında yerini almıştır.
Devlet memurluğundan emekli olduktan sonra evinin dört duvarı içinde dostları ile bol bol sohbetler etmiş, karikatür dünyasında olan her ayrıntıda telefon ve teknolojik olanaklardan yararlanarak haberi olmuş ve yaşanan gelişmeler karşısında üzüntülerini hep belirtmiştir. Emekli olunca insan boşluğa düşer ya, işte onun gibi olmuş ve bir gün yolda giderken düşüp kollarını kırmış, iki kolu alçı içinde kalmıştır. Sağlığına kavuştuktan sonra dostları ile Kadıköy’de kokoreç bira keyfine yeniden kavuşmuştur.
Karikatür ve karikatür dünyası onun yaşamının merkezinde yerini almıştır, her sohbette konuyu oraya getirir ve nasıl bir arada olunacağına dair düşüncelerini belirtir.  Fanatik Galatasaray taraftarı olduğu için başka fanatik bir karikatürcü arkadaşımız Cemal Arığ ile şakalaşır ve Fener Galata arasındaki rekabet iki dost karikatürcü arasında da söz düellosuna neden olurdu. İki fanatik insanı bir arada tutan daha köklü olan bir muhalif duruştu ve takımlar hakkında konuşulandan hiçbir zaman sorun oluşmazdı.
Bundan bir yıl önce Ahmet Erkanlı ayak damarlarını besleyen damarların tıkanması ile ayağını kaybeder. O günden sonra 15 parmağına bakarak yaşamaya alıştı. Aramızda duruma alışmak için esprilere neden olmuştur bu onbeş parmak. Çünkü beklenmeyen zamanda ayağı kaybetmek ve yeni duruma alışmak için takılan protezin ağırlığı. Hiçbir insanı ayağını kopmuş olarak elime almadığımdan ağırlığını da bilemezdim ama protez yapanların bilgisi ile bunu öğrenmiş olduk. Uyum süreci ve yaraların iyileşmesi tam bir yılı aldı. Tam iki ayağının üstünde durmaya henüz başlarken bir karın ağrısı ile hastane yollara düşmüştük. Acil olarak gittiğimiz hastanede safra taşı bu ağrıya neden olduğu ve iltihaplanma yüzünden ameliyat acil yapılmasına gerek olmadığına karar verildi. Hastanede gözlem altında tutulurken ayağına uyuşma ile birlikte geri dönüşümü olmayan bir sürece doğru gittik. Kimse bilemezdi bir dönüşü olmaya yola girdiğimizin.
Parmak sayısını ona düşürmemek için bilgimiz ve çevremizin olanaklarını sonuna kadar kullandığımıza eminim, çünkü her kapıya ulaşmaya ve çalmaya özen gösterdik.
Ahmet ve kardeşi bu dünyada yalnız iki insan. Babaları yıllar öncesi yakalandığı Alzheimer hastalığı yüzünden bakım evi hastane arasında gidip gelmektedir. Aynı anda hem baba hem abi hastanede Cem için ve her iki tarafa da yetişmek zorunda. Yaşadığımız son iki hafta tam bir kaos ve panik durumuydu. Sorunlar iç içe geçmiş, o sorunları tam anlamak için sürekli doğru bilgi akışı için doktor kapıları ve doktor yolu gözler olduk. Başkent hastanesinde tedavinin ilk kısmı tamamlandıktan sonra eve çıkış yaptık ve o yaptığımız günün akşamı Ahmet Erkanlı’nın ayağında siyahlaşma başladı acil olarak Siyami Ersek Hastanesine gittik. Yoğun bakımda önceleri bir hasta vardı ve daha sonra biz olduk. Orada doktor beklerken zamanın hızlı ilerleyişine şahitlik ettik. Ayak dokularını ve hissini kaybederken verilen serumdan ilaçlar ile mücadele ediliyordu.
Siyami Ersek hastanesinde tedaviye yanıt verilemediğini düşünüldüğü için ayağının kesilmesi kararı alındı ve Numune Hastanesine gönderildi numune hastanesinden gelen doktor her türlü hizmetin yapılması için işlemleri yaptırmalarını söylemiş ve doktorun söylemi sonucunda Numune hastaneye göndermek için hasta transferi için acil servis beklendi. Acil servis söylendiği saatte gelmedi ve gelmediği gibi bize hiçbir haber verilmedi. Özel bir ambulans ile yan bina olan Numune Hastanesine hastamızı götürdük. Orada doktor ön ayarlamaları yapmadığı için koridorda bekledik, hastanede yatak olmaması bizi sedya üzerinde doktorun gelmesini beklemeye itti… daha fazla hastamızın acı çekmemesi için ilk teşhisin konduğu Başkent Hastanesine gittik ve orada ayağının durumu yeniden kontrol edilerek alınması için hastaneye yatırdık.
Bu ameliyat çok tehlikeli ve ayağını kaybetse dahi sorunun devam ettiği bilgisi verildi. Çünkü kalpteki düzensiz atış kana pırtı gönderiyormuş ve damarın her hangi bir yerini tıkama tehlikesi hep varlığını korumaktadır. Ahmet ayağını kaybetti, şu an on parmağı kaldı. Bir protez ayağın yanına ikinci protez ayak yakında tedavi sonucunda gelecek ama tehlike hep yanı başımızda ve sesini duyuyor olacağız.
Kısaca Ahmet Erkanlı bugünkü yaşamını anlattım, fakat Ahmet Erkanlı muhalif bir karikatürcü ve düşüncesinden taviz vermeyen amatör ruhlu usta bir çizerdir. Aynı zamanda saf ve dünyaya o saf yönünden bakan iyi bir dosttur.  Bugünlerde dostluğa, dayanışmaya ve aranmaya ihtiyacı vardır. Bu dünyada yalnız olmadığını bilmesi bu kaos ve panik halinden çıkmak için en önemli kapı olarak görüyorum.
Ahmet Erkanlı bu dünyada yaşayan yüreği ezilenlerden yana olan amatör ruhlu usta bir karikatürcüdür. 60. yaş günü hep beraber sağlık içinde kutlamak umuduyla… Ahmet Erkanlı kulağına sesiniz ile dostluk mesajlarını ve dayanışmanızı gösterin…
İsmail Cem Özkan 

13 Aralık 2012 Perşembe

Çağdaşlık ‘ötekine’ göre toplumu düzenlemektir.


Çağdaşlık ‘ötekine’ göre toplumu düzenlemektir.

Yaşam hep birileri normaldir ve başına hiçbir şey gelmeyecekmiş gibi yaşar. Yaşamı ve toplum yaşamını belirleyenler genelde kendi ihtiyaçlarına göre planlar ve o planları uygulamak için kendilerine verilmiş gücü kullanırlar. Gücü elinde bulunduranlar genelde sağlıklı bireylerdir ve başlarına hiçbir şey gelmeyecekmiş ve sonsuza kadar yaşayacakmış gibi yaşarlar. Güç ellerinde olduğu sürece tüm aldıkları kararın kendilerine göre haklı ve bu haklı karalara yapılan itirazları anlamsız görürler.
Gücü elinde bulunduranlar ellerindeki gücü kullanımlarına göre topluma yön ve biçim vermek için uğraşırlar.
Geri kalmış toplumlar, çağdaş olan devletleri taklit ederler ama taklit ederken o ülkelerin gelişim sürecini ve yaşadıklarını bilmeden, gördükleri ileri unsurları kabul eder ve ona göre toplumu biçimlendirmek için uğraşılar.
Geri kalmış ülkelerin genelde söylemi medeni topluma ulaşmak hedefi vardır. Bu hedefleri yönünde toplum dokusunu bilmeden ya da görmezden gelerek topluma çağ atlatmak için uğraşırlar. Elbette geri kalmış ülkelerin liderlerinin konumunu ve ihtiyaçlarını çağdaş ülkelerin liderleri ihtiyaçlarına göre yönlendirebilir. Güç kimdeyse, o gücün verdiği kararları tüm toplumlara uygulatabiliyor, bu durumun teorisi global dünya politikaları doktrinleri içinde yerini alıyor.
Muasır medeniyetler için kurulan cumhuriyetimiz, bu geri kalmış ülkelerin kaderlerini bir aşağı bir yukarı yaşamıştır. Zaman zaman çağdaş ülkelerin isteği üzerine sistemimize çeki düzen veren muhtıralar, darbeler gerçekleştirilmiştir. Bizim gibi geri kalmış ülkelerin en güçlü denetleyici ve yönlendiricisi ordu ve silahlı güçlerdir. Zaman zaman onların güçleri yok oluyormuş gibi ya da çok zayıflamış gibi dursa da her zaman silahlı güçler en önemli güç olarak yerini korur ama hedefi ve emri alacağı konumunda düzenlemeler yapılabilinir. Bu düzenleme dünya ekonomisinin ihtiyaçları ve siyasi hedefleri yönünde belirlenir.
Geri kalmış ülkelerin ortak özelliği yaşamın içinde gözler önündedir ama pek görmek istenmez, çünkü güç sahiplerine göre ötekiler; görünmez, yaşamaz ve bilinmezdir. Geri kalmış ülkelerde toplum düzeni, şehirleşme, yolların düzeni toplum içinde görünmeyenlere göre yapılmaz, çünkü onlar zaten toplum içinde değil, dört duvar içinde camdan dışarıya bakanlardır. Camdan dışarıya bakmayıp toplum içinde gezenlerinde maddi durumu yerindedir ve o yerinde olduğu için diğerlerine göre küçükte olsa avantajlıdır.
Kimdir bu ötekiler? Kültürel ve dini inançları, dilleri yönünden ötekiler dışında ve her toplumsal katmanı içinde alan ötekilerde vardır. Bunlar her toplumda vardırlar. Her toplumun içinde (Nazi Almanya’sında dahi vardıydılar, Hitler bile onları yok edemedi, çünkü savaş onlardan binlercesini yaratmıştı.) bir ya da birden fazla uzvu olmayan insanlardır. Bunların içinde her dinden, her kültürden, her dili konuşanlardan da vardır. Onları toplum içinde öteki yapan, dışlayan dış görünümleri ve uzuvlarıdır. Hangi topluma giderseniz gidin bu ötekiler ile karşılaşırsınız ve o ötekilere gösterilen ilgi toplumların çağdaşlık ölçüsüdür.
Medeni toplumlar yaşadıkları şehirleri, kurdukları binaları, ilişkiler, hitapları bu ötekiler üzerine kurulmuştur. Okuma yazamayan insanlar için şekiller / grafikler ile anlatmak, yürüme engellisi için tekerlikli sandalyenin geçebileceği yollar ve kaldırım düzeni. Körler için ses düzeni, onların şehirde çok rahat gezmelerini kolaylaştıracak yol arkadaşları. Zihin engelliler için eğitim ve bakım evlerinin olması ve onlara yardım edecek görevlilerin yetiştirilmesi ve onlar ile birlikte yaşayanlara onların ihtiyaçları karşısında nasıl davranacağını anlatan broşürler ve kurslar…
Bir çok insan ayaksız yaşıyor bu dünyada ama bizim ülkemizde ayaksız olmak demek ne olduğunu uzvunu kaybedenler çok iyi bilir, zorunlu ev hapsi gibidir. Ne yolu yol, ne kaldırımı kaldırım ne de yolu kullanan şoförü şoför, ne kaldırımda veya karşıdan karşıya koşarak geçen insan çevresine dikkat ediyor... Kısaca hayat onlar için zor, daha zorunu beceren bir kültüre sahibiz... Her şeyi sağlam insana göre planlayan ve yapan bir absürt sistemimiz var ve o yüzden bizler hiç bir zaman çağdaş bir toplum olamadık, olmak içinde henüz bir çabamız yok...
İsmail Cem Özkan

İki tekerlekli dünya


İki tekerlekli dünya

Masallar bir varmış, bir yokmuş diye başlar. Benim bisiklet maceramda bugünden geçmişe baktığımda bir varmış, bir yokmuş olarak görüyorum.
Babam öğretmendi, o köy bizim, bu köy sizin diyerek gezerdik. Eskiden sürgün giden öğretmenler vardı, bir de öğretmenin arkasından sürgün gidenler. Belki gönüllü, belki zorunlu ama sürekli kasaba, köy değiştirerek yaşama uyum sağlamaya çalışan bir ailenin ferdiydim. Bugünden o günlere baktığımda; bu göçmenlik halinin sonucu olarak bizlerde aidat duygunsu ortadan kaldırdığına inanıyorum. Bir çok çocuğun ait olduğu yerler ve anıları vardır, benim birden çok yerlerim ve anılarım mevcuttur. Çocukluktan bugüne kalan bir arkadaş ismi anımsamam ama bir bisikletimin var olduğunu hep anımsarım.
Bir bisikletim ne zaman oldu, ne zaman kayboldu hiç anımsamıyorum ama bir zamanlar bisikletimin var olduğu ve izini bugün dahi bıyıklarımın altında hala taşıdığımı biliyorum.
İlk bindiğim bisiklet üç tekerlekli bisikletti. Çocuktum ve iki ayaklı bisiklete ayağım yetişmediği için üç tekerlekli bisiklete binmeye başlayarak ayağımı kendimin yönettiği bir araç ile yerden kestim. Üç tekerlekli bisikletin üzerindeyken neler hayal ederdim şu anda net olarak göremiyorum ama o üç tekerlekli dünyamın içinde dünya seyahati, aya yolculuk yaptığımı anımsarım. Okuduğum çocuk kitaplarının bana verdiği bir hayal dünyası zenginliği içinde o araca biner, hiç görmediğim dünyalara giderdim. Üç tekerlekli bisiklet ağır giderdi ama kırk günde dünyayı devrialem yapan kahramanlar gibi kendimi hissederdim.
Yıllar ilerledikçe boyum uzadı, boyun uzaması üç tekerlekli bisiklete binemeyeceğim anlamına geliyordu. Ayağım direksiyona çarpıyordu, direksiyonu istediğim gibi döndüremiyordum. Bisiklete binmek bir tutkuydu.
Yıllar yılları kovaladı ve bizler okullu olduk. Okullu olmak demek okumak anlamına geliyordu, annem artık masal, roman okumayacak, okumak zorunda olacaktım.  Kısa zamanda okudum, yazdım. Çocuk dergileri, çizgi romanlar, klasik romanların çocuklara uyarlamasını okudum.
Babam köydeydi, köyde sinema yoktu ama arabalar ile gelen geçici sinema vardı. Okulun duvarına bir beyaz perde çekilir, köylüler orada sinema seyrederdi. O sinemalar yazının dışında bize bir şeyler anlatan şeyler olduğunu gösterdi. Radyonun arkası yarınları, sinemanın ışığı içinde yeni dünyalara doğru hayal dünyamın içinde gidiyordum. Sürekli köy değiştiren, arkadaş değiştirenler bilir, insanın en iyi arkadaşı kardeşi, annesi ve kendisi olur. Benimde öyle oldu. Her yeni çevrede, öğretmenin çocuğu olduğum için ayrıcalıklıydım, köylü çocuklara göre hep farklıydım. Çünkü bizim evde şehirden aldığımız şeyler vardı, ne ineğimiz, ne koyunumuz vardı. Köylü değildik, köylü çocuklar gibi tereyağa yufka ekmek doğrayıp kızartmıyor, üzerine yumurta kırmıyorduk. Ben hep onların evine gittiğimde yerdim. Belki çocuklar bunu yemek için beni evlerine çağırıyordu, çünkü anneleri öğretmen çocuğunun karşısında çocuğunun boynunun bükük olmasın diye evin en güzel yemeğini sunuyordu. Bilemiyorum ama her ziyaret ettiğimde bir birinden değerli, güzel yemekler yerdim. Köyün o temiz insanlarının dünyasında kısa süre var oluyor ve sonra babamın tayini başka yere çıktığında yok oluyordum.
Büyümüştüm, ilkokuldaydım. Babam şehirden bir bisiklet alıp gelmişti. Bir bisikletim vardı ve o bisiklet köyün tek bisikletiydi sanki. Çünkü çocuklara göre üretilmiş bir bisikletti ve diğerleri büyükler için yapılmış bisiklete biniyordu. Boyları yetmiyordu çocukların ve o bisikletin ortasında olan bağlantının arasından vücudunu geçirip ayakta kullanıyorlardı.
Gün geldi, zaman bizi kasabada yaşamaya zorunlu bıraktı ve bisikletim ile anılarımı kasabada biriktirdim. Çünkü kasabada bulunmak demek, çevre köylere bisiklet ile gidip gelmek anlamına geliyordu.
Kasaba ortaokulu ve lisesinde okuyan çocuklar köylerine gidip gelirken havaların güzel olduğunda bisikleti kullanıyorlardı. Havalar bir bozdu mu, kasabada akraba yakını yoksa çocuk öğrencilerin kaldığı evlerde bir odada yaşamaya çalışırlardı. Sefalet ve yokluk insanların hayal dünyasını geliştirir mi bilemem ama çocukların dünyasında; okuduğumuz okulda gördüğümüz öğretmenler gibi olmak hayali hep var olmuştur. Nereden bilecektik başka meslekleri? Gün ve aylar içinde tek gördüğümüz okumuş insanlar öğretmenlerdi ve öğretmenin sözü toplumda o dönemde geçer ve dinlenirdi.
Kasabadan köye giden yol bir aşağı bir yukarı doğru yol alır. Bozkır yolları bir birine benzer, bozkırın içinde ağaçsız yollarda, dereler ve tepeler yolun biçimini belirler. Yol gider, gidilecek yer bir türlü gelmez… Bir de yaz ayı ise ve öğlen saatleri ise bozkırda yola çıkmak akıl karı değildir.
Meyve ağaçlarında meyveler henüz olgunlaşırken yola çıktık bir grup arkadaş ile… Meyve ağaçları her yerde olmaz, dere yataklarında bozkırın içinde bir çizgi gibi uzanır. Bozkırın insanın sesi havası gibi yanık olur, yolda bir de türkü tutturdun mu, yolun sıcaklığı filan unutulur.
Eskiden kasaba yolları asfaltı pek görmezdi, kumlu taşlar döşenir ve ne zaman döküleceği belli olmayan asfaltı beklerdi. Biz, çocuk grubu olarak bisikletle inen çıkan yolda yol alırken, inen yolda hız yapıp, yokuş yukarı olabildiğince gitmeye çalışırdık. Eğer şansımız olursa o yokuşu aşabilirdik. Böyle düşünceler altında yokuş aşağı hızı artırmak için pedala basar hızlanırdık.
Köy yolunda bir yerinde ‘s’ harfi gibi eğimli bir yokuş aşağı giderken kumlardan bisikletin tekerleği kaymış ve düşmüştük. Fren için yapılmış tutacak kırılmış benim dudağımın üstüne saplanmıştı ve kan gelmeye başlamıştı.  Meyve yiyeceğimiz köye çok yaklaştığımızdan geri dönmedik, meyvelerin olduğu yere yaralı olarak gitmiş, derede yüzümüzü yıkadıktan sonra meyvelerin kokusu içinde mest olmuş, doğanın kokusu, börtü böceğin sesleri arasında günümüzü hiç yaralanmamış gibi tamamlamıştık. Gün akşama dönerken kasabaya geri döndük ve evde beni o halde gören annem ve babamın bakışı içinde ne kadar çok ezilmiş, büzülmüş ve nasıl bir hikaye uyduracağımı düşündüğümü anımsıyorum.
Bugünden o günleri düşündüğümde hala gülümserim, çünkü o gün anlattığım hikaye bugünden yorumladığımda gerçek bir gerçeküstü post modern anlatım tekniği kullandığım bir şeydi!
İnandırmamıştım ama doktora gitmek zorunda kalmış, belki babamın göz ucu ile doktor ile konuşması sonucu tetnoz iğnesi olmuştum. Üstüm başım yırtıldığından yeni giyecek köylülerin değimi ile esvap almayı hayal etmiştim ama ne esvap bana baktı, ne babam esvapların olduğu dükkana girdi. Cezalıydım. Cezam iyi olana kadar geldi geçti. Bir süre bisikleti tamir ettirmeden odunları koyduğumuz yerde kaldı. Sonra bisiklet tamircisinin yolunda bisikleti sürüklerken kendimi bulduğumu bugün bulanık hafızamın içinde canlı bir şekilde kendisini koruyor.
O kaza bile beni bisikletten soğutmadı, bugün dahi uygun bir zaman bulduğumda iki tekerlek üstünde gitmekten büyük bir keyif alıyorum. Bisiklet üzerinde hala hayal kurarım…

İsmail Cem Özkan

11 Aralık 2012 Salı

Çirkin!


Çirkin!

Bir bilim insanı özel bir firmada çalışıp ve patenti aldığı bir ürün üretirse ne yapar? Özel firma onu pazarlamak için elinden gelen tüm olanaklarını kullanır. Özel firmalar için önemli olan bilim ilerlemesi değildir, karın daha fazla olmasıdır. Yeni bir ürün üretirse piyasada daha fazla yer almak için o alan ile ilgili fuarlar ve toplantılarda ürünü tanıtmak için seminerler düzenler.  Kapitalist sistemde bunların olması doğaldır, hangi branşta olursa olsun hizmetin para karşılığında olduğu yerlerde PR çalışması yapılır.
Almanya'nın genç yetenekli yazarlarından Mayenburg bu sorunu irdeleyen bir oyun yazmıştır. Modern dünya yetenek, bilgi dışında tanıtımın önemli olduğu ve tanıtım için insanın dış görünüşünün de ürün kadar değerli olduğu düşüncesini kara mizah bir yaklaşım ile sahneye koymaktadır. Devlet Tiyatroları sahnesine Serdar Biliş’in çeviri ve Metin Belgin’in yönetiminde Mayanburg’un bu kara mizah eseri hayat bulmuş.
Bir mühendis yeni bir şey bulmuştur, patentini almıştır, artık bu patenti alınan ürünün seri üretimi ve pazarlamasındadır. Pazarlama için öncelikle meslek alanı ile ilgili platformlarda sunum yapmak zorunluluğu vardır. O yüzden firma yönetimi pazarlama için yakışıklı ve güzellerin oluşturduğu bir ekip kurar. Ekibin başına buluşu bulanın yardımcısı atanır, çünkü bulana göre daha yakışıklıdır. Otelde rezervasyon yapılmış ve artık sunum için geri sayım başlamıştır. Bir büroda sunumu kendisi yapacağını sanan mühendis vardır ve o sunumu yapmak ile görevli asistanı. Mühendis o güne kadar farkında olmadığı bir gerçeklik ile karşılaşır, sunumu yapamayacaktır, çünkü çirkindir. Oyun burada şu soruyu sorar veya sordurur; “Günün birinde tüm dünyanın imreneceği bir güzelliğe sahip olsanız neler olurdu?”
Bu sorunun yanıtını buluruz oyunun içinde!
Bir sahne ve sahne içinde bölümlerin değişimi ışıklar ile verilir. Oyuncular sürekli değişik karakterler ile seyirciye sorulan sorunun yanıtını vermeye çalışır. Keyifli bir oyun, yüksek temposu içinde oyun ne zaman başladı ve ne zaman bittiğini anlayamayacağınız kadar keyifli dakikalar içinde bulursunuz.
Sürpriz fazla yoktur, bir mantık süzgeci içinde, toplumun soysal yapısını hicveder. Popüler olan taklit edilir, popülizm aynı zamanda birbirine benzeyenleri yaratır ve orijinal diye bir şey bırakmaz. Tüketim çılgınlığı içinde artık neyi sevdiğimiz ve kim ile birlikte olduğumuzu bile ayırt edemeyiz. Ayırt etmek içinde emek sarf etmeyiz, çünkü bir birine benzeyen fabrikasyon ürünler içinde yaşamın anlamı yok olur.
Dört oyuncunun sahnelediği ‘Çirkin’de, farklı iki kişiyi aynı adla oynanıyor. Önder Ay’ın hazırladığı ışık tasarımı oyuncuların kostüm ve makyajlarını da değiştirmeden bir sahneden diğerine geçmelerini kolaylaştırıyor. Seyirci de bu geçişleri ve karakterleri kafa karışıklığı yaşamadan izliyor. Yazar oyunun bu özelliği için şöyle diyor: ‘Tiyatronun büyüleyici bir hilesi vardır. ‘Bu adam kraldır,’ dediğiniz zaman, sahnedeki aktör seyircinin gözünde bir anda kral oluverir. Bu oyunda aynı şeyi yaptık; çirkini çok yakışıklı bir aktöre oynattık ve böylece bütün seyirci onun çirkin olduğuna ikna oldu.’
Oyunun keyfini sahnede canlı görmek için Devlet Tiyatrolarından yerinizi ayırtmanızı söyleyebilirim, keyifli ve eğlenceli sosyal hicvi yüksek bir oyun ile karşılaşacaksınız.
İsmail Cem Özkan
Çirkin
Yazan: Marius von Mayenburg
Yöneten: Metin Belgin
Çeviren: Serdar Biliş
Dekor-Kostüm Tasarımı: Medine Yavuz Almaç
Işık Tasarımı: Önder Ay
Dramaturg: Selen Korad Birkiye
Asistanlar: Başak Şamlıoğlu - Batuhan Bozcaada
Oyuncular: Lette: Tolga Evren, Fanny: Simay Tuna
Scheffler: Nışan Şirinyan, Karlmann: Şamil Kafkas

Karikatür eleştirir, övmez!


Karikatür eleştirir, övmez!

Erk sahibi olanlar genelde eleştiriyi hakaret olarak algılar ve yargılar ve de mahkum eder. O yüzden mizahçılar kaderinde demir parmaklık arkasında bulunmak vardır. Karanlık dönemlerde cesur politik karikatürler gerçek anlamda mizah üretir ve muhalifliğini bu dönemde gösterir.
Bir yapının (kurumun, devletin) demokrat olup olmadığını anlamak için o kurum içinde eleştiri ve özeleştiri yapısının ne kadar sağlıklı işlediğine bakmak yeterlidir. O yüzden mizahçılara davranışlar ve mizahçıların davranışları o yapının ne kadar eleştiriye açık olup olmadığını gösterir.
Dernek sembolünü 12 Eylül öncesi usta karikatürcülerin ortak üretimi olarak üretilmiş ve kullanılmıştır. 12 Eylül darbesi ile kapanan dernek bir daha eski yapısına ve gücüne ulaşamamıştır. Var olan gücünü gün geçtikçe kaybetmiş ve bugünkü tabela bir dernek konumuna gelmiştir. Tabela yapısına gelirken de 12 Eylül izlerini de üzerine aldığını Karikatürcüler Derneğinin genel kurulunda, derneğin sembolünü hıyar olarak çizen bir karikatür üzerine yapılan eleştiri ile kendisini daha çıplak göstermiş. Derneğin bugünkü yapısını eleştiren bir karikatür yapılmış ve o yapılan karikatürü dernek yönetimi geçmişte o sembolü üretenlere yapılan hakaret olarak görmüş.
Burada mantık hataları bir birini izliyor; karikatür her konuda görüş bildirir ve tabusu yoktur. İkincisi devamı olduğu yapının bugün aynı konumda değildir. Üçüncüsü bir rahatsızlık vardır ve o rahatsızlık bir karikatürcü tarafından dillendirilmiştir.
Karikatürcüler her eleştiriye açık ve her eleştirinin yapılabileceğini savunmak zorundadır, çünkü eleştiriyi yapan kendisidir. Eğer hoşgörü gösteremiyorsa, hoşgörü göstermeyenleri haklı görme ve onların hoşgörüsüz davranışları karşısında, erk sahibinin yanında olması anlamını taşır. Dernek bugüne kadar yapılan hoşgörüsüz ve düzeysiz eleştiriler karşısında tavrı ne olmuştur, sessiz kalmış ise; var olan tüm olumsuz davranışları onaylıyor anlamına gelir.
Karikatür bir sermeye grubu adına ve sponsorluğu şemsiyesi altında ürün üretmez, üretirse o sermeye grubunu eleştiremez, eleştiri hakkı o sermeye grubunun (istem ya da istem dışı) sansürü altında sanatçıların oto sansürü altında ürün oluşturulur. Bir sermaye grubunun sponsorluğunu kabul etmek demek, baştan ‘ben seni eleştirmeyeceğim ve sana karşı yapılacak her türlü eleştiriyi hakaret olarak kabul ediyorum’ anlamındadır. Sponsorluklar o yüzden çok önemlidir. Karikatürü emek gücünün yanında, ezilenlerin mücadelesinde saflarında gören bir anlayış hiçbir şekilde sponsorluk gibi modern sansür anlayışı içinde olmaz, ret eder. Bu anlayışta olmayanlar biraz daha lüks yaşamak ve biraz daha piyasa için karikatür üreten bir anlayışın yaygınlaşmasına hizmet eder ve karikatürün muhalif olma yönünü törpüler. Otosansür anlayışı içinde kısaca karikatürü amacından uzaklaştırır ve karikatürü duvarlara süs olarak asılan bir illüstratöre dönüştürür.
Karikatür çağına tanıklık eder, çağının politik gelişmelerini görmezden gelmek demek var olan erkin şemsiyesi altında uysal muhaliflik yapmak anlamına gelir ki, mizahın temel yapısına aykırıdır.
Karikatür için dokunulmaz konu yoktur, her konu hakkında fikir belirtebilir ama bu siyasi erkin gücü karşısında teslim olan bir mizahçının yapamayacağı bir şeydir ve o yüzden karikatürde sansürü savunur konuma gelir.
Dernekler, sendikalar, vakıflar bugün yaşanan siyasi çalkantılar içinde ezilenlerin ve emeğin yanında söz söyleyemiyor onların mücadelesi yanında yer almıyorsa artık o dernek, vakıf ve sendika mizahçıları temsil edemez. Mizah; çünkü intihar etmiş uysal çocuk olarak laylaylom belden aşağı espriler ile sayfalar dolduran eğlence aracına dönüşür ve piyasa için, daha çok satan sayfalarda yazı yanında desen işlevi görür. O üretilenlere artık karikatür / mizah denmez başka bir isim bulunması gereklidir.
Ülkemiz mizah köklü bir geleneğe sahiptir, bu kökten 12 Eylül döneminde liberal ekonomi anlayışının rüzgarına kapılıp farklı yerlere savrulan karikatürcüler ve anlayışı olmuştur. Bugün, 12 Eylül dönemi gerçek mizah dergisi ve platformu olan GIRGIR muhalifliği yaşamaya devam etmektedir. O dönemde orada yetişen gerçek mizahçılar aracılığı ile mizahın işlevi (eleştiri hakkı) devam etmektedir, fakat onun dışında karikatür ve mizah adına üretilen başka bir anlayış gelişmiş ve o anlayış; karikatür ve mizahın içine hançer gibi saplanmıştır. Erk sahibi lehine karikatür üreten, muhalif ve ezilenlerin mücadelesi ile alay eden, sermeye için sipariş karikatür yarışmaları yapan ve o karikatür yarışmalarında para kazanmak için kıyasıya mücadele eden karikatürcüler de bugün varlığını göstermektedir.
Yaptıkları sergilere sponsorluk arayan ve sponsorluk şemsiyesi altında albüm bastırıp karikatür dünyasına katkı sunduğunu sanan bir anlayışta hakimdir. O albümlerde basılan birkaç iyi karikatürün dışında gerçek anlamda karikatür var olup olmadığı tartışma konusudur, çünkü, daha çok erk / sponsor sahibine dokunmayan dolaylı eleştiri olan ama direkt hedef almayan eğlence amaçlı çizimler mevcuttur. Her dönemde buna benzer karikatürler hep var olmuştur ve var olmamaya da devam edecektir.
Bu otosansür anlayışı içinde yaşayan ve biraz daha kendisini ötekinden farklı görmek isteyen faşizm / diktatörlük / baskıcı yönetim yanında yer almış çizerler, sanatçılar hep var olacaktır. Onların sesleri yaşadıkları dönemde öteki muhalif olan ve mizah üretenlerden daha fazla çıkacaktır, çünkü erk sahibi onlara daha çok yer açacak ve onların daha rahat ürün üretmesi için olanak sunacaktır. Bu olanakları kullanarak otorite olduğunu sanan sanatçılar her dönemde var olacaktır. Gerçek mizahçılar ise tarihteki yerlerini muhalif oldukları ve kendilerini korudukları sürece olmaya devam edecektir.
Son söz olarak karikatür övmez, eleştirir. Bugün yaşadığımız dönemde karikatür iktidarın / erk sahibinin yaptıklarını görmezden gelerek bir anlamda güce övgü düzmeye devam ediyor. Bu karikatür mesleği içinde ne kadar etiktir sorusu can yakıcı olarak ortada durmaktadır. Bu soruya verilecek cevap nerede durduğunuza bağlı olarak değişir, tek değişmeyen şey; mizah eleştirir, eleştiriyi savunur ve her konuda görüşünü durduğu noktaya göre vermeye devam eder.
İsmail Cem Özkan