9 Mart 2013 Cumartesi

Gazeteci mi, editör mü?


Gazeteci mi, editör mü?

Geçenlerde bir toplantıda gazetecilik mesleği hakkında abartılmış düşünceler ile karşılaştım. Her meslek sahibi kendi mesleğinin büyüklüğünden, kutsallığından dem vururken diğer meslek dallarından üstün olduğunu ve vazgeçilmez olduğunu sessizce fısıldar.
Aslında gazetecilik abartıldığı gibi bir meslek dalı olmadığına inanırım, çünkü gazeteci sonuçta haber olan değil, haber olarak kabul edilen ve gazete sahiplerinin istediği olayları ve olguları yazan, yani yazım kurallarına uygun olarak gazetecilik mesleğinin (!) vazgeçilmez sorularına yanıt vererek yazan kişidir.
5K1N (Ne - Niçin / Neden - Nereye -Ne Zaman -Nasıl ve Kim) kuralı bir haber için gerekli olan vazgeçilmez sorulardır. Bu sorulara yanıt verirseniz eğer, ortaokul düzeyinde bir insanın o haberi okuduğunda anlaması sağlanır. Yani gazeteci toplumun en alt eğitim düzeyinde olan bireyin anlayabileceği bir metni yazan kişidir.
Haber kaynağı olmadan gazeteci bir hiçtir, çünkü kendi kafasına göre haber yazamaz, yorumlayamaz, fakat son dönem medya içinde hayali haber üreten gazeteciler sayesinde bu önyargı ortadan kalkmakta ve kendisine değer biçen biri konumuna gelmektedir.
Gazeteci, teoride; bağımsız, haber kaynağına bağlı ve onu açığa vermeyen, namuslu, dürüst, çarpıtmayan vb gibi bir çok kelimeleri yan yana görebilirsiniz. Hiçbir zaman gazeteci bu yukarıda sayılan kelimelerin karşılığını hayatta bulundurmadı, bulunduramazdı, çünkü sonuçta gazeteci bir işçidir ve işverenin çıkarları ve duruşuna göre olaylara bakmak ile yükümlüdür, aksi halde o işte barınma hakkına sahip olamaz.
Gazeteci mesleği erk sahiplerinin toplum mühendisliği için üretilmiş bir ihtiyaç sonucu doğmuş ve profesyonel yani para karşılığında emeğini satan kişilere bir paye verilmek amacıyla uydurulmuş meleklerden bir tanesidir. Çünkü her önüne gelen haberleri düzenleyip okuyucusuna sunar ise bu durumda gazeteci olarak kabul edilen muhabiri kontrol etme ve yönlendirme sorunu ile karşı karşıya kalınabilinirdi, o yüzden böyle bir meslek uydurularak hem kontrol altında hem de haberin doğru (çıkarı erk sahibini memnun edecek düzeyde ve düzlemde) şekilde akmasını sağlamaktır.
Savaşlarda gazeteci bir istihbarat elemanı gibidir, düşman hattından psikolojik savaşa uygun haberlerin geçmesi ve kendi okuyucusuna ulusal gururunu okşayacak şekilde haber vermesi modern gazeteciliğin görevleri arasında yer almış olmasına rağmen, gazeteci bağımsız ve olaylara kendi penceresinden bakar gibi soyut ve ne anlama gelmeyen cümleler ile okuyucuya güven vermeyi unutmamışlardır. Çünkü gazeteci güvenilir olmak zorundadır, güvenir olmayan gazetecinin yazdığı haberin hiçbir değeri yoktur. O yüzden erk sahipleri ince bir çizgi ile gazetecinin güvenirli olduğunu göstermek için bazı olaylara dokunulmasına izin verilmiştir. Nasıl ki uyuşturucu trafiği içinde yakalanan binde birlik bir uyuşturucu polis ya da güvenlik kuvvetlerinin ne kadar iyi çalıştığı ve güven duyulması gerekenler olarak algılanması amacıyla yapılmış operasyonlara bakabilirsiniz. Çünkü sınırlardan binlerce ton geçen uyuşturucudan sadece küçük bir parçasının yakalandığını istatistiklere bakarak öğrenebilirsiniz.
Gazeteci mesleği aslında eli kalem tutan, sorulması gereken sorulara yanıt veren metin yazan her bireyin yapabileceği bir iştir. Abartıldığı gibi ve okullarda adına kürsülerin kurulduğu gibi bir disiplinler birliği ve meslek olarak algılanacak bir iş değildir. Ama bunu bir meslek olarak kabul edilmesi ve o işten hayatını kazananların boşlukta kalmaması için uydurulmuş mesleklerden bir tanesidir. Toplum mühendisliğinin kullandığı araçlardan sadece biridir. Bu araç içinde görev yapan gazeteci ise kendisinin bu akış içinde vazgeçilmez ve önemli görmesi sağlamak için medya sahipleri tarafından bazı gazetecilere ayrıcalık sağlanmıştır. Bu ayrıcalık sayesinde gazeteci mesleği hem çekici olmuş, aynı zamanda tehlikeli olmuştur. Bağımsız gazeteci olamayacağı için medya sahipleri tarafından haber için olta ucuna takılan bir yem konumda dahi zaman zaman olabilmekteler.
Gazeteci mesleği haber kaynağı olmadan bir anlamı olamaz demiştik, evet istisnalar kaideyi bozmaz ise. Haber kaynakları olayların olduğu yerde yer alan sübjektif bakış açısı içinde olanlar ile olaya taraf olanların karşılıklı görüşleridir. Elbette olay yeri inceleyen savcının hedefinden bağımsızdır. Sonuçta gazeteci parası olana haber üretir, para ile satılıp alınan birer meta üretir. Ürettiği meta içinde payına düşeni alan bir işçidir. Para ile alınıp satıldığı içinde zaman içinde hangi haberlerin piyasada alıcısı olduğu, hangi haberlerin alıcısı olmadığını öğrenir ve piyasa koşulları içinde haberlerini üretir. Elbette burada istisna durum vardır; para sahibi olan medya sahibinin özel istekleri ve çıkarları bu piyasa işleyişi içinde yer almaz.
Gazeteciler arasında eskiden haber atlatma gibi yarışlar vardı, bu yarışlar haberlerin bir havuz içinde toplanması ile sona ermiştir. Havuz sistemi içinde medya sahibi, sahibi olduğu araçlar için gazetecilerinin kullanacağı haber toplama havuzları yapmıştır, o havuz içine düşen her haberi sayfa veya program editörü tarafından masa başından yeniden yorumlanarak yazılır ve okuyucuya o şekilde sunulur.  
Sonuç olarak parası olan her meslekte olduğu gibi meslek etik gibi kavramları çöpe atmış, paranın gücü içinde görevler medya sahibinin ihtiyaçlarına göre yeniden belirlenmektedir. Gazeteci ise bu çark içinde sadece verilen görevi yerine getiren bir editörden başka bir işlevi yoktur. Hizmet sektörü içinde görevini yerine getiren gazeteci, kendisini toplum önünde tarif ederken gerçeklerden uzakta bir hayal dünyası içinde, vazgeçilmez olduğunu düşünen bir eğitim sisteminden geçtiği için mesleğe yönelik teknolojik devrimin yarattığı tahribat karşısında nasıl tavır alacağını bilemez konumdadır. Modern gazeteci masa başında kendisine gelen haber metinlerini “edit” eden kişidir. Haber metinlerini yazanlar ise; blog sayfaları, PR firmalarının amatör ve profesyonel çalışanlardır. Tesadüf sonucu habere giden profesyonel gazeteci günümüzde bir hayal ürünü olarak roman sayfalarına yerini almıştır.
İsmail Cem Özkan

8 Mart 2013 Cuma

Faşistler de karikatür sever!


Faşistler de karikatür sever!

Nazi dönemi bir çok dersleri içinde barındırır, o döneme büyüteç ile baktığımızda Nazi propaganda bölümü hangi araçlardan faydalandığını görebilirsiniz. Çünkü Naziler propaganda için kullandığı şeyler ile iktidarını halkın seçimi ile güçlendirmiş ve iktidarın tek ve vazgeçilmez unsuru olduğunda seçim kavramını ortadan kaldırmıştır.
Naziler üstün ırk olarak kendilerini görmüş olmasına rağmen, diğer ırklardan da sanatçıların eserlerini kendi propaganda araçları olarak kullanmışlardır. Ari ırkın dışında kalan ve yan komşuları olan Avrupalı işbirlikçi sanatçıları, politikacıları, sıradan esnaf, işçisi, köylüsünü de kendi amaçları yönünde değer vermiş, onların yaşam kalitesini daha yukarıya çekmek için güvenliklerini de sağlamayı ihmal etmemişlerdir. O sayede Avrupa içinde daha hızlı ve hareket edebilmiş, Paris şehrini o ana kadar akla gelmeyen bir yol ile kısa sürede almıştır.
Naziler elbette kendilerini Avrupa ile sınırlı olarak düşünmediler, dünyanın tek hakimi, İskender ve Cengiz Han’dan sonra dünyayı fethetme yoluna çıkmış lideri Hitler’in başarısı için her türlü özveriyi gösterecek düzeyde; halkını ve diğer halkları eğitimine de önem vermişlerdir.
Naziler iktidara gidiş süreçleri ve iktidar oldukları süreç içinde teknolojinin en son olanaklarını kullanarak, o teknolojiyi en iyi şekilde kullanan sanatçılara ve bilim insanlarına her türlü olanak verilmiştir. Bu amaç içinde heykeltıraşlar, ressamlar, müzisyenler, sinema sanatçıları da tıpkı spor alanında başarılı olmuş sporcular gibi propagandanın bir aracı olarak kullanılmışlardır. Sanatçıların yetiştirilmesi ve sergi alanlarının oluşması için şehir planlamacılığında yerleri özen ile korunmuş ve ona göre şehirler planlanmıştır. Nazi döneminde bir çok sanat galerisi, müze, müzayede salonlarının en parlak dönemlerini yaşamış olması tesadüfi değildir.
İktidar, her zaman kendisinin yanında toplumu etkileyenlerin olmasını ister ve propaganda aracı olarak onları kullanır. İktidar, yararlandığı sanatçılara ise her türlü olanağı vermekten geri durmaz, o olanak; verdiği ayrıcalıklar iktidar eleştirisi ile ortadan kalkar. Yaşam kalitesini bozmak istemeyen sanatçı; kaybedeceğini bildiği şeyi kaybetmemek için iktidara yapışır ve onun penceresinden dünyaya bakar. Bu kaybedeceği şeyin ölçüsü yoktur, bazıları küçük bir mekan, bazıları emeklilik hakkı, bazıları bir ev, bazıları çocuklarının geleceği için iktidarın yanında olmayı onurlu görür. Özel sohbetlerde iktidar eleştirisi yapanlar, toplum önünde iktidar eleştirisi yapmadan, politika dışında ürün vermeleri de geçiş dönemlerinde iktidar desteği anlamına geldiğini bilirler…
Üstün ırk olarak kendisini gören Alman propaganda bölümü ise işbirlikçi sanatçılardan olabildiğince destek almış ve onların ürünlerinin yaygınlaşması için dünyanın değişik yerlerinde ortamlar yaratmıştır.
Naziler global olarak propaganda olarak kullandığı sanatçılar yanında yerel işbirlikçi sanatçıları da kullanmışlardır ve yerel olanların yerelde kalmasını ama yerel olanaklarından yararlanmasına önem vermişlerdir. Ülkemiz içinde de Nazi yanlısı olarak yayın yapan dönemin gazetelerinde karikatür çizen sanatçılara rastlamaktayız. Yaratmış oldukları tipler ile o dönemde en alt ve yok edilmesi gereken olarak görünen Yahudiler hedefte yerlerini mizah unsuru içinde yerini almıştır. Yahudi düşmanlığı sinsice ve derinden Nazi iktidarı döneminde işbirlikçi gazetelerin sayfalarında rastlamak şaşırtıcı değildir. Ülkemiz içinde işbirlikçi sanatçı, yazarlar yanında karikatürcülerde yerlerini almıştır.
Türk karikatürünün babası sayılan Cemal Nadir o dönemin düşünce yöntemini en iyi şekilde çizdikleri içinde sergiler. Nasıl ki o dönemde Hitler bıyığı kamu alanında çalışanlarda sıkla karşılaşmak nasıl ki çok doğal karşılanıyorsa, Yahudi düşmanlığı rastlamakta o kadar doğaldır. Hatta o dönemin gazetesi Cumhuriyet Gazetesi başyazarı Yunus Nadi soyadını Nazi olarak anılması tesadüfi değildir. Nazilerden kaçan Yunan yurtseverleri sığındıkları kasabalarımızdan Nazilere teslim edilmesi o dönem için sıradan olay olmuştur.
İkinci dünya savaşının sonun belli olmasında Alman İstihbarat Dairesi (BND) elemanları nasıl ki kendilerini CIA içinde örgütlemek için efendi / sahip / işveren değiştirmesi gibi, bizim gibi ülkelerde işbirlikçilerde yeni erk’in ihtiyacına göre duruşlarını değiştirmişlerdir. NATO üyesi olduktan sonra iktidar ve yandaşları Amerika gölgesi altında yaşamaya ve gelişmeye özen göstermiştir. Türk basının amiral medyası o dönemde yaratılırken, yeni dünyada Türkiye yerini alacaktır. Sol dünya görüşünün bu topraklarda kök salmaması için her türlü girişim desteklenmiş, sola düşman kuşaklar yaratılması için her türden propaganda aracı kullanılmıştır.
12 Eylül darbesi ile ülkenin yeni konumu belirlenmiş ve o güne kadar muhalefette kalanlar gönüllü olarak yeni rejimin destekleyici konumuna dönüştürüldüğü ya da devşirildiği sürece şahitlik ettik. Sağ sol cezaevlerinde kaynaştırılırken, medya içine de sağ ve sol görünümlü gazeteciler ve yazarlarda kaynaştırılma sürecine şahitlik ettik.
Medya işverenlerin çıkarlarına uygun şekilde yeniden düzenlenirken, verimli ve popüler olanlar köşelerde ki yerlerini sağlamlaştırdılar. Liberal düşünce ile medya çalışanı bir iş takibi yapan elemana dönüştürülürken, ülke içinde yaşanan adı konulmamış savaşta arabulucu / güçler / liderler arasında kapılı kapılar arasında haber taşıyıcı konumuna gelmiştir. Arabulucu olan medya çalışanın çıkarı, işverenin çıkarı ile paralele düzeye gelmiştir. İşverenin isminin değişmesinin artık pek önemi yoktur, iktidar bilgisi dahilinde, yapılan özelleştirmeler ve ihalelere uygun olarak medya çalışanı yeni konumunu belirlemiş, işvereni için “verimli olmak” için her türlü özveriyi göstermiştir, göstermeye de devam etmektedir.
Bugün iktidar yanında yer alan medyaya; yandaş medya denmektedir. Yandaş medya içinde yer alan ‘yoldaş’ yazarlar işveren karşısında verimlilik kurallarına uygun olarak hizmet vermekteler.
İşverenlerin istediği haberleri gören, istediği yorumları yazan yoldaş yazarlar ve gazeteciler de bu dönemin ürünüdür. İktidar kim olursa olsun, iktidarın hedefleri yönünde duruşlarını değiştirenler, popüler propaganda araçları içinde popüler duruşlarını bozmadan liberal dalga içinde dalgalanmaya devam etmekteler.
Bugün karikatür çizen çizerler arasında iktidar yanında ve iktidarı eleştirmeden yer alan örgütlenmeleri dahi mevcuttur. İktidarın olanaklarını kullanan ve kaybedecekleri bir şeyleri olanların oluşturmuş olduğu bir güruh bugün varlığını korumaktadır. Bu güruh özel sohbetlerde iktidarı eleştirirken, yaptıkları çalışmalar ile iktidarın yaptıklarını ya görmezden gelmekte ya da desteklemekteler.
Nazi döneminde başarıya ulaşmış olan propaganda araçları bugün başka iktidarlar ve erkler tarafından kullanılmaya devam etmektedir. Bugün dahi propaganda amaçlı, sol düşmanlığı üzerine kurulu bakış açıları ile işbirlikçi çizerler, sanatçılar, ressamlar, yazarlar vb. mevcuttur.
Her ne kadar Naziler için çalışmış olanlar bugün çoğu anımsanmıyor ve eserleri küller arasında yok olmuş olsa da o dönemde bugüne kalan bir çok sanatçı sanki çağdaş sanat için çok önemli çalışma yapmış gibi görünmekte ve geçmişleri unutulup sahip çıkılmaktadır.
Buna örnek sanatçılardan bahsedebiliriz;  karikatürist Hergé bütün dünyada tanınan Tenten tipi Belçikalı Nazi işbirlikçisi Léon Degrelle’den ilham aldığı konusu gündeme bir ara gelmiştir.  İçeriği açısından bakıldığında ise Nazilerin bakış açısı içinde “üstün insan” ile karşılaşırız. İspanyol ressam Dali ise başka bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Dali resim yaptığı süreç içinde ispanya halkının üzerine bomba yağıyordu, işkenceler yapılıyordu, toplu katliamlar oluyordu. Naziler uzun mevzili uçaklar ile ispanya üzerine bombalar yağdırırken, işgal için provalarını yapmaktadır. Dali, bu sırada faşist ispanya kralı Franco ile belki buzlu viski bardakları ile Madrid şehrine yukarıdan bakıyorlardı. Tıpkı bizde 12 Eylül işkence hanelerinde insanlar birer birer ölürken, geçmişin solcu olduğunu söyleyen yazarlar ve çizerler viski bardakları ile İstanbul boğazında Wagner dinlemişlerdi.
Faşistlerde kendi rejimleri içinde her türden eser üretilmesi için olanak sağlamış ve gerekli gördüklerine sefa, görmediklerine cefa vermişlerdir.
Bugün ülkemizde erk için karikatür üretenler, onların amaçları doğrultusunda sergi açmalarına olanak verilmesi tesadüfi değildir. İktidarın yanında yer alan medyada yazan, çizenler kaybedecekleri bir şeyleri olduğu için hiciv dahi yapmadan, içeriği tamamı ile boş, çizgiye önem veren çalışmalara şahitlik etmekteyiz. Mizahın olmadığı ama çizginin olduğu bir karikatür baskı dönemlerinde iktidar için çizenlere / örgütlenmelere her zaman şahit olmuşuzdur, olmaya da devam edeceğiz.
İsmail Cem Özkan

28 Şubat 2013 Perşembe

Tarihe iktidar gözlüğünden bakarsan, sonuçta tarih yok olur!


Tarihe iktidar gözlüğünden bakarsan, sonuçta tarih yok olur!

AKP tarih yorumunu doğru kabul edip kamuoyu oluşturmak için tarihi belgeleri istedikleri gibi yorumlayanlar gün geçtikçe artmaktadır. Çünkü bu tarihçiler özel, vakıf üniversitelerinde kendilerine kürsü bulurken, popüler sanatçılarda tv ekranlarında dizilerde, programlarda konuk ya da baş aktör olarak katılmak için boş koltuk bulmaktalar. Aynı zamanda sanal dünyada kendilerinde tartışma ortamı yaratarak popüler olmak adına isimlerinin daha çok googel arama motorunda çıkması için uğraşmaktalar.
Devrimci değerler ve devrimcilere karşı küçültmek ve önemsizleştirmek için yapılan saldırılara gün geçmiyor ki yeni birisi eklenmesin. 1 Mayıs saldırılarını solcuların iç çatışması olarak görenden, Deniz Gezmiş ve yoluşlarının idamını sadece askerler yaptı, onlardan da hesabı AKP sordu gibi komik ifadeler ile tarihin bu karalama kampanyası içinde yerlerini aldı ve almaya da devam etmektedir. Kısaca değersizleştirilen askerler her suçun tek sorumlusu gibi sunulurken esas suçlular bir şekilde üstü örtülmektedir. Elbette bu suçların oluşum sürecinde Amerikan güdümlü askerler saf ve temiz değillerdir, onların ellerine kanlar bulaşmıştır.
12 Mart askeri bir darbedir, iktidarını meclis içinden çıkarmış ve devrimci avına girişmiştir. O dönemde işkence sıradan ve günlük olay olmuş, bugün AKP saffında yer alan bazılarının babaları/ anaları o işkence günlerinde tezgahtan geçmiştir. Ülke devrimini asker ile yapmayı düşünenler, askeri darbe için ortam hazırlayanların bir bölümü ve o dönemde çıkan askere methiye dizenlerin dergilerinin yazı işleri müdürleri de bugün AKP saffında yer almaları tesadüfi değildir. 12 Eylül öncesi devrimcilerin adreslerini gazetelerde yayınlayanlar bugün AKP lehinde ve propagandası için çıkan gazetede yer almaları tesadüfi değildir.
Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmesi, Deniz Gezmişleri kurtarmak için ölüme giden on’ların sonlarını hazırlayanlar askeri darbe ve sonuçlarıdır. Fakat idam kararını meclis’te çoğunluk olan sağ milletvekillerinin tam katılımı ile gerçekleştiğini ve meclis onayı ile yapıldığını gözden uzak tutmamak gereklidir. Çünkü o meclis işleyişi içinde üç fidanın idamını durduracak karar alınabilir ve askerlerin gözüne baka baka nanik yapılabilinirdi, fakat şapkasını alıp koltuğunu bırakanlar, meclisteki oyalama tam kadro katılmış ve gönüllü olarak el kaldırmışlardır.
Denizlerin ölümünden sorumlu olan sadece askerler değildir, mecliste el kaldıran her milletvekilidir. Onların öyle davranması için ortam hazırlayan NATO dolayısı ile Amerikan çıkarlarıdır.
O milletvekillerin temsilcileri ve devamcıları bugün AKP saffında politika yapmaya devam ediyorlar ve bugünde idama el kaldıracak milletvekilini içinde potansiyel olarak barındırmaktadır.
12 Eylül’de tıpkı 12 Mart gibi NATO ve Amerikan bölgesel çıkarları sonucunda gerçekleşmiştir, onların denetiminde ve kumandasında yapılan darbenin ilk yıllarında idamlardan tek sorumlu olan askerlerdir. Onların emri ile kurulan mahkemeler ile ve darbeci generallerin onayı ile idamlar hayata geçmiştir. Fakat, 1984 yılında yapılan idamlar tıpkı 12 Mart döneminde yapılan idamlar gibidir ve o dönemde mecliste yer alan her milletvekili bu idamlardan sorumludur ve sivil bir hükümetin denetimi içinde gerçekleşmiştir. 1984 yılında mecliste yer alan ve çoğunluk olan ANAP içinde politika yapanlar bugün AKP içinde politika yapmaya devam ediyorlar.
AKP gözlüğü ile tarihe bakanlar, insanların gözlerine baka baka yalan söylemekte ve demekteler ki, “bizler Denizleri idam edenlerden öç aldık!”
Tarih, AKP gözlüğü ile bakıldığında; 80 yılda yaşanan tüm olumsuzlukları solcular yapmış; “bütün değişimler devrim niteliğindedir. O yüzden AKP iktidarını asker karşısında zayıf düşürmemek için desteklenmesi önemlidir!” demekteler. AKP gözlüğünden bakarsanız bu önerinin doğru olduğunu söyleyebilirsiniz, fakat AKP iktidarının yapmış olduğu katliamların üstü örtülmeye çalışılmakta ve olan katliamları aslında AKP iktidarını istemeyen birileri tarafından yapıldığı iddiası gündeme gelmektedir. Tek iktidar dönemini yaşayan AKP bütün sorumluluğu kendisinden atmakla saf ve temiz olduğu iddiası içinde kendi bildiği ve programını fütursuzca uygulamaya devam etmektedir. AKP döneminde talan edilen sanayi, doğa, yaşam kalitesi gündeme dahi gelmemektedir. Amerika’nın Ortadoğu çıkarlarına uygun iç ve dış politika uygulayan AKP, kendi çıkarına uygun tarihi yeniden yorumlamakta ve yeni tarih yorumcularını yetiştirmeye devam etmektedir. Tarih yorumlarına akp gözlüğünden bakanlar, geçmişte yaşanan tüm olumlu imajları olumsuzlaştırmakta ve olumsuz olanları büyüteç altına alarak sorunu tek parti ve onun yandaşı olarak gördüğü solun üzerine yıkmaya çalışmaktadır. Utanmazsalar “Kanlı Pazar” olayını solcular ve devrimciler yaptı diyecekler. İki solcu grup çatıştı, ölenler işte onların eseri diyecekleri günlerde bu gidiş ile göreceğiz diye düşünüyorum. O söylemi de geçmişte solun kapısının önünden geçmiş bir eski sol görünümlüye söyletebilirler.
Tarihe iktidar gözlüğünden bakmaya alışmış ve cumhuriyet tarihimiz boyunca resmi tarih yazanlar yeni bir resmi tarih oluşturmak için erkin hizmetinde, onun niyetleri ve ihtiyaçlarına göre tarihi yolmamaya ve yeniden yazmaya devam ediyorlar. Kitaplardan, şiirlerden birkaç cümlenin, kelimenin üstünü karalanmış pek önemi yoktur!
Tarihin bu kadar tahrif edilmesi karşısında, rahatsız olanlar, yıllardır AKP desteklediklerini unutmuş gibi, çıkarlarına uygun şekilde eleştiri yaparak AKP tarih yorumculuğundan ayrılmaktalar ve geçmişte söylediklerinin üstelerini örtmek için laf kalabalığına getirip, balık hafızalı olarak gördükleri halkları küçümseyerek yeniden tarihi yorumlamaya çalışmaktalar. Belgesel, dizi yazısı, sinema, roman, öykü vb işler ile çaresiz gördükleri halklara liderlik yapmak için politik arenadaki yerlerini almaya çalışmaktalar.
İsmail Cem Özkan

19 Şubat 2013 Salı

Linç kültürü varlığını güçlendirerek sürdürüyor!


Linç kültürü varlığını güçlendirerek sürdürüyor!

Günlük siyasi olaylar hakkında pek yazı yazmam ama son yaşanan linç girişimleri üzerine bir yazı yazmayı kaçınılmaz buldum, çünkü linç girişiminin benim kafamda oluşturduğu soruları açıkça sorma ihtiyacı duydum. Elbette sorular sorulur ama cevaplar tarihin ilerleyen zaman diliminde karşılığını alacağımı biliyorum. Çünkü her sorunun karşılığı bugünlerde yaşananlar ile gizli olsa da zaman içinde bu karanlık noktaları ışık süzmesi altında görme olanağını yakalayacağız. Her zaman diliminin karanlık noktası vardır ve o karanlık noktaları aslında aydınlık içinde gözlerimizin önünde olsa da farkına varamıyoruz. Tıpkı çevre kirliliğini ve sonuçlarını 1970’li yıllarda tam kavrayamadığımız gibi. O gün önemsemediğimiz sorun bugün hayati oluyor, yaşam kalitesini yok edecek boyutta virüslerin hakimiyeti altında kalabiliyoruz. Bir anlamda biyolojik savaşın sonuçlarını hep birlikte kendi ellerimiz ile yarattık…
Gelelim günlük yaşadığımız ve gözlerimizin önünde cereyan eden olaylara: Medyaya düşen son haber ile başlayalım; HDK ve BDP milletvekilleri ve yanındakiler Sinop, Samsun gezilerinin sonunda planlanan turlarını iptal etmişler. Şimdi bu geziden nasıl bir sonuç çıkaracağız, hedef neydi, neden üçüncü şehirden sonra tamam bizim sınırımız bu kadar dendi. İktidar partisinin başkanı Erdoğan onlara demez mi, ben ülkenin her tarafına gidiyorum, sizin çapınız Karadeniz sınırları içinde bile değil... Aynı ekip Akdeniz ve Ege gezisi yapsa ya da İç Anadolu gezisi yapsa acaba nasıl bir sonuç ile karşılaşırız?  İkinci merakım; gezi planlayanlar orada örgütlü olan sol partiler ile daha önce görüşmüşler midir? Görüşmüş iseler onlardan dayanışma için her hangi bir destek ve program istediler mi? biz gidiyoruz, nasıl olsa bize sahip çıkarlar mı diye yola çıkıldı? Üçüncü merakım; neden güvenlik sorunlarını Sivas tecrübesine rağmen polis ve jandarma ile sınırlı tutmuşlardır? Kitlesel ve bayram havası şeklinde karşılanmak için daha önceden çalışma yapıldı mı, yoksa biz düşündük, ertesi gün yola çıkıyoruz mu? Nedir bu acelecilik?  Dördüncü merakım; olayların içinde CHP vardı derken diğer partili insanların olmadığını mı ilan ediyorlar? Örneğin AKP yöneticileri Sinop’ta karşılama ekibi içinde yer aldılar mı? Yoksa valiler AKP'yi mi temsil ediyorlar? Artık bu son olsun diyorum, çünkü birlerinin tepkisini ölçeceğiz diye gereksiz maceralara atılmaya gerek yok, biraz sosyoloji, biraz sosyal - psikoloji kavramlarını bilenler pratikte bazı şeyleri test etmezler... Daha önceden inceden inceye çalışma yapılır ve gezi için ortam hazırlanır... Hazırlanmayan ortamda her türden tepki görünce birilerini suçlamak kolaydır. İşin kolayına gidip suçlayıcı açıklama yapanlar bu siyaset işini bilmediklerini ilan etmiş oluyorlar...  Her şeyi Gladio ile açıklamaya çalışmak, 30 yıllık birikimi ve her köyde oluşturulan PKK imzalarını görmemezlikten gelmek demektir. 30 yıl boyunca devlet sistemli ve planlı olarak bu savaşı tüm ülke saffına yaymıştır. Her köyden bir zengin çıkaramadık ama ölmüş bir asker çıkardık... Bunun tersi de doğrudur, her Kürt köyünden, kasabasından, şehrinden her aileden PKK gerillası acısı vardır... Acının tarifinde asker ve gerilla ayrımı olmaz... Aileler aynı şekilde tepki verir, birisinin arkasında devlet vardır, ötekinin arkasında kendi halkı...  Sonuç olarak bu gezi tarihimiz içinde birilerinin ders çıkaracağı sonuçlar ile yerini almıştır. Umarım ders alınmıştır, yoksa toprak kan ile sulanmaya devam edilir...  Savaş ekonomisinden ve siyasetinden ekmek yiyen daha çook kesim var ve onlar bu durumdan şikayetçi değildir... Bu geziden bir sonuç çıkarmak için konuşmayanlar başka bir anlamı içinde barındırıyor, savaş devam etsin!
Kürtler ve Türkler halklar olarak bir birine düşman değildir, fakat yan yana gelen aynı cemaat üyeleri birden linç yapan canavara rahatlıkla dönüşebilmekte ve bayraklar sallayarak, sloganlar eşliğinde belirli siyasi semboller ile mazlumun katili olabiliyorlar.
Saldıranda, saldırya uğrayanda aslında mazlum halkların temsilcileridir ve üyeleridir. Mazlumu yaratan ise var olan sistem ve devlet yapısıdır. O yapı yasalar ile biçimlendirilmiş, her adım hukukidir. Çünkü 12 Eylül rejimi kendisini yaşatabilmek için, mazlum yaratmak ve mazlumlara baskı kurmak üzerine kurgulamıştır. Mazlumların kanları olmazsa bu sistem yaşayamaz. Maraş, Çorum, Sivas, katliamları, bilim ve aydın insanlara karşı işlenmiş cinayetler,  sokak çatışmaları, kahve taramaları olmasaydı 12 Eylül olamazdı. 12 Eylül’ü yaratmak için bilinçli, planlı ve sistematik olarak ortam yaratılmış ve sonuç olarak 12 Eylül hayata geçmiştir. 12 Eylül’e karşı; Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler cinayeti ile direnebilecek güçlerin direniş güçleri ölçülmüş ve onların güçleri hesaplandıktan sonra güven ile darbe adımlarını 24 Ocak kararları ile hayata geçirmişlerdir. Sol, bu iki testten yenilmiş olarak çıkmıştır. 12 Eylül sol için yenilginin adının konulduğu gündür sadece.
AKP iktidarı muhaliflerin güçlerini referandum ile ölçmüş, gerekli gördüklerini gönüllü olanları saflarına katmış ve güçlenerek çıkmıştır. AKP aldığı güven duygusu ile her şeyi ben yaparım havasında, gerek görülürse muhalefeti de ben yaratırım özgüveni içindedir. Bugün muhalefet yok söyleminin arkasında bu özgüven yatmaktadır. AKP gibi davranmaya çalışanlar, dini söylemler ile dini söylemler ile mücadele etmeye kalkanlar, toplum içinde yaşanan gerçek çelişkileri gölgelemiş, her seçimden güçlenerek çıkan bir iktidarı yaratmıştır. Emek sermaye çelişkisi yerine cemaat AKP çelişkisini gündemine koyanlar, kitap yazanlar, gündemin rüzgarı ile savrulmakta ve yandaş toplamaya devam etmektedir. Halkların yeniden biçimlendirildiği, devleti oluşturan yasalar, hukuk, eğitim, askeri, sağlık alanında emperyalist devletlerin istekleri doğrultusunda yapılandırıldığı dönemde gerçek anlamda muhalefet ne yazık ki yoktur. Günlük politikaların gündemi içinde muhalefetlik yapanlar ise ancak çıkarları izin verdiği ölçüde ses çıkarmakta ya da sessiz kalarak onaylamaktalar.
Yeniden yapılandırılan devlet, yeni toplumsal sözleşmesi için çıkarlar ölçüsünde ittifaklar kurulmakta ve yeni ittifaklar için güç gösterileri yapılmaktadır. Dünyadan kopuk gibi yaşanan iç sürtüşmeler aslında devletin geleceği için genel anlamda fazla bir şey ifade etmemektedir. Osmanlı’nın yıkılış sürecinde olduğu gibi iç dinamikler ülkenin değişimi için yeterli birikime ve güce sahip değillerdir, dışarıdan dikte edilen değişimlere uyum sağlamak için çaba sarf ettiğimizi düşünüyorum. Dışarıdan gelen etkiler ile değişmeye ve daha da Ortadoğu ülkesi olma yolunda çöl topraklarına doğru itekleniyoruz.
İsmail Cem Özkan

18 Şubat 2013 Pazartesi

Grevler reklamın bir aracı oldu!


Grevler reklamın bir aracı oldu!

Reklamın iyisi kötüsü olur mu? Elbette reklam reklamdır diye bakanlar reklam yapmak için ellerindeki tüm olanakları kullanırlar. O kadar ilginç yöntem bulurlar k, eğer varsa şeytanın aklına bile gelmeyecek her yöntem reklam için malzeme olabilir.
Reklam para verilerek başkalarına yaptırılabilinir, çünkü reklam karşılığında verilen paranın kat be kat daha fazla paranın kasaya girmesi planlanır. O yüzden Türklerin atasözünde olduğu gibi hindi gelecek yerden tavuk esirgenmez! Elbette birkaçınız itiraz edecektir, hindi değil, kaz, kaz! O kadar da kaz olmayın kardeşim hindi dediysem hindidir! Turkey yani turkey! Yaşasın yeni yıl yemekleri! Yoksa batı dünyası bizim gibi ülkenin adını nasıl duyacaktı?!
İşveren bu her an para düşünür, para için anasını satar babasına satar. Ticarette her yol mubahtır, hem bu şekilde aile saadeti bozulmamış, babanın gözü dışarıdan alınıp evin içine yeniden konulmuş olur, hep Amerikalılar düşünüp uygulayıp, biz de sonra onu kopyalayacağız değiliz ya, bizim tarihi bilgimiz daha dünkü Amerikalıdan daha ileri… henüz Amerika’da beyazlar beşik filan sallamazken, bizler baharat ve ipek yolunun üzerinde ticaret yapıyorduk!
Ticaret dediğin nedir ki, al sat, sat yeni mallar al, aldığın malları da çok geniş kesime sat! O yüzden eşek sırtında çerçicilik ancak bizim ülkemizde olurdu, o da yakın zamana kadar köylerde vardı! Küçük Amerika olmak için yollar yapmasaydık, hala çerçici olarak dolaşan küçük esnafımız varlığını koruyacaktı, ne yazık ki geleneksel ticaretimizin izlerini bile silip bugün alışveriş merkezleri merakı içinde bakkalımızı bile yok ettik. Neymiş efendim, küçük olacağına kapitalist gelişmiş ülke ol! Teknoloji sahibi olmadan teknoloji satmaya çalıştık, o yüzden sanayi ülkesi olduğumuzu kanıtlamak için ülkede ele avuca gelen ve bir zamanlar her şeyi yetiştiriyoruz, biz, kendi kendimize yeteriz edebiyatları yaptığımız o çok övündüğümüz tarımı yok ettik. Neden efendim, çünkü biz tarım ülkesi olmayacağı, muasır medeniyetler gibi sanayi ülkesi olacağız. Olmak için sanayi kurmak yerine tarımı yok ederek montaj sanayimiz ile sanayileşiverdik! Sonradan sanayileşen, montaj sanayinin devlet sübvansesi ile sermaye birikimi yapan küüüçük burjuvazisi, burjuva olmak için gidip İrlanda’dan küçük toprak alarak dük olma peşinde olduk. Bazıları gibi dükler nasıl davranır diye kurs bilem almış, ama ee küçükten birden büyümek kolay değil, karışık bir burjuva kültürü içinde dünyayı keşfetmek için colombus’un gemisini tarih sayfalarından çıkarıp, Piri Reis’in haritası eşliğinde yola çıktık! Daha sonra birileri söyledi ki, piri resin uzuuun yolcukları sonunda kellesi vücudundan ayrılmış… kelle mi daha önemli, burjuvazi olmak mı? Yetenekli milletiz vesselam, henüz yapılmamış binaya kiracı alıp, ondan kira aldık… taksim meydanında dikili olan saatte bakma ücreti aldık! Uyanık olmak için uyuyan birilerin olması gerek. Uyanıklığımız ile övündük, aslında uyuyanlar ile dalga geçtik yıllar boyu… her şeyi bilen, her şeyin hilesini hurdasını yapan uyanıklar hep bu milletin çocuğu olarak kaldı… eller devesini Üsküdar’dan geçirmiş, biz hala devenin başını tutmadan Üsküdar’da “katibim setresi uzun eteği çamur” türküsünü söylerken, düşecek bir mendilin hülyası içinde karşı kıyılara bakar olmuşuz!
Reklamın iyisi kötüsü olmaz, çünkü reklam olması için sermaye birikimi yapmış ve ticaret ile uğraşan bir şeylerin olması gerek, o yüzden uzun uzun bizim sermaye birikimimiz üzerine bir iki laf lakırdı ettik! Bizde sermaye birikimini zorla ilk mecliste katip olana yaptırdılar. Katip olduğu efendi, ağa! Bu topraklardan göç edenlerin topraklarına el koydurularak pamuk ticaretinden pamuk banka dönüş yaptırıldı oldu mu yeni bir sermaye birikimi olan zenginimiz! Devlet destekli zenginler oluşturulurken, bu yeni zenginlerin ürettikleri çürük malları kaliteli mal diye yutturmanın yolu gümrük duvarlarına yüklenen vergilerdi. Görünmeyen demir duvarlar ile sermaye birikimimiz; işgal edilmiş, sonra kurtulmuş, sonra yangın ile yok edip yeniden inşaat ettiğimiz İzmir havası eşliğinde teorisi oluşturulmuş ve Amerikan Marshall yardımları ile süt içine topluma zor ile süt tozu içirilen bir eğitimden geçmiş kuşaklar yarattık! Yeni kuşaklar üretmek için değil, tüketmek için bu toplumun vazgeçilmezleri olarak şehirlere doğru göç etmişler. Şehri dediğin taşı toprağı altındır diye masal uydurulmuş, o masalın içinde yer alan altın bir elmadan pay almak için uzak doğunun çöllerinden kalkıp bu toprakları işgal eden atalarımızın ruhu ile batıda yer alan şehirlere doğru sırtımızda bohçalar ile gelmiş, bu yeni zenginlere gönüllü işçi köle olmuşuz. İşçi köle olmaktan bizi bir Karaoğlan kurtarmış, sonra ona demişiz Kıbrıs fatihi! Karaoğlan çalışma bakanlığı yaparken sendikal olmayı özendirmiş, hadi demiş kendi ayağınızdan asılın! İşçiler ilk sendikalarını Amerikan sermayesi ve desteği ile federasyon haline getirmişler. Al gülüm ver gülüm dönemleri taa bu kuruluş sürecinde başlamış. Toplu sözleşme, iş yerinde iş güvencesi, sendika ağalarının bilmem hangi ülkenin adasında iç eğitimden geçmesi filan ile yeni bir süreç başlamış. Sanayi ülkesinde sendika olmaz olur mu? Elbette sendika sanayileşmenin bir göstergesiydi, onu da devletin güzel elerli ile Amerikan bezleri eşliğinde hayata geçirildi. Amerikan bezi üreten Sümerbank’ımız sayesinde sanayileşmek için önemli adımlar attık! Bize biçilen don o günden belli olmuştu, o dona kıçımızı yerleştirmeye sermaye birikimiz ile çabalıyorduk!
Reklam, işte bu kıçımızı Amerika’da biçilen dona kıçımızı yerleştirirken tıpkı sendikalar gibi olmazsa olmaz olan reklamda günlük hayatımıza girdi! Naif, güzel desenler eşliğinde ilk reklamlarımız gazete sayfalarında görünmeye başlandı… Ya yürü kulum denmişti, reklam ile yürümeye başladık! Yeni bir dünya kurulacaktı, o yeni dünyada yerimizi alıyorduk!
Bu kadar laf, söz neden yaptık biliyor musunuz? İki unsuru bir biri ile kucaklaştırmak için!
Sendika ve sermaye sahibi olanların reklamda buluşması!
Günümüzde bir çok işyerinde arka arkaya grevler olmakta ve grevler ile dayanışma konserleri, toplantıları yapılmaktadır. O grev yapılan yerin ismi her gün medyanın güzide saatlerinde söylenmekte. Grev yapılan yerlerin fotoğrafları yayınlanmaktadır. Filmler, fotoğraflar, muhabirler, halaya duran işçiler, bir biri ile pazarlık yapan temsilciler. Reklamın iyisi kötüsü olmaz diyerek, işlerin durduğu veya kötüye gittiği zamanlarda grev haberleri bir anda ortaya serilir. İşçiler kendileri için mücadele ettiklerini bilirler, patronun çıkarı için çalışanlar çaktırmadan patronlarının işlerinin iyiye gitmesi için görünmeyen reklamın bir aracı oluverirler. Patron yani sermaye sahibi işçinin iliğinden dahi yararlanırken, görünümünden de yararlanmayı eksik etmez!
Sendikalar işte burada hizmete girerler, sorunsuz bu reklamın sonlanması için ellerinden geleni yaparlar. Ne şiş yansın ne kebap halleri ile sınıf bir çeki düzen içinde halaylar eşliğinde grev yaparken, birilerinin canı acır, birileri canı acıyanın üzerinde politika yaparak kendisini sendika koltuğuna daha sıkı sarar. Koltuklarından memnun olanlar, işyerleri kapanmasın diye her türlü özveriyi gösterip, işçi ile patron arasında orta yolu bulur. Ve bir grev daha sona ererken, işçi aldığı birkaç kuruş ile zaferini ilan eder, fakat sonuçta uzaktan bakarsan dünden fazla daha iyi bugünü yaşamıyordur, hatta göle görünmeyen bir yaşam kalitesinde düşüklük olmuştur ama ülkenin genel durumu içinde şükretmekten başka çareleri yoktur!
Bunca sene grevler olur, bunca sene mücadele yapılır, işçiler haklarını bir alırlar, bir kararname ile verirler. Alırlar, verirler ve hala yaşam kaliteleri Amerika’daki işçi kadar dahi değildir.
Grev, birileri için reklam aracına dönderildikten sonra, çeşitli işkollarında olduk olmadık zamanlarda grev kararları alınıp, sonra orta yol bulunup çözülmesi meydanında ilgisini hep sıcak tutmuştur. İşyeri cinayetlerinin olduğu alanlarda hiç grev duydunuz mu? O cinayetler bile işverenin; “bakın bizde o kadar çok iş var ki, işçim canını dine takıyor yetiştirmek için…” diye konuşabiliyor. Cinayetler bile reklam aracına dönderilebiliniyor…
Burjuva kendi sendikasını yaratmıştır, danışıklı dövüş içinde yandaş sendika işçilerin haklarını alabilmesi için erk gücünde korku ile işçileri kendi çatısı altında toplayarak bu yeni reklam dünyasında yıldız olmak için her türlü aracı kullanmaktadır. Arada bir gidip bordo yakan sendika efendilerin görmek reklamın bir başka boyutudur. Her şey para için, her şey sermaye birikimi için… her zaman burjuvazi sermaye biriktirmez ki, arada burjuvazinin güvenlik sibobu sendikada sermaye biriktirir! Çok fazla sermaye biriktirmelerine müsaade edilmez, hemen özelleştirilirler!
Çok uzun yazı yazdık, burada bitirelim isterseniz, böyle gelmedi, böyle gider konumundayız… Devran dönecek derler, her an zaten dönüyor ama reklam ile dönen devranda yeni konumlarımızı sürekli tespit etmek zorunda kalıyoruz. Saf ve temiz bir şey kalmadı, reklamın olduğu yerde her türlü gelenek, görenek, inanç, duruş sermayenin bir reklam aracı olabilmektedir. Her şey para için bakılan dünyada güzel olan bir şey kalmaz, evlerimizde plastik çiçeklerin sadece tozlarını alır konumunda oluruz.
Reklamların olmadığı bir dünya özlemi ile…
İsmail Cem Özkan            

14 Şubat 2013 Perşembe

Karanlık, gölgesini Arnavut kaldırımına bırakmış…


Karanlık, gölgesini Arnavut kaldırımına bırakmış…

Ülkemiz tarihi içinde kırılma noktası olarak 12 Eylül tarihi bir nokta görevi görmeye yaşanan olaylar ile bir kere daha kendisini hissettiriyor. 12 Eylül ülkenin alışkanlıklarının ve hedefinin konumunun değiştiği günlerin başlangıcı olarak da okunabilir. Her bir olay ve ayrıntı sizi bir şekilde 12 Eylül günü yaşanan büyük yarılmanın sessiz çığlığına götürecektir.
Yaşantımız ve tarih okuyucuları bir olayı anlatırken 12 Eylül öncesi ve sonrası diye sözlerini biçimlendirirler. Peki, nedir bu 12 Eylül süreci ki ülkenin duruş noktası değişti?
12 Eylül öncesi sol yapıların gücünü denemek isteyen darbe planlayıcıları bir çok olaya kendilerine hizmet eden sivil güçlerden yararlanmışlardır. Gönüllü ülke bekçiliğine soyunan maceraperest bir güruhu öyle bir şekilde organize etmişlerdi ki, onlar olaylarda en ön saflarda olacak ama eylem kararı ve sonucunu hesaplayamayacak kadar gözleri macera aşkı ile kapalı olacaktı. O güruhun bireyleri bir partinin şemsiyesi altından seçilecek ama o seçilenler kimin emri ile hangi olayların aracısı olduğunu anlayamayacak kadar bilgisiz olarak konumlandırılacaklardı. Onlara düşman ve hedef gösterilecek ve o bireyler düşman gördüklerini ülkenin geleceği için yok edeceklerdi. Onlar kendilerine verilen hedefleri nokta atışları ile yok etmeye giriştiler. Korkuyu ülke saffında hakim kılmak için sivillerin oturduğu kahveler tarandı, düşman olarak görülen kasabalar basıldı, grev yapan işçilere saldırıldı. Doğal olarak onlara karşı da bir direniş kendiliğinden oldu. Direnişi örgütlemeye gerek yoktu, çünkü saldırı karşısında durmak demek, örgütlenmek anlamına geliyordu bir anlamda. Ülke bir iç savaş senaryosu gereği cinayetler arka arkaya işleniyor, katliamlar planlanıyor ve uygulanıyordu. O dönemde planlanan her katliam ve cinayet yerine getirilmiştir. Sokaklar korkunun hakim olduğu, cephelerin oluşturulduğu bir duruma dönüştürüldü. Kim neden kavga ettiğini bilmeden, bulunduğu sokağın siyasi görüşünü benimsediğini sananlar, karşı cephede olanlara karşı öfke duymakta ve öfkesini sokak çatışmalarında açığa vurmaktaydı.
Planlar ve doktrinler bir döneme damgasını vurmuştur. Amerika’da yazılan doktrinler Türkçeye çevrilip el altından halka sunuluyor, o doktrinlerin hedefleri yönünde bireyler bir şeyler yapmaya çalışıyor gözüküyordu. Fakat olayların seyri ve sonucu ülkeyi kurtarmak değil, ülkenin konumunu ve tercihini köklü değişikliğe götüren planlamalara hizmet ediyordu. 12 Eylül işte bu planların hayat bulduğu gündür. 12 Eylüle giden yol, kan ile yazılmıştır, cinayetler, katliamlar bu yolun aracı olmuştur. Cinayetleri işleyenler, işletenler ortada olmasına rağmen, o olayların olması için ortam hazırlayanlar her zaman perdenin arkasından gölgesini bu ülkenin toprağına düşürmüştür.
12 eylül öncesi tetikçi olarak kullanılan MHP kökenli sivil faşistlerin işlevleri 12 Eylül günü bitmiş, yerlerine ikame edecek bireyler oluşana kadar küçük bir azınlık hizmet için görevlerini susurluk kazasına kadar sürdürmüştür. Susurluk kazası ve sonrası gelişen olaylar bu hizmet için tutulan MHP kökenli tetikçilerin devletin karanlık yüzünden tavsiyesi süreci olarak okuyabilirsiniz. Çünkü artık onların hizmetine artık gerek yoktur, yeni bir devlet yapısı oluşturulmuş, o devlet yapısının isminin artık resmi olarak ilan edilmesi kalmıştır. 28 Şubat bu devlet yapısının resmi ilan edilmesine giden önemli bir dönemeçtir ve kaçınılmaz ve beklenen bir noktadır. MHP kökenli gladio ve devletin karanlık yüzünde kalan tetikçilerin yapısal değişim sürecini de işaret etmektedir. Balkanlarda yaşanan iç savaşlar sonucu Türkiye kökenli mücahitlerin savaş alanında pişmesi ve eli silah tutan profesyonellerin oluşmasını sağlamıştır. Devletin karanlık noktasında kalanların ideolojik bağı ve dünyaya bakış açısı değişik bireylerden oluşan boşluğu doldurma sürecidir, çünkü ülkede adı konulmamış kirli savaşta eski geleneksel olarak gelen galdio üyeleri artık kontrol edilemez kara paranın üzerinde kendi yaşamalarını kurgulamaktalar. Satın alınan ama nereye gittiği belli olmayan silahlar, paralar, uyuşturucu ticareti ve kirli savaşta at izi it izine karışmış olduğundan bundan rahatsız duyan perde arkasında duran ama ülke topraklarına gölgelerini bırakanların istediği değişim için olanak yaratılmış ve tetikleyici bir durum ortaya çıkmıştır.
MHP kökenli bireyler bugünde can-ı gönülden görev verilmesini bekliyorlar. Devlet için her şeyi yapmaya hazırlar ama devlet onlara bu görevleri vermiyor, çünkü onların yerine yeni devlet yapısına uygun yeni ideolojiye uygun bireyleri çoktan ikame etmiştir.
Balkanlarda deneyim kazanan mücahitler, Afganistan, Pakistan, Yemen, Somali, Filistin… çatışmanın olduğu her yerde Türk kökenli mücahitler olması şaşırtıcı değildir. Amerika’nın arananlar listesinde Türk kökenli mücahitlerin isimlerinin geçmesi tesadüfi değildir, çünkü Türk ırkı adına dünyanın her yerinde savaşmaya aday olanların yerini, dünyanın her yerinde İslam adına savaşan mücahitler almıştır. Bugün Türk ırkı adına Türki cumhuriyetlerde ırk temelinde görüşü olanlar yoktur, onların yerine mücahitler almıştır.
Suriye savaşında ne kadar Türkiye kökenli mücahidin savaştığını kimse bilemez, elbette oraya gönderen ve barikatında bulunduranların dışında. Bir gün elbette orada iç savaş bir şekilde bitecek ve o savaşta tecrübe kazananlar ülkemize geri döneceklerdir. Savaştan dönenlerin elbette yeni bir yaşam kültürü ve duruşu olacaktır. Onları ülke içinde bir şekilde birileri istihdam edecektir, çünkü başı boş dolanmalarına izin verilmeyecek, çünkü bu konuda devlet tecrübelidir.
Savaşta düşman ve düşmanı yok etme üzerine eğitilen ve elleri kanlı olan bireylerin barış zamanında ellerini başka şekilde ve olayların içinde yıkamaya devam edeceklerdir. Devlet karanlık dünyada hareket eden her şeyi kontrol altında bulundurmak zorundadır, aksi halde kendi sonu anlama geleceğini bildiği için ona uygun önlemler almıştır diye düşünüyorum. Çünkü sistem kendisini yok edebilecek kendi evladını yemek zorundadır.
12 eylül sonrası karanlık noktalarda bulunanlar artık başkalarıdır, eskiden karanlık noktalarda bulunanlar ve devamcıları her ne kadar o karanlık noktada olmak isteseler de onlara o görevler şimdilik kaydı ile verilmemektedir. Gönüllü olanlar kirli savaşta ölen askerlerin cenazelerinde örgütlenmiş olsalar da devlet için risk oluşturmamaktalar. Fakat bu demek değildir ki, o gruplar içinden bireyler nokta cinayetlerde failleri yakalanacak şekilde kullanılmayacaklar? Dink cinayeti bu duruma örnek olarak önümüzde durmaktadır.
Çok karmaşık bir süreçte, roller ve ilişkiler sağ kesim içinde dağıtılırken, devletin karanlık noktasında kalanların konumları 12 Eylül ile birlikte ülkenin konumu gibi değişmiştir.
Açılan toplu davalar, uzun gözaltları 12 Eylül döneminde sağ sol ayrımı yapılmadan her kesime uygulanıyormuş gibi gösterildi. Aslında orada devlet yeni rolleri dağıtmaktaydı. Bu yeni dönemde rol alamayacakları aynı hücrede barıştırmak amacı için Türkiyem Türkiyem şarkısı dinletilirken, bir kesim bugün iktidarda olan anlayış kollanmış, güçlendirilmiş, ekonomik ve siyasi olarak yeniden yapılandırılmıştır.
Yeniden yapılandırılan süreçte, kollananlar bugün devletin her kademesinde kendilerine yer bulmuşlar ve rollerini en iyi şekilde oynamaya devam ediyorlar. Çatışmalar, cepheler artık sağ sol değil, başka konularda erk sahibi tarafından yaratılmakta ve yönlendirilmektedir. Bugün iktidar olanların yedek destekçileri arasında 12 Eylül öncesinde sağ ve sol kesimi temsil eden bireylerin yer alması tesadüfi değildir. Sağ ve sol kesim liberal dünya görüşü altında aynı kulvarda buluşturulmuş, erk sahibinin yan cebinde gerektiğinde kullanıma hazır kartlar olarak konumlandırılmıştır.
Yaşadığımız döneme dışarıdan bakan biri için çok karmaşık bir fotoğraf ile karşılaşırlar. 12 Eylül öncesi gazetelerinden solcuların adresini yayınlayan solcu olarak görünen bir grubun o dönemli merkez komite üyeleri bugün karşı karşıyaymış gibi konumlandıklarına şahitlik edebilirisiniz. Aslında onların konumu pek değişmedi, erk sahibinin ihtiyacına cevap verecek şekilde iki ayrı parçada örgütlendiler. Her iki tarafta devlet için çalışmaktadır. Birisi bir davadan içeride olması, öteki arkadaşları onları içeriye atan gazetede köşe yazıları yazması, yurtdışından muhalif ama erk sahibine biat edebilecekleri getirmesi tesadüfi değildir. Her şey devlet içindir. Onlar devlete hizmet etmekteler, fakat devlet anlayışları farklılaşmıştır. Erk sahibini devlet olarak gören ile devleti karanlık noktalarda örgütlü olarak gören arasında ki farktır! Bugün her iki tarafta devlet için çalıştığını ve devletin bekası için mücadele ettiklerini söylerler. Sonuçta 12 Eylül öncesi konumlarını korumaktalar. Bugün solcuların adreslerini gazetelerde yayınlamıyorlar, çünkü tehdit konumunda görmedikleri içindir. Eğer sol güçlü olmuş olsaydı, bu iki tarafın düşman kategorisi içinde sol doğal konumunda olacaktı.
12 Eylül kırılmasına ülkenin karanlık noktasına ışık tutarak baktığımda gözüme çarpanları kısaca değerlendirmeye çalıştım. Tarih elbette bu yaşananları bir şekilde not ediyordur ama tarih için not bırakanların duruş noktaları yaşanan gerçekleri olduğundan farklı göstermekte ve farklı sonuçlara götürebilmektedir. Günümüzde notlar dijital ortamda alınmaktadır ve dijital ortama aktarılan notlar bir virüs saldırısı ile yok edilip, yeniden yazılabilir, kurgulanabilir. Çünkü yeni teknoloji bireysel belleğimizin anımsama sürecini kısaltmıştır. Unutmakta ve kısa sürede yaşadığımız ana uyum sağlamaktayız. Yeni teknoloji ürünlerin peşinden koşarken, neler yaşadığımızı ve çevremizde olanları kaçırmaktayız.
Son söz olarak, yaşadığımız süreç, ülkemizin topraklarına gölgesini bırakanlar tarafından planlı bir şekilde uygulandı ve gelecek projelerini hayata geçiriyorlar. Bizler ülkenin geleceği konusunda iç dinamikler olarak bizler yetersiz ve güçsüz kalmaktayız ve sadece değişimlere uyum sağlamak ve kendimizi korumak için daha da küçülen cemaatlerin içinde yaşamaya zorlanıyoruz. Ülke kurulduğu günden beri dış dinamiklerin etkisi ile değişmekte ve yeni rollerini seçtikleri bireylere uygulatmaktalar. Bizler, ülkemizin geleceği için bir iç dinamik oluşturamadığımız için, sadece ezilen ve seyreden konumda küçük dünyamızda homurdanmaya devam ediyoruz.
Karanlık, gölgesini Arnavut kaldırımına bırakmış, bizler o gölgeyi dahi görecek konumda değiliz. Gittikçe küçülen ve yok olan, küçük çıkarları için geçmişin değerlerini maddi güce döndürmeye çalışan tüketici bireyler olduk, o tüketici bireylerin boş boş gezdiği İstiklal caddesinde bulunan isimsizlerdeniz.

İsmail Cem Özkan

8 Şubat 2013 Cuma

Inishmorelu Yüzbaşı


Inishmorelu Yüzbaşı

Modern zamanlarda hastaneler şehirlerin içinde kalmış ama hala kapalı ve gizemli yönlerin korumaktadır, bugüne kadar ameliyat olanın yakınlarının hiç ameliyatı izlediğini duydunuz ya da gördünüz mü? Dersler ve uluslar arası konferanslar için kameralar aracılığı ile ameliyatların izlendiği bilinmesine rağmen, sıradan herhangi bir vatandaşın ameliyat izlediğini duymadığını ve görmediğini sanıyorum.
Mazbahaneler konusu da aynı ameliyathaneler gibidir, kapalıdır ve çalışanların dışında diğer insanların oraya girmesine pek müsaade edilmez, tek istisna durumu vardır, İslam ülkelerinde ve Yahudi toplumunda kurban bayramı nedeni ile mezbahana sokaklarda kurulur. Kapalı bir ortamda kan akar, parçalanır ve ölüm gerçekleşir. Açıkta değildir. Modern zaman düşüncesi içinde bu görüntüler etik değildir, küçük çocukların kötü etkilendiği vurgulanır.
Modern zamanlarda tiyatro sahnelerinde de bazı kanlı görüntüler ve tecavüz gibi sahneler genelde gözlerden uzak yapılır, imgeler ile sahnede de o görünmemesi istenen hissettirilir. Kapalı bir ortamda seyirciden uzakta ve seyirci rahatsız edilmez.
İstanbul Devlet Tiyatrosu sahnelerinde oynanan ‘Inishmorelu Yüzbaşı’ adlı oyun modern zamanların o sansürlü görüntüleri dışında sahne kan ve kopmuş bacak, kol, kafa ile gerçeğe yakın maketler ile bu var olan anlayışın dışına düşer. Sahnede patlayan silahlar, ölen insanları görmek yadırgatıcı değildir, beni rahatsız eden ‘çok sert’ görüntülerin olması. Beklemediğim bir durumdu, silah patlama uyarısı yapılmıştı ama sahnenin son anının kan ile dolacağını söyleyen olmamıştı. Kara mizah unsuru içinde beklediğin anda, beklediğin bir tavır ile karşılaşmak vardır, fakat burada oyunun sürekliliği içinde o beklenmeyen duruma doğru gidildiğini önceden hissedebiliyorsunuz ama kan ile sahnede bir şova dönüşmesi can yakıcı olmak durumunu korumuyor, sadece modern zamanların yarattığı bir duyguya yerine bırakıyor, sadece tiksinti.
İrlanda’da olay geçmektedir. İngilizlere karşı yapılan bir mücadele vardır, fakat mücadele yapanları aşağılayan bir terör konumuna indiren oyun ile karşı karşıyayız. IRA vb örgütleri İngiliz soyluların bakış açısı içinde izlerseniz oyundan bir çok şeyi algılayabilirsiniz, fakat siz siz olun bir İrlandalı gözü ile olaya bakın tarihin en büyük küfürlerinden biri ile karşılaşabilirsiniz. Terör ortamını yaratan İngilizler değil de sanki İrlandalı bir kasaba gençleri olduğunu düşünebilirsiniz. Özgürlük mücadelesi bir terör olayında indirgenmesi ve devrimci olması muhtemel olan gençler ile İngiliz soylusu gözlüğü ile görmemizi isteyen bir durum söz konusu… bir kasaba / köy gençleri kendilerinde parçalanan örgütlerden parçalanarak kendi örgütlerini kurmuşlar. Gerçi örgüt denemez olsa olsa bir hücre ya da çete denecek bir durumdur, çünkü özgürlük mücadelesi verenlerin bir ideolojisi ve duruşu vardır, duruşu olmayanların oluşturmuş olduğu gruba çete denmesi daha doğru gelir. İrlanda yıllar boyu baskı altında kalmış, sömürülmüş ve sömürge devletin devlet terörü ile karşı karşıya kalmış yerdir. O terör ortamında yetişen gençlerin içinde ideolojik duruşta mücadele edenlerin yanında elbette kişisel veya çete şeklinde menfaat grupları oluşturması kadar doğal bir şey yoktur. O ortamı sömürgeciler yapmıştır, sağa sola savrulan ve para / kariyer için yapmayacakları olmayan gençler (eğitim / öğretimin düşük olması veya yetersiz olması) her türden terör veya anarşi olarak adlandırılan olayların içinde birer piyon olabilirler.  
Inishmorelu Yüzbaşı adlı oyun, bu toplum içinde marjinal konumunda olan bir grup gencin üzerine büyüteç tutarak olayları yorumlamış. Oyunun konusuna kısaca bakarsak; İrlanda’da bir kasaba içinde oluşmuş kasaba örgütü vardır. Kasaba örgütü üyeleri çocukluklarından itibaren birlikte büyümüşlerdir ve hepsi kriminaldir. Birbirlerinden farklı karakterleri olan üyeler zaman içinde parçalanan örgütlerden parçalanarak kendi öz öğütlerini kurmuşlar. Parçalanma o kadar fazladır ki, örgüt denilen şey birkaç bireyin yan yana gelmesi ile oluşur. Terör korkuyu besler. Korku ile hakimiyetini ve gücünü yaşadıkları topluma dayatırlar. Çocukluk arkadaşlarından biri Padraic grup içinde istenmez ve dışlanır. Dışlanan kendi örgütünü kurmuştur. O diğerlerine göre daha yurtseverdir! Gençlere uyuşturucu satanlara karşı mücadele etmektedir ama mücadele ettiği ayrıldığı grubun üyesidir. O bunu bilmemektedir. İşkence yapmakta ve insanlık duygusu olmayan bir canavar konumuna kadar doğaya aykırıdır. Kasabanın diğer terör örgütü bu durumdan rahatsızdır ve Padraic’e bir tuzak hazırlarlar. Padraic’in çok sevdiği ‘arap’ kedi diye bir kediyi öldürürler.
Bu ölümden habersiz olan ve oradan geçen Davey, kediyi sahibine alıp götürür. Sahibi olarak bildiği Donny değildir, Donny’in oğlu Padraic’dir. Bu ölüm olayını nasıl kapatacaklarını düşünürler ama bulamazlar ve ölümü Davey yaptığına kanaat getirir ve Davey bu durumu kabullenir. Padraic bu kedi haberini alır almaz köye geri döner. Ona öldüğü söylenmemiştir, yaralı olduğu bilgisi üzerine gelen Padraic, kendi kedisi yerine başka kedi olduğunu anlar ve o kediyi öldürür. Bu kumpanyayı kuranlar işin içine karışırlar, öldürmek için gelmişlerdir, uyuşturucudan akan parayı kestiği için Padraic öldürülmelidir.  Padraic’e aşık olan keskin nişancı olan köyün kızı ve Donny’in kız kardeşi Mairead o grubun elinden sevdiği adamı kurtarır. Bütün örgüt üyeleri öldürülmüştür… Padraic onları parçalanıp, parmak işaretlerin törpülenmesini ister ve ölenler parçalanır. Bir mazbahane çalışma masası oyun sahnesindedir. Bu arada Mairead kedisinin öldürüldüğünü öğrenir ve öldüreninde sevdiği adam Padraic olduğunu hemen kavrar. Padraic, Mairead ile birlikte marş söylerken Mairead tarafından öldürülür. Onun de cesedinin parçalanmasını ister. Mairead, tek kişilik örgüt üyesidir, çünkü örgüt üyesi olarak sevdiği adamı öldürmüştür.
Oyunun konusu yukarıdaki gibidir, iki bölümden oluşan oyun terörü naletlemek ve çirkin yüzünü ortaya sermek için çarpıcı bir şekilde sahneye uyarlanmış. Komik görünen ama kara mizahın en sert köşeli cümlelerin kurulduğu oyun seyirciyi düşünmeye iteklemeyen, sadece hissetmesini sağlamaya yönelik olarak tasarlanmış gibi geldi. Neden sorusunu hiç sormadan oyunu izleyip her şey sahnede görüyorsunuz. Şimdi kedi yerine başka şey koyun öyle düşünün demiş oyunun yönetmeni tanıtım kitapçığında, o soruyu sorduracak herhangi bir uyarıcı ne yazık ki oyun içinde göremedim. Oyun broşürünü okumayan birinin de bu oyundan terör ve anarşiye duyduğu tiksinti ve saçmalığı bir kere daha güçlendirir ama esas verdiği mesaj İrlanda özgürlük mücadelesi adında mücadele edenlerin ne kadar çıkarcı ve bir kedi için canını veren ama diğer insani duygusu olmayan caniler olarak göstermektedir.
Oyunun teknik açıdan irdelersek, başarılı bir sahne uyarlaması olduğunu düşünüyorum. Müzik, ışık, sahne düzenlemesi ve sahnede bölüm geçişleri akıcı ve rahatsız edici değildi. Her oyuncu kendilerine verilen rolü en iyi şekilde hayata geçirdiler, oyunun içine kendileri tam oturtmuş olduklarını hissettim.
Oyun içeriği konusunda itirazlarımı yazdım ama yönetmeninden en uç noktasında teknik çalışanına kadar emeği geçenlerin başarılı bir çalışması olarak gördüm. Oyna giderken kan tutulması olanların daha dikkati olmasını önceden bildirim yapayım. Onun dışında başarılı bir çalışma olarak gördüm.
Oyunun seçimi konusunda ise belki bu tiyatro tarzının ülkemiz tiyatro yazarlarına ve seyircisine tanıtı için yapılmış olabilir, fakat Brecht’in değimi ile politik bir tiyatro olarak algılayamadım, çünkü politik tiyatro erk sahibine karşı eleştirisi olan tiyatrodur, erk sahibine yönelik eleştiri olmuyorsa o erk sahibinin sesi olması dışında pek anlam ifade edemez. Oyunun içeriği konusunda eleştirilerimi yukarıda yaptığım için tekrarlamıyorum. Terör ortamını hazırlayanlar oyun içinde yok, sadece sonuç olarak görünen küçük bir parçası büyütülerek sahneye aktarılmıştır. Abartılacak ve izlenmesi gereken bir oyun olarak algılamadım. Sadece oyun yazım tekniği açısından izlenmesi gerekli…
İsmail Cem Özkan
http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/6567-inishmorelu-yuezba.html