18 Ekim 2013 Cuma

Coğrafya değişti, roller değişmedi!

Coğrafya değişti, roller değişmedi!

12 Eylül 1980 sonrası gelişen olaylar içinde Kürtler belirleyici konumunda olmuşlar ve o belirleyici konumunda olmalarından dolayı devlet, el altından kendisine bağlı mücadele edene karşı yapılar oluşturmuştur. Kürtlerden oluşturdukları bu yapılar devşirme modeli yanında, kendisine özgü yapılarda olmuştur. Devlet maaşı ile koruculuk sistemi yetersiz kaldığında başka bir yapıyı dünyada örneklerine bakarak oluşturmuştur. İsrail, Filistin hareketini yok etmek için Hamas örgütünü kurması gibi, bizde de Hizbullah bu amaç içinde kuruldu. (90 yılların mücadele tarihi ve o dönemin Hizbullah’ı devlet tarafından zayıf düşürüldüğü için; bu sonucu olaylara bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz.) Elbette o hareket içinde yer alanlar bu tezgahlanan oyunun farkında bile değillerdir, çünkü toplumsal hareket içinde yer alan her hangi bir kimse ne oluyor diye kendisine dahi soramadan bir fırtınaya kapılmış gemi gibi sağa sola savrulmaya başlar ve görebildiği en yakınında bulunan limana sığınacaktır.  En yakın liman her daim korunaklı olmaz, can kayıbı vermemek için sığınılan limanda daha fazla can kayıbı verilebilinir.
Tarih, destanlar, mitolojiler içinde de bu gerçek fısıldanır. Klasik Yunan edebiyatı içinde limanların ve sığınaklı yollarda oluşturulan tuzaklardan bahseder, hepimiz okumuşsuzdur veya duymuşuzdur ama yaşam o birikimleri görmezden gelir ve aynı hatayı tekrar yapmayı insanları itekler ve girdabın içinde çırpınmasını izler. Tarih acımasızdır ve ders çıkarmayanlara acıyı olabildiğince bol bol yaşatır.
Hizbullah tarihi içinde en aktif yılları ağırlıkta PKK karşı yaptığı sistemli cinayetler önemli yer tutar. Okulda okuyan kız öğrencilerin yüzüne kezzap atmaktan tutun, sinsice arkadan gelip satır ile saldırmaya kadar her türlü korkuyu büyüten saldırı aracını kullanmıştır. Hizbullah yapısı gereği Kürt bireylerden oluşmuş olsa da İslam adı altında ümmetçi bir örgüttür. Ve evrenseldir bir anlamda. 90lı yılların kanlı bilançosu içinde ülkemiz topraklarında adı konulmamış savaşın tarafı olmuş, devletin yanında yer alıyormuş gibi izlenim doğmuştur. Aslında devlet onu bir süreliğine kontrollü bir şekilde büyümesine izin vermiş, yaralı olarak hareket edebilecek kadar harekete alanı bırakmıştır. Belirli bir coğrafya içinde hareket ederken, o coğrafyanın dışında eylem yapmalarına izin verilmemiştir.
Devlet, gerek gördüğünde kontrol altında tuttuğu değişik örgütler ve cemaatler kurmakta ve kendi güvenliği için onların küçük ama etkili olabilecek şekilde yaşamalarına izin verir. Bu sadece bizim devlet için geçerli değildir, tüm devletler kontrol edebilikleri yeraltı örgütlere ve kara paranın hareket etmesine izin verir, aksi halde devletin varlık nedeni sorgulanır.
ikibinli yılların ortasına doğru gelirken, Ortadoğu bölgesinde savaş ve çatışma içinde artık ülkemiz de yerini almış, 12 Eylül 1980 yılından beri batı (ABD ve AB) tarafından iteklenen ülkemiz artık Ortadoğu ülkesi konumunda; reaksiyonu ve düşünce yapısı ona göre biçimlenmiş durumdadır.
Olaylara akılcı davranış yerine, şişirilmiş tarih bilgisi içinde duygusal ve iki adım ötesini göremeyecek kadar dış ve iç politika bu ülkenin yeni konumuna uygun olarak toplum mühendisleri tarafından günlük yaşantımıza empoze edildi.
Bu yeni duruma uygun hükümet, askerlerin akıllı dokunuşları sayesinde tek başına iktidara getirtilmiş, global organizasyonlarda eş başkanlar adı altında pırıltılı sözler ile ülkemiz Ortadoğu ülkeleri liderlerinin kötü bir kopyası konumuna geldi. Padişahlık hayali kuranlar, başkanlık hayali ile yanıp tutuşanlar tipik Ortadoğu ülkesi liderleri duygusallığı içindedir.
Demokrasiyi çoğunluk haklarının korunduğu sistem olarak algılayan ve her şeyi çoğunluğun ihtiyacına göre planlayan bir iktidar görünümü içindedir, elbette bu çoğunluk kavramına nereden baktığınız ile ilgilidir. Azınlık olan, bir bakmışsınız çoğunluk olmuş ve çoğunluk olduğu halde mağdur rolü oynayamaya devam eder, çünkü alışkanlıklar (=çıkarlar) kolay kolay değişmez, değişmesi demek o alışkanlığın bozulması anlamına gelir.
Hizbullah sempatizanı olan ve tabanını oluşturan Kürt gençleri 90lı yıllarda PKK karşı savaşırken, bugün Suriye içinde iç savaşta PYD (PKK) karşı aynı rolü oynarken kendilerini bulmuştur. El Kaide saflarında yerlerini alan bu gençler, en kanlı savaşa bugünlerde imza atmaya devam ediyorlar. Tarih yine aynı şekilde acımazsızdır ve savaş alanlarında iki cephede kardeşler bir birlerine bomba ve kurşun atmaya devam ediyorlar.
Savaş kuşağı olan gençler, ölmek ve öldürmek dışında bir şeyin farkında olmadıkları için, kendilerine biçilen rolü oynamaya devam ederken, kimlerin çıkarlarına hizmet ettiklerinin farkında bile değiller. Kanlı ve o kadar da kirli bir savaşta yaşayanlar, olayların rüzgarına kapılmış şekilde hayatta kalmak için değişik liman ararken, buldukları liman daha kanlı bir maceraya sürüklemekte ve yaşamak için sığındıkları limanlar onlar için ölüm çukuru ve girdabı konumundadır.
Tarih bitmiş olayları yazar, devam eden olaylar hakkında sadece dip notları tutar, olaylar sistemli ve planlı bir şekilde yeni dünya düzeni için uygulanmaya devam ederken, tarih sayfaları milyonlarca insanın kanı üzerine yazılmaya ve kan ile yazılmaya devam ediyor.

İsmail Cem Özkan 

21 Eylül 2013 Cumartesi

Gezi Direnişi özgürlük istemidir.

Gezi Direnişi özgürlük istemidir.

Türkiye Gezi Direnişi ve sonrası olarak tanımlanacak bir sürece girdi, çünkü Gezi Direnişi bir kırılmayı ve geçmiş alışkanlıklarından kopmayı ifade ediyor.
Gezi Direnişi konusunda bir çok değişik bakış açısı vardır, çünkü henüz devam eden bir sürece isim vermek ve tanımlamak kolay değildir. Gezi direnişi içinde yer almış ama olayı kendi dar pencerelerinden bakarak ve geçmişin alışkanlıkları içinde, o önyargılar içinde olayı yorumlayalar elbette kendilerini Hitler ile kucak kucağa ya da AKP ile mücadele ediyorum derken AKP’nin yedek lastiği konumunda bulabilir. AKP istediği sonucu rakiplerine bıraktığı özgür alanda elde edebiliyor.
Gezi Direnişi devlet anlayışına karşı bir eylemdir. Bunun ile birlikte aynı zamanda AKP ve hükümeti tarafından yaratan ortama karşı bir direniştir. Sonuç olarak, Gezi Direnişi devlet mekanizmasının yaratmış olduğu baskıya ve baskıcı anlayışın uygulayıcısı olan iktidara karşı bir direniştir.
Gezi Direnişi kendisinden önce olan direnişlerden bağımsız olarak direk devlet sistemini sorgulamış ve ona karşı özgürlük mücadelesi olarak Gezi ve Türkiye’nin değişik şehirlerinde ki meydanlarda gelişmiştir. Gezi formlarında dile getirilen demokrasi, özgürlük, bağımsızlık, halk için devlet kavramları sistemi sorgulayan başlıklardan sadece bir kaçıdır. Sessiz ama eylemsel alanda da polis şiddeti ve eylemcilere karşı geliştirilen terör devlet mekanizmasının baskıcı yönü ve geçmişte yapmış olduğu katliamlar, faili meçhul cinayetler ve kayıplarda militar yönü de tartışmaya açılmıştır.
Gezi Direnişi HES direnişinin bir devamı değil, onu kapsayan bir mücadele biçimi olmuştur, çünkü HES mücadelesi bir sistem mücadelesi değil, sistem içinde sistemin yok etmek istediği doğanın korunması ve yaşatılması için yapılan bir sistem içi mücadeledir. HES karşıtı eylemliklerde sistem ile yüzleşilmemiş, sistemin sadece yan etkileri üzerine karşı mücadele verilmiştir. O yüzde Erzurum’da verilen mücadele ile Rize’de verilen mücadele kardeş olabilirken, Kürt sorunu karşısında farklı tavırlar alınabilinmiştir. HES mücadelesi yapanlar sistem sorunu karşısında birden fazla bakış açısına sahiptir. HES mücadelesi bir anlamda Gezi Direnişinin önünü açmış ama sonucu olmamıştır.
Gezi Direnişi Artvin Madenlerine karşı yürüyüşe ev sahipliği yaparak onun mücadelesine de ev sahipliği yapmıştır, kucaklamıştır. Kucaklaması kadar doğal bir şey oktur, çünkü savunduğu yaşam içinde onların mücadelesi de dahildir. İstemler paraleldir.
Gezi Direnişi direnişin başladığı ikinci günden itibaren bir özgürlük mücadelesi olarak kendisini ifade etmeye sessizce başlamış ve yaşam alanın savunulması olarak kendisini ifade etmiştir. Özgürlük mücadelesi içinde sistemin yaratmış olduğu tüm alışkanlıkların üzerine bir çizgi çekerek, yeni yaşam için ilk ipuçlarını kurdukları direniş marketler ve revirler ile kendisini ilan etmiştir. Dayanışma ve kardeşlik yaşam içinde söylenmeden hayata geçirilmiş ve barikat yoldaşlığı ile kendisini tanımlamıştır.
Gezi Direnişi bir iktidar mücadelesi olmadığı ama devlet ve sistem ile yüzleşme ve de alternatifini hayat içinde yaratama sürecidir. Taksim ve Gezi Parkı’nda direnişin ilk haftası içinde bu alternatif yaşam biçimi (hiçbir teori ve ideolojik söyleme dayanmadan, kendiliğinden) hayata geçirilmiş, formlarda sözü olan her bireye söz hakkı tanınmıştır. Kararlar ortak alınmış, devlet ile görüşmelerde toplu gidilip görüşülmüştür. Kararlar ortak alınıp geniş tabanın bilgisi dahilinde hayata geçirilmiştir.
Direnişe katılanlar ailelerin her bir bireyi ile katılmış, yediden yetmişe sözü hayata geçmiştir. Gaz bulutu içinde her direnişçi yerini almış ve kararlı olarak mücadeleye devam demiştir.
Gezi Direnişi sisteme karşı verilen bir mücadeledir ve o mücadele halen devam etmektedir.
Gezi Direnişi bir iktidar mücadelesi değildir, sistem mücadelesidir, eğer iktidar mücadelesi yapmış olsaydı şimdiye kadar bir parti çatışı altında birleşmiş, AKP karşıtı bir mücadele yöntemi seçmiş olurdu. Bugün ana muhalefet partisini dahi meydana almayan bir  zanlayış hala kendisini koruyorsa bu iktidar mücadelesi olmadığının çığlığıdır.
Gezi Direnişi kendi bayrağını bayraksızlaştırarak yaratmıştır.
Gezi Direnişini elbette birileri kendi tarafına çekmeye ve o diren işten nemalanmak istemi ve istenci olacaktı, oldu da. Türk bayrakları ve Türk bayrağına Atatürk’ün kalpaklı halinin iliştirildiği flamlar ile meydana gelenler, yeni bir Cumhuriyet Mitingleri havasında olaya yaklaşmış ve orada kendi örgütlenmelerini seslendirmişlerdir. “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” sloganlarını küçük bir grup dillendirmiş olmasına rağmen Gezi Direnişçiler içinde sadece bıyık altı gülümsemeye yol açmış ve “biz hiç kimsenin askeri değiliz” afişi ile kendisini ifade etmiştir.
Direniş barikatının arkasında sistem ile sorunu olan her görüş kendisine uygun yer bulmuş ama devlet ve sistemle sorunu olmayıp iktidar ile sorunu olanlar da barikatların arkasında kendilerine uygun bir yer bulmuşlardır. Barikatların arkasında devlet kavramı ile yüzleşebilenlerin dışında devleti savunan ve baskı unsurunu kendi yürüyüşlerine biçimlendirenlerinde olması doğaldı. Devlet mekanizmasını savunanlar bayrak taşıması kadar doğal bir şey de olamazdı ama onlar gösterilmek istendiği gibi çoğunluğu temsil etmiyordu.
Devletin sembolü bayraktır ve hangi bayrak olursa olsun Gezi Direnişi mantığı içinde meşru olamaz, olamadı da!
Gezi Direnişi saldırı olduğunda omuz omuza yürüyen insanların hangi flama ve bayrak taşıdığına bakmadan direnme özgürlüğünün olduğu yer olmuştur.
Gezi Direnişi bayrakları ortada kaldırarak bir anlamda ulus devlet ve devletin sembolünü ortadan kaldırmıştır.
Kürt ulusal hareketi temsilcileri, Gezi Direnişine temsili katılım dışında kitlesel katılımda bulunmamış kendi gündemleri olan “Çözüm Süreci” ile ilgili konulara daha duyarlı olmuştur. “Bu direniş benim direnişim değildir” sessiz söylemine kulaklarımız çınlamıştır ama bir yönden de haklılar, çünkü onlar yaşanan süreci doğru okumuşlardır, süreç devlete karşıdır ve onlar devlet istemekteydiler. Yıllardan beri muhatap arayanlar, bir muhatap bulmuşlardır ve o muhatap devletleşmiş AKP’dir, onu masadan kaybetmemek için her türlü özveriyi göstereceklerdi, gösterdiler de! Kürt ulusal mücadelesi devletleşme mücadelesidir bir anlamda, özgürleşme mücadelesi içinde devlet ve otorite vardır. Gezi Direnişi mantığının bir anlamda dışında yer almaktadır.
Gezi Direnişi kapitalist sisteme ve devlete karşı yapılmış bir özgürlük mücadelesinin seslendirilmesidir.
İstem ortaktır, özgürlük.
Özgürlük tanımını da pratikte söze dökmeden vermişlerdir, komün yaşam ve ortak alan içinde, her şey “yarin yanağından gayri her şey” ortaklaştırılmış, özel mülk kavramı ortadan kalkmıştır. Evinden yemek getiren, marketten bir şey alıp getirene kadar her kes elindekini ortak kullanımına sunmuştur. Barikat arkasında ve İstiklal Caddesinde devletin olmadığı zaman dilimi içinde özgürlük olabildiğince soluklanmış, her birey kendisini ifade edebileceği alan yakalamıştır.
Gezi devlet kavramı ile yüzleşmiş ve açıkça haykırmıştır.
Sessice devlet, halk için çalışsın, biz artık devlet için çalışmak istemiyoruz! Zaman içinde devlet sönüp, işlevi ortadan kalksın demiştir.
Devletin olmadığı yerde özgürlük ve bireyin kendisini rahatlıkla ifade edebileceğini yaşayarak görmüştür.
Gezi Direnişi devlet kavramına ve her türlü otoriteye karşı yapılmış bir isyandır. Zor ile biat ettirilmeye karşı yükseltilen bir sestir. İktidarda kim olursa olsun, devlet adına yapılan her türlü baskıya karşı yapılmış bir isyandır. O yüzden meydana devleti temsil eden partiler meydandan kovulmuşlardır, destek verilmemiştir.
Devleti yüceltenler ve devleti olmazsa olmaz görenlere karşı, devlet örgütlenmesi yerine kısa sürede olsa halk örgütlenmesini hayata geçirmişler ve uygulamışlardır.
Gezi Direnişi günleri ve direniş içinde yer alanlar bakış açılarını ve yaşama katılışlarını köklü olarak değiştirmiş ve bugün dahi kimsenin söz söylemesine gerek olmadan meydanlarda var olmaya devam ediyorlar.
Gezi Direnişi her türlü devleti sembolize eden bayrağa karşıdır ve kimsenin askeri olmayanların özgürlük yürüyüşüdür.

İsmail Cem Özkan

19 Eylül 2013 Perşembe

Gölgedeki sol!


Gölgedeki sol!

Türkiye sol hareketinin kader çizgisini çizen 12 Eylül faşist darbedir dersek abartmış olmayız. Kitlesel partiler ile yarışacak kadar etkili olan Türkiye solu, bir gecede olmazsa da birkaç sene sonra havluyu atmış, cezaevlerinde, bir bölüm solcu yapılar tek tip kıyafet giyerek yenilgisini ilan etmiştir. Darbe ve yenilgi ile sonuçlanan tarih çizgimizde 1980’li yıllarda bu sefer bir Kızıldere destanını yazamamış, tek tip kıyafet içinde kucaklaşma adı verilen sağcılar ile aynı hücreyi ve kafesleri paylaşmak, solun kader çizgisi içinde yerini almış. İdam edilen yoldaşları için etkili bir politik çizgi çizemeyen Türkiye solunun bir bölümü darbe öncesi yurtdışına çekilmiş, idama giden yoldaşlarını savunma için eylem yapma yerine (yurtdışında protesto ve imza kampanyaları dışında) sessizliklerini korumuşlardır. Türkiye solu idamlara giden yolda birden fazla Kızıldere yaratacak birlik ve ortak hareket alanı ne yazık ki kuramamış.
Yurtdışında kurulmuş Faşizme Karşı Birleşik Devrimci Cephe adı iddialı olmasına rağmen kendisi iddialı olamamış bir yapı özelliğini göstermiş ve kısa zaman içinde arkasında kanlı ayak izlerini bırakarak dağılmıştır.
PKK öncesi, bir çok Kürdistan ve Türkiye solu hareketlerinin militanları tarafından ülke içinde kurşun seslerini ülkenin dağlarında yankılatmış ama başarılı olamamışlar ve bir dönemin kapanışını PKK, - ilk kurşunu ile - adı konulamamış savaşı başlatarak ilan etmiştir.
Bir grup, 80’li yılların ortalarına doğru Newroz’un ateşini yakmış ve bugüne kadar ateşi yanar halde korumuşlar. Ateşi korurken ateş zaman içinde büyümüş ve ülkenin her köyünde bir iz bırakacak şekilde kanlı tarihin de izlerini bırakmış.
Yaşadığımız günler içinde; kirli savaşların ve sürecin sonucunda bir masa etrafında güçlerin pazarlık içinde olduğunu her iki tarafın açıklaması ile aylar öncesi öğrenmiş bulunuyoruz. Barış süreci adını verdikleri bu süreçte neler yaşanacak henüz belli değil. En azından başlamak bile kirli savaşın sonlanması için önemli bir adımdır.
12 Eylül, bir anlamda PKK’ye hayat vermiş, darbeci generallerin yapmış olduğu düzenlemeler ile Kürt Ulusal Mücadelesi için ortam hazırlamıştır. Cezaevlerinde Kürt ve diğer kültürlere ait analar Türkçe bilmediği için çocukları ile el hareketleri ile anlaşmaya çalışmış, gözleri ile çocuğuna bakmıştır. Analar isyanlarının sesi olan gözyaşlarını içlerine atarken, dağda yanan bir ateşin daha da büyümesine içten içe sevinmişlerdir. O sevinç kısa sürede desteğe dönüşmüş ve PKK bugünkü pazarlık edecek konuma gelişini sağlamıştır.
PKK ile mücadele adı altında yaratılan ekonomik ilişkiler ve ticaret savaşın daha da yayılmasına olanak sunmuştur.
İt izi at izine karıştığı dönemler içinde bir çok suikast, cinayet ve katliamlar olmuştur. Bugün dahi hangi katliamı, hangi cinayeti kimler işlediğini bilemez konumundayız. Tetikçi yakalanmış ise onun ifadesi sonucu kimin yaptığından haberimiz olmuş olmasına rağmen, Dink davasında olduğu gibi kimlerin teşvik ettiği ve koruduğu laf kalabalığı altında hasıraltı edilmiştir.
PKK lideri iki de bir “Türk solunu biz sırtımızda taşıdık, kamburumuz oldular, onlara diyoruz bağımsız hareket edin, bağımsız örgütlenin ama sırtımızdan inmediler.” buna benzer cümleler zaman zaman kurmuş ve yayın organlarında yayınlatmıştır. Belki sözler kelime kelime böyle olmayabilir ama sonuçta böyle demektedir. Kısaca PKK lideri diyor ki, benim gölgemin altında birileri var ve bizim niyetlerimize uygun davranıyorlar. Yayın organlarımızda onlara söz hakkı veriyoruz, gerek olduğunda gerilla ile buluşmalarını sağlıyoruz.
Gölgede kalanların büyüme şansı yoktur, çünkü gerekli güneş alamazlar. Zaman zaman başlarını gölgeden dışarı çıkarıp bakmış olmaları, kendilerine daha pahalıya mal olmuştur. PKK kendi gölgesi içinde olup bağımsız örgütlenenlere gerek gördüğünde çeki düzen vermiş. Zor dilini çok iyi kullanan sadece devlet değildir, savaştığı karşı güçte aynı dili kullanmaktadır.
Yenilgi sonrası kendilerini ifade etme çabasında olan Türkiye solu, zaman zaman değişik çıkış kapıları denemiş olsa da bu denemelerinden başarılı olamamıştır. ÖDP bu anlamda öğretici bir deneyimdir. Bir arada yaşamı savunanlar bir arada duramamış, parçalana parçalana bir birinden bağımsız ve dünya bakış açıları çok farklı parti tabelaları olmuşlardır. Parçalanmanın temelinde Kürt sorununa bakış ve yaşanan savaş karşısında konumlanacak tavır belirleyici olmuştur. İki tarafın çatıştığı ortamda, üçüncü bir güç olma hayali kuranlar bu hayallerine ne yazık ki gerçek boylamda kavuşamamışlardır.
Türkiye sol hareketi, kendisini ifade edebilecek bir alana yenilgi sonrası bir ortam bulamadı. Bulduklarında ise; iç çatışma / çekişme yüzünden gerekli güçlü çıkışı yaratacak bir örgütsel yapıdan yoksundu.
Yenilgi, Türkiye sol hareketi içinde eteklerinde taşlar olan bir çok üyesini yaratmıştır. Eylemsizlik ve nerede duracağı belli olmayanlar, yapılar içinde eteklerindeki taşları bırakamamışlar, özeleştiri ve eleştiri mekanizması yerine dedikodular ile atılacak adımlar önünde köstek / engel olmuştur. Çünkü cezaevi süreci, bir çok kişinin polise verdiği ifadeleri başkaları için olumsuz etki olmuş, gerekli direnişin olmaması ise bu ayrışma ve güvensizlik ortamı için zemin yaratılmıştır.
Kim kime neden güvenecekti ki?
Geçmişte var olan yapılar; üyelerine, sempatizanlarına sahip çıkmaması, ailelerin perişan olması, cezaevinde ve işkencede ölenler ile gerçek anlamda dayanışma yapılmaması, 12 Eylül öncesi ile organik bağın kopuşu anlamına geliyordu.  12 Eylül öncesi ve sonrası bir çok sol yapı devamlılık gösterememiş ve yenilerek yok olmuştur.
Sol ya devletin gölgesi altında ya da PKK gölgesi altında kendisini ifade etmiş ve varlık sebeplerini orada konumlandırmışlardır. Başlangıçta yapı olarak devlet yanında yer almayanlar; son yapılan anayasa referandumu ile birlikte nerede duracaklarını bilinçli bir tercih ile belirlemişlerdir. Daha önceleri bireysel tercih olarak kendilerini konumlandıranlar yanına örgütlü yapılarda katılmıştır. Bugün sol içinde, devlet temsilen hükümetin politikasını savunanlar ile muhalif olanlar kendilerine yaşam alanı buluyorlar. (En azından Gezi Direnişi öncesine kadar)
30 yıldan fazladır adı konulmamış ama herkesin bildiği hissettiği bir savaşın tarafları kendileri dışında başka bir gücün olgunlaşmasına ve ifade etmesine olanak vermemişlerdir. Savaşın keskin kılıcı altında kendisini ifade etmek isteyenler zaman zaman tarafların bir yanında varlarmış gibi algılanması için ortamlar hazırlanmış ve propaganda araçları ile solun konumu değişen güneş ışığına göre gölgesini tarif etmeye çalışmıştır.
Bugüne kadar yapılamayan bir şey yakın zamanda gerçekleşmiş ve kongre adı altında bir çatı yapısı kurulmuştur. Kongre atçısı altında her yapı kendisini olduğu gibi ifade edecek ve politikalarına uygun olan yerde ortak davranacaktır. O örgütleme içine ne tesadüfi ki referandum sonrası sol içi ayrışmada yer alan liberal ve sol partiler ve dergi çevreleri aynı yerde buluşmuşlar. Birbiri ile yan yana gelemeyecek olan solun renkleri bu oluşturulan kongre etrafı içinde ortak hareket edebiliyor gözüküyor, fakat bazı konularda tercihler gölgelerin altına sığınmak oluyor, görüş belirtmiyorlar, sessiz kalıyorlar.
Gölgelerin içinde yer alanların bağımsız bir politika oluşturma şansları ne kadar vardır, bunu tarih bize öğretecektir, çünkü sol dünya görüşünün bugüne kadar yapmış olduğu tahminlerin büyük bir bölümü çöpteki yerini almıştır. Tarih bir çizgide ilerlemiyor ve önceden olacak gibi algılananlar olmuyor.
Yeni bir sürece doğru kıvrıldığımız bugünlerde, Gezi direnişinin yaratmış olduğu yeni bakış açıları ve ortamları, solunda yeniden kendisini konumlandırması ve yeni dil ile kitlelere seslenmesi kaçınılmazdır. Yeni bir süreç içinde birikmiş sorunların yaratmış olduğu kaos ortamında; kim nerede ve kimler ile ittifak içinde olacağı ve özgürlük ve devrim mücadelesi kimlerin yapacağını zaman gösterecektir.
İsmail Cem Özkan 

15 Eylül 2013 Pazar

Din olduğu yerde özgürlük olmaz!


Din olduğu yerde özgürlük olmaz!

Tek tanrılı dinlerden önce çok tanrılı dinler zamanında da devlet denen mekanizma ve siyaset dinin etkisi altında ve dini kullanılarak yapılırdı. Din ortaya çıktığı günden beri siyasetin hizmetinde, siyaset dinin hizmetinde olmuştur.
Geri bıraktırılmış ülkelerde din her zaman etkisini koruyacak ve din ile siyaset yapan iktidara gelecektir, günlük işleri arasında dinin etkisini uzaklaştıranlar ise uzaklaştırdıkları kadar özgür olacaklar ve özgür iradeleri ile değişime açık olacaklardır.
Din gelişmekte olan ülkelerin halklarının günlük yaşamdan kopuşu ve sorunlardan uzaklaşıp sığındıkları birer mağdet olma özelliğini koruyacaktır. Yaşamakta olan din, bir toplum içinde yaşayan bazı insanlara dinin gerçekleri dışında başka anlamlar yükleyecek, onları ulaşılmaz ve ermiş yapabilmektedir. Dini kontrol eden siyaset istediği biçimde kendi ve çevresinin çıkarını kollamakta zorlanmayacaktır.
Geri kalmış ülkelerde “dini siyasete alet etmeyin” derken bile dini siyasetin ortasına oturtmuş oluyor. 
Din ortaya çıkışı ve yayılışı bile politik ve siyasi bir olaydır... Din toplum ile ilgilenir ve toplumu biçimlendirmek için toplumun en küçük biriminden ve bireyinden başlayarak sistemli bir biçimde mücadele verir...
Dinde önemli olan kuralladır ve o kurallar için size biat etme öğretilir, düşünme der, yap! Din düşünmeyi ve ilerlemeyi bir anlamda frenler, çağdaş gelişmeler karşısında direnir. Ülkeler bugün ki seviyelerine ‘dine rağmen’ gelmişlerdir.
Toplumlar, dini reform ede ede değiştirmiş ve yaşanabilir ve daha özgür bir topluluk yaratmışlardır. Dinin etkisi azaldıkça toplumlar daha özgür, bireyler kendilerini cinsiyet ayrımı yapmaksızın ifade eder olmuştur.
Kadın hakları ve kadınların toplum içindeki konumları da dinin etkisi azalması ile birlikte önemli oranda gelişim gösterebilir, yaşayan din kadını erkeğin zevkleri için sadece bir araç görme eğilimi içindedir. (Kutsal kitapta ve uygulamalarında ne yazdığına pek bakılmaz, önemli olan gelenek ve uygulanmakta olan ahlak anlayışıdır)
Gerçek din ritüelleri ve kutsal kitapların söylemleri ve buyrukları dışında her toplum kendisine göre din yaratmış ve uygulamaya ortak isim altında devam etmektedir. Örneğin kadının sünnet olayı dinen yasak olmasına rağmen bir çok toplumda dinin gereği olarak yapılmaya devam etmekte ve bir çok kadın sünnetten dolayı hayatını kaybetmeye devam etmektedir.
Her baskı grubu kendi egemenliğin kaybolmasını istemez ve doğal olarak direnir. Din binlerce yıldır toplumlara hükmetmiş ve kendi kutsal mekanlarını dokunulmaz kılarak dünyanın her yerine yayılmıştır. Her mekan kendisine göre bir yaşam alanı ve çıkar ilişkisini beraberinde taşır. Çıkarların çatıştığı noktada, var olan düzenin değişimi karşısında din ve o çıkar çevresinden yararlananlar gelmekte olana karşı direnecek ve savunma mekanizmalarını güçlendirecektir. Gelişmekte olan ülkelerde sanayi ve şehirleşme ilerledikçe çağdaş laik ülkelerde olduğu gibi devlet mekanizması içinden dinin etkisi azalacak ve para sahipleri eskiden olduğu gibi dini kurumlar ile kazançlarını paylaşmak istemeyeceklerdir.
Dinin etkisi ortadan kaldıracak olan bizzat dini kullanarak sermaye birikimi yapanlar olacaktır.
Din siyasetin sadece kullanılan bir parçasıdır, onu doğru kullanırsanız iktidar olursunuz, yok ederseniz özgürlüğünüzü elde edersiniz...
İsmail Cem Özkan

14 Eylül 2013 Cumartesi

Eziklik…


Eziklik…

Kuşaklar toplumun ilerleyişinin bir anlamda göstergesidir ve diyalektik yasası gereği her yeni kuşak bir geçmişinden ileri olmalıdır. Tarih bize öyle söyler ama son kırk yıllık tarihimiz içinde kırk kere maşallah diyecek örgütlü kuşaklarımız vardır ve diyalektik yasalarının dışında bir görünüm sergilerler. Elbette bu kendilerini örgütlü olarak gösterenler arasında hayat bulur, yaşam örgütlü olduğunu sananların dışında toplumsal yapı içinde yaşayan ama örgütsüz gibi gözüken çoğunluk için başka türlü akmaya devam eder.
Son yıllar içinde kuşaklar, kuşak tarihlerine göre örgütlülük içine girmiş ve kuşaklarının sorunlarını bugüne taşıyan ve çözüm arayışı içinde olan yapılar olarak kendilerini göstermişlerdir. İlk başta çok olumlu bir izlenim ortaya sermelerine rağmen, zaman içinde bu olumlu görünümün başka boyuta döndüğüne şahitlik etmekteyiz.
Son yıllarda, günlük yaşamın gündeminde daha çok 12 Eylül günleri yaklaştığında gelen kuşak yapıları söz konusudur. 12 Eylül sanki o kuşak anacakmış ya da sorgulayacakmış gibi algılandığından olsa gerek bir çok sol grup onların yaptığı etkinliklerde yer almaya ve flamaları ile katılmaya özen göstermektedir. Kendi duruşlarını o kuşak örgütlenmesi altında seslendirilmesine sessizce onay vermekteler.
Sol yapıların baktığı noktadan sanırım bakmıyorum, o yüzden örneğin en popüler olan 78 kuşağını ve örgütlü yapılarını anlamıyorum, gerçi onlara örnek olan yaşayan 68 kuşağının tüm olumsuzluklarını üzerilerinde taşıyor... İki ayrı örgütlü yapı var, biri açıkça AKP ve PKK destekliyor ötekisi ise daha mahcup destekliyor yaptıkları etkinlikler ve çalışmalar ile... (Elbette söz ve yazı ile başka şeyler söyleniyor olabilir ama ben söz ve yazıdan daha çok ileri gelenlerinin ve örgütlenmesinin yaptıkları etkinliklere bakarak görüşümü biçimlendirdim.)
Kuşakların travmaları elbette olacak, ama 78 kuşağının yaşadığı süreç bir kuşağın altından kalkamayacak boyutta olmuş ve panzerlerin altında kalacak şekilde keskin olmuştur.
Olaylar yaşarken olayların ağırlığı ve sorumluluğu tam anlaşılamadan, kendilerini işkencehanelerde, ölüm tuzaklarında ve ihanetin ortasında bulmuşlardır. 12 Eylül bir kırılma noktasıdır ve o kırılma noktası 78 kuşağının hayatı üzerinde olmuş ve onları ezmiştir. Kolay değildir, henüz yaşaması gerekenleri yaşayamayanlar bir cephenin içinde karşılıklı çatışırken hayata gülümsemeyi öğrenmişlerdir. Onlar için keskin çizgiler vardır ve bu keskin çizgiler birbirini henüz tanıyamayan ve anlayamayanları aynı hücrede buluşturmuş ve aynı acıları ve darağaçlarının gölgesinde yaşamaya zorlanmıştır.
Beslenmeyen ama asılan bir kuşaktır. Yaşı büyütülüp ceza alması sağlanan bir kuşaktır. İşkence tezgahlarında, cezaevlerinde seslerini duvara yazan kuşaktır. Panzerler altında ezilmişler ve o eziklik uzun yıllar üzerinde atamayanların kuşağıdır.
78 kuşağının travması ezilmek olduğu anlaşılıyor ve kendilerini “ezene karşı” yapılan her türlü “sözde girişim”i gözü kapalı desteklemek veya sessiz kalarak destek sunmak şeklinde kendisini gösteriyor...
AKP, sözde 12 Eylül’ü yargılayacaktı. Referandum ile yasalarda değişim yaptı, sözde kaldı, çünkü Dink cinayeti üzerindeydi... Sözde kalacağı ortada iken, referandumda ‘boykot’ ya da ‘yetmez ama evet’ diyerek dolaylı ya da direkt olarak referandumun olumlu çıkması sessizce onay vermişlerdir.
AKP uzun süredir yaşanan Kürt sorununa karşı  “çözüm süreci” adlı sözde yeni girişim başlattı ve sözde olanlara 78 kuşağı diğerinde olduğu gibi gözü kapalı gitti... (hepsi değil, örgütlü olanlar.) Kürt sorununda çözümsüzlüğü besleyen politikaları katıksız şekilde uygulayan ve katliamlarda parmak izi olduğunu unutularak çözüm süreci girişimine “söz” almışçasına destek verdiler, hatta, hatları belli olmayan sözde çözüm süreci hakkında savunan görüşler belirttiler, desteklerini karşılıksız olarak; hangi dili kullanacağını AKP liderine soracak boyutta verdiler.
78 kuşağı beyini kullanacağına duygusunu ve çıkarını düşünüyor izlenimi var bende.
“Ezik olanlar, yaşanan süreçten de ders çıkarmıyor, sözde olanlar yerine; hedefi net ve mücadele biçimi ortada iken, sözde girişimler ile yeniden yenilgi için (kendi içlerinde) ortam hazırlıyorlar” diye yaşananlardan sonra düşünüyorum. Çünkü AKP başlattığı girişimler sözde kalmış, ileri bir adım dahi atmamıştır, başlangıç noktasından hatta bir çok açıdan daha geri konuma gelmiştir. Dink cinayeti bugün başlangıcından daha geri konumda ve cinayete kastedenler devletin mevkilerinde korunmacı haldedir.
AKP çıkarına geldiği gibi hareket etmekte ve destekçilerinin beklentisini hiç önemsememektedir.
Devrim hedefi olamayanlar, sözde yapılan her girişime gözü kapalı olarak destek verir ve reformlar ile kendi ezikliklerini ortadan kalkmasını umarlar.
Bu sözlerim kendilerine örgütlü olarak gören ve ezik duygusunu ortak yaşayanlar içindir... Yoksa devrimci duygular içinde acı çekenler ve bugün dahi çocukları ile meydanda olanlar için değildir.
Yazının bu satırlarına kadar ezik kavramı kullandım ama anlamını açıklamadım. Kısaca “ezik” olanlar kelimesinden anladığım; kendi çocuklarını apolitik yapıp (güya bilim adamı yetiştirecekler ve “onların acısını yaşamak istemiyoruz, biz yeteri kadar acı yaşadık” diyen korumacı aile veya baskıcı aile yapısı olanlar…), başkalarının çocukları üzerinden politika yapanlardır.
Ezik olmak; hayatın kontrolünü yabancıların eline bırakmak, cesur olmamak, düşüncelerin ve cesaretin zihinden silinmesine izin vermek olarak da okuyabiliriz.
İsmail Cem Özkan

9 Eylül 2013 Pazartesi

Çocuklar feleğin yatağından geçmiş…


Çocuklar feleğin yatağından geçmiş…

Beyoğlu denilince bir çok insanın aklına mutlaka bir şeyler gelir. Kimi için ilklerin yaşandığı yerdir, kimiler için bir devrin sonlandığı ve bağımsızlık bayramının ilk kutlandığı alandır. Kimiler için taksimdir. Kimiler için işçi sınıfının meydanını içinde barındırır. Kimiler için her yer taksim, her yer direniştir.  
Beyoğlu’nun çok yüzü vardır, o yüzlerinden dolayı her kişiye göre anlamlar içerir.
Eğlencenin merkezidir, eğlencenin olduğu yerde her türden yer altı (yasadışı) ilişkiler meşrudur. O meşrutiyet içinde, yasak olmasına rağmen herkesin gözleri önünde ama gizli yapılır. Gizli olanda ekranlara yansır, hukuk önünde yerini almaz. Bir anlamda göz yumulur, çünkü o eğlencenin tadı tuzu kaçması istenmez. Beyoğlu’nda yaşananlar yıllardır süren bir gelenektir.
Kulaktan kulağa, ekrandan ekrana, kameradan kameraya, fotoğraf sergilerinde yerini alan bir Beyoğlu yaşamı vardır. O yaşam içinde her renkten, her ırktan, her hangi bir yerden gelenin hikayesi vardır. Beyoğlu’nda her bireyin bir öyküsü vardır, o öykülerin küçük bir kesimi sinemaya aktarılmış ya da belgesel sinemanın içinde yerini almıştır. Bir de alınamayanlar, öyküleştirilmeyen öyküler!
Beyoğlu’nda bir çok çocuk görürsünüz, sokaklarda özgürce dolaşırlar. Bazılarının elinde tiner, bazılarının elinde yaşanmamış hayatın öyküsü vardır. Bir de ellerine, kollarına dövme yaptırmış çocukları görürsünüz. Genelde bunlar kız çocuklarıdır. Henüz ilk okula gitme yaşlarında olan bu çocuklar, gerçek yaşlarını yüzlerine bakarak anlayamazsınız. Dışarıdan baktığınızda her hangi bir savaştan kaçan ailenin çocukları olduğunu ve açlık ile mücadele ettiğini tahmin edebilirsiniz.
Savaş ile sınır olmayan İstanbul’un bu semtinde çocuklar başka bir savaşın içindedir.
Kız çocukları grup grup dolaşır, şakalaşırlar. Büyümüşte küçülmüş gibi bakarlar etraflarına. Kimse görmez kalabalığın içinde, arka sokaklara gidince daha dikkat çeker olurlar. Beyoğlu’nun belki savaş kaçkını kızları, ailelerinden bağımsız grup halinde dolanır. Sokaklar onların kahkahaları ile renklenir.
Beyoğlu eğlencenin sınır tanımayan boyutu olduğunu bu çocuklara bakarken kulağıma gelen fısıltılar ile irkildim, çünkü bu çocuklar feleğin yatağından geçmiş… Her biri, kendilerinden yaşça ve boyutça çok büyük insanlar ile aynı yatağı paylaşmış, paylaşmaya da devam ediyor. 
Parayı veren, istediği çocuk ile aynı yatakta ucuz bir otel odasında cinsel zevkini yaşıyor!
Kulağıma gelen bir fısıltı değildi, isyandı, sessiz bir haykırıştı.
Çocuklar çocukluklarını yaşayamadan hayatın yatağında birer meze oluvermişti, üstelik her şey hizmet sektörü içindi… Hizmet sektörü sınır tanımayan eğlence vaat etmiyor, gerçekleştiriyor…
İsyandı, gözleri önünde yaşanan bir dram / trajedi vardı ama ellerinden bir şey gelmiyordu, uzaktan izliyorlar ve sadece gözlerinden hüzün dökülüyordu.
O çocuklarının bazıları ile konuşuyorlar ve hayatın ve yaşanan günlük koşturmanın ayrılmaz parçası olmuşlardı ve kanıksanmıştı. Yaşanan şeyler doğal gibi geliyordu. Hizmet sektöründe çalışan garsondan, işletmecisine kadar her bir birey bu çocukları görüyor ve ne yaptıklarını biliyordu. Belki bazıları bu çocukların müşterisi bile olmuş olabilir.
Kız, erkek çocuklar “sıra geceleri”nin birer son noktası gibidir, onların kolları arasında uyuyan yaşlı erkekler, kadınlar… Baba şevketine ihtiyaç duyan çocuklar babalarından büyük yaşta olan ve parası olan erkeklere, kadınlara kiralanıyor ve kiralandıkları saatler içinde kiraya verene yeteri kadar para kazandırıyorlar.
Çocuklar yaptıkları işten dolayı para kazanabiliyorlar mı, sanmıyorum, çünkü çocuk paranın ne olduğunu daha bilecek yaşta değilken para ile satılan metaya dönüştürülmüşler.
Beyoğlu’nun arka sokaklarında çocuklar göze çarpıyor ama İstiklal Caddesinde kalabalık içinde gözden uzak yaşıyorlar.
Kız çocuğu olarak daha dikkat çeker yer altında yaşanan cinsel yaşam ama sadece kız çocukları ile sınırlı değildir. Erkek çocuklar ve başka çıkış yolu bulamayan ailelerin çocukları her işi yaparak ayakta ve hayatta kalmaya çalışıyorlar. Savaştan, katliamdan kaçan, sürgünde yaşamak zorunda olanların çocuklarıdır ama elbette sadece onların değil, fakirliğin çemberinde kalmış ve girdaptan kurtulamayan ailelerin de çocukları bugünlerde Beyoğlu’nda ya da başka semtte veya şehirde, ülkede aynı kaderi paylaşmaya devam ediyor.
Gözlerimizin önünde yaşanıyor, eğlencenin sınır tanımayan merkezlerinde…
Gözlerimiz görüyor, vicdanlarımız isyan ediyor ama…
Bir çok insan dua ediyor, kendi çocuğunun başına gelmediği için, ama kimse garanti vermez bu yaşanan çılgınlıklar içinde…
Gözlerimiz ile tanık oluyoruz, sessizliğim ile fısıldıyoruz yaşanan ve bizden uzak olan gerçekleri…
İsmail Cem Özkan

4 Eylül 2013 Çarşamba

Benim savaşım değil!


Benim savaşım değil!

Son günlerde sıkça gördüğüm ve duyduğum bir cümle oldu, “Benim Savaşım Değil!” . Bir propaganda cümlesi gibi duruyor. Bir anlamda deniliyor ki; bu savaşta ölen ben değilim. Ben olmadığıma göre neden taraf olayım? Uzakta bir köy (ülke / devlet) var, o köyde bomba patlamış, insan ölmüş, aç kalmış, organları tüccarlar tarafından sökülüp savaşın olmadığı ülkelerde satılmış … gibi şeyleri gözüm görmediğine göre, orada her türden insanlık dışı cinayet işlensin! Çünkü benim savaşım değil!
Her savaş bir şekilde bizi etkilemektedir, bilmeden, hissetmeden ve direk bağlantı kuramadan etkilemektedir.
Doğal olmayan bir yıkım yaşanmaktadır savaşın olduğu yerde, doğası, kültürü, yaşam kalitesi, yaşam seviyesi ve geçmişin bütün birikimleri savaş ile birlikte yok edilmektedir.
Savaş yok eder, var ettiği şey ise cinayettir, yıkımdır.
Her yıkım, her bomba; uzakta savaşa sınırı olmayan bir ülkede yaşayan bireyi dolaylı ya da direkt olarak etkileyebilir, çünkü küçülen dünyamızda, savaş teknolojisi o kadar gelişmiş ve yıkıcı olmuştur ki, bir nükleer, kimyasal ya da biyolojik silahın etkisi bir dünyayı sınır tanımadan kuşatabilmektedir. Biyolojik değişim yanında ekonomik etkisi göz ardı edilmemelidir. Ekonomik olarak çıkış kapısı olarak gören kapitalist sistem, savaşlar ile kendi varlığını yaşatmayı ve yaşadığı krizlerden çıkış kapısı olarak görmektedir.
Savaş, bir anlamda kapitalist ilişkilerin yoğrulduğu ticari yaşam için çıkış kapısı olarak görülmekte ve istisnasız olarak uygulanmaktadır. (Ucuz iş gücünden, yeniden yapılacak şehirlere kadar her şey rant için kullanılmakta ve emperyalist devletleri destekleyen şirketler aracılığı ile savaş kışkırtılmaktadır.)
Her savaşın tarafı vardır ve taraflık bizim istemlerimizin dışındadır.
İster yakınımızda, ister uzağımızda yaşanan savaşlara karşı olmak ve emperyalist güçlerin çıkarlarına karşı; yerel halkın çıkarını ve kendi kendi yönetmesini savunmak gereklidir. Bu cümleyi biraz açmak gerekli olduğunu düşündüm; yerel halk iktidarı derken; sanki diktatörleri, soykırım yapanları ve zalimleri savunduğum anlaşılabilir, çünkü her iktidar; halkı için ve halk adına yaptığını söyler, fakat ben onların söylemlerini kastetmiyorum. Gerçek bir halk iktidarından bahsediyorum ve bu iktidarın çıkarı emperyalist ülkelerin çıkarları ile aynı olmaması gereklidir. (devlet için çalışan halk yerine, halk için çalışan devleti savunuyorum, halkların çıkarı emperyalist çıkarların her zaman karşısındadır.)
Savaşın tarafı olan bir hükümete sahibiz, bu durumda ben muhalif duruşumu sergilemem ve hükümetin taraf olmasını ortadan kaldırmam gereklidir. O yüzden acil bir şekilde savaşa hayır eylemleri tüm ülke safına yayılması tarafındayım ve ben, barış konusunda tarafım...
Kısaca “benim savaşım değil” diyerek ölümlere onay veremem, çünkü her savaş birazda olsa benim savaşımımdır, bir anlamda emperyalist savaşa karşı olmak zorunluluğu olduğunu hissediyorum.
Geçmişte Vietnam savaşında olduğu gibi emperyalist savaşa karşı evrensel barış eylemleri örgütlenmeli ve daha fazla Vietnam etkisi yaratılmalıdır...
Emperyalist güçler yenilmelidir... Yenilmediği sürece bizlerin üzerinde düşmeye hazır birer bomba durmaya devam edecektir... 
Ve bizlerin istemleri dışında her hangi bir savaşa girmek ve tarafı olmamız kaçınılmaz olarak iktidarların önünde ödev olarak durmaktadır. Çünkü çıkarlar, emperyalist güçlerin çıkarları ile paralel olduğunda; kaçınılmaz olarak onların suçuna da ortak olmak anlamına gelir…
Yaşamı savunan her birey, savaşa karşı olmalıdır diye düşünüyorum...
Savaş sınır tanımaz, çıkarların çatıştığı her yerde savaş olabilir ve bizler ister istemez taraf olabiliriz!
Bir arada yaşamak, sınırların ortadan kalktığı bir dünya için savaşa hayır, barış hemen şimdi!
İsmail Cem Özkan