28 Kasım 2013 Perşembe

Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?


Pedofili ya da çocuk sapkınlığı?

Ülkemizde kavram kargaşası devam ediyor, en son örneği pedofili ile çocuk tacizi, tecavüzü ve evliliği konusunda oluyor. Son olarak başlatılan kampanyada her türlü çocuğa karşı yapılan davranışlar bu başlık altına alınmıştır, fakat gerçekler öyle demiyor. Pedofili bir hastalıktır ve hastalığın belirtileri, sonuçları ve yöntemleri bilimsel olarak kategorize edilmiş ve bilimsel yayınlarda yayınlanmıştır. Ülkemizde ise pedofili hastalarının yapmış olduğu davranışlar dışında, pedofili hastası olmayan ama aynı veya benzer davranışları çocuklara karşı gösterenler var. Onlar ile hastaları birbirinden ayırmak gerek ama o sanıldığı kadar basit değildir. Uzman kişilerin ve uzman kurumların yapabileceği bir çalışmadır.
Ülkemizde kültür olarak çocuklara yönelik cinsel bir arzu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda en iyi örnek şu andaki cumhurbaşkanıdır. Evlendiği yaşlara bakarsanız daha iyi anlarsınız. Şimdi o tercih Sayın Abdullah Gül ya da eşinin tercihi değildir, töreler ve kültür o dönemde onu söylüyordu ve evlendiler. Şimdi kimse bize Sayın Abdullah Gül pedofili diyemez, çünkü sonra ki yaşamında bir devamlılığı yok. pedofili bir hastalıktır ve devamlılığı olan bir durumdur. Tedavisi yapılması zorunludur.
Ülkemizde çocuk tecavüzleri büyük bir bölümü hastalık değil, çağdaş yaşam düzeyinden bakınca bir sapkınlık ve doğal olmayan davranış biçimi olarak karşımıza çıkıyor ve cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum, çünkü bir anlık olarak yapılan bu davranış biçimi süreklilik göstermiyor ve bir anlık durum ile kendisini göstermekte. Suçlu yakalandığı an cezasını çekiyor, hayatında başka bir tecavüz, taciz olayına rastlamıyoruz.   Bu durumda olan kişiler hakkında mahkemelerde iyi hal vs gibi şeyler ile cezasının indirilmesine karşıyım. Töreleri ve gelenekleri kendi çıkarı ve kötü amacı için kullananlar mutlaka kamuoyu önünde teşhir edilmeli ve sonunda bu davranışın bir muayedesi olmalıdır...
Çocuk tacizleri, tecavüzleri genelde yakın akraba ilişkileri içinde ve ev denen o beton arma duvarlar arasında oluyor. Ve genelde buna benzer sapkın davranış biçimleri sanıldığı gibi çoğunlukta en alt ekonomik düzeyde olan insanların evinde olmuyor, daha çok okumuş, kariyer sahibi insanların evlerinde daha yaygın ve daha sık gözüküyor. Bu konuda yapılmış bir çok bilimsel çalışma eğer istenirse bulunabilinir, çünkü tecavüz ve taciz konusunda batı dünyası daha çok ilgilenmesinin arkasında bu sık görülen yerler ile alakalı olduğunu düşünürüm.
Üçüncü sayfa haberler içinde gün geçmiyor ki, çocuklar üzerine uygulanan cinsel saldırlar hakkında haberler çıkmasın. Gün geçtikçe daha görünür olan bu davranış biçimi aslında ülkemizde tabu konuların başında yer alıyordu. Bir bölgede uygulanan berdel vb gibi uygulamalar ailelerin rızası ile yapılan bir uygulama olarak bile karşımıza çıkarken, bazı bölgelerde erkek çocuklar oğlancılık kurbanı olduğuna şahitlik edebiliyoruz. Bunar törelerin ve kültürün şimdiki duruşumuza doğru vuran yansımalarıdır.
Kültür ve yaşama bakış açımız zaman içinde değişir, bir zamanlar normal olarak kabul ettiklerimiz zaman içinde normal dışı hatta sapkınlık olarak karşımıza çıkabilir. Bizlerden önceki kuşakların dünyaya bakışı ile bizim dünyaya bakış açımız artık çok farklı, önceliklerimiz, düşünce biçimimiz, yaşam kalitemiz ve sosyal çevremiz çok değişmiş konumda. Yalnızlaşan insan, beton arasında ezilen ve sosyal çevrenin olmaması ile kendisini sapkılığa kadar verecek şekilde hastalaştıran bir düzenin içinde; hastalık nerede başlıyor, sapkınlık nerede mihenk taşını buluyor belli değil ve her şey iç içe geçtiği için kim hasta kim sapkın eğimli bilinmiyor…
Kavramların karışması ve kime nasıl bakacağımız bu kargaşa içinde kişiler çıkarlarına geldiği gibi seslendirmekte ve yorumlamaktadır.
Konumuza son vurgu yaparak noktalayalım, pedofili çağdaş yaşamın daha da yaygınlaştırdığı bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi yapılmalı ve suçlular cezaevi yerine özel kliniklerde tedavi altına alınmalıdır, çünkü cezaevinden çıktıktan sonrada aynı davranışı göstermekteler. Sapıklar ise daha farklıdır ve aralarında çok ince bir çizgi vardır. Sapıklar genelde çocuğun çevresinde yer alır ve genelde aile içinde bu sapkınlıklar ele güne karşı kapatılır. Aileler çocukları için bu üstünü kapatma yerine açığa vurmalı ve suçlu kim olursa olsun cezasını çekmesi için mahkemelere taşınmalıdır. Çünkü tacize veya tecavüze uğramış çocuk ömür boyu bu yükün ve acının kısaca travmanın içinde yaşayacaktır. O çocuk tedavi edilmeli, acısı olabildiğince azaltılıp yaşama ve sosyal çevre içine normal bir vatandaş olarak katılması sağlanmalıdır.
Pedofili hastalığı ile ilgili kampanyalarda eli kirli erkek eli kullanılmaktadır ama yazımızdan da anlaşılacağı üzerine el kirliliği işçi eli olmadığı, o el daha çok çocuk kanı / gözyaşı ile kirlenmiş eldir. Grafik çalışması yapanlar önyargıları ile olaya bakmaktalar ama önyargılarımızı bir yana bırakıp gerçekler ile yüzleşmemiz gereklidir. Pedofili hastalığı kırsal kesimden daha çok şehirlerde ve modern yaşam dediğimiz alanlarda gözükme olasılığı daha fazladır. Pedofili hastalığında yüzde yüzüne yakın kız çocuklarına karşı suç işlenir, sapkınlıkta ise oran erkek kız farkı gözetmeden çocuğa karşı suç işlenir.
İsmail Cem Özkan

21 Kasım 2013 Perşembe

KÖSEM SULTAN


KÖSEM SULTAN

Şehir Tiyatroları bu sene 100. yılını kutluyor. Yüzüncü yıl etkinlikleri henüz tam başlamadı ama tarihin karanlık sayfalarından sahneye bir ışık yansıdı. Bugün oyuncular yazarın yorumuna yeni yorumlar katarak bizler ile buluşturdu. Kösem Sultan, gerileme döneminin önemli bir figürüdür. Saray içinde yaşanan entrikalar ve mücadele geçmişin kavgasını bugüne yansıtmakta ve bugün ile ilgili mesajları satır alalarında vermektedir.
İki sahne şeklinde karşımıza çıkan Kösem Sultan oyunu, ilk sahne; ara vermeden önceki son sahne hariç tek ışık, tek ses ve metin okur gibi konuşmaların içinde seyirciyi kucaklayamadı diye düşündüm. Ya da ben salonun en arkasında yukarıdan aşağıya bakarken, hava klimasının yetersizliği içinde öyle düşünmüş olabilirim. Oyunun içine dahil olamadım, beni iten, öteleyen sanki bir el varmış hissine kapıldım. Gerçi bu duyguya salona ilk girdiğimden itibaren hissetmeye başladım, çünkü önceden yer ayıranların isimleri koltuklara iğnelenmiş ve iki çalışan salonun içinde bu isimlerin olduğu sıraları söyleme çabası içindeydiler. Çabası içindeydiler, çünkü başlarında yüzlerce insan birikmiş halde sağdan soldan gelen isimleri algılayıp, o isimleri kağıttan bulup, koltuk numarasını söylemeleri gerek. Kaos ortamında sağa sola, koltuk üzerinde isimlere bakmaya çalışırken, bir bakmışız oyun zamanı gelmiş. Oyun zamanı gelmiş ama hala koltuğunu bulamayan ve koltukta iğnelenmiş isimleri yere atıp oturanların olduğu bir atmosfer içinde oyunun gongu çaldı ve oyun sahne dedi.
Osmanlı döneminin önemli kadın figürlerinden biri olan Kösem Sultan, sahnede ışıkların altında bize metin okur gibi konuşması ve paşaların, ağaların kağıttan okur gibi sesleri ile başladı.
Sahne sade ve tek dekor üzerine kurulmuş. Sahneye nerede olduğumuz hissimizi veren üçgen şeklide dik dikdörtgenler üzerine motiflerin olduğu hareketli üç parça ile sahne içinde alan kazanılmış ve bana göre iyi düşünülmüş bir sahne düzeni. Şaşalı, iktidar odası ve sokağı aynı alan içinde karşılayan bir düzen. Işık aynı noktadan ve aynı güç ile sahneyi aydınlatmada, ışık sanki sabit kalmış gibidir. Ses oyuncuların doğal sesi ve iç konuşmalar mikrofon ile verilmiş. -Uzaktan seyrettiğim için oyuncuların mimikleri ve yüz ifadelerini göremedim.- Ama hissettiğim kadarı ile oyuncular tarihi kişiliklerin kişiliği altında ezilmiş gibi…
Müzik bana göre başarılı ama seyirciyi oyuna çekecek güçte ve arada uyarıcı fonksiyonunu sanki yerine getiremiyormuş gibi hissettim, ama elbette nereden sahneye baktığım çok önemli. Salonun en arkasından, aşağıya bakarak bu oyunu izledim, izlerken, ‘keşke avcıların kullandığı dürbün elimde olsaydı’ dediğim anlar oldu.
İkinci bölüm ilk bölüme göre daha başarılı ve seyirciyi daha kucaklar tarzdaydı. Oyun içinde bireyler metin okur gibi konuşmaktan tamamı ile kurtulmuş, normal ve olması gerektiği gibi seslerini kullanmaya başladılar. Kostümler oyunun içeriğine uygun ve sahne üzerinde her ayrıntı titizlikle düşünülmüş olarak gördüm, her bir parça bir şeyi çağrıştırıyor ve bir birini tamamlıyor…
Kösem Sultan ihtirasları için halkı ve çevresini nasıl yönlendirdiği, iktidar hırsı ve iktidarın tek elinde toplanması için oğlu İbrahim’i, torunu öldürmekten geri duramayacağı ve toplumun algısını ve davranışını dağıttığı hediyeler ve rüşvetler ile yönlendirebileceğini gösteren bir oyundur. Tarihin dehlizlerinden bugüne bir şeyleri fısıldamaktadır, anlayana diyeyim…
Tiyatro oyununu nereden izlediğiniz ve baktığınıza göre algılarınızın nasıl değişeceği konusunda bana bir tecrübe kazandırmış bir günü yaşatan Şehir Tiyatroları çalışanlarına teşekkür ederim.
100. yaşını kutlayan Şehir Tiyatroları dönemine uygun bir oyun sahneye koyduğu ve Engin Uludağ gibi değerli bir usta tiyatrocuyu bizim ile buluşturduğu için ayrıca teşekkür ederim.
İsmail Cem Özkan
Not: Salona giriş ve yer sorunu çok basit bir şekilde çözümlenebilecek olanaklar varken, neden salonun ana giriş kapısının ve merdivenlerin orada seyirci karşılanır anlamış değilim. Büyük birikme ve bir kaos ortamının içinde, salonda koltuklar arasında insanların isim araması ile havasız salonu daha kasvetli hale getiriyor. Eğer zorunlu ise isimler ve koltuklar, daha önceden kişilere bilgi verilebilir ve sizlerin yerleriniz şurasıdır denilebilir. Bu oyunu sadece izleyici değil de yazmak ve yorumlarını paylaşmak için izleyenler içinde başka bir düzenleme düşünülemez mi? Eskiden tiyatro eleştirmenleri için, medya çalışanları için bir bölüm olurdu, şimdi isim arama yüzünden hangi arkadaşa selam verdim, hangisine veremedim kaosu içinde oyuna konsantre olmaya çalıştım. Bu yaşadıklarım benim kişisel algımın sonucu olabilir, çünkü o kadar akıllı insanın biz seyirciyi oyundan uzaklaştırmak için böyle bir yol bulduğunu düşünemem… tiyatro oyuncusu kadar izleyicisinin de iyi konsantre olması gereken yaşanan bir zaman dilimi olduğunu hep düşünüşümdür. Algıları sahneye doğru açık olan seyirciyi ancak salonun durumu belirler diye içimden geçirdiğimi kelimelere döktüm.


KÖSEM SULTAN
Yazan TURAN OFLAZOĞLU
Yöneten ENGİN ULUDAĞ
Sahne Tasarımı RIFKI DEMİRELLİ
Kostüm Tasarımı NİHAL KAPLANGI
Efekt ERSİN AŞAR
Yönetmen Yardımcısı GÜNEŞ HAN
OYUNCULAR
BERK SAMUR, BURAK DAVUTOĞLU, CANER BİLGİNER, CANER ÇANDARLI, ÇAĞIM DEFNE GÜRMEN ÜSTÜN, DOĞAN ŞİRİN, ENES MAZAK, ERGÜN IŞILDAR, ERHAN ÖZÇELIK, GÖKSEL ARSLAN, GÜNEŞ HAN, KAYRA ERKMENKUL, KUTAY KIRŞEHİRLİOĞLU, MEHMET BULDUK,METİN ÇOBAN, MEVLÜT DEMİRYAY, MURAT DERYA KILIÇ, MÜGE ÇİÇEK TÜRKOĞLU, MÜNIR KUTLUĞ , OZAN GÖZEL, ÖMER BARIŞ BAKOVA,ÖZGÜR EFE ÖZYEŞİLPINAR, SELÇUK YÜKSEL, SERDAR ORÇİN, ŞEBNEM KÖSTEM, TOLGA YETER, YALÇIN AVŞAR, ZEYNEP ÖZYAĞCILAR

http://www.galatagazete.com/o/index.php/sanat/tyatro/7898-koesem-sultan.html

Yüzleşme yeri…


Yüzleşme yeri…

Mahkemeler yüzleşme yeridir, bir anlamda bir platformdur. Orada görüşler ve olaylar masaya yatırılır ve tarih ile insanlar yüzleşir.
Olması gereken mahkemeler bu ülkede kağıt üzerinde kalmış, hukuk fakültesinde sınav sorusu olarak yerini her daim korumuştur. Olması gereken dışında yaşayan bir uygulama vardır ki, bu ülkenin yakın tarihi içinde bir çok örneği ile karşı karşıya kalırız. İstiklal mahkemeleri ülkenin kuruluş aşamasında bir öç alma, potansiyel düşmanı yok etme aracı işlevi görmüş ve bugün dahi o mahkemelerin kayıtlarına sağlıklı bir şekilde ulaşamıyoruz. Mahkeme var, hükmü var, idam edilenleri var ama idam edilenlerin mezarları yok.  Ya da daha başka örneği, mahkeme tutanakları yok ama sonuçları ortada… Ülke kuruluş aşamasında her şeyin hukuka uygun, evrensel kurallar içinde olduğunu söyleyemeyiz ama devlet kurulduktan ve istikrar sağlandıktan sonra iktidar kavgası ile; iktidarın muhalif olanlara karşı mahkemeleri bir silah gibi kullandığına şahitlik ediyoruz. Mahkeme salonunda hakim, henüz kendisi dahi verilecek kararı bilmezken, siyasi iktidar kararı çoktan yandaşlarına ve sırdaşlarına açıkladığına tarihin kanlı ve karanlık dehlizlerinde şahitlik edebiliyoruz. Tarihin karanlık koridorlarında fısıltılar, yazılanlardan daha fazladır ve her fısıltı başka bir gerçeğin üstünü açmaktadır.
Öç almak adı altında göze göz, dişe diş mantığı içinde üç siyasi idamına karşı, o suça hiç bulaşmamış, suçun işlendiği tarihte henüz çocuk olanlar, işlenmemiş suçlar bahane edilerek idam edilmiştir. İdam kararları meclisten geçmiş ve meclis ile Türk halkı adına idamlar onaylanmıştır. O suça sadece hakimler ortak olmamış, mecliste bulunan tüm siyasi partiler ve onların temsilcileri de önceden verilen kararı onaylamıştır.
Darbe süreçlerinde hukuk rafa kaldırılmış, askeri mahkemeler sivil vatandaşları yeteri kadar sorgulamadan hüküm vermiş ve uygulamıştır. Her darbe sonrası çıkan aflar işte bu kararların yanlışlığının toplum vicdanı karşısında geri adım atamanın bir göstergesidir. Çıkarılan tüm aflar bir ihtiyaç üzerine çıkarılmıştır, yoksa durduk yere olmamıştır.
Seçimli dönemlerde ise olağan üstü durumlar her daim olagelmiş ve olağanüstü durumlar için olağanüstü yetkili mahkemeler hep görev başında olmuştur. Olağanüstü demek; siyasi iradenin hoşuna gitmeyen tüm girişimleri bir hizaya sokmam ve disipline etmektir. Siyasi iradenin ihtiyacına göre toplumu yeniden biçimlendirmek mahkemelerin görevi olmuş ve mahremler muhalif olanların başında sallanan kılıç gibi durmuştur.
Bizim gibi üçüncü dünya olan ve adı ılımlı İslam’a çıkmış ülkede mahkemeler yüzleşme yeri değil, hüküm verildiği yerlerdir. Önceden verilmiş hükmün ilan edildiği alandır. O yüzden mahkemelerde taraflardan çok, katilini koruyan devlet görevlilerinin olması tesadüfî değildir. Suçlu her daim ölendir, yaşayan ise kader kurbanı olarak görülür. Kader kurbanı ise devlet lehine suç işlemişse af edilir. Af edilmezse de en hafif ceza ile aklanır.
Gezi Direnişinde ölenlerin mahkemeleri başladı ve senaryoya uygun bir uygulama ile karşı karşıyayız. Gerçek dava, bu sistem ve bu zaman dilimi içinde olacağını düşünmüyorum. Bunun gibi siyasi davalar uluslararası mahkemelerde ve uluslar üstü hukukun hakim olduğu yerlerde olacağını düşünmekteyim.
Tarih ile yüzleşmemizi kendi ülkemizin toprağında yapabileceğimiz inancım bu zaman dilimi içinde maalesef yoktur.
İsmail Cem Özkan

9 Kasım 2013 Cumartesi

Sanat mı, sanatçı mı meta, onu anlamadım!


Sanat mı, sanatçı mı meta, onu anlamadım! 

Liberal ekonominin çılgınlığı dünyanın her ülkesine bir şekilde dokunmuş ve kendisine özgü bir düşünme biçimi yaratmıştır. Her şeyin alınıp satılabileceği koşullar içinde oluşturulan bienaller, festivaller, sergiler ve fuarlar bu yeni düşünce yapısına uygun bir şekilde organize edilmekte ve her alanı bir pazar olarak kurgulamaktadır.
Her kalabalığın olduğu yerde bir pazar alanı kurulu ve üretilen ne varsa, üretici ile birlikte satılabilinir!
Bu elbette ilk başlarda ürkütücü ve hatta yok canım öyle şey olur mu dedirtecek bir cümle, fakat bugün gezindiğim fuar ile bunun olabileceğine ikna oldum diyebilirim. Çünkü, sanat galerilerinin bir biri ve sanatseverler ile irtibat içinde olabilmek ve ilişkileri geliştirebileceği bir alanı ziyaret ettim. Bu ziyaretimin içinde gözlemleyebildiğim; sanat eserlerinin sahibi olan sanat galerileri ve müzeler ellerinde olan ürünleri meta olarak fiyat biçmiş ve o fiyat üzerinden satışa sunmuş görünmektedir. (Fiyatlanma ve kıstasları nasıl ve kimler tarafından oluşturulur bilemem ama anladığım kadarı ile ortak bir sessiz bir anlaşma oluşmuş durumda.) Bir birine benzer eserler birbirine yakın fiyatlardan satış içinde olduğu ve pazarlık payının da olduğunu gördüm.
Bazı sanat galerileri duvarında sanat eseri yanında sanatçılarının isimlerinin olduğu ve bu sanatçıların o sanat galerisi için ürünlerini ürettiklerini düşündüm. Her galeri tarafından maddi olarak desteklenen belirli sanatçıların olduğu izlenimimi bazı yayınevlerinin bazı yazarlar ile anlaşmalar yaptığı önyargımdan çıkardım. Sonuçta yayınevi de sanat galerisinde ticari bir işletmedir ve kendileri için üreten sanatçıların olması onlar için ticari yaşam içinde bir avantaj sağlar.  A sanatçısı eserini B sanat galerisinden elde edebilirsiniz, onun eserini ancak orada bulabilirsiniz düşüncesinin oturması bir anlamda ticari yaşam için bir süreklilik ve riskin en alt düzeye düşürülmesi anlamına gelir. Sanatçının her eserinin değişik sanat galerilerinde satışa sunulması hem eseri ucuz gösterir hem de sanatçının bant üretimi yaptığı izlenimi oluşturarak eserin fiyatı daha aşağılara çekilmesine sebep olabilir, kısaca süpermarkette satılan ürün işlevi görebilir. Elbette bu sadece sanat eserleri için geçerli değildir, bazı mimarlar, mobilya, elbise, ayakkabı dizaynı yapanlarda belirli firmaların şemsiyesi altında özgün ürün verebildikleri gibi, sipariş üzerine de eserlerini biçimleyebilmektedir.
Sanat galerileri dünyanın değişik ülkelerinde ve değişik kültürlere hitap ediyor olmalarına rağmen, bu fuar alanında görebildiğim sanat eserlerini değişik sanatçılar tarafından yaratılmış olmasına rağmen, bir birine benzer teknikler ve birbirine benzer düşünce yapısı ile üretildiğini düşündüm. Bu zaman dilimin beğenisi sanki dünya üzerinde yatay olarak seyretmekte ve parası olanlar bu beğeniye uygun eserlere paralarını yatırım ya da kendi evi/ işyerinde sergilemek için almaktadır. Dünyada beğeniler birbirine daha yakın olmaktan çıkmış, iç içe geçmiştir.
Dünya daha da küçülmüş, sermaye akımı olabildiğince hareketli ve yatırım araçları biraz daha çeşitlenmiştir. Bankaya para yatırmak ile bir sanat eserine para yatırmak arasında ya da borsa da değerli bir kağıda yatırım yapmak arasında düşünce anlamında hiçbir fark yoktur. Sanat eseri bir meta halindedir ve dünya üzerinde elden ele, kasadan kasaya, sanat galerisinden sanat galerisi ve açık artırma salonlarına kadar her alanda dolaşmaktadır.
Bu işi evrensel olarak düşünenler; elbette üreticiyi kendisine bağlamak ve kendisi için eser üretmesini desteklemek ve siparişe uygun çalışmalar yapmasını beklemek kadar doğal bir ticari yaşam ilişkisi içinde olması doğal olarak algılanır hale gelmiştir.
Ticari yaşamımız meta olan şeyler üzerinden devam etmektedir. Yazar, sanatçı veya ustalar bu liberal ekonomi çarkı içinde metaya dönüşmüştür, riskin daha az olduğu bir şemsiyenin altında üretmeye ve sipariş olarak istenileni yapmaya ve de kendisini piyasanın gerekleri yönünde değiştirmeye ve değiştirmeye devam etmektedir. Bu çarkın içinde olanlar, karşılıklı çıkarları gereği sözleşmeler imzalamakta ve beklentilerini gerçekleştirmek için her türlü (satış için) ortam girmekte ve bir birlerini desteklemektedir. Kitap fuarına yazarlar okuyucu ile buluşmasından daha çok yayınevi için kitap satışını arttırmak için oradadır ve kitaplarını imzalayarak bir anlamda yayınevi için pazarlama elemanı olarak çalışmaktadır. Sanat fuarlarında ressamlar, grafikerler ya da yaratıcılar; sanat galerisi için (eserinin satışının daha cazip hale getirmek için) lobi faaliyeti içinde, alıcı ile buluşmada en çok aracı konumundadır ve bu buluşmadan en çok sanat galerisi yararlanmaktadır.
Sanat mı, sanatçı mı meta konumuna gelmiştir bu yeni ekonomik ilişkiler içinde?
İsmail Cem Özkan

Not: Contemporary İstanbul 2013, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda olan gezim sonucunda kafamda oluşan fikirlerdir.

5 Kasım 2013 Salı

kısa bir protesto yazısı


kısa bir protesto yazısı

bugün facebook'taki kişisel duvarımda gördüm, abidin dino için portra karikatür sergisi yapılıyormuş. abidin dino'nun çizgisine, duruşuna ve siyasi tercihine uzaktan yakından ilişkisi olmayan ve bugün ki duruşları ile abidin dino vb.rine küfür edenler onu anıyor. sanırım anarken de küfür ediyorlardır ve bu sayede onun ismini ve duruşunu bozmaya ve yanlış imajlar vererek onu yok etmeye ve de altını boşaltmaya çalışıyorlar. 
 
bu sergiyi organize edenler kimlerin olup olmadığını bilmiyorum ama seçici kurul içinde kendilerine kemalist diyenden, liberal diyene kadar değişik kesimlerin temsilcileri bulunmaktadır. çalıştıkları ve bulundukları ortam ile hem iktidarı eleştiren hem de iktidarı savunan konumunda olan insanların birliği.  kısaca zıtların birliği diye okuyabiliriz. bu ananların bazıları için şimdi sormak gerek, yahu kardeşim hem dinciler ile çıkarın gereği al külah ver külah yaşıyorsun, sonra kendini görmez gibi dincileri eleştiriyorsun.. namuslu ve dürüst olun... 
 
komünist ve tercihleri yüzünden bedel ödeyenleri ancak bedel ödemişler ve onu temsil eden kurumlar anabilir... 

türk karikatürü içinde ne kadar nazi vb olduğunu unutmayın. türk karikatürü aydınlık yüzü kadar geçmişi pislikler ile örülüdür... pisliklerin üzeri örtüle örtüle ve izleyicileri kandıra kandıra mizahı iktidarı savunan bir araç konuma getirdiniz, bu tutum artık sonlanmalı ve mizah olduğu konumuna geri dönmelidir. 

yapanları kınıyorum, faşizme ve dincilere çanak çaldığınız ve devrimci komünist insanların altını boşalttığınız için... her anma pozitif değildir, bunun gibi negatifte olur...
ismail cem özkan

28 Ekim 2013 Pazartesi

HDP, yeni umutlar ile siyasi hayata merhaba dedi.

HDP, yeni umutlar ile siyasi hayata merhaba dedi.

HDP (Halkların Demokratik Partisi) hafta sonu yapılan kongresi ile tabela partisi olmaktan çıktı ve siyasi yaşamımız içinde kendisine biçilen rolü oynamak için yerini aldı. Elbette bundan sonra HDP üzerine bir çok yazı yazılacak ve tartışma konusu edilecektir. Siyasi yaşama henüz yeni adım atmış bir parti hakkında benim önyargımı kısaca yazayım istedim.
HDP parti olmayan parti olarak kurulmuş bir ittifaklar birliğidir. (Bu önyargıma MYK seçimlerine bakarak rahatlıkla söyleyebilirim, HDK’nın (Halkların Demokratik Kongresi) bir izdüşümü gibi) bu ittifakların ne kadarı birbiri ile uyumlu, ne kadarı olaylara ortak pencereden bakıyor bilemiyorum ama yakın geçmişimize bakarak bir biri ile yan yana gelmesi dahi düşünülemeyen yapılar bu ittifak /proje içinde yan yana gelmiş konumunda... AKP ile sıcak ilişki içinde olandan, AKP ile mücadele edene kadar siyasi yapılar bu parti gibi olmayan partinin içinde kendilerine koltuk bulmuş gözüküyor.
ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) kuruluş aşamasında ki durumuna uygun bir görünüm veriyor. ÖDP kuruluşundan kısa bir süre sonra Kürt sorununa bakış açısı yüzünden parçalandı. HDP ise Kürt sorunu yüzünden parçalanmayacağına inancım tam, çünkü hepsinin ortak noktası Kürt sorununda tek muhatabın PKK (Partiya Karkerên Kurdistan) ve devlet olduğu görüşünde hemfikir. Açılış konuşmasında Levent Tüzel müzakere içinde üçüncü güç olmayacaklarını açıkça ilan etmiş konumundadır.
HDP, Gezi Direnişinin sloganlarını kullanabilir ama “Gezi Ruhunu” içinde taşıyabilecek bir yapısı yok, çünkü gezi; partisi olmayanların seslerini olabildiğince yükselttiği bir platform özelliğini gösteriyordu. Örgütlenme dikey değil, yatay ve her bireyin sesini duyurabileceği platformları içinde barındırıyordu odak noktası Kürt sorunu değildi. HDP ise partilerin ve siyasi yapıların bir ittifakı konumundadır, o yüzden HDP, gezi partisi denilemez.
Devletin ‘akil insanları’ ile PKK seçtiği ‘akil insan’ olduğunu söyleyebileceğimiz insanlar bir araya gelmiş ve yeni bir propaganda aracı olarak kurulmuş bir parti gibi olmayan parti görünümündedir. Siyasi partiler her ne kadar heterojen yapı göstermiş olsalar da, ortaklaştıkları ve amaçları yönünden homojen bir yapı özelliği gösterirler. Her bir üyesinin duruş ve bakış açısı farklı olan siyasi yapıların oluşturduğu bir siyasi parti, siyasi hayatımız içinde bir iki deneme dışında olmamıştır. Parti, ideolojik ve çıkar birliği olanların bir araya geldiği bir örgütlenme biçimdir. HDP bu anlamda çıkar birliğini Kürt sorunu üzerine kurmuş gözükmektedir. Türkiye’yi kucaklayamayan BDP (Barış ve Demokrasi Partisi), HDP ile Türkiye’yi kucaklamak ve “çözüm süreci”nde görüşlerini geniş tabana anlatma arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmış gibi izlenim vermektedir. Almanya’da olan bir siyasi parti CDU ve CSU örneğinin Türkiye’ye uygulaması olarak bir anlamda karşımıza çıkmaktadır.
HDP kuran bileşenlerin aynı zamanda hala yasal olarak açık olan siyasi partilerin bir temsilcisi ve organik ve ideolojik bağları devam etmektedir. HDP içinde o partilerin bir temsilcisi konumundalar. HDP, gerçek anlamda bir parti olduğunda diğer partilerin HDP çatışı altında birleşmesi beklenmektedir. Bu birleşme oluncaya kadar HDP yukarıda da sözünü ettiğim gibi parti olmayan parti özelliğini koruyacaktır.
ÖDP, kuruluş sürecinden bugüne kadar parçalana parçalana küçülmüş ve kalanların yeniden sokaklarda sesini yükseltmek için politikalar ürettiği zaman dilimi içinde (Gezi direnişi kısa öncesi ve sonraki süreç) ; ürettiği sloganların (radikal söylemlerinin) ağırlığını parti örgütlenmesi kaldıramadı, çünkü ona göre örgütlenmiş bir yapısı yoktu. Gezi direnişi sırasında bu sloganların hayat bulacağı her türlü koşullar hazırdı ama parti bir anlamda olayların gerisinde kaldı ve çöktü... (Çok iddialı söz olduğunun farkındayım ama ne yapayım ki o günden beri ÖDP medyada eş genel başkanın görünmesi dışında pratikte bir politika üretmediği gözlemime dayalı olarak oluştu. Parantez içinde parantez açmış olacağım ama yanlış anlaşılmaları en aza indirmek ve sonrası tartışmamak için vurgulayayım; Gençlik Muhalefeti ve BirGün Gazetesi satışı ve değişik olaylarda isimlerinin duyulması partinin çalışması anlamına gelmiyor, sadece bir biriminin başarısı olarak öne sürülebilir, ki BirGün Gazetesi ÖDP yayın organı değildir.)  Üretilen sloganlar ve söylemler devrim üzerine olduğunda ona göre örgütlenmek gerektiğini pratikte gösterdi.
HDP, hedefi içinde devrim yok ama müzakere ve Kürt sorunun çözüm sürecinde nerede duracağı net ama PKK nasıl bir strateji izleyeceği konusunda netlik yok. Parti, PKK göre nasıl biçimlenecek ve tepki gösterecek işte işin kritik noktası burası olduğunu düşünüyorum...
Siyasi yaşamımıza katılan HDP’ye karşı önyargılarımdan bahsettim ama ne olursa olsun yeni kurulan parti hayırlı uğurlu olsun... Yeni bir deneme ve bu projeyi hayata geçirenler umarım hedeflerine ulaşırlar demekten başka elimden bir şey gelmiyor...
İsmail Cem Özkan


18 Ekim 2013 Cuma

Coğrafya değişti, roller değişmedi!

Coğrafya değişti, roller değişmedi!

12 Eylül 1980 sonrası gelişen olaylar içinde Kürtler belirleyici konumunda olmuşlar ve o belirleyici konumunda olmalarından dolayı devlet, el altından kendisine bağlı mücadele edene karşı yapılar oluşturmuştur. Kürtlerden oluşturdukları bu yapılar devşirme modeli yanında, kendisine özgü yapılarda olmuştur. Devlet maaşı ile koruculuk sistemi yetersiz kaldığında başka bir yapıyı dünyada örneklerine bakarak oluşturmuştur. İsrail, Filistin hareketini yok etmek için Hamas örgütünü kurması gibi, bizde de Hizbullah bu amaç içinde kuruldu. (90 yılların mücadele tarihi ve o dönemin Hizbullah’ı devlet tarafından zayıf düşürüldüğü için; bu sonucu olaylara bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz.) Elbette o hareket içinde yer alanlar bu tezgahlanan oyunun farkında bile değillerdir, çünkü toplumsal hareket içinde yer alan her hangi bir kimse ne oluyor diye kendisine dahi soramadan bir fırtınaya kapılmış gemi gibi sağa sola savrulmaya başlar ve görebildiği en yakınında bulunan limana sığınacaktır.  En yakın liman her daim korunaklı olmaz, can kayıbı vermemek için sığınılan limanda daha fazla can kayıbı verilebilinir.
Tarih, destanlar, mitolojiler içinde de bu gerçek fısıldanır. Klasik Yunan edebiyatı içinde limanların ve sığınaklı yollarda oluşturulan tuzaklardan bahseder, hepimiz okumuşsuzdur veya duymuşuzdur ama yaşam o birikimleri görmezden gelir ve aynı hatayı tekrar yapmayı insanları itekler ve girdabın içinde çırpınmasını izler. Tarih acımasızdır ve ders çıkarmayanlara acıyı olabildiğince bol bol yaşatır.
Hizbullah tarihi içinde en aktif yılları ağırlıkta PKK karşı yaptığı sistemli cinayetler önemli yer tutar. Okulda okuyan kız öğrencilerin yüzüne kezzap atmaktan tutun, sinsice arkadan gelip satır ile saldırmaya kadar her türlü korkuyu büyüten saldırı aracını kullanmıştır. Hizbullah yapısı gereği Kürt bireylerden oluşmuş olsa da İslam adı altında ümmetçi bir örgüttür. Ve evrenseldir bir anlamda. 90lı yılların kanlı bilançosu içinde ülkemiz topraklarında adı konulmamış savaşın tarafı olmuş, devletin yanında yer alıyormuş gibi izlenim doğmuştur. Aslında devlet onu bir süreliğine kontrollü bir şekilde büyümesine izin vermiş, yaralı olarak hareket edebilecek kadar harekete alanı bırakmıştır. Belirli bir coğrafya içinde hareket ederken, o coğrafyanın dışında eylem yapmalarına izin verilmemiştir.
Devlet, gerek gördüğünde kontrol altında tuttuğu değişik örgütler ve cemaatler kurmakta ve kendi güvenliği için onların küçük ama etkili olabilecek şekilde yaşamalarına izin verir. Bu sadece bizim devlet için geçerli değildir, tüm devletler kontrol edebilikleri yeraltı örgütlere ve kara paranın hareket etmesine izin verir, aksi halde devletin varlık nedeni sorgulanır.
ikibinli yılların ortasına doğru gelirken, Ortadoğu bölgesinde savaş ve çatışma içinde artık ülkemiz de yerini almış, 12 Eylül 1980 yılından beri batı (ABD ve AB) tarafından iteklenen ülkemiz artık Ortadoğu ülkesi konumunda; reaksiyonu ve düşünce yapısı ona göre biçimlenmiş durumdadır.
Olaylara akılcı davranış yerine, şişirilmiş tarih bilgisi içinde duygusal ve iki adım ötesini göremeyecek kadar dış ve iç politika bu ülkenin yeni konumuna uygun olarak toplum mühendisleri tarafından günlük yaşantımıza empoze edildi.
Bu yeni duruma uygun hükümet, askerlerin akıllı dokunuşları sayesinde tek başına iktidara getirtilmiş, global organizasyonlarda eş başkanlar adı altında pırıltılı sözler ile ülkemiz Ortadoğu ülkeleri liderlerinin kötü bir kopyası konumuna geldi. Padişahlık hayali kuranlar, başkanlık hayali ile yanıp tutuşanlar tipik Ortadoğu ülkesi liderleri duygusallığı içindedir.
Demokrasiyi çoğunluk haklarının korunduğu sistem olarak algılayan ve her şeyi çoğunluğun ihtiyacına göre planlayan bir iktidar görünümü içindedir, elbette bu çoğunluk kavramına nereden baktığınız ile ilgilidir. Azınlık olan, bir bakmışsınız çoğunluk olmuş ve çoğunluk olduğu halde mağdur rolü oynayamaya devam eder, çünkü alışkanlıklar (=çıkarlar) kolay kolay değişmez, değişmesi demek o alışkanlığın bozulması anlamına gelir.
Hizbullah sempatizanı olan ve tabanını oluşturan Kürt gençleri 90lı yıllarda PKK karşı savaşırken, bugün Suriye içinde iç savaşta PYD (PKK) karşı aynı rolü oynarken kendilerini bulmuştur. El Kaide saflarında yerlerini alan bu gençler, en kanlı savaşa bugünlerde imza atmaya devam ediyorlar. Tarih yine aynı şekilde acımazsızdır ve savaş alanlarında iki cephede kardeşler bir birlerine bomba ve kurşun atmaya devam ediyorlar.
Savaş kuşağı olan gençler, ölmek ve öldürmek dışında bir şeyin farkında olmadıkları için, kendilerine biçilen rolü oynamaya devam ederken, kimlerin çıkarlarına hizmet ettiklerinin farkında bile değiller. Kanlı ve o kadar da kirli bir savaşta yaşayanlar, olayların rüzgarına kapılmış şekilde hayatta kalmak için değişik liman ararken, buldukları liman daha kanlı bir maceraya sürüklemekte ve yaşamak için sığındıkları limanlar onlar için ölüm çukuru ve girdabı konumundadır.
Tarih bitmiş olayları yazar, devam eden olaylar hakkında sadece dip notları tutar, olaylar sistemli ve planlı bir şekilde yeni dünya düzeni için uygulanmaya devam ederken, tarih sayfaları milyonlarca insanın kanı üzerine yazılmaya ve kan ile yazılmaya devam ediyor.

İsmail Cem Özkan