12 Nisan 2014 Cumartesi

Kelimeler sizi etkilemeye devam ediyor…

Kelimeler sizi etkilemeye devam ediyor…

İkinci dünya savaşı sırasında yaşanmış ama her savaşta yaşanabilecek bir savaş görüntüsü. Bir manastırda Almanlar tarafından esir alınmış Sovyet askerleri. Sovyet ordularının geldiğini ve savaşı kaybedeceğini gören Alman askerleri manastırı terk etmesi ile başlar Yüzbaşı Vukhov’un gerçeği.
Manastırda bir oda hücreye dönderilmiş, sorgulanmayı bekleyen yedi kişi, çırılçıplak olarak sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Ortalık birden anlamsız şekilde sessizleşmesi… Hücrede kalanlar savaş esiridir ve sorgulanmak için sırayı beklerken, bir de alman askerlerinin onları terk ettiklerini hissederler, o hissin ne kadar doğru olduğunu anlayabilmek için hücrenin yukarıda kalan penceresine ulaşmak isterler. Rubin jimnastikçidir ve insan bedeninden bir kule yapmayı önerir ve yaparlar. Üst üste oluşturulan kulede pencereye yaklaşırken kule devrilir, Rubin anlık olarak gördüğü manzarayı arkadaşları ile paylaşır. Alman askerleri çekilmektedir ama onları hücrede unutmuşlardır ya da bilerek bırakmışlardır. Terk edilmiş bir manastır ve manastırın hücreye dönderilmiş odasında yedi mahkum!
Yedi çıplak mahkum, terk edilmiş manastırda bir hücrede kaderleri ile baş başadır. Onların sesini duyacak ve kapıyı açacak ne biri vardır, ne de ellerinde bir alet, çünkü sorgulanmak için çırılçıplak bırakılmış ve elleri dışında başka aletleri olmayan yedi insan. Dört duvar içinde sağlam bir kilitli kapının arkasındadır. Ne suları vardır ne de yemekleri. Yedi insan beklemekten başka olasılıkları yoktur, birisi görecek ve gelecek onların kapısını açmasının dışında olasılıkları yok!
Manastırlar şehirlerin dışındadır, dağların eteklerinde ve ulaşılması zor yerlerdedir. İnzivaya çekilen rahiplerin çilehaneleridir. Aynı zamanda eğitim yerleridir. O yüzden saldırıya ve rahatsız edilmeye karşı savunması ulaşımın en zor olduğu alan seçilir. Gözden uzakta ve sessizliğin içinde kale gibi korunaklı ama askeri olmayan, mahkumu olan bir yerdir. Yedi savaş tutsağı, bir hücrede, çırılçıplaktırlar. Ne suları vardır, ne da aşları. Yedi insan bir birine bakar, birbirinden güç alırlar ama onunda sınırı vardır. Çünkü susuzluk, açlık; dayanışma ve bir arada olmanın da sınırını çizer.
İçlerinden biri komutandır, o bu çaresiz duruma bir öneri sunar, çünkü toplu ölmek yerine içlerinden biri çekiliş ile hayatından vazgeçip arkadaşları için yemek ve su olursa daha uzun yaşama ve hayatta kalma ihtimali vardır. O ihtimal ortak akıl ile karar alınmış ve saç kıllarından oluşan bir çekiliş yaparlar. En son kalan kıl ilk kurbanın adını açıklayacaktır. Bu seçime katılanlar bunu bilerek ve eşit şartlar içinde seçimini yapacaktır. Kısaca hayatta kalmak için bir kumara evet demişler. İlk çekilişte öneriyi getiren çıkmıştır, o artık ölmek için hazırdır ve son isteği olarak uyumaktır. Köşeye çekilir ve bitkin bir şekilde uykuya dalar ve o uyuduktan sonra Rubin sallanarak ve trans olmuş şekilde ilk cinayetini (!) işler. Elbette savaşta cinayet işlenir ama kimse cinayet demez, çünkü vatanı için adam öldürür ve ölür. Doğaldır aslında. Binlerce yıldır böyle gelmiş ve kimse bunu sorgulamamıştır. Şimdi daha uç bir durum söz konusudur ve içlerinden biri kurtulsun diye biri gönüllü olarak kurban olacaktır, kanı ve eti ile arkadaşlarının yaşaması için yaşamını ve son nefesini verecektir. İçlerinden birinin kurtulması bile önemlidir, çünkü o biri onların yaşamı, kanı ve eti ile özgürlüğüne kavuşacaktır.
Özgürlük!
Özgürlük uğruna ve yaşam uğruna hayatından vazgeçmek!
Arkadaşının yaşaması için özveride bulunmak!
Arkadaşı / sevdiği yaşasın diye gelen kurşunun önüne atlayan bir erin duygusu gibi!
Arkadaşları yaşasın diye ilk kurban olan yine o birliğin komutanıdır. Savaşta cephe gerisinde kalan değil, cephede ön sırada olan kahraman komutanların ruhunun hayat bulması gibidir. Aldığı karara hiç itiraz etmeden boyun eğen ve uyumaya yatan komutanın öldürülmesi ve etinin parçalanması hiç kolay değildir. O en zor adım ilk adımdır ve o ilk adımı Rubin yapar. Göğsün üzerinde eti parçalar ve yer!
Diğerleri de teker teker gelir ve komutanların etini yer, kanını içer!
Bu olay hücrede unutulduklarının on birinci gününde gerçekleşmiştir. On birinci günün akşamında hücrede sağ kalan on kişidir. Etini yedikleri komutanın kafası onlara anlamsız bakmaktadır.
Ölüm, arkadaşlarının yaşaması anlamına gelmektedir. Doğal ve kura sonucunda ölümler birbirini izlerken, kan ve arkadaşının eti ile yaşam kurtulacakları güne kadar sürer. Kurtarıldıkları altmışıncı günde geriye sağ kalan yalnızca iki kişi...
Bilincini yitirmiş Binbaşı Rubin ve Yüzbaşı Vukhov...
Vukhov özgürlüğüne kavuştuğuna inandığı gün, iki Sovyet arkadaşının kollarında yaşama merhaba derken, aslında bu yaşadıklarından dolayı sorgulanacağını ve yargılanacağını anlamıştır. Çünkü aklı başında kalan sadece kendisidir ve yaşananlardan tek sağlıklı kalan kendisi olduğu için yargılanacak ve suçlu bulunacaktır. Çünkü normal şartlar içinde bu yaşananlar olmuş olsa yamyam diye suçlanır ve en ağır ceza alması için toplum onu mahkum eder. Ama şimdiki durum çok farklıdır ve savaş koşullarında gerçekleşmiştir.
Vukhov ;“Ben normal değil miyim? Normal bir yamyam.. Bütün klasikleri okumuş bir yamyam.. Mühendis olmak üzere yetiştirilmiş, atomu tanıyan, yediğim etin bir şey olmadığını, kardeşlerimin ruhlarının hiçbir şekilde tatlarının olmadığını bilen akıllı vahşi değil miyim?”  diye yargılandığı mahkemeye haykırır! “ya ceza verin, ya tedavi edin… Ama benim suçumun niteliğini söyleyin!” diye devam eder yargılayanlara karşı… Sormakta kendisince haklıdır, çünkü suçun niteliği yaşanan gerçeğin anlatıldığı kelimelerdir, yaşanan gerçek ise Vuhhov’un bilincindedir ve henüz tazedir. Yargılayanlara der ki; “Sizler, yargılayanlar, hiçbir şey görmediniz.. Sizi ürküten sözcükler yalnızca!”
Gerçek; kelimeler midir, yaşanan mıdır?       
Sorular sorar, cevaplar bekler gibi. Ama yargılayanlar cevap veremez, bilinç bunu algılayamaz. Cevaplar daha çok soruları ortaya çıkarır… Hiçbir değer; ne din, ne ahlak ne de bilim yaşanan gerçeği sorgulayamaz, sadece kelimeler ile anlatılan gerçeği algılamaya çalışır ve kendi kafasından başka gerçekler yaratır.
Midesi bulanan, başı ağrıyan, nefes alırken nefes düzeni bozulan bir şeyleri hisseder ama…
Vukhov arkadaşlarının etini yemek ve kanını içmekten dolayı yargılanmak istemektedir. İşlediği suçun onulmaz acısını ceza çekmenin acısıyla dindirmek için değil, işlenen cinayetlerin bireysel bir suç olmadığını, ortak bir sorumluluğun sonucu olduğunu kendisini yargılayacaklara anlatmak istemektedir. Hatta görev talep eder, “ben bir askerim” der, “ölmek ve öldürmek benim görevim, arkadaşım için canımı vermek de!”
Savaşı ve yaşananları sorgular.
Algıları ve gerçekleri mahkum eder!
Savaş suçu işleyen ve onları orada çırılçıplak bırakanlar mı, yoksa onları savaş cephesine sürenler mi?
Onları hücrede kaderleri ile baş başa bırakan ve uzun süre o hücrenin olduğu manastıra gelmeyen kendi ülkesinin askerleri mi?
Kader çizgisini yazdığına inandığı tanrı mı?
Suçlu kim?
Arkadaşının etini yiyen ve şansından dolayı hayatta kalan Vukhov mu?
Mahkeme önünde o da olmayabilirdi, şanslar eşitti, o değil de başkası da yaşayabilirdi ve savunma yapmaya çalışabilirdi. Tek suçu yaşamak mı?
Vücudunda organlarının normal olarak çalışması ve sağlıklı olduğu kanaatini tıp bilim adamlarının söylemesi mi onu suçlu kılıyor? Ya kelimeler ile anlatılmayan gerçekler?
Vukhov suç işledi mi, yoksa arkadaşlarının bilinçli bir tercihi sonucu yaşamaya mahkum olmuş olan bir kader suçlusu mu?
Tarihin karanlık sayfalarında kalan ve kelimelerin gerçekleri bugünde yaşamaya devam ediyor. O kelimeler sahne tozunun üstüne alın teri olarak düşmekte. Zafer Diper muhteşem bir performans ile kelimelere hayat vermekte ve o kelimelerin gücü ile yargılayan bizleri yargılamakta ve geleneğimizi, birikimlerimizi ve hayata bakışımızı sorgulamaktadır.
Zafer Diper, bu oyuna hayat verirken mimiklerinden, ses tonundan, kırılan ve ezilen kelimelerin bilinçli vurgusundan ve de elleri ile gerilimi, arkadaşının son nefesinin verilişini canlandıran eller birden yargılayanların boğazına gitmekte ve nefes alışınız hızlanmaktadır. Oyun sahnededir ama oyun değildir, yargılayan ve yargılananlar bir sahnenin önünde buluşmuş ve rahatsız eden kelimelerin gerçekleri ve yaşananların çatışmasına şahitlik ediyoruz. Bizler seyirci olarak yargıcız, midemiz bulanmakta, başımız ağrımak da ve nefes düzenimiz bozulmaktadır. Gerilim oyunun konusu anlaşılmaya başlandıktan sonra ince ince Zafer Diper’in sesi ile bilincimize işlenmektedir. Mimikler, el hareketleri, vücut dili bizi o manastır hücresine götürmekte ve fısıldamaktadır. Savaş işte böyle bir şeydir… Savaş sadece cephede ölüm ve yaşam mücadelesi değil, bir de mahkum olmak ve bir manastırda unutulmaktır.
Siz eğer o hücrede olsaydınız ne yapardınız?
Toplu intihar mı, yoksa arkadaşınızın etini yiyerek, kanını içerek yaşamak mı?
Komutanınız size ölün derken ölümü göze alıp gelen kurşunun önüne atlayan mı, daha kahraman, arkadaşının etini yiyerek hayatta kalan mı daha kahraman?
Komutanınız size öl ya da düşmana inat yaşa derken, emir verirken ona uymak mı daha ahlakı, ret etmek mi?
Savaşa kimse gönüllü gitmez, elbette istisnalar olabilir ama fakir, fukaranın çocuğu savaşa gönüllü gitmez, yasalar ve töreler öyle dediği için gider ve orada vahşeti, insanlık dışı her şeyi yaşar ve görür. Şansı varsa eve döner, yoksa savaşa katıldığı tarafın kahramanı ve şehidi olarak ailesine tebligat olarak ulaşır. Toplu mezarların içinde tanınamaz halde bir metal kolye olarak adı kalır. Toplu ölümlerde ölen bireyleri kimse anımsamaz ama yaşayanlar zaman içinde anılarını toplamaya çalışanlar için kahraman bile olabilir. Savaş, kelimelere sığar ve yaşanan gerçeği ortadan kaldırır, kazanan tarafın kahramanlıklarını tarih kitaplarına altın harfler ile yazarlar. Ya gerçek??
Yazılmayan ve mahkum edilen gerçekler?!
Arkadaşlarının etini yediği bilinen ve yediğini saklamayan Vukhov, sizce savaş suçlusu mu?
Vukhov der ki; “Sizler, yargılayanlar, hiçbir şey görmediniz.. Sizi ürküten sözcükler yalnızca!”
İsmail Cem Özkan


Yazan Barry Collins
Çeviren Enver Özen
Yöneten Zafer Diper
Oynayan: Yüzbaşı Andrei Vukhov / Zafer Diper
(Avni Dilligil Tiyatro Ödülü - OYÇED Sürekli Başarı Ödülü)


4 Nisan 2014 Cuma

Suni denge yeniden kurulurken…

Suni denge yeniden kurulurken…

Toplum ile devlet arasında bir denge her zaman söz konusundur. Devlet varlık sebebi iktidarda olanın çıkarını savunurken, halk kitlesi üzerinde bir öyle denge kurar ki, halkın devleti ve iktidarı ele geçirilmesini önler. Buna göre halk ve devlet arasında gönüllü itaat değil mecburi uzlaşı vardır ve "güç" bu dengeyi sağlayan temel unsurdur.
Devlet bir yandan militarist baskı aygıtlarını ön planda tutarken, diğer yandan ideolojik baskı aygıtlarıyla da saldırılarını kitleler nezdinde meşrulaştırmaya başarmıştır, böylece halkın devlete karşı yönelmesinin önüne geçilmiş ve bir suni denge oluşturulmuştur. Suni dengenin bir diğer ayağını da “nisbi refah” oluşturmaktadır. Bu göreceli olan refah bireylerin var olan haksızlıklar karşısında devlet mekanizmasına karşı itiraz etme hakkı elinden alınmıştır, çünkü bireyin kaybedeceği ve riske girmesini engelleyen göreceli kazanımları vardır. Bu kazanımlar ve çıkarsal ilişkileri var olan denge içinde bireyin hareket alanını belirlemekte ve kontrol altında tutmaya yaramaktadır. “Büyük biraderin” bir silahı konumundadır.
Denge öyle ince bir çizgi içindedir ki, her an ortam hazır olduğunda devletin aleyhine işleyebilecek konumdadır. Onun için bireyin eğitimi ve algılayışını düzenleyen eğitim kurumları ve medya bu algının oluşmaması için birey üzerine her türlü bilgi kirliliği yaratılması devlet için hayatidir.
Eğitim sistem için bireyi oluşturur ve sistem karşısında yer alamaz. Devlet için birey eğitimin temelidir. Eğitim de insanlara korku öğretilir, o yüzden tarih hep kazananları anlatırken, diğer yandan bireyin bilinçaltına korkuyu işler. Kazananlar hep iktidarda olanlardır!
Potansiyel sistem karşıtlarını sistem değişik projeler ile sistem içine bireyi dahil eder ve ondan kendisini, çevresini ve ilişiklerini proje adı altında kendisine bilgi vermesini “gönüllü” yaptırır. Proje amacı ve zamanı belli olan bir ilişki biçimidir ve bu işten en karlı çıkan elbette projeyi finans eden ve amacına uygun para verendir. Projeyi proje yapan belirlemez, var olan amaç için bireyler o projeye başvuru yapar ve nisbi olarak refah içinde yaşamasını bir süreliğine bireye kazandırır. Projeler var olan suni dengenin devamı için son otuz yıla bulunmuş en önemli silah olarak yaşantımızın içine girmiştir. Projeler ile bireyler var olan sosyal ilişkileri kendi çıkarları yönünde kullanmış, maddi kazanım sağlama yoluna giderek bireyler arasında “güven” ilişkisini ortadan kaldırmıştır. Bu da devrimci ve ilerici olması gereken ilişkilerin daha da bozulmasına ve hatta yok olmasına sebep vermiştir. Son yaşanan referandum ile bu ilişkilerin bozulması çıplak olarak ortaya çıkmıştır, iktidara ve sisteme muhalif olması gerekenler küçük çıkarları için iktidar yanında yer almış ve iktidarın bir anlamda daha da güçlenmesi için olanak sunmuşlardır. Suni dengeyi iktidar lehine güçlendirmişlerdir.  
Bugün yaşadığımız her türlü kirliliğin temelinde dengenin devamı için önemlidir.
Her türlü bilgi kirliliğine, kirli ilişkilere rağmen var olan suni denge bir anda var olan çizginin silinmesine yol açıp, kendiliğinden bir halk ayaklanmasına dönüşebilmektedir. Bunun en güzel örneğini Gezi Direnişi sırasında gördük. Her türlü bilgi kirliliğine, korkutmaya rağmen halk günlerce süren ve tüm aile bireylerinin katıldığı ve direnişe sahip çıkan bir hareket ile karşı karşıya kaldık. Gezi Direnişi geçmişin “devrimci” ama kirlenmiş ilişkilerine rağmen kendiliğinden ve yeni kuşağın isyanı olarak tarih sayfamıza yazılmıştır.
Gezi direnişi var olan “suni” dengeyi bozmuş olmasına rağmen, devamlılığını sağlayamadığı için bu denge var olan devletin lehine şimdilik sonlanmış gözükmektedir. Gezi Direnişi göstermiştir ki, var olan iktidar ve muhalefet partileri bir karşılıklı işbirliği içinde ve bu işbirliğini Taksim meydanında yaşanan direniş ile teşhir etmiştir. Direnişin hiçbir aşamasına düzen ile ilgili olan siyasi partilerin boy gösterememiş olması, bu dengenin tarafların kimler olduğunu ilanı olarak okunabilir.
Yaşadığımız zaman diliminde iktidar, iktidarda olduğu için iktidarda değildir, muhalefet partilerin çıkarlarına uygun olduğu için iktidardadır. İktidar partisinin başarısından daha çok, muhalefet partilerinin iktidarı desteklemesi iktidar partisinin iktidarda kalma sürecini uzatmış ve toplum içinde var olan çelişkinin derinleşmesine daha da büyük katkı sunmuşlardır. Bugün iktidar; muhalefet partileri ile bir denge içinde devlet yapısını işleyişini yönlendirirken, halk ile aralarında “zora” dayalı olan dengenin her an bozulabileceği riskini Gezi Direnişi sürecinde görüldüğü gibi olduğunu okuyabiliriz.
Bu denge suni bir dengedir ve bunu bozacak olan devrimci bakış açısı içinde kendiliğinden halk hareketleri olmaması gereklidir, eğer devrim için örgütlenmiş bir sınıf temelli parti veya partilerin varlığından bahsediyorsak, fakat ortada iktidarı zorlayacak ve halk iktidarını oluşturabilecek ortada ne siyasi partiden, ne de başka bir organizasyondan bahsedebiliriz. Zaman zaman bozulan dengenin iktidar lehine yeniden oluşturulmasının temelinde de işte karşı bir örgütlü gücün olmaması yatmaktadır.
Yaşadığımız son yerel seçim ile muhalefet ve iktidar partisi arasında göreceli bir cephe kurulmuş ve cephe ile suni denge korunmasına özen gösterilmiştir. Bu tartışmalar bir anlamda iktidar partisini desteklerken, muhalefete göreceli başarı sunulmuştur. Bu da toplum içinde var olan hoşnutsuzluk ve isyan duygusunun başka bahara bırakılması anlamına gelmektedir.
Ortada suni bir denge var, o suni dengeyi devrimciler bozar dedim, ama devrimciler bozuldu!
Yeni suni dengeler yaratılırken, bu dengelerin içinde muhalefet ve iktidar devlet çıkarı ve bekası için yeni arayışlarını bireyler üzerinden yapacaklardır. Sistem tartışılmadı ve var olan çelişkileri ile; katilini koruyan, cinayetlerin üstünü örten, hırsızlık, yalancılık itibar kazandığı bir yeni denge içinde yaşamaya devam edeceğiz gibi…
Böyle gelmiş, yalan ve açıktan hırsızlık ve eş dost kayırmacılığı… ile birlikte böyle gider manasında bir seçim yaşadık...

İsmail Cem Özkan

2 Nisan 2014 Çarşamba

Her seçim bir ders barındırır içinde…

Her seçim bir ders barındırır içinde…

Seçim dönemleri sonunda bir değerlendirme yapılması olağandır ama bizim gibi ülkelerde ise olağanüstüdür, çünkü her değerlendirme bir ayrılık demektir. Her ayrılık ise daha da yok olan sol demektir. Parçalana parçalana, dibe vura vura yukarıya sıçrayacağını sananlar, kendi küçük cemaati içinde Beyoğlu barlarında dünya devrimi yaparken bulur kendisini… 
Her seçim bir şeyleri anlatır, anlatır anlatmasına da her bir grup, birey kendi işine geleni duyar, yeni bir projektör arar önünde durmak için… Gölgesine bakarak büyük olduğunu sananlar, yine gölgelerinin büyüdüğünü söylerler. Doğru, gölgeler büyür, ışığı ayarlamaya bakar!
Ülkemiz sürekli kırılma yaşıyor, her kırılma dönemleri toplum içinde yaratılan ayrılık çatlağı daha da derinleşmede, cepheler soyut olmaktan çıkıp, somuta doğru biçimleniyor. Yeni bir dünya içinde, yeni bir toplum yaratılırken, zeminini kaybetmiş sol, yeni zemin yaratamadan, olayların peşi sırasında günlük çözümler ile koşar buldu kendisini. Sol planlı, teorisi olan ve pratiğini teorisine göre uygulayan, sınıfsal bakışı olan bir evreni temsil ederken, liberal politikanın rüzgarı içinde teoriyi bir yana atmış, çıkarlarına uygun günlük değişen müttefikler ile kendisini tanımlamaya girişmiştir. 
Bu seçim göstermiştir ki, (gerçi her seçim gösteriyor) devrimci gelenekten gelen tüm siyasi partiler, dernekler, dergi çevreleri... vb. Türkiye’yi kucaklayamadı. Bırakın Türkiye kucaklamayı temsil ettiği sınıfı bile kucaklayamadı. Hangi sınıfı temsil ettiği sorarsak, teoride işçi sınıfından bahsedenler, pratik içinde işçi sınıfından uzak, orta sınıfın oyunu kapma yarışı içindeler. Seçim dönemlerinde sloganlarda, afişlerde sınıf vurgusu yapılır ama sınıf içinde daha çok muhafazakar partinin varlığı hissedilir. Oyları onlar alır, ayak takımı olarak kabul edilenler; liderlerini yedirmemek için (para aldıkları sürece) mücadele ederler “Adam İzindeyiz!” dövizleri taşırlar. Hırsıza en büyük değeri verirler, belki o paradan Allah adına bir pay almayı beklerler, seçim mitinglerine gidenlere sokak dili ile söylersek bir sakal sıvama cep harçlığı verilir, ellerine bir dürüm ve ayran ile gün kurtarılır… sol ise neden oy alamadığını dahi hesaplamaz ama alınan küçük bir oyda kendi emeklerinin ne kadar fazla olduğunu ve iyi çalışma yapıldığına dair teori yazılar yazılır. 
Bazı konularda netleşmek gereklidir, ortada konuşmak, yuvarlak cümleler kurarak Türkiye sorunları tahlil edilemez. 12 Eylül yenilgisinden sonra bir araya gelemeyenlerin bundan sonra bir araya gelebileceğine inancım zayıf, çünkü bugün ki dağınıklıktan, politikasızlıktan bire bir sorumlu olanlar bu dağınıklığa yol açanlardır. Öncelikle dağınıklığa yol açan ve “her şeyi ben yaptım” diyenleri tarihin dehlizine atıp unutmaktan geçer. Ne olacaksa onlarsız olacaktır. Onlar yenilginin birinci derecede sorumlularıdır, yenilgi sonrası yaşanan dağınıklığın da sorumlularıdır! İddialı slogan bulmakta kabiliyetli olanlar, attığı sloganı hayata geçiremeyen zavallı konumunda ve inanılırlığını kaybetmiştir. Attığı sloganın altında ezilenler, gereklikleri yerine getirmeyenler her zaman olduğu gibi bahane bulma konusunda da uzmandırlar, çünkü kendilerini yalanlayabilecek gerçek ve ciddi bir rakipleri yok! 
12 Eylül’de bir defa yenildiler, anlarım; derim ki, panzer üstlerinden geçti. Cezaevinde genelde direniş hattı kuramadılar. İdam korkusu yüzünden hatta bir bölümü tek tip elbise giydi, örgüt dahi olamadılar... Hadi olağanüstü koşullardı... Ya o yılları takip eden yıllar? Bitirilmeyen süreçler... Proje ürünü olarak ortaya çıkan parti... Yayın organları... Bir zaman ittifak kuracak kadar oy almış bir yapı, sonra sürekli yenilgi dönemi... Bitmeyen ayrılmalar, ayrılıp ayrılıp yeni yayın organları çıkarmalar... Son seçim ve “game over” sözü iktidar için beklerken, “game over” bir bakmışsınız sol geleneğe deniyor... Diyecekler ki gazete satışı iyi, iyiye gidiyoruz! Dergi çevresinden gazete çevresine büyük gelişme! Bir bölümü de diyecek ki, bizim web sayfamıza tıklama oranı milyonları buluyor!  İyiye gidiyoruz! Elbette iyiye gidiyoruz, rahmet ve ışıklar içinde... Ölen arkadaşların arkasından dediğimiz sözler geliyor aklıma; “ışıklar içinde...” 
İyiye gittiğine inananlar yan yana gelemez, hep iyiye giderler...
Her seçim dönemi sonu içinde dersler barındırır, duyabilene… Bazıları sadece istediklerini duyar, diğerlerini yok sayar… Yok sayılanlar ise bizi büyütmez ve sürekli daha dar çevre içinde birbirimiz ile kavga edecek ortam hazırlar. Bazılar da piyasa koşullarına göre, gelenek ilişkilerini kullanarak projeler yapar, onun ile hayatını yönlendirmeye çalışır. 
Her seçim dönemi yeni müttefikler bulunur ve yeni müttefiklerin yaptığı hatalar ile seçimi kaybederiz! Oradan ders alırız, suçu hiç kendimizde aramayız!
İsmail Cem Özkan



28 Mart 2014 Cuma

Game Over!

Game Over! 

Olayları kimin başlattığı değil, kimin bitirdiği önemlidir. Tarih elbette kimin başlattığını veya vesile olduğunu yazar ama genelde sonuç ile ilgilenir. Birinci dünya savaşını bir prens* suikastı ile başlar ama parçalanan Osmanlı’yı yazar!
Tarih çizgisi içinde değişik kırılmalar, toplumların yeni biçim aldığı ve yeni rolüne uygun konumlandığı anları işaret eder. Her ülkenin kendisine özgü kırılma tarihleri vardır ama genelde bu kırımlalar ülkenin iç dinamiklerinden daha çok dış etkenlerin basıncı ile olur. Hiçbir ülke kendi kendine yeter ve kapalı ekonomiye sahip değildir, mutlaka birileri ile iletişim içinde olacaktır. İkinci dünya savaşı sonrası oluşturulan ittifaklar ve birlikler dış etkinin iç dinamiklerin üstünde yer  aldığına şahitlik ederiz. NATO ülkelerine özgü Gladio yapılanması bu dış gücün iç savaşa ve dıştan gelecek herhangi bir işgale karşı içte yandaş profesyonel bir gizli teşkilatın öteki adı olarak karşımıza çıkar. Başlangıçta masum gibi gözüken bu yapılanma, zaman içinde ülke içinde yaşanan siyasi değişimlerin motor görevini de görecektir. Gladio ilk olarak İngiltere’de İrlanda ulusal mücadelesine karşı,  Büyük Britanya Krallığının geliştirmiş olduğu bir savunma ve saldırı birliğidir ve yerli işbirlikçilerden oluşturmuştur. NATO içinde bu deney daha da geliştirilmiş ve Amerika ile birlikte tüm NATO ülkelerinde uygulanmıştır. Gladio her ne kadar bulunduğu ülkenin çıkarını savunur gibi gözükmüş olsa da aslında NATO çıkarını korumak amaçlı bir üst yapılandırmadır. Bunun en çıplak halini 12 Eylül 1980 kırılması ya da öteki söylemi ile faşist darbesi ile gördük. Maraş, Çorum, Sivas, Bahçelievler … katliamları bir projenin parçası olarak hayata geçmiş ve darbe için ortam hazırlanmıştır. 12 Eylül darbesi olmasaydı bugün ki gibi Ortadoğu ülkesi olmayacaktık. Ortadoğu için geliştirilen Büyük Ortadoğu projesinde eşbaşkan olabilmemiz için bu kırılmanın yaşanması kaçınılmazdı ve o kaçınılmaz olan NATO ve onun büyük patronun Amerika’nın çıkarına uygundur. 
Projeler sadece küçük ölçekli firmalar için geçerli değildir, ülkeler içinde projeler geliştirilir ve o projeler içinde beklenen sonuca ne kadar ulaşıldığı toplum mühendisleri tarafından kontrol edilir. Projeler ortaya konurken “time management” ve bütçe ortaya konur ve o harcama içinde en iyi sonuç elde edilmeye çalışılır. 
12 Eylül kırılmasından sonra ortaya konan proje için o role uygun lider arayışı sürmüş ve bu işe en uygun kişi Turgut Özal dışında Erdoğan olmuştur. Özal başlangıçta projeye uygun kararları almış ve uygulamıştır ama istenilen verimliliği gösterecek ortamı kaybettiği için yeni bir zemin yaratıldı ve o zemini de yine NATO denetimde olan Somali’de bölük komutanın gayretleri ile hayat bulmuştur. 
Türkiye’ye biçilen Ortadoğu ülkesi rolüne uygun bir siyasi atmosfer için gerekli lider bulunmuş, İstanbul Büyükşehir başkanı yeni rolüne ve statüsüne muhalefet partilerin desteği ile iktidar yolu açılmıştır. 
Erdoğan biçilen rolü en iyi şekilde oynamış ve ülke tarihinde görülen en uzun iktidarda kalma rekorunu kırmıştır. Amerika’dan gelen özel yetkilinin biçimlendirdiği ekonomik politika ile var olan projelere sahip çıkmış ve projeleri bitirmek için elinden geleni yapmıştır. Her iktidar kendi sermaye birikimini yaratan bir iş dünyası yaratır. Erdoğan iktidarın olanaklarını kullanarak yeni rant alanların yaratılması ve özelleştirme ile elde ettiği tecrübeyi kendi dar çevresi için kullandı. Kendisine ait bir medya, kendisine ait geçilmez duvarlar örerken, var olan politikaların üzerine yeni stratejiler geliştirememiştir. BOP eşbaşkanı unvanı aldığında ona uygun bir dışişleri bakanı ile çöl topraklarına sefer yapmaya kalkışmış ama sınırını kısa zamanda öğrenmiştir. Suriye’de iktidar mücadelesine girmiş ve iç savaşta taraf konumunda kendisini bir anda bulmuştur. Bu arada gelişen Arap Baharı adı verilen projede ise dışlanmış, yalnız kalmıştır. Bir koyup üç alma hevesi yarım kalmış, ekonomik beklentileri suya düşmüştür. 
Tarih ile yüzleşelim demiş, ama tarihin karanlık noktaları üzerine gidiyor gibi yapmış ama gerçek anlamda yüzleşme için ortam hazırlamamıştır. Daha önce tanınan Kürt realitesi bir adım daha öteye taşınmış, Kürtler için göreceli olarak daha özgür ortam yaratılmıştır. Gladio ile yüzleşme yerine henüz varlığı kanıtlanamamış Ergenekon Örgütü adı altında dava açılmış ve bir çuval gibi ilişkisi olsun olmasın bir çok yakın tarihin karanlık noktasında yer alanlar bu çuval içine atılmıştır. Bu sayede suçlular ceza alacak beklentisi yaratılmış ama bu konuda gerçek anlamda adım atılamamış, İtalya’da olduğu gibi olayların üzerine gidilememiştir. Her türlü olanağı olmasına rağmen neden üzerine gidemediği soru olarak ortada duracak ama kafalarda kişiden kişiye değişen cevaplar bırakmıştır. 
Çuval içine atılan bunca olay ve kişi birbirine karıştırılarak olayların üstü açılıyor gibi yapılmış, aksine daha da sert bir şekilde kapanmıştır. Bir dönem ülke içinde aktif olarak Kontrgerilla olarak görev alanların suçlarının üstü çizilmiş, faili meçhul cinayetler eskiden olduğu gibi faili belirsiz olarak bırakılmıştır. Erdoğan iktidarının en önemli girişimi, her türlü gücü elinde bulundurduğu süreç içinde gücü; elde ettiği mevzileri kendi çıkarı için kullanmış ve tarihin en önemli yüzleşme için fırsatı elinin tersi ile itmiştir. 
Projelerde görev alanlar gerek görüldüğünde değiştirilir, Erdoğan’ın danışman Cüneyt Zapsu’nun değimi ile delikten aşağıya bırakılacaktır. 
Gezi Direnişi ile aslında açıkça Erdoğan’a “Game Over” denmiş, orada yeni bir toplumun bu çağda da yaratılabileceği fikrinin filizlenmesine sebep olmuştur. Projelerde bazen istenmeyen sonuçlar da ortaya çıkabilir. Tarih önceden planlandığı gibi hareket etmez!
Erdoğan bugüne kadar insanlar ile oynadı, onları gereksiz yere eziyet etti, hasta olanları (elinde olanakları olmasına rağmen) zamanında serbest bırakıp tedavi olmalarını engelledi, çocukların başında gaz fişeklerini patlattı, yaralı, ölü ve travma içinde gerisinde bir çok kişi bıraktı. 
Sadece kasasında biraz daha para olsun diye, çocuklarının geleceği için iş adamlarından fütursuzca para aldı, hediye aldı. Devlet adına gittiği ülkelerde aldığı hediyeleri özel kasasında sakladı, kasasını hangi ülkede saklayacağını şaşırdı... 
Şimdi zamanı geldi, “Game Over” dendi... 
Delikten aşağıya bıraktılar... 
Kısa bir zaman sonra çöp öğütücüsü ile karşılaşacak... 
Tarihe iyi bir iz bırakamadan, arkasında koskoca leke ile gidiyor... 
Erdoğan denildiğinde gelecek kuşak, büyük olasılıkla hırsız, katil, yalancı gibi kelimeleri eşit olarak görecek... Bulmacalarda yalancı denildiğinde büyük olasılıkla karşılığında Erdoğan yazılacak... 
Bir de Erdoğan’ın vazgeçmedi, sürekli yedirmeyeceğim dediği valisi, ajanı, bakanı ve polisleri de sessizce anılacak... 
Büyük Osmanlı rüyası gören bir bakan ile seferlere çıktığı anlatılacak... 
Nasıl yalnız ve zavallı olarak çöl üzerinde terk edildiklerini anlatacak... 
Game Over çok önceden söylendi ama anlamadı, şimdi delikten aşağıya doğru gidiyor, üstelik önce ret edip, sonra kabul ettiği tapeler ile birlikte... Tape su görevini gördü, aşağıya doğru çekiyor, yok ediyor.. Önce öğütücü ile karşılaşacak, sonra tarihin dehlizlerinde yerini alacak... 
Hırs, kibir kulakları sağır eder, yaşayarak gördük... 
Game Over Gezi Direnişi’nde dendi, duymak istemedi... 
Şimdi daha yüksek sesle söylemeye bile gerek yok, artık sonunu yaşıyor!
Peki, proje henüz sona erdi mi?
Tarih bitmiş olayları yazar, fala bakmaz!
Tarih olayları kimin başlattığını değil, kimin bitirdiğini yazar!
İsmail Cem Özkan

------------------------
bu yazıyı yazdım ama yaşadığımız seçim sürecinin sonucu ile bir solcunun öngörülerinin ne kadar hatalı olduğunu yaşam bir kere daha kanıtladı... artık gelecekten beklentileri ve ileriye yönelik yazı yazmama kararı aldım, var olanı değerlendirip, şimdiki zaman ile sınırlı kalacağım. yanıldım, yanıldığımı yaşadığımız seçim bunu gösterdi...
ismail cem özkan 31 mart 2014
---------------------------


*Saraybosna Suikasti, 28 Haziran 1914 saat 01.15'de Arşidük Franz Ferdinand'ın Gavrilo Princip tarafından suikastı yaşandı. Bunun üzerine Avusturya-Macaristan, Sırbistan'a savaş açtı. Olay, I. Dünya Savaş'ının başlamasına neden olarak gösterildi.

21 Mart 2014 Cuma

Ülkede taşlar yeniden yerleştirilirken…

Ülkede taşlar yeniden yerleştirilirken…

Ülkemiz 12 Eylül 1980 yılından bu yana adı konulmamış ama bir çok stratejistlerin ortak tanısı olan düşük yoğunluklu bir savaşı yaşamaktadır. Düşük yoğunluklu savaş olarak kabul edildikten sonra elbette bu savaşın da sonu olması kaçınılmazdır, hiçbir savaş sonsuza kadar sürmez, süremez, çünkü hiçbir ülkenin kaldırabileceği bir durum değildir.
Savaş, ayrışma anlamına gelir. Hiçbir savaş ayrışmadan sonlanmaz. Bir arada yaşayan halkların bir biri ile barışması, hadi geçmişi unutalım yeni bir beyaz sayfa açalım anlamını taşımaz, taşıyamaz, çünkü geçmiş kan ile yazılmıştır ve hesabı sorulmayan toprak altına faili meçhul olarak bırakılan binlerce cinayetin öyküsünü barındırır. Karanlıkta kalan her cinayet, düşmanlık ateşinin daha da kor olarak yanması anlamına gelir ve ayrışmanın temelini oluşturur. Barışmanın birinci koşulu, savaş suçlarının ortaya çıkarılması ve savaş suçu işleyenlerin tarih önünde yargılanmalarıdır. Bu savaş suçu işleyenlerin tarafı olmaz, ben haklıyım kazandım, güçlüyüm yaptıklarımı yok sayın ile olmaz. Savaş güçler dengesinin çatışmasıdır ama güçlü ya da güçsüz fark etmez, suç işleyen tarihin her hangi bir zamanında yargılanır ve mahkum olur. Ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın mutlaka bir gün unutturulmak istenenler gün yüzüne çıkar ve yüzleşilme kaçınılmazdır.
Düşük yoğunluklu savaşın sonucunda önce yok sayılan bir halk tanınmış, elbette tek bir halkın savaşı olarak yansımış olsa da ülkede tüm hakların gün yüzüne ve günlük yaşama karışması anlamına geldi. Kürt ulusal mücadelesi sadece Kürtlerin kazanımlarını tarih yazmadı, diğer halkların da kazanımını ortaya çıkarmıştır. Tek halktan, halklara, tek dilden değişik dillere, tek dinden değişik dinlerin binlerce yıldır bu toprakta ortak yaşandığı ve bir arada bulunduğu gerçeği ile yeniden bu savaş sonunda yüz yüze geldik. Düşük yoğunluklu yapılan savaşın sonucu var olan statünün ve tarih anlayışının çökmesi ve yerine yeni bir tarih ve bakış açısının oluşması sürecidir. Eski alışkanlık yıkılmış olmasına rağmen, henüz yerine çağdaş, demokrat ve evrensel hukuk kuralları oturmamıştır. Yıkılmış ideolojinin kırpıntıları bugün yaşanan çatışmanın anlamsızlığını ortaya çıkarmasına rağmen, nasıl bir çözüm yolu ve çözümün oluşacağı konusunda bilgi kirliliği devam etmektedir. Gönül ister başka şey ama yaşananlar başka şeylerdir. Müzakere sürecini devam ettiren hükümet, demokratik bir ülke yerine ben dedim oldu, ban yaptım oldu anlayışını daha katı hale sokan yasal düzenlemeler yapmış ve toplum ve halk üzerinde özgürlük yerine baskı ve sansürü genişletmiştir.
Elbette yaşadığımız süreç sadece tek bir olay ve oldu üzerine açıklanamaz. Yaşam çok karmaşık ilişkilerin çatışması ile devam eder ve siyaset bu karmaşık ilişkilerin çıkar çatışmasından oluşur. Siyaset bir anlamda yaşamdan kopuk değildir, yaşama yön verecek olan yürütme kanalları ideolojik yoksunluk ve günlük politikaların peşi sırası koşmasının en temel nedeni, sağlam bir ekonomik ilişkinin olmaması ve ülke ekonomisinin çok kırılgan olmasının da etkisi vardır. Kırılgan ekonomilerde uzun vadeli politikalar hayata geçirilemez, çünkü gerek ülke içinde ki dinamikler, gerek ülke dışında gelişen dinamikler yarını belirlemekte ve acil önlemler ile planlanan politikanın çok dışına düşülebilinmektedir.
İki yıldır üst üste Newroz kutlamalarında savaşın bir tarafı olan PKK adına Diyarbakır’dan halka seslenen Sayın Öcalan vurgusu ile olaya bakarsak elbette farklı sonuçlara ulaşabilirsiniz, çünkü taraf olanın penceresinden bakıldığında tarih net olarak anlaşılmaz, sadece taraf olarak kendi doğrularınızı ortaya koyabilirsiniz. Hükümet adına MİT ile yapılan görüşmelerin tek muhatabı hükümettir. Onun penceresinden de bakarsanız ortak bir sonuca çıkacakmışsınız gibi görebilirsiniz, fakat yaşanan süreç her iki bakış açısının çok dışındadır, umut vadeden açıklamaların sonucunun pek umut vaat etmediği gerçeği ile karşılaşırız.
Evet, görüşüyorlar! Bunu kimse ret etmiyor ama hayat bize diyor ki, eksik bir şeyler var ve bu eksiklik yürütme başının baskıcı, sansürcü ve yasaklayıcı tavrı içinde olmaktadır. Özgürlük olmadan, özgürlük genişlemeden barış olmaz, olamaz!
Savaş ayrışmadır, halklar bir arada yaşamaktalar ama ayrıdırlar. Bir birleri ilişki içindeler ama bir birlerini anlamıyor ve birbirleri hakkında empati dahi kuramıyorlar. Çünkü uzun süren bir savaşın sonucudur bunlar. Savaş cephe savaşı değildir, savaş tek bir bölgede yürütülen savaş değildir, savaşın boyutu sanıldığından daha geniş ve kapsamlıdır. Ülkenin her şehrinden, kasabasından, köyünden, mezrasından birilerinin canı yanmış, birilerin kanı toprak ile buluşmuştur. Kan bazı algıların önünü kapatır, anlayışı daraltır, algıyı ortadan çoğu zaman kaldırır. Ülkenin bir bölgesinden Türkiye’yi temsil eden partilerin olmaması tesadüfi değildir.. bu karşılıklıdır ve her bölgenin kendisine göre hassasiyetleri ve dokunulmaz sembolleri vardır.
Yerel seçimleri yaşadığımız bugünlerde seçim bürolarına sırf bir halkın adı geçiyor ve onun dili ile propaganda müziği çalıyor diye saldırı olabilmektedir. Milliyetçilik dalgasının bu kadar üst sınıra çıkmasının tek sorumlusu vardır, savaşın bir tarafı olan yürütmedir. Yürütme yani hükümet bu savaşı istediği gibi ateşlemekte ve gerek gördüğünde soğutmaya alabilmektedir. Ülkede savaşın bu kadar uzun sürmesinin ve çok akmasının temelinde bu ülkeyi idare eden ve parti farkı gözetmeyen devlet adına yapılan politikadır. Halkların ayrışması ve bir biri ile empati kuramamasının temelinde de bu ulus devlet anlayışının yaratmış olduğu zemindir. Bu zemin bugün itibarı ile yıkılmış ama yerini alacak olan henüz net olarak belirlenmiş bir ortak zemin oluşturulamamıştır. Niyetler ortadadır, ama niyetler ile siyaset hareket edemez. Edemediğini Kürt realitesinin tanındığı günden bugüne yaşanan gerçeklik ile ortadadır…
Newroz günü Amed’te yapılan açıklamayı biraz üstten baktığımız karşılaştığımız gerçek iki kelime ile özetlersek; "Biz direnirken korkmadık, barışırken de korkmayacağız" cümlesinde karşılaşırız. Barış için irademiz var, bu irade ile her türlü ayak oyununa, her türlü süreci bozmaya yeltenen her girişimin karşısında muhatabımızın yanında yer alacağız açıklamasıdır. PKK açısından bu sürecin ilk aşaması bitmiş, ikinci aşaması için yasal zeminin oluşmasını beklemekteler. Elbette bu beklenti odak noktası savaş ve Kürt sorunu olarak belirlediğinizde daha büyük anlam içeriyor. Ülkenin değişen ve kırılgan zeminin en zayıf karnıdır. Bu zayıf noktanın güçlendirilmesi barış isteyenler için hayatidir ve geriye dönüşü engelleyebilecek çözüm için adımdır.
Ülkenin çıkarları açısından olaya baktığınızda ise daha farklı bir gerçeklik ile karşılaşıyoruz, çünkü ülke ekonomisinin en önemli girdi sanayiden değil, kara para ve karanlık noktalarda oluşturulmuş ilişkilerdir. Bugün ülkede göreceli bir refah yaşanıyorsa bu karanlık noktalarda işleyen paranın (kontrollü / kontrolsüz) hareketi ile bağlantılıdır. Ve günlük olayları belirleyende işte bu kara paranın hareket alanıdır. Savaşın başladığı günden bugüne yaşanan günlük siyasi gündeme bakarsak, sürekli gündem değişiklikleri ve gündem değişimleri ile halkın oyalandırılması bu ilişkinin dışa yansımasıdır sadece, çünkü yürütme ne zaman sıkışsa gündem ile oynayarak sanal olarak yaratılan gerçeklikler ile yeni ittifaklar kurulmuş, eskiyen ittifakların dağılması anlamına gelmektedir. Ülkemizde gündemin bu kadar sık değişmesinin temelinde kara paranın hareket alanının genişlemesi olarak okuyabilirsiniz. Her gündem değişikliğinde ya bir yasa çıkmış, ya da yeni rant kapıları açılmıştır.
Türkiye’nin siyasi haritası yeniden biçimlendirildiğine şahitlik ediyoruz... Kırılma süreci elbette yeni biçimlendirmeyle ile sonlanır…
Beklentiler ya da yeni projeleri ortaya koyanlar ve onu finans edenlerin beklentileri ne kadar karşılanacak, bunu da tarih bize kısa sürede öğretecektir...
Şimdi ki zamanın kahramanı, anti kahramanları ortada...
Ülke yeni biçiminde bizler ne kadar özgür olacağız, ne kadarını seslendirebileceğiz... Bunu Gezi Direnişi sonrası yaşanan süreçte gördük. Özgürlük ve birlikte mücadele bu ülkede yaşayan tüm halkların ortak dileğidir, fakat bunu seslendirebilecek şimdiki zaman içinde ne siyasi bir hareket mevcut, ne de bunu organize edebilecek bir örgüt ortadadır. Yeni bir anlayış ile bir arada yaşamanın koşullarını ortaya çıkaracak siyasi irade bu ülke için acildir, aksi halde günlük oyalamalar ile ayrışma gün geçtikçe daha da belirginleşecek ve halklar arasında olması gereken diyaloglar hepten ortadan kalkma tehlikesi ile karşı karşıyayız.
Tarih tek çizgi üzerinden ilerlemez, elbette kendi çözüm yolunu oluşturacaktır ama bu tarih çizgisine müdahil olamazsak akıntıya kapılmış serseri bir mayın gibi bir yerde patlayacak bir sosyal patlamanın da öznesi olabiliriz.
İsmail Cem Özkan


Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş

Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş

Sıradan bir yaşam, kahramanı olmayan ve uzun süre bir arada olmanın getirmiş olduğu sıkıntılar ile her gece yüzleşen ve bir arada olmaktan başka seçenekleri olmayan evli çift. Sıradan bir mahalle, sıradan bir apartman, her hangi bir gün, her hangi bir apartman dairesinde, tuvalet musluğunun damlattığı bir eve göz atarız. O evde yaşanan bir trajedi, yüzleşme ile yaşanan komedi ve çağdaş aile yaşamını sivri dili ile eleştiren yaşlı bir çift. Sadece evliler yalnız değildir bu dünyada, her bire yalnız ölmekten korkar ve korkuların çiftleri bir arada tutan asıl unsur olduğunu görürüz. Trajedidir, çünkü çiftler 30 yıldan fazla birlikte olmanın getirmiş olduğu tek düzenin devamını görürüz, komedidir, iç konuşmalarında eşinin nasıl bir tepki vereceğini bilecek kadar bir birlerini tanımakta ve birbirlerini yönetebilmekteler. Hiciv vardır, çünkü bir arada olmanın sevgi değil, yaşamın sonuna doğru yaklaşırken korkunun bireyin özgürlüğünü yok ettiğini ve toplum denen o bir arada yaşamanın getirmiş olduğu normların inceden eleştirisidir. Çünkü insanları bir arada tutan sadece içgüdüleri ve korkuları değil, toplumun bu ahlak kurallarının bireyin aile olmasını da biçimlendirdiğini görürüz.
Çocukları vardır, evlenip yuvadan gitmişlerdir. Onlar ilk evlilik gününde bir birine teslim olmuşlardır, ilk gecede yaşanan cinsel duyum ve o gece yaşananlar bir ömür boyu ve bu son geceye kadar eşleri bir birini algılamasını da biçimlendirmiştir. Evlilik, iki poponun yani cinsel dürtülerin sevgi denen ama aslında sevgiden daha çok dürtülerin sonucu oluşmuş ve toplum ahlakının bir gereği olarak herkesin bildiği ve eğlenerek yolculadığı  zifaf gecesidir. Gerdek gecesi, o gece yaşananların birlikte yaşamı biçimlendirdiği ve sorunları birikiminin ilk adımıdır. İlk defa o gece saf sevgi ile bir açlığının sonlanması ama o sonlanan açlığın yerini başka bir şeyin doldurduğuna gece yarası banyodan gelen su damlası imgesi ile anlarız. O su damlası aslında sorunların her geçen gün insanın iç benliğine kadar işlediği ama o sorunlardan kurtulmak içinde adım atamadığına yatak odasından yansıyan bir gürültüdür. Su damlası aslında uykumuzu kaçıran yüzleşmediğimiz gerçekliğimizdir, beklide yüzleşiyoruz ama kaçamadığımız baskının ve bir arada olmanın getirmiş olduğu törpülenmenin sesidir. Tükenen ve yok olan kendi sessizliği içinde sıradan insan. Bir insanın yaşaması ve yok olması, sıradan ve kahramanı olmayan aileler içinde, anti kahramanın ya da kahramanların kendileri, toplum ve seyirci ile yüzleştiği bir oyun ile karşı karşıyayız.
Oyunumuzun anti kahramanlarını kısaca tanıtayım, çünkü bugüne kadar hep kahramanları tanıttım, bugünde anti olanını.. Vona ve Leviva 30 yılı aşkın evliler. Çocukları olmuş, evlenmiş ve yine ilk evlendikleri günkü gibi başlaşalar ve bir yatağın içinde tuvaletten gelen su sesini bahane ederek, uykusuz ama beklide sonsuzluk uykusunu başlayacakları gecedeler. Bir de bu çiftin dostu vardır, gece yarısı kendi sesini aramakta ve yankısını bulamayan biri… Gunkel. Gunkel, yalnızlığın sesidir, yalnız olma korkusunu birey olarak yaşayan ve Vona’nın geleceğinin görüntüsüdür. Korkmaktadır ve çaresizdir. Tek başınadır ve sesinin yankılanacağı, seveceği, dokunabileceği, okşayabileceği başka bir ten bile yoktur. Kendi tenin sıcaklığı kendisine yetmemektedir ve çaresizdir. Işık gördüğü eve gelip, sıcaklık arar ama bulamaz, çünkü o evin sıcaklığının, yatak odasında yer alan yatağın ve sevişmenin bırakmış olduğu kokuya yabancıdır, o anti kahramanlar içinde en anti olanıdır. Bir anlamda gelecek korkusunun vicdan üzerinde yüzleşmesidir.
Musa Uzunlar, Ülkü Duru ikilisi bu oyuna hayat verirken anti kahramanları öyle bir şekilde işlemişler ki, seyirci olarak ben birden anti kahraman olmuş ve sıradan yaşamım ile yüzleşirken acı acı kendime gülerken buldum. Epik tiyatro içine sınıflandırabilir miyiz bilemiyorum ama yaşam dediğiniz zaten bir şeyleri sınıflandırmak ve kategorize etmek değil midir? Kısaca bu sayede bizler daha rahat geçmişimize bakacağımızı düşünürüz ama yaşamın ayrıntısını bu sınıflandırmalar arasında oluşan boşluklarında kaybettiğimizi hissetmeyiz bile..
Oyun sade bir dekor içinde, oyuncuların hareket alanını rahatlatan ve bir şekilde düşünülmüş, ışık oyunun akışını rahatlatan ve hangi sahnede e nerede olduğumuz hissini veren sadeliktedir. Gereksiz müzik efektleri yoktur. İnce ince düşünülmüş bir sahne uyarlamasını çok başarılı buldum. Bir tiyatro eserini başarılı kılan şey kadronun uyumlu çalışmasıdır. Bu uyumu bu çalışmada gördüm. Kutlarım emeği geçen her bir çalışanı.
Çok az rolü olmasına rağmen Işıldar Gökseven’den de bahsetmeden bitirmeyeyim yazımı, çünkü o çaresizliği ve Vona’nın olası geleceğini (ayrılık sonrası) yansıtması benim görebildiğim, hissettiğim kadarı ile çok başarılı. Doğaçlama ve doğal davranışlar ile renk kattığını düşündüm, üstelik teksti okumadığım halde, bu izlenimi verebiliyorsa söze gerek yok!
İsmail Cem Özkan

YAŞAMAK DENEN BU ZAHMETLİ İŞ 
Yazan : HANOCH LEVİN
Çeviren : NERMİN SAATÇİOĞLU 
Yöneten : KEREM AYAN

OYUN EKİBİ
DEKOR TASARIMI: IŞIN MUMCU
GİYSİ TASARIMI: MİHRİBAN ORAN
IŞIK TASARIMI: AKIN YILMAZ
MÜZİK: MURAT BALCI
YÖNETMEN YARDIMCISI: ÜLKÜ DURU
ASİSTANLAR:
MÜGE ÇAKIR
GAMZE TANRIVERMİŞ
SAHNE AMİRİ: ERGÜL MUSLU
KONDÜVİT: İSMAİL CEM DAĞLI
IŞIK KUMANDA: HAKAN ÇAĞLI
SUFLÖZ: ŞEYDA PEKTOK

OYUNCULAR
MUSA UZUNLAR
ÜLKÜ DURU
İŞDAR GÖKSEVEN



20 Mart 2014 Perşembe

Gerilimli günlerden geçerken…

Gerilimli günlerden geçerken…

Gerilimli günlerden çıkamadık, yeni bir gerilimli günlere doğru hızlı adımlar ile gidiyoruz… Gerilim politikası ülkenin sorunlarından uzaklaşmak ve sorunların üstünü örtmek anlamına gelir. Gerilim politikası iktidarda kalan ama iktidar olmanın sorumluluğunu yerine getiremeyen hükumetlerin başvurduğu yöntemdir. Eğer hükumet, sorunlar ile baş edecek ve krizi ortamını kontrol edebiliyorsa, gerilimli ortamları ortadan kaldırmak için elinden gelen politikayı ortaya sürer ve olayları kontrol edebilir. 
Gerilim politikası ile beslenen iktidarlar, bir süre sonra gerilim ortamında olayları kontrol edemez ve olayların arkasından kendi çıkarını korumak adına hata üzerine hata yapmaya başlar ve o hatalar onun sonu olur. 
Her son aynı değildir, bazıları geldikleri gibi gider, bazıları ise olayların nasıl bir rüzgar yarattığı ile ilgili olur. 
Hitler seçim ile gelmiş, kendi elinden çıkan bir kurşun ile iktidarını bırakmıştır. 
Mussolini seçim ile gelmiş, kaçarken battaniyeye sarılmış şekilde arabanın arkasında yakalanıp, infaz edileceği yere kadar gitmiş ve orada bir kurşun ile hayata son kere bakmıştır. 
Saddam Hüseyin doğduğu köyde bir çukurda yakandı ve idam sehpasına yürüyerek gitmiştir. 
İdi Amin, sürgünde ölmüştür. 
Örnekler çoğaltılabilinir, hepsinin ortak kaderi krizi yönetememek ve  “Aldatıldık, yine falan grup/ kişiler tarafından aldatıldık” duygusu içinde iktidara veda etmiştir. 
Gerilim politikasından medet umanlar, genelde o iktidar koltuğunu hiç bırakmayacakmış gibi davranmasından olur. İktidarın geçici olduğu ve bu sürecin sonunda halka ve tarihe hesap verebileceğini unutanlar için son pek güzel olmaz. Son kaçınılmazdır, çünkü hiçbir iktidarın ömrü sonsuz olmaz. 
İktidar öyle bir kibir yaratır ki, her şeyi bilen ve gören olduğuna inandığı anda sonu olur. Kibir, iktidarda olanların gerilim politikasının genelde görünen nedenidir. 
Her ülke layık olduğu iktidar tarafından yönetilir. 
Üçüncü dünya ülkelerinde hükumetlerin oluşmasını iç dinamiklerden daha çok dış dinamiklerin etkiler iledir. Ve gelişmiş ülkelerin (emperyalist, kapitalist) çıkar ilişkilerine uygun olarak, güçler dengesinin izin verdiği kadarı ile ülkenin geleceği planlanır. 
Her iktidar bir proje ile hayat bulur. 
Projeyi yönetenler kapitalist ülkelerin çıkarlarına uygun olarak toplum mühendisleridir. Bu toplum mühendisleri ellerine verilen veriler ışığında üçüncü dünya ülkesini kendilerinden beklendiği gibi değişimine ve yönlendirilmesine uygun hükumetler ve ilişkiler yaratırlar. 
12 Eylül 1980 ülkemiz tarihi içinde bir kırılganlık tarihidir. Bu kırılganlık öncesi ülke hedefi ve duruş zemini çağdaş ülkeler yönündeyken, darbeden kısa bir süre önce (24 Ocak 1980) karma ekonomiden liberal ekonomiye geçilmiş ve bu değişimin sonucu olarak ülke zemini Ortadoğu ülkesi konumuna doğru kaymıştır.  Ülke yeni bulunduğu ortama uygun olarak bir lider yaratılmış ve onun politikalarının sonucunu yaşamaktayız. 
Ülke büyüme hızına uygun olarak sanayileşememiş, cari açık gün be gün büyümüştür. Doğal olarak ekonomiye hükmedemeyen bir iktidar, siyasi gelişmelere de ayak uyduramayacak ve sorunu gerilim politikası ve iç/dış düşmanlar ile üstünü örtme yönüne gitmiştir. 
Var olan iktidar ne zaman bir sorun ile karşılaşsa gerilim politikası ile cepheler yaratmış, her gerilim döneminde değişik ittifak güçlerini yanında görmüştür. Bir anlamda başarılı bir politika izlemiş ama sorunları hasır altına atmanın da bir sonu olduğunu bilmemezlikten gelmiş, yarın üzerine politika yapar gibi gözüküp, günü kurtarma söylemleri içinde yer almıştır. Her kriz bir şekilde çözülmüş ama yeni krizlerinde oluşması için yeni ortamlar hazırlamıştır. 
Krizleri yaratan aslında gerilim politikasının bizzat kendisidir. Ülke cephelere bölünmüş, her cephe içinde ittifaklar kurmuş, her ittifak başka sorun geldiğinde dağılmış, yeni ittifakların oluşmasına neden olmuştur. Bu birleşme ve dağılma süreci sanki sorun çözülmüş gibi izlenim bırakmış ama bu geçiş süreçleri hep sorunların hasır altına atma süreçleri olduğunu ve sorunları çözümsüzlüğe ve zamana bıraktığına şahitlik ettik.
Gerilim politikasının başarısızlığı kendisini aldatıldık duygusu ile açığa vurur ve artık kriz yönetilemez hale gelir. Çöküş hızlıdır ve yaratılmış olan tüm iyi şeylerin çöl fırtınası içinde yok olduğuna şahitlik ederiz. 
Siyasi olaylarda olguları kimin başlattığı değil, önemli olan kimin nasıl sonuçlandırdığıdır ve bu son ile tarihte anılır. 
Krizi yönetemeyen iktidarları; tarih ve kuşaklar iyi yönlerini yazmayacak; zulmünü, yalanını, özel kasasına biriktirdiği değerli eşyalarını, çocuklarının servetini, öldürdüğü, zulmettiği ve cephelere bölerek çatıştırdığı insanları yazacaktır. 
Zor ile iktidarda kalanlar, her türlü baskı araçlarını hukuk kurallarına uygun şekilde yapmış olsalar da, uluslar arası hukuk kuralları iç hukuk kurallarının üstündedir ve çağdaş dünyanın dışına düşen her türlü devlet, çıkar ilişkileri içinde değişmeye ve yeni iktidarını yaratmak için ortam hazırlar. Zor kullanan kim olursa olsun, iktidarını bırakmak zorundadır. Sonunu ise yarattığı fırtınanın etkisi ile orantılı olacaktır. 
Tarih notunu yazarken acımasızdır, tıpkı o tarihe konu olan iktidarlar gibi. 
İsmail Cem Özkan