15 Ekim 2015 Perşembe

Profesyonel!

Profesyonel!

2009 yılında devlet tiyatroları sahnesinde seyircisini selamlayarak başlayan Duşan Kovaçevic’in yazdığı oyun bugün dahi salonu doldurarak seyircisini selamlamaya devam ediyor.

Peki, bu oyun neden uzun zamandır sahnelerde ve oyuncular her oyunda aynı performansı gösteriyor? Ben 6. sezonda gidip oyunu izleme şansına sahip oldum, oyuna girerken bu kadar ilgi gören bir oyunun neden ilgi gördüğü konusunda kafamda sorular ve kendimce bulduğum cevaplar içinde girdim. Çünkü oyun hakkında daha önce okuduğum (ki ben hiçbir oyuna önceden hazırlanarak gitmem, bağımsız bir göz ile oyunu izler, sahne düzeni içinde oyuncular ile seyircinin tepkisini gözlemler ve sonra eğitimin bana vermiş olduğu ön yargılar içinde oyunu irdelerim. ) bir çok makalede ‘harika’, ‘mükemmel’, ‘mutlaka izlenmeli’ cümleleri okumuştum. Bu kadar övgü alan ve oyuncuları ödül almış bir oyunu yıllar sonra ‘artık artık yeter, başka oyun oynamak istiyorum!’ ruh hali oturmuşken izleyeyim dedim! Ama beklentimin dışında sanki ilk oyun oynar gibi heyecanlı, hareketli, eğlenceli, zaman zaman hüzünlendiren, kahkahanın eksik olmadığı bir oyun ile karşılaştım. Ön yargılar ile gidilen her yol mutlaka sizi şaşırtan, ön yargıları kıran bir şeyler ile karşılaşırsınız, ki ben oyunun ilk ışığı açılırken duygusal olarak o beklentileri ortadan kaldırdım ve hiçbir şey okumamış, duymamış gibi kendimi oyunun havasına bıraktım. Bu benim bir tercihim, çünkü hangi oyuna gidersem gideyim oyunun bana vermek istediği hava içinde eğlenmek, hüzünlenmek ve anı yaşamak istiyorum, dışarıda başka hayat akarken birkaç saatimizi belki dakikalarımızı kendimiz için kullanma hürriyetini kullanalım! Bir küçük ya da büyük salonda orada yaşayanların ve sahnede olanların oluşturmuş olduğu dünyada dakikalar içinde yaşamak bile insanı yaşadığı coğrafyadan, siyasi gerginliklerden ve birikmiş öfkeden uzaklaştırıp başka bir duruş noktasına çekip, bir de buradan bak diyen bir mesajı bilin altına, üstüne atıyoruz / alıyoruz.

Oyunun konusuna gelmeden sahne, ses, ışık ve benzeri teknik konulara kısaca değineyim, çünkü oyunu bütün yapan bu teknik alt yapıdır. Alt yapı kötü olursa oyuncunun sahnede yeteneğini ortaya koyması sanıldığı kadar kolay değildir. Elbette bazı oyuncular en kötü dekor önünde de devleşip, sahnedeki bütün olumsuzlukların üstünü örtebilir ama bu genelde tek kişilik oyunlar için geçerlidir diye düşünüyorum. Sahne; iki masa, bir üç kişilik deri koltuk bir kitaplık, ki oyun içinde sadece görüntü olarak yerini almıştır, işlevi görselliktir. Bir mini bar. Karşı oteli gören bir pencere. Daktilo, kağıtlar, kitaplar… Seyirciye göre sola açılan bir kapı. Büro olarak tasarlanmış. Oyun ile hiçbir bilgisi olmayan için sahne ilk sözünü söyler. Burası bir dergi ya da yayınevi editör odasıdır. Işık oyunun girişinde daktilo sesi ile birlikte açılır, Teodor Teya Kray olduğunu öğreneceğimiz bir kişi daktilo ile bir şeyler yazmaktadır. Yan odada eski halk türküleri çalmaktadır. Daha doğrusu Sırp yerel türküleri ve kulağımızın aşina olduğu Roman türküleri… Köylülerin türküleri olduğunu oyun içinde Teodor (Teya) seslendirecek. Çünkü geldiğin yeri unutma, burada sen buraya ait değilsin, döneceksin mesajı verilmek istendiği vurgusu özellikle oyunda belirtilecektir. Teya yayınevine editör olarak atanmış ve yüzellisekiz kişiden sorumludur. Batmakta olan bir yayınevin de önemli bir görevdedir, oranın düze çıkması için canla başla çalışmaktadır… Müzik seyirciyi rahatsız etmeden arka fonda izleyiciye mesajını vermeye devam eder. Zaman zaman oyunun akışına göre kulağımıza gelen ses, oyun içinde akışa uygun olarak hepten ortadan kalkmaktadır.

Teya 40. yaş gününü kutlayacaktır. Sekreteri olan Marta ile çıkıp o günü birlikte kutlayacak ve eğleneceklerdir. Ama olaylar öyle bir şekilde akar ki beklenti ve istemlerin hepsi oyunun havası içinde buharlaşacak ve birer beklenti olarak kalmasına sebep olacaktır. Oyunun konusu anlatırken bu noktaya değineceğim. Marta aynı zamanda onun eli kolu gibidir, zor anlarında sığınacağı bir liman işlevi görür, rahatsız olduklarını kendisinden uzakta tutan küçük sırlarını paylaştığı bir roldedir. Marta kocası ölmüştür. Çocuğu vardır. Teya eşi ile ilişkisi bilinmez ama ayrılmıştır ve emniyette çalışan biri ile evlidir. Eski eşinden bir çocuğu vardır.

Luka Laban, 30 yıl devlete polis ve ajan olarak görev yapmış, iki sene önce emekli olmuş ve şimdi taksi şoförü olarak hayatını kazanmaya çalışan eski rejimin sadık adamı. Olayları tecrübesine ve devlet bilgisine göre yorumlayan ve somut çıkarımları olan biri konumundadır. Bir oğlu vardır ve rejim karşıtı olduğu için yurt dışında yayıncılık yapmaktadır.

Didaskalik (Fransızcada “talimat” anlamında didascalıe sözcüğü için eleştirmenler birçok terimde olduğu gibi farklı karşılıkları tercih etmektedirler: didascalie, didaskalik metinler, sahne açıklamaları, sahne bilgileri, sahne yönlendirmeleri veya ayraç içleri, yan metin gibi.) oyun içinde kullanılarak seyirciyi oyuna yabancılaştırarak bir anlamda oyunda verilmek istenen mesaja dışarıdan bakmak için olanak sunan nefes alma konumunda kullanılmış. Oyunun temposu içinde aslında yazar bakın bunun altını çiziyorum, buraya bakın der ama her alt çizgisi ya da parantez içinde ki kelimeler mesaj vermez, seyirciyi hazırlar, o hazırlık içinde seyirci gelmekte olan mesaja doğru algısını açmakta kullanılır. Rejim eleştirisi aynı zamanda yaşanan çağın eleştirisidir. Değişim, değişim sonrası yaşadığımız anın kara mizah yöntem ile eleştirisini yaparken eğlenceli boyutunu öne çıkararak bir anlamda yaşadığımız trajediye parmak basmaktadır.

Oyunun konusu aslında yaşadığımız çağın bir sahneye uyarlanmış komik ama trajediyi içine iyi harmanlanmış halidir. Emekli bir polis, yayınevinin yöneticisi ile randevusuz görüşmeye gelmiştir. Annesinin hitabesini kullanarak Teya ile görüşmeyi başarır. Elinde iki çanta vardır, biri çok büyük, diğeri ise kitaplar içine sığacak şekilde olan bir çantadır. Önceleri kim olduğunu araştırır Teya, her davranışı önceden yan metin olarak okur. Sonuçta ne asker arkadaşıdır ne de çocukluk arkadaşı ama hayatının en ayrıntılı şeylerini bilmektedir.  Luka, kendisini polis olduğunu ve onsekiz yıl boyunca izlediğini belirtir. Devlet adına devlet düşmanını izler. O dönemlerde yazarlar lokaline takılan şair ve öykü yazarı bir genci takip etmektedir. İdealist, özgürlük isteyen ve var olan rejim ile barışmayan biridir. Her sözünü kayıt altına alır polis. O artık özel ilgi alanındadır. Polis teşkilatı bireyleri tek tek o dönemin olanakları içinde izlemekte ve izlediği kişinin karşısına değişik mesleklerde çıkmaktadır. Çevresini iyi gözlemlemeyen biri bu kimlik değiştiren kişiyi fark etmez. Yakın takiptedir ve konuşulanları kayıt altına alabilecek kadar da yan yanadır… Rejim kendisini korumak adına bireyleri izlemekte ve raporlaştırmaktadır yani fişlemek. Fişlenen dosyanın kabarık olduğunu oyun içinde cilt cilt çıkan kitap şeklinde hazırlanmış dosyalar ile öğreniyoruz.
Luka, polis teşkilatının kendisine verdiği görevi devletin çıkarı yönünden yerine getirirken, bir süre sonra kurbanından etkilenmeye ve bu etkinin sonucunda oğlunun teşviki ile fişleri birer edebi dile döndürmeye başlamış. Yıllar içinde biriktirdiği fişler (raporlar) birer öyküye dönüşmüştür. Konulara göre ayıran Luka yıllar sonra ameliyat öncesi kendi gerçekliği ile yüzleşmek adına kurbanı ile yüzleşme ve onun da olurunu alarak son yolculuğuna çıkmak istemektedir.

Oyun bir polis ve kurbanın yüzleşmesi olarak kurgulanmış ama kim kurban, kim avcı olduğu konusu iç içe geçmiştir. Devlet mekanizmasının rejimin adı ne olursa olsun aynı işlediği ve yeni geleninde aynı şekilde devam ettiği bilgisi vardır. Hangi rejim ismi ne olursa olsun devlet denen mekanizmasının olduğu yerde kurban, avcı ve de bu işi düzenleyen bir teşkilatın olduğu ve olacağı vurgusu oyunun tüm sahnelerine işlenmiştir. Olay her ne kadar Belgrad’ta geçiyor olsa da, Tito rejiminden bugüne doğru yönelmiş olsa da aslında adlarını değiştirin her ülkeye ve her rejime uyarlayabilirsiniz.

Bugün ülkemizde kendisini halktın tek temsilcisi gören birini koruyan yasal düzenlemelerin olduğu ve onu eleştirmenin aslında terör örgütü saldırı olarak algılandığı ve cezai yaptırımlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalırız. En ufak bir eleştiri bile ceza almayı ve sorgulanmayı ve savcı ve hakimlerin inisiyatifi dışında düzenlenen maddeler ile zorunlu ceza veren kuruma dönüştüğü gerçeği ile karşılaşırız.

Teya, şairdir. Eski düzenden yeni düzene geçişte kendisine bir yayınevinde şef redaktör olma görevi verilmiş, yayınevinden çıkacak kitapların yayınlanıp yayınlanması konusunda tek karar vericidir. O oraya tırnakları ve mücadeleleri ile geldiğini düşünmektedir ama Luka bu gerçek olmadığını seçilerek ve rejimin ihtiyacına cevap verdiği için o göreve getirildiği gerçeğini haykırır. Ve oğlu sürgündedir ve oğluna gönderdiği mesaj adresini devletten sakla, sağlığına bak demektir. O da eski rejimin savunucudur ve yeni rejim ile çatışmalı özgürlük istemektedir. Tıpkı yıllar önce Teya istediği gibi. Rejim değişmiş, muhalefette özneler değişmiş ama tema (konu) aynıdır.

Profesyonel iki insan, yani maaş ile çalışan emeğini para karşılığında değerlendiren iki profesyonel insanın anına, geçmişine ve geleceğe bıraktığı mesaj dolu ve her konuşmanın kayıt edildiği ve o kayıttan iyi bir tiyatro eseri çıkacağı gerçeğini oyunun sonunda daktilonun başına oturup kayıt makinesinden gelen sesleri çözümlerken ile karşılaşırız. İzlediğimiz oyun (eser) aslında yaşanırken yazılandır, izlenirken tekrar yazılandır…

Oyunculuklara gelirsek, Bülent Emin Yarar, oyunun karakteri olan polis Luka  Laban içine girmiş gibidir. Onun küfürleri ağzın içinde mırıldanması, mimikleri, özgüveni, düştüğü hayal kırıklığı ve kayıt altına alırken duyduğu heyecanı ve öfkesini muhteşem şekilde canlandırmış, bir anlamda seyirciye bakın ben bunu oynuyorum ama yaşatıyorum derken oyun sahnesine seyircisi davet etmektedir. O küçük büro bir salon olmuştur, kullandığı mimiklere seyirci katkı sunmakla kalmıyor destek dahi veriyor.

Yetkin Dikinciler canlandırdığı rol Teodor Teya Kray. Bir şair, öykü yazarı. İki kitabı çıkmış ve öğrenci gençlik içinde yıllar önce aktif olmuş, daha sonra aydınlar arasında yerini korumuş bir lider konumunda kişidir. Ailesinden uzakta ülkenin metropolu dediğimiz Belgrad’ta yaşamaktadır. Eski rejim altında sürekli ev değiştirmek zorunda kalmış, o rejim içinde devletten uzakta ve genelde maddi sorunlar içinde yaşamıştır. Yeni rejim içinde bir yayınevinde editördür. Ailesinden uzakta ve baba sevgisine kavuşamamış, annesine bağlı ve onun hastalığı sırasında yanında olamamanın getirmiş olduğu bir kırgınlık içindedir, şimdi de oğlundan uzaktadır ve özlem ile resmine sarılmıştır. Duygusaldır. Oyun içinde didaskalik metni seslendirmiş ve oyunun içine seyirciyi davet ederken aslında seyircisiniz demektedir. Seyirci ile zaman zaman kurulan iletişim ve sponten gelişen sohbetlerde muhteşem bir performans sergilemektedir. Şair, yazar ve de editör olan Teya rolünü olması gerektiği gibi yerine getirirken sanırım bir de Yarar gibi ödül sahibi de olmuş.

Usta oyuncuların oyunculuklarına bir şey denilemez, sadece övülür. İki büyük ustayı sahnede yan yana görmek ayrıcalıktır, her iki oyuncuyu büyüten aslında karşılıklı dayanışma ve oyunun gerçek rolünü iyi benimsemiş olmalarıdır. Fakat arkada iki ayrı rol daha vardır ki, işte bu iki rol aslında sahnede olan iki karaktere daha fazla anlam ve ayrıntılarını çıkmasına olanak vermektedir. Marta her ne kadar çok pasif gibi duruyor olsa da özellikle Teya rolüne dışarından sunduğu destek ve yardım etmesi hem oyuncuyu rahatlatmakta hem de akıcı ve hızla devam eden sahneler arasında seyirciye konular arasında geçişte nefes almasına olanak sunmaktadır. Bu karakteri Gülen Çehreli hayat vermiş ve hak ettiği alkışı final sahnesinden sonra selamlama anında almıştır.

Oyunun içinde tek bir sahnede sahneye gelen ve en pasif rol olan kaçık olarak adlandırılmış ama kitap bastırmak için tüm enerjisini veren ve hatta kavga etmekten kaçınmayan bir yazar adayı daha vardır. Süre kısıtlıdır ama bu kısıtlı zaman içinde dışarından gelen sesin sahnede hayat bulmasıdır aslında. Cenap Oğuz canlandırmış ama benim izlediğim oyun içinde (diğer zamanlarda ki performansını bilemiyorum) o kaçık rolüne belki de sürenin çok az olmasından kaynaklanan tam kendisini vermediğini düşündüm. Sanki oraya kolajlanmış gibidir. Biraz aykırı durmakta, sahnede olup olmaması gerektiği konusu bile düşünülecek kadar zamanı kısadır..

Bütün bunların bilgisi dahilinde oyunu, sahne düzenlenmesini ve sahneyi kullanma açısından başarılı buldum. Işık ve ses konusunda belki Küçük Sahne’nin (Beyoğlu) getirmiş olduğu düşük tavandan kaynaklanan birkaç rahatsız etmeyen sorun olmayan şeyler gördüm ama ellerine ve de yüreklerine sağlık. Tüm emekçiler, kostümünden, sahne düzenlenmesine yer alanlara kadar hepsinin ortak emeği olarak hayat bulmuş. Oyunun yönetmeni oyuna hayat vermiş ve başka projeler peşinde, onun getirmiş olduğu bu birliktelik uzun süre sahnelerde kalmasını dilerim..

Oyunun çevirisi işin püf noktası, tiyatrodan anlayan, Türkçeyi iyi kullananlar tarafından dilimize aktarılan bu oyun artık bizdendir, sadece oyucuların isimleri yabancıdır bize!

İyi ki gidip izledim, iyi ki yazdım. Fırsatı olanlar izlesin derim… hayattan bir çok şeyi kaçırdık ama en azından sahnelerde yaşananın bir bölümünü kaçırmayın..

İsmail Cem Özkan
15.10.2015

12 Ekim 2015 Pazartesi

Acıyı kelimeler tarif edebilir mi?

Acıyı kelimeler tarif edebilir mi?

Benim bildiğim kadarı ile hiçbir kelime acıyı tam olarak anlatamaz, hiçbir ses acının gerçek sesi değildir. Derinlerden gelen bir kırılmanın sesi başlangıçtaki gibi sade değildir, yıkarken ulaştığı ses artık farklıdır.

Yıkıntılar içinde duygularım, yüreğim kanıyor, kanın acısını hissediyorum. Ankara sabah serinliğinde kan deryasına büründü, iki ayrı patlama sonunda. Katil kim, kurban kim diye soramadan, henüz soru sormak için saniyeler bile geçmeden üzerimize düşen tazyikli su ve gaz bombası. Ankara kan deryasına dönerken kanın üstünü örtmeye çabalayanların çabalarına şahitlik ettik.

Gözlerimin su kanallarını hiçbir baraj tutamadı, içten ve derinden gelen gözyaşlarım önüne ne geldiyse dışarıya akıttı, önüne geleni parçaladı, kattı, önüne alıp sürükledi. Gözyaşım acımı tarif edebilir mi, sanmıyorum. Acının tarifi olmaz, olamaz. Yaşanır. Binlerce yıldır, insan ilk defa ehlileştikten sonra acıyı yaşadı ve acının ne olduğunu öğrendi ki, acı çektirerek toplumu düzenledi, korkuyu yaydı, büyüttü. İlk defa insan kendisini ehlileştirdi, sonra otu ve bazı hayvanları. Ehlileşen hayvanlar ve otlar bizi değiştirdi. Onlar ile birlikte değiştik, acı ile büyüdük, acı ile geldik bu günlere.

İnsan ilk defa hayvanı ehlileştirdi, ehlileştirdiği hayvanlar sayesinde günlerce otaklarda sürüler peşinde koşmadı. Onlar için çitler oluşturdu, korudu. O hayvanları ehlileştirirken kendisini ehlileştirdiğinin farkında bile olmadı. Farkına varanlar zengin oldu ve diğerlerini yanında karın tokluğuna çalışan işçi yaptı.

İnsan ilk defa otu ehlileştirdi, buğdayı buldu. Buğdaydan kışlık ekmek üretebileceğini öğrendi. Kışın zorlu coğrafyasında avlanmadan barındığı yerde karın acısına dayanacak ateşi buldu. Ateş ile birlikte ehlileştirdiklerini pişirmesini öğrendi, kendisine benzer olan hemcinslerden kendisini ayırdı. Öğrendiğini gelecek kuşağa aktardı.

İnsan ehlileşti, ticareti buldu.

İnsan ehlileştikçe birlikte yaşamının kurallarını buldu, şehri yarattı ticaret sayesinde.

İnsan şehri yarattı ve korku ile insanları ehlileştirilebileceğini buldu. Uğruna ölebilecekleri bir de bayrak keşfetti.

Bayrak hakimiyeti sembolize etti, bazı hayvanlar hakim oldukları yerlere çişlerini bırakırken, insan bayrağını ve çitlerini bıraktı. Kendisi için ürün verecek hayvanları ve insanları bu çitlerin içine hapsetti ve çitleri savunmaları için bayrak dikti. O bayrak için milyarlarca insan öldü, sırf kendilerine bakan daha rahat yaşasın ve kendilerine daha çok ekmek ve aş versin diye…

İnsan evrimleşti. Aslında birilerin çıkarlarına göre daha fazla ehlileşti, ehlileştirdi. İnsan yediği yiyeceğe benzemeye başladı, yiyecek insanı biçimlendirdi, insan; doğayı ve dünyayı!

İnsan toplumu oluşturdu, sonra o toplumu homojen yapma savaşına girdi, tıpkı doğayı homojenleştirip üzerinden para kazanma hırsı ile saldırması gibi…

İnsan kendi katili oldu, tıpkı doğa katili ve diğer canlıların katili olduğu gibi.

İnsan diğer canlıların yaşadığı yerlere beton dikti, adına ev dedi, kasaba dedi, şehir dedi, metropol dedi ve diğer hayvanların yuvasına dikilen evden o diğerleri kimyasal savaş aletleri ile kovuldu. İnsan diğer gördüğü insanları yaşadığı yerden kovması ve katletmesi gibi…

Ankara, 10 Ekim 2015 saat: 10:00 civarında patlayan bomba gibi, kendisi gibi düşünmeyenleri toplu öldürdü. Öldürttü. Öldürmeye de devam ediyor, her birimizi…

Bizler ötekiyiz, öldükçe suçlanan, öldükçe katillerimiz kahraman ilan ediliyor…

İnsan ehlileşti, acıyı tarif edemez oldu.

İnsanın acısını hiçbir kelime açıklayamaz, tarif edemez.

Acı yıkar, acı yeniden oluşturur. Acı toplumları yeniden yaratır…


İsmail Cem Özkan

8 Ekim 2015 Perşembe

Muhalefet olmak!

Muhalefet  olmak!

Muhalefet  olmak  kaderimiz  midir,  yoksa  bizim  de  gizliden  gizliye  istediğimiz  bir  durum  mu? 

Soru  ancak  bizim  gibi  bir  ülke  içinde  anlamı  olur,  aksi  halde  başka  ülkelerde  sol  iktidar  yürüyüşü  içinde  ve  zaman  zaman  da  olsa  iktidara  gelip  tarihin  gidişine  etki  etmektedir.  Ülkemizde  sol  ne  zaman  iktidara  gelse  kontrgerilla  onun  iktidarı  döneminde  toplu  katliama  yol  açan  eylemlere  imza  atmış  ve  iktidarı  aciz  göstermiştir.  Kanları  yerde  kalmayacak  sözü  her  daim  söz  olarak  kalmış,  sorunun  arkasına  ve  cinayetin  senaryosunu  yazanlara  kadar  ulaşamamıştır.  Bugün  dahi  bir  çok  faili  meçhul  cinayetin  arkasında  bu  takipsizlik  ve  kanıt  eksikliğini  görmekteyiz.  Eğer  birkaç  cinayetin  gerçek  failleri  ortaya  çıkarılmış  olsaydı  bugün  dahi  işlenen  cinayetler  bu  kadar  pervasız  ve  göz  göre  yapılabilinir  miydi? 

Sol,  bu  cinayetlerde  aslında  mazlumdur,  fakat  öyle  bir  algı  operasyonu  içinde  ve  propaganda  sonunda  ölen  suçlu  katiller  kahraman  olarak  anılır  olmuştur,  algılanmıştır.  Tarih  yazıcılar  bugünleri  anlatırken  resmi  söylemin  dışında  söz  söylemediği,  bulvar  gazetesinin  oluşturmuş  olduğu  algılar  ile  doğruları  ve  gerçekleri  olduğu  gibi  değiştirdiğini  ancak  olayları  bire  bir  yaşayanlar  bilebilir,  büyük  çoğunluk  yalana  yalan  diyecek  ne  bilgi  birikimi  ne  de  kırpıntısına  sahiptir. 

Ülkemizde  solun  genel  bir  duruşu  var,  sürekli  muhalefet  olmak! 

Her  toplumsal  kırılış  sürecinde  solun  konumu  muhalefette  iktidarı  eleştirmek  şeklinde  olmuş  gelmekte  olana  karşı  tutum  sergileyemeden  olayların  içine  düşmüştür.  Aslında  Bülent  Ecevit’in  yıllar  öncesinden  söylediği  ve  yargılandığı  sözde  ki  gibi  bizler  sadece  seyirciyiz  ve  sahada  oynanan  oyuna  müdahil  olamamaktayız.

Sol,  salonlarda  geleceğini  tartışmakta,  meydanlarda  ise  saldırı  olduğunda  savunma  konumunda  kalarak  mazlumun  yanında  yerini  almış  ve  mazlumların  haklarını  savunurken  ideal  olan  perspektifinden  uzaklaşmıştır.  Sol,  adaletli,  özgür  bir  gelecek  için  mücadele  eder  ve  bu  hedef  yönünde  örgütlenir  denmiş  olsa  da  bu  sözler  sadece  sol  tanımlanırken  kullanılan  ama  içinde  adaleti,  özgürlüğü  sağlayamamıştır.  Parti  disiplini  adı  altında  sağ  örgütlenmeden  pek  farkı  olmayan  şekilde  iç  işlerini  yürütmekte  ama  mazlum  yanında  kavgasında  her  daim  muhalefette  kaldığı  ve  azınlık  olduğu  için  azınlıkların  gözünden  özgürlüğü  tanımlamakta  ve  onu  istemektedir. 

Solun  pratikte  işlevi,  var  olan  toplumsal  muhalefete  destek  ve  oluşmakta  olan  toplumsal  dinamikler  için  (sol  fikrinin  çok  dışında  ılımlı  İslam  /  etnik  siyaset  içinde  olabilen  veya  başka  oluşmakta  olan  gelişmelere)  karşılıksız  alt  yapı  oluşturmak  ve  onlara  stratejik  destek  vermek!  Peki,  bu  durumda  solun  iktidar  olmak  ve  iktidar  yolunda  gidilecek  bir  örgütsel  yapı  için  ne  yapılabilinir  sorusu  havada  kalıyor...  Çünkü  var  olan  somut  durum  her  daim  muhalefet  rolünü  kabul  et  ve  ona  göre  davran!

Örgüt  üç  temelden  oluşur,  en  önemli  temel  para,  strateji/  istihbarat,  lojistik!  En  sonunda  ideoloji  vs  gelir,  çünkü  üç  saç  ayağı  olmadan  istediğin  kadar  doğru  şeyler  konuş,  değersizsiniz,  çünkü  tarihe  müdahale  etme  şansın  sadece  tesadüflere  kalmıştır... 

Ülkemizde  ki  solun  günlük  yaşama  etkisi  ne  yazık  ki  tesadüf  ve  kendiliğinden  oluşan  olayların  peşine  düşüp,  oradan  sonuç  çıkarmak  şeklinde  biçilen  rolü  oynamak! 

Liderlik  kabiliyeti  ve  örgütsel  yapısı  olmayanlar  ancak  üstlerine  düşen  tarihi  olması  gerektiği  gibi  yerine  getirmek  şeklindedir... 

Doğru  şeyler  konuşup,  doğru  sonuçlar  çıkarmak  sizi  ne  yazık  ki  tarihin  öznesi  yapmıyor,  başarısız  olduğunuz  içinde  sizin  doğrularınız  gerçekleşmiş  olsa  dahi  kimse  anımsamayacaktır... 

Yazının  başında  sorduğum  sorunun  yanıtına  dönersem,  evet,  sol  bugün  için  muhalefet  olmayı  kendisine  biçtiği  bir  roldür  ve  ne  yazık  ki  iktidar  hedefinden  uzakta  bu  rolü  içselleştirmiştir.  Muhalefette  kalmak  aynı  zamanda  her  dönem  popüler  olmak  ve  belirli  bir  muhalefeti  içinde  barındırmak  anlamına  geldiği  için  gizliden  gizliye  solu  yönlendirenlerin  istediği  bir  durumdur,  çünkü  bu  durumda  elini  taşın  altına  sürüyormuş  gibi  yapıp  aslında  hiçbir  risk  almadan  sürekli  muhalefet  olmanın  getirmiş  olduğu  koltuğunu  korumak  anlamına  gelir. 

Sol,  iktidara  geldiğinde  sağın  yaratmış  olduğu  tahribatı  ortadan  kaldıracak  bir  yeni  bir  strateji  konusunda  bilgi  birikiminden  eksik  değildir,  aranırsa  solun  tartışmaları  içinde  bu  stratejik  yollar  bulunabilinir,  hatta  en  geçerli  ve  en  insanı  stratejiler  bile  bu  geçmiş  tartışmalar  içinde  durmaktadır.  Ama  ülkenin  içinde  düşürüldüğü  Ortadoğu  bataklığında  solun  aslında  üstüne  düşen  pek  uluslar  arası  bir  rol  yoktur.  Ülkemiz  içinde  toplumsal  değişimler  her  ne  kadar  iç  dinamiklerin  etkisi  ile  oluyormuş  gibi  olsa  da  kısa  tarihimiz  içinde  bunun  iç  dinamiklerden  daha  çok  dış  dinamiklerin  etkisi  ile  olduğu  gerçeği  ile  karşı  karşıyayız.  Dış  dinamiklerin  verdiği  roller  içinde  solu  güvensiz  görmekte  ve  solun  başarı  ile  çıktığı  bir  onların  belirlediği  bir  operasyonel  durum  söz  konusu  değildir.  Sol  iktidara  gelecekse  ve  iktidar  hedefinde  yürümek  istiyorsa  işte  bu  dış  dinamiklere  rağmen  yürümek  ve  onların  çıkardığı  her  türlü  engeli  aşmak  ile  yükümlüdür.  Bunu  göze  alacak  ve  buna  karşı  direnecek  iç  işleyişe  ve  demokratik  işleve  sahip  bir  örgütsel  yapı  ile  yol  alabilir  ve  iktidar  yürüyüşüne  çıkabilir. 

Sol,  bugün  yaşanan  sorunlara  tek  yanıt  verebilecek  tek  güçtür,  bu  gücü  siyasi  başarıya  çıkarabilecek  tek  şeyde  örgütsel  duruşu  ve  tercihidir.  Yerel  önem  veren  ve  yerel  siyasetçileri  merkezi  siyasetin  içine  taşırken  yerelin  aslında  ülke  olduğu  ve  yerel  sorunu  yerel  dinamikler  ile  çözeceğini  ve  yerele  özgü  siyasi  yönlendirmelerini  günlük  stratejilere  göre  değil,  genel  ideal  olarak  belirlediği  hedeflere  göre  yapabilirse  sol  iktidar  yürüyüşüne  başlayabilir  ve  başarıya  ulaşabilir… 

Sol  iktidar  içinde  özgürce  sorunları  tartışıp  çözüm  yolları  konusunda  konuşacağımız  günler  özlemi  ile… 


İsmail  Cem  Özkan

1 Ekim 2015 Perşembe

Kan iştah açıyor!

Kan iştah açıyor!

Ortadoğu ülkesi bataklığında yaşanan / yaşanması muhtemel olaylar çevre ülkelerde yaşanıyor ve yaşanmaya da devam edecek, çünkü Ortadoğu için birileri tarafından biçilen rol yaşananlara uygun şekildedir. Orada yaşayanlar bu biçilen kaderi bilinçsiz bir şekilde yaşamak zorundadır, çünkü onlar özgür dünyanın yaşadıklarını ancak ekranlara yansıyan ışık süzmesi kadar bilebilmekteler.

Ortadoğu kan ile tarihini ve geleceğini şehir devletlerin kurulduğu günden bu güne kadar yazıyor. Kan Ortadoğu ülkelerinin günlük olarak solumak zorunda olduğu bir koku konumundadır, kanın kokusu sokakları, meydanları ve pusuya yatmış bir geçitte sürekli kokmakta ve çevreye yayılmaya devam ediyor.

Ortadoğu’dan uzaklaşmamız (1923) tarihimiz içinde çok yenidir, aynı alana bugünlerde hızla yakınlaşmaktayız (1980).

Ortadoğu ülkeleri gibi gözükmeye başladık uzaktan bakan biri için. İçinde yaşadığımız ülkenin nasıl göründüğünü uzaklaşmadığımız sürece pek farkına varamıyoruz, sanki batıya aitmişiz gibi davranmaya, batının normlarının ülkemiz içinde olması gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz, fakat yaşadığımız son otuz yıl içinde batıdan çok uzakta, ılımlı İslam politikasının sonuçlarını yaşar konumuna geldik.

Suriye konusunda iktidarın tutumu, tipik Ortadoğu ülkesinin liderlerinin tepkisi olduğunu düşünemiyoruz, bize iktidar erkinin kafasının karışık, yeni Osmanlı rüyaları görüyor hezeyanı içinde olayları yorumlamaya çalışıyoruz. Aslında bizler coğrafyamızın büyük parçasına uygun bir tercihin içinde yaşadığımızın pek farkında değiliz. İktidarın niyetleri ve amaçlarını yorumlamaya çalışırken, aslında hangi iktidar gelirse gelsin tercihleri bizlerin belirlemediği, Büyük Ortadoğu Projesinin bir parçası olduğu gözden kaçırıyoruz. O projeye uygun bir iktidarı yaratanlar, onun zeminin çok önceden hazırlamışlardı, bizler yavaş yavaş o hazırlanan zemine uyum sağladık…

Ortadoğu ülkelerinde kalabalık alanlar ve caddeler; suikast ve toplumu çatışma ortamına çekmek isteyenlerin iştahını kabartır, beklenmedik bir anda bir patlama ile ülke kan gölüne dönmesi içten bile değildir. Bunun en tipik örneğini Lübnan iç savaşında yaşadık, onu izleyen yıllar içinde Irak, Suriye, Mısır gibi ülkelerde yaşandı, yaşanmaya da devam ediyor.

İstanbul’da ki İstiklal Caddesi ve benzerleri her gün milyonlarca, yüz binlerce insanın aynı anda bir cadde üzerinde olduğu unutulmamalıdır. Tipik Ortadoğu ülkesi konumuna doğru hızlı adımlar attığımız günlerde en dikkat edilmesi gereken yerler (kalabalık alanlar) olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Fakat ne kadar dikkat edersek edelim orada yaşanacak her hangi bir patlama ülkenin geleceğini kan ile yazmak isteyenlerin ekmeğini kana bulaması anlamına gelir ve kan ile beslenenler bu iştah açıcı yerden beslenmek isteyeceklerdir.

Kan iştah açar, toplumu biçimlendirmek isteyenler nezdinde. Çünkü kan ile olayların akışına setler çekilir ve kan ile yapılan propagandalar ile toplumun duyarlılıkları artırır ve duygusal tepkiler verilmesi sağlanır. Duygusal tepkilerin olduğu zamanlarda linç ve toplu cinayetlerin normal karşılandığı süreç olur. Toplu kıyımlar ve saldırıları gerçekleştirenler zaman içinde örtülü ödenek ile beslenen yapılar olduğu ve saldırıya katılan duygusal insanlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kalır. O saldırıya katılanlar gerçekleri öğrendiklerinde kimin piyonu olduklarını da hiçbir zaman öğrenemeyecekler, çünkü sis perdesi gerçeklerin üstünü her daim örtecek ve gerçek yönlendiriciler Gladio örgütünün şemsiyesi altında kalacaktır. Ülkemizde yapılan her türlü toplu cinayet tesadüfler ile oluşmaz, önceden planlı ve örgütlü ve sistemli bir düşüncenin ürünüdür. Önemli olan bunların yaratmış olduğu duygusal ortamda tahriklere kapılmadan soğuk kanlı bir şekilde olaya bakmak ve komşunun katili olmamaktır.

Unutulmamalıdır ki bizler batı gibi gözüken ama tipik Ortadoğu ülkesi gibi olmak üzere olan bir ülke konumundayız, çünkü ülkenin geleceği 12 Eylül 1980 yılı ile çizilmiş ve bu geleceğe uygun şekilde yapılanmaya devam ediyoruz.

Her şehirde bir cadde ve sokak bilinçli bir şekilde kalabalıklaştırılmakta ve o caddeler ve sokaklar da ticari hayat çekici kılınmaktadır, kalabalık olan yerde siyasi iradenin propagandası da olur. Açıktan çığırtkanlıklar ile yapılmaz bu propaganda, yaşam alışkanlıklarına küçük dokunuşlar ile moda teşvik edilir ve bilinç dışı o yeni yaşam profiline insanlar uyum sağlar. Tipik Ortadoğu ülkesi olan ülkemizde kalabalık alanlarda yürüyen insanların profili ile Lübnan’da yürüyen insan profili arasındaki benzerliği kimse araştırmaz ve bu geçişin doğal ve olması gerektiği gibi olduğu düşüncesi hakim olur. Bizler kendi kuyumuzdan dünyaya bakarken, ekranlar ve ışıklı caddelerin camekanından yansıyan bir yalan rüzgarı eşliğinde bir yaprak gibi savrulmaya ve yeni konumuzu bu savrulmanın getirmiş olduğu zemin üzerinde yapmaya çalışıyoruz.

Kan iştah açıyor!

Bir toplum bugünlerde yeniden kan ile cepheleştirilmekte ve bu cephede duygusal tepkiler vermemiz beklenmektedir. Düşman ve dost kavramları sürekli değişirken komşumuz, binlerce yıl birlikte yaşamış hakları bir birine kırdırmayı ve bu kırımdan iktidar erkinin beklediği bir farazi şeklin devletin şeklinin alması beklenmektedir. Bunu durduracak şey duygu aklının yerini aklın almasıdır.

Bizler, her ne kadar üzerimize uygulanan propaganda ve eğitim sistemi ile aptallaştırılmış olsak da her daim duygusal tepkilerimiz yerine aklımızı kullanacağımız bilinci ile bakmamız, her olayda bayrak alarak sokaklara koşmak yerine dur bakalım bu işten kimin ne çıkarı ve bu olaylardan kimler ne kazanıyor diye sormamız gerekmektedir. Birilerin piyonu ve kuru kalabalığı olmak istemiyorsak, duygusal geçişler yaşadığımız anda derin bir nefes alıp, gerçekleri görebilmek için karşılaştırmalı olaylara bakmak zorundayız. Bizim her ne kadar kahramanımız varsa, karşı tarafında kahramanı vardır. Ama bizleri kahramanlar değil, biz idare etmek ve kendi geleceğimize kendimiz sahip çıkmak zorundayız. Önce akıl, sonra duygularımız ile bakmak zorundayız.

Milyonlarca insan bir caddede amaçsızca dolanması Victor Hugo’nun şu sözünü çağrıştırıyor;“Kalabalıklar her zaman tehlikelidir. İçinde ruhlarını ucuza satan alçaklar barındırır.”


İsmail Cem Özkan

12 Eylül 2015 Cumartesi

Antifaşist mücadele!

Antifaşist mücadele!

Türkiye solu tarihi bir çok açıdan aslında çok iyi araştırılmış ve üzerinde tartışılmış değildir, genel doğrular vardır ve o doğruları doğru olarak kabul ederiz… Biraz ayrıntıya girdiğimizde ise bir çok bilinmez ile karşılaşırız. 
12 Eylül öncesi ve 12 Mart sonrası Türkiye solu nasıl oldu da örgütlülük yapısının üstünde kitleye ulaştı ve onları yönlendirdi? Sorunu bugün dahi sormaktayız, çünkü sol bir daha o gücüne kavuşmadığı içinde bu soruya verilecek yanıt önemini koruyacaktır.
Her kişinin durduğu yere göre elbette doğruları ve tezleri olacaktır, duruş noktası homojen olmayan tarihi kendi doğrularını doğuracaktır. Öncelikle benim durduğum noktayı tarif ederek bu olaya nereden baktığımı kısaca anımsatmakta fayda görüyorum, çünkü sübjektif yanıtlar her daim tartışmaya açık olacaktır ve doğrunun bir tarafını tarif etmiş olacağız.
Yenilmiş bir solun, henüz üzerinden travmasını atamamış, dağınık ve örgütlü duruş yerine örgütlüymüş gibi davranan ortak geçmiş ve doğrularımızın olduğu yerden bakıyorum. Her birimizin tarihte rol aldığımız yerin bir aidiyet duygusu vardır, o duygu bugün birbirimize yakına ama o kadar da uzak tutmaktadır. Çünkü yaşadığımız günlük olaylara bakışımız ve tepkimizin zaman içinde farklılaştığı ve bu farklılığın yaratmış olduğu güvensizlik bizim bugün ki sorunlarımızın temelindedir.
Sol tarihimizin en kitlesel halini 71 muhtırasından ve sol liderlerin öldürülmesinden sonra yaptı. Peki, bu kitleselleşme nasıl oldu da örgütlü gücü aşan boyutta oldu?
71 askeri darbesi 60 darbesinden bağımsız değildir, her olayın bir önceliği vardır, o öncelik bizim nasıl bir çizgi izleyeceğimizi de belirler.
60 darbesi ve öncesi yaşanan antikomünist süreç içinde bir çok birbirinden değerleri komünistin üzerine suç atılarak olayların üstünün örtülmesi ile doludur ve bu yiğit insanların acıları ve yaşam öyküleri ile doludur. Rejim, her sıkıştığından ‘kuzeyden gelecek’ düşman ve ‘sıcak Akdeniz’ suları edebiyatını yapmıştır.
18 Şubat 1952 yılında resmi olarak NATO üyesi olduğumuz günden beri ülkenin kader çizgisi de Amerikan ve NATO çıkarları ile uyumlu hale getirilmiştir. NATO kendi varlığını korumak adına üye olan her ülkede üye olduktan sonra hemen ülke içinde yeraltı örgütü olan Gladio örgütlenmesini yapmış ve ülkemizin ilk askeri darbesi bu örgütün bir anlamda sınanmasıdır.
Gladio ve daha sonra Kontrgerilla olarak bileceğimiz yapının varlık nedeni olarak ‘ülke her hangi bir işgal durumunda, o işgalin ortadan kaldırılması için yer altında örgütlenmiş ve silahları ülkenin değişik yerlerine gömülmüş olan sivil gücün adıdır.  Ve bu güç gerilla savaşı taktiği ile düşmana karşı ülkeyi savunmaktır.’ Bir işgal olduğunda uykuya yatılmış yetiştirilmiş savaş gücü olan sivil bir gücün savaşmasının öteki adıdır.
Kontrgerilla her ne kadar ülkeyi korumak adı altında kurulmuş olsa da başka hedefleri ve cinayetleri tarih çizgimiz içinde yaşadığımız olaylar ile ortaya çıkacaktır. Her ne kadar gizli ve örtülü ödenek ile devletin icracı kurumu olan hükümetten de gizlenen bu yapı zaman içinde ortaya çıkacaktır. İlk defa bu kurumun adını ağzına alan Savcı Doğan Öz ve bunu haber yapma konumuna gelen Abdi İpekçi’nin cinayetinin bugüne kadar tam aydınlatılmamasının arkasında ki güç olduğunu artık genel kabul gören bir gerçektir. Ülkenin o dönemin başbakanı bir suikast ile bu kurumun varlığından artık somut olarak haberdardır.
60 darbesi içinde yer alan daha sonra siyasi parti başkanı olacak Türkeş ismi bu kurum ile eş güdümlü anılması da onun yaşamına bakınca ne anlama geldiğini kendisinin 12 Eylül savunmasında söylediği sözlere bakarak daha bir anlam verebilirsiniz. Evet, Amerika’daki ve Almanya eğitimin yapıldığı yerler Gladio’nun örgütlenmesi için ordu içinde başarılı öğrencilerin seçildiği noktalardır.  Orada eğitilenler kendi ülkelerinde gitmişler ve ülke tarihi içinde verilen rollerini en iyi şekilde uygulamışlardır.
Türkiye’deki solun tarihi bu örgütten bağımsız düşünülemez. Elbette bu örgüt solu örgütlememiştir ama solun üzerine solun taşıyamadığı yükü bindirmiştir. Sol, 60 darbesinden sonra yaratılan göreceli özgürlük ortamında ilk kitlesel çıkışını yapmış ve sınıf içinde kendisini ifade etmeye başlamıştır. TİP ilk defa mecliste koltuk sahip olurken, buna karşı iktidar ve onun desteklediği kurumlar solun bir daha mecliste yer almaması için önlemler almasını da beraberinde getirmiştir. Gladio yaptığı darbenin sonucunun istenmeyen sonucu karşısında yeni stratejiler çizmiş ve kitle içinde açık alanda örgütlenmeyi de kendisinin önüne koymuştur. MHP bu stratejik değişikliği sonucunda ortaya çıkmış ve Türkeş bu partinin değişmeyen tek lideri olmuştur. MHP ve gençlik örgütlenmesi bir iki defa isim değiştirmesine rağmen her daim her olay içinde kendisini ifade etmiş ve kendisine rakip gördüğü Milli Selamet Partisi gençlik örgütlenmesi ile çatışmadan da geri durmamıştır. Aslında her ikisi de aynı ilklere sadık ama vurgu farkı olan örgütlenmelerdir. Birinde İslam vurgusu üstteyken, diğerinde ırk kavramını öne çıkarılır…
Ülke 12 Mart öncesi yaşanan süreçte her iki gücün zaman zaman meydanlarda sol avına çıktığına şahitlik ederiz. En masum gösterilere bile damga vurarak saldırmışlardır. Sol bütün bu saldırlar altında kendisine özgü ve tartışmalar içinde yeni yollar aramaktadır. Sol içinde gençlik örgütlenmesi olarak görülen ayrılma bugün bir çok sol içinde ana damarın da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. THKP-C, THKO ve TKP-ML bu süreç içinde örgütlenmiş ve çok küçük bir etki alan içinde kalmış olmalarına rağmen liderlerinin öldürülmesi için yapılanlar abartılmış ve sürek avı yapabilmek için ortam yaratılmış ve bu ortam içinde sol içinde yer alan bilinen kişilerin hangi olaya ne tepki vereceği üzerine büyük olasılıkla çalışma yapılmıştır… Olaylar lider kadronun ölüme giden yolu açmış ve onların kavgayı orantısız koşullar içinde karşılamaları sağlanmıştır. Liderlerin kişisel tercihleri ‘kavga varsa, kavgada yerimizi alırız!’ şeklindedir ve orantısız güç koşullarında girişilen kavgada lider kadronun yenileceğini ve öleceğini bilerek hazırlanmıştır. Liderler bu sonucu etkileyecek ne yazık ki güçleri örgütsel yapıları yoktur. Fakat onların gösterdiği cesaret ve bir liderin nasıl olması gerektiği gerçeği o günün ruhunu en iyi şekilde yansıtmaktadır.
Gladio Amerikan  / NATO çıkarları yönünde algı operasyonları yapmakta ve ülkenin yeni çizgisini belirleyen Amerikan doktrinlerine uygun adımlar atmaktadır.
12 Mart solu tamamı ile ortadan kaldıramamış ve sol tarihsel çizgisine devam etmiştir.
Sol tarihinde en önemli kitlesel güce eriştiği yıllar lider kadronun ortadan kaldırılması sonrasına rastlar. Liderlerin ve örgütlerin yerine gelen devamcısı olanlar yeni sürece sihirli bir değnek ile dokunmadılar ama o güne kadar solun düşünemeyeceği kadar kitlesel konumuna kısa sürede erişmiştir.
Bu kitlesel konum tecrübe eksikliği olan sol yapıların her yere yetişememesi ve olaylara homojen şekilde müdahale etmeyi olanaksız kılmıştır.  Gladio denetiminde olan sağ her yerde ulus devleti yaratmak ve oturtmak adına öteki olarak gördükleri Alevilere, Kürtlere ve diğer azınlıklara planlı ve sistemli olarak saldırmış ve onları potansiyel tehlike kategorisine sokarak, bir anlamda Alevileri ve Kürtleri Türkiye soluna doğru iteklemiştir.
Bu koşullar içinde sol; karşılıksız, beklentisiz olarak mücadele alanına girmiş ve savunma çizgisini örgütlemeye çalışmıştır. Sol, kendisine doğru iteklenenlerin düşmanı olan sivil faşist güçlere karşı mücadeleye girişmiş ve savunma konumunda kalarak örgütlenmiştir.
Bu mücadele antifaşist mücadele şeklinde örgütlenmesi için ortam yaratılmış ve devlete karşı sol örgütlenememiştir.
Ortanın solu söylemi ile ‘Karaoğlan’ efsanesi ile CHP seçmenini belirlemiş (AP ve diğer sağ partilerin seçmeni dışında kalan) sahip çıkmış ve öteki olarak görülen Kürtler ve Aleviler CHP’nin potansiyel ve sürekli seçmeni konumuna gelmiştir.  Sağ iktidarlar tarafından hep iteklenenler bir anlamda CHP ve solun kucağına iteklenmiştir. Bu sayede ülkenin ve demokrasinin sağlıklı işlemesi için batıda ki gibi sağ ve sol yaratılmıştır.
Ve sağ içinde örgütlenen Gladio bu ayrışmayı Amerikan ve NATO çıkarları için değerlendirmiş ve örgütlenmesini ve Gladio için seçilen militanların eğitimi var olan düşmana saldırarak gerçekleştirilmiştir. Bu saldırlar sonucunda bazı militanlar Gladio için devşirilmiş ve uluslararası cinayetler içinde kullanılmıştır.  
Maraş Katliamı bir anlamda Alevilere ve Kürtlere karşı bir gözdağıdır, öteki taraftan da Gladio için devşirilenlerin bir anlamda imtihanıdır. Bir taş ile iki kuş vurmak bu katliam ile ortaya çıkmış ve daha sonra bir çok cinayette bu strateji izlenecektir. Tetikçi olarak kullanılanlar medya içinde popüler dahi yapılacaktır.
Tarih gerekli görüldüğünde taklit edilir ve bilinçaltına işlemiş korkuların yeniden canlanmasına olanak verilir. Maraş katliamı öte yandan 1917 yılında ki ‘Tehcir’ olayına bir göndermedir.
Demokrat kesim bu katliamdan sonra daha ciddi bir şekilde korkuya karşı örgütlenmiş ve savunma konumunda yaşam hakkı için mücadele eder konumuna gelmiştir. Sol bu örgütlenme içinde üstüne düşen görevi kabul etmiş ve örgütlülük boyutunu çok kısa sürede aşan konumuna gelmiştir. 1 Mayıs ‘77 katliamı işçi sınıfına verilen mesaj, bir yıl sonra halka ve daha geniş kesime ulaşan mesaja dönüşmüştür.
Sağ saldırmış, sol mücadelesini savunmada kalarak kitlesel boyuta ulaşmıştır. Eğer sağ bu kadar saldırgan bir çizgi izlememiş olsaydı solun birden bu kadar büyük kitlesel konuma erişmesi kolay olmayacaktı, savunma çizgisinde kalarak büyümesi de sol örgütlerin örgütsel boyutunu aşmış ve kontrol edemeyecek kadar büyük kitlenin içinde üstüne düşen görevi en iyi şekilde yapmıştır.
Sol, antifaşist mücadele içinde yaşanan gelişmeleri tahmin edebiliyor ama örgüt psikolojisi içinde örgüt çıkarlarını öne alarak tavır almaktadır. Sol geniş coğrafya içinde yaratılmış olan kurtarılmış bölgelerin oluşması ile birlikte rekabet koşulları içinde gelişmiş ve birbiri ile incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden bile örgütler çatışır konumuna dönüşmüş ve var olan örgütler kasaba bazında bile ayrışmalar içine girmiştir.
Sol, ülke sathında her tarafta örgütlenmiş gibi gözükmektedir.
12 Eylül öncesi duvar gazetesi olan duvar yazılar, hangi örgütün hangi sokakta söz sahibi olduğunu gösterir imajlar olduğu gerçeği ile karşı karşıya kaldık…
12 Eylül geleceğini sağır sultan duyar da sol duymaz mı, elbette duymuş ama rekabet koşulları ve yaşanan günlük çatışmalar yüzünden bu gelene karşı önlem alamamış ve hatta göreceli olarak büyük fraksiyonlar arasında birlik görüşmeleri yapılması gerekirken aksine bu son süreç içinde silahlı çatışmalar bile olmuştur.
Sokak, darbe koşulları içinde panzer seslerini duyulmakta ama müdahil olmadan izleyici konumdadır. Asker sıkıyönetim içinde gelecek günlerin provasını fütursuzca yaparken; meclis, seçim ile uğraşmakta ve yaşananları bir anlamda görmezden gelmektedir. Buna rağmen Gladio örgütlenmesi içinde yer alan siyasi partinin Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak İngiliz hükümetinden “şemsiyeniz altına girmek istiyoruz” talebinde bulunmuş ve İngiltere bu öneriyi ret emiş. (http://www.cnnturk.com/2010/dunya/12/23/gun.sazak.ingiltere.ile.gizli.iliski.istemis/600533.0/ ) Gelmekte olan darbenin rengini anlayamayan MHP bu darbe karşısında açıkta kalmamak için her türlü istihbarat alanını kullanmış olmasına rağmen rengini öğrenmeyecektir.
Gelen darbe aslında ülkenin kaderi ile oynayacak ve Büyük Ortadoğu Projesinin bir stratejik ortağı yapacak ve bu değişen tarih çizgisi ile Avrupa’ya yaklaşmaya çalışan ülkenin artık zemini Ortadoğu çöllerinin kumu olacaktır.
NATO ve Amerika ülke içinde kendi çıkarını canı pahasına savunmak ile yükümlü olana rağmen darbe planlayacak ve uygulayacaktır. 12 Eylül bildirisi radyolarda okunurken Amerika’da Pentagon’da “Bizim çocuklar başardı!” denilerek kadehler havaya kalkacaktır.
12 Eylül öncesi yaşanan sol kitlesel olmuş ama iktidar hedefinden uzakta, antifaşist mücadele yaparak bir anlamda hazırlıksız yakalanmış ve çok kısa sürede panzer altında kalacaktır. O günden bugüne sol hiçbir zaman iktidara gelememiş ve hatta kendisini gerçek anlamda örgütleyememiştir.
Sol, antifaşist mücadele ile kitleselleşmiş ve bu kitleselleşme iktidar hedefini ortaya çıkaracak örgütlenmeyi yaratamamıştır. Örgütsel boyutunun üstünde kitleyi savunmuş ve elinden geldiğince onu yönlendirmiş ama onu faşist mücadele koşulları içinde nasıl davranması gerektiği ve savunma birimlerini oluşturamamıştır. O güne kadar sadece antifaşist örgütlenmede kalarak gerçek gücü gözden kaçırmasına sebep olmuş ve bugün dahi yenilmiş solun bireyleri hala dayak yedikleri, panzer altında bırakan devletin çıkarını savunmakta ve devletsiz bizler hiç bir şeyiz anlamına gelen cümleler kurmaya devam etmektedir.
Bir anlamda devleti savunan taraflar (sağ -  sol) bir birleri ile mücadele ederken ve kurtarılmış bölgeler yaratırken, öte yandan başka bir güç başka hesaplar içinde ve bir sabah marşlar eşliğinde amacını ilan etmiştir.
Ortadoğu ülkesine ‘Rabıta’ eşliğinde marşlar ile yol aldık ve bugüne geldik!
Toplumsal olaylarda yönlendirme ve algılar ile oynama yeni bir durum değildir. Gladio İrlanda iç savaşında İngiltere merkez hükümeti tarafından ilk defa uygulanmış ve orada kazanılan başarı NATO içinde hayata geçirilmiştir. Bugün dahi bir çok NATO ülkesinde bu örgütün yapmış olduğu cinayetler ve siyasi müdahaleler ortaya çıkarılamamış ve yüzleşilememiştir. Her ne kadar Gladio cinayetleri genelde karanlıkta ve kuşku içinde kalacak olsa da bugün artık sonuçlara bakarak hangi olayların kim tarafından işlendiği tahmini yapabiliyoruz. Fakat son 40 yıldır ülkemizde yapılan ‘Düşük Yoğunluklu Savaş’ ya da başka söylem ile ‘Kirli Savaş’ bu iç içe geçmiş cinayetleri ayırmamız için olanakları ortadan kaldırmış konumda…
Antifaşist mücadele devletin varlığı ve çıkarını değiştirmemiş, ülkenin kader çizgisini değiştiren 12 Eylül için sadece bir neden olarak karşımızda durmaktadır. 12 Eylül mahkemelerinde savunma yapanların “bizler suç işlemdik, halkımız ile birlikte halkımız için mücadele ettik” derken ne kadar haklı oldukları bugün daha çıplak olarak görmekteyiz.
Halk için halka birlikte mücadele edenler onurumuzdur, onlar bir dönemin içinde olduğu gibi değerlendirmek ve onların emeğinin küçümsenmemesi gerektiği bir kere daha vurgulamak istiyorum.
Marx’ın değimi ile başka "tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur."
İsmail Cem Özkan


7 Eylül 2015 Pazartesi

Artık havalar kararmasın!

Artık havalar kararmasın!

Havaların kararmasını istemiyorum, ne zaman hava kararsa bir yerde kan toprak ile buluşuyor...
Hava kararıyor, önce silah sesleri sessizliği bozuyor, arkasından bir bomba…
Uzaktan bir yerde bir çocuk son nefesini veriyor.
Tekbir sesleri ile zafer çığlıkları atan özel harekatçılar.
Bayrak edebiyatı, bayrak altında bir tabuta sarılmış bayrak.
Bayrak için ölenler, öldürenler. bayrak dediğinizde bir bez parçasının üzerine yapılmış baskı renk... Onun ile verilen hakimiyet imajları. Ben buraya hakimim diyerek dikilen bayraklar ama bir cenaze evine bayrak dikilmez asılır. Orada çığlık gökyüzü ile buluşur. Gün ağarmıştır ama kimse günün ağrıdığının farkında olmaz.
Kana kan intikam sloganları.
İçerik aynı dilleri farklı...
Sonra yine karanlık, yine silah sesleri, ölümler...
Yılanlar bile artık çıkamaz olur saklandığı yerden, ne engerek vardır ne de akrep. Onlara da artık gerek yoktur, doğa çürüteceği eti bulmuştur...
Kan ile sulanan yerde ne ot biter, ne yaşam...
Her karışını kan ile suladığımız bu vatan bizim!
İçerik aynı diller farklı...
Bir arada yaşayamayanlar bir biriniz boğazlarken, onların kullandığı kurşun üreten fabrikanın sahibi kasasına giren dolarları saymakla meşguldür...
Havalar karardı mı, birilerin iktidar koltuğu için insanları nasıl öldürülebileceği toplantısının hayatta uygulamasına şahit eder olduk. Rejimi seçim ile değiştireceğim, ben hep lider kalacağım diyerek ortalığa emir yağdıranların kamuoyunu etkilemek için ölümü bir seçim çalışması olarak kullandığına şahitlik eder olduk.
Hava karardı mı savaşın olmadığı yerlerde hangi bara gidip kafa dağıtayım diyenlerin şen şakrak seslerini duyar olduk…
Bazı bölgeler için hava karadı mı kurşun sesi, ölüm demek…
Bazı bölgeler ise yalan haber yazıyorsunuz diyerek medya basmak olağan ve tekbir sesleri eşliğinde savaş olan yerde tekbir getiren özel harekatçılar ile dayanışma içinde olduklarını haykıranlar.
Savaşın bölgesi olmaz, sınırı yoktur.
Mültecileri küçümseyenler bakmışsın bir günde mülteci oluvermiş. Savaşın kimin kapısını ne zaman çalacağı belli değildir.
Birileri hafta sonu hangi adada ne yapacağını tasarlarken, karanlığın altında yaşamak zorunda olanlar hayatta kaldık diye şükür duası ediyorlar...
Havaların kararmasını istemiyorum...
Ne zaman hava kararsa bu günlerde ölüm haberi geliyor...


İsmail Cem Özkan

4 Eylül 2015 Cuma

Savaşı durdurun!

Savaşı durdurun!


Mülteci sorunu ancak savaş bittiğinde ortadan kalkar, savaş olduğu ve devam ettiği sürece mülteci kavramı ile yakinen tanışacağız. sokaklarımız, şehirlerimiz, parklarımız savaş kaçkını insanlar ile dolması, el açan insanların her an size anlamadığınız bir dilden bir şeyler söylemesi başlarda şaşırtıcı gelecek ama zaman içinde kanıksayacağız. Çünkü savaş olan ülkeden gelen insanlar sınırları aşarak kendilerini daha güvenli ve yaşayabilecekleri ortam ararlar, gittikleri ülkenin içinde yaşayacakları alan yaratırlar ve yaşarlar.
İnsan için her şeyin önünde önce yaşama hakkıdır, daha sonra seyahat, çalışma, eğitim alma… kısaca insan haklarında yer alan her hak mülteciciler içinde talep edilmeye başlar. Çünkü artık onlar geçici değil, savaşın uzamasına göre kalıcı, hatta bizden birileri de olabilirler. Savaşlar biter ama mülteci yaşamı göçmen yaşama dönüşür ve kendi dünyaları içinde etnik oluşan bir pazarın içinde yaşamaya devam ederler. Hatta ileride gelecek olan mültecilileri büyük olasılıkla istemeyecekler, tırnakları ile kazdıkları serveti paylaşmak ve yaşam standartlarını düşürmek istemeyeceklerdir. Bir ülkede yabancı düşmanlığı mülteciciler ile ortaya çıkmaz ama artar, bu artış dönemleri olağanüstü koşulları temsil eder. Bu koşullar içinde gelen her mülteciye karşı yerli halk kadar göçmen halkta düşmanlık besler ve yaşadıkları ülkeden gitmelerini isterler.  Düşman görünürken, düşman görmeye başlar göçmenler…
Savaş artı değer olan her yerde vardır, o yüzden savaşın tarihi insanlığın artı değer üretebildiği zamandan beri vardır. Zenginliğin olduğu yerde fakirlik, çalışmanın olduğu yerde yağmanın olması tarihin bize fısıldadığı gerçeklerdir. Artı değer zenginlik yaratmadığı zamana kadar da bu böyle gidecek! Zenginleri fakirleştirmeden, fakirleri zenginleştirip onların seviyesine çıkardığımızda savaş ortadan kalkacaktır. Savaş, devlet mekanizmasının ortadan kalması ile tarihin çöplüğüne bir daha doğmamak için atacağımız zaman artık bu yıkımları konuşmayacağız!
Savaşı devlete ihtiyaç duyduğumuz sürece konuşacağız, her dönemde de mülteci olacak, ölenler olacak, katliamlar kaçınılmaz olarak kendisini gösterecektir. Düşman ve kurban sürekli değişecek ama devlet için ölüm her dönemde kendisini kitlesel ya da bireysel olarak hissettirecektir.
Savaş ve yarattığı sorunlar her dönemde farklılıklar ve kendisine özgü sorunları da beraberinde taşımıştır. Her savaşın özgün koşulu olduğu için bir birleri ile nedenleri ve sonuçları ile karşılaştıramayız, çünkü hızlı bir şekilde ilerleyen kitlesel imha silahları ve üretenler her dönem için çıkarları gereği başka senaryolar ile karşımıza çıkacak ama sonuç hep aynı olacaktır. Ölüm! Kan toprak ile sulanacak ya da bir kaldırama insanın gölgesi sonsuza kadar kalacak şekilde kendisi buharlaşacaktır.
Savaş yeniden kapımızda, hatta sahillerimize sonuçları vurmaya başladı. Ülkenin her yeri mülteciciler ile yüzleşmekte. Sınır kapısından geçenlerin önemli bir bölümü batıya göç etmeye ve orada kendilerine uygun bir yaşam kurma savaşının ilk adımlarını atıyorlar. Bu mülteci dalgasına değişik kesimlerden değişik tepkiler gelmeye başladı. Avrupa’da siyai otoriteler farklı, halkı farklı tepki vermeye ve işin çözümü için adım atmıyorlar, sadece geçici çözüm yolları ile günü kurtarma telaşı içindeler.
İnsanlık tarihi içinde bu kadar kanlı bir göç dalgası hiç olmamıştır. Kitlesel olarak savaştan kaçanlar Akdeniz sularına gömülüyor ve yok oluyorlar. “No Name” adı verilen bir gündemde, isimsiz insanlar yok oluyor. Akdeniz’in güneyinden ve doğusundan kuzeye doğru bir göç dalgası günlük yaşam içinde artık görünür oldu ve ölümler kanıksanmaya başlandı. Libya açıklarında büyük gemilerin içinde kitlesel ölümler artık sıradan olay olmuş, gemiyi batıran kaptanları yakalama telaşına düşülmüş. Elbette gümrüklerden geçen hiçbir şey devlet bilgisi dışında değildir. Yasal ya da yasa dışı kabul edilen her şey istatistiğin bir rakamıdır.
Avrupa’da yaşayan bir bölüm eski mülteci, şimdilerin göçmenleri gelenlere karşı hoşgörüsüz davranırken, bir bölümü de sınırları açın diye bağırmaktadır. Fakat bu çıkışlar sorunu tam olarak tanımlamamakta ve geçici ve acil çözüm olarak önümüze getirilmektedir. Her iki tavır bana göre yanlıştır, çünkü savaş devam ediyor ve savaştan beslenen batı ülkeleri isterlerse savaşı durduracak güçleri vardır ve o güçlerini kullanmaları için baskı gurubu kurulmalıdır. Savaştan gelen refahı istemiyoruz, savaşa hayır!
Mültecicileri oluşturan koşul olan savaşı durdurun!
Batı dünyası (emperyalist devletler) savaşın kazanan tarafında, savaşın yükünü çeksin demek güzel ama insanları yerinden alıp başka yere götürmek insanlık dramıdır. Savaş koşulları içinde kara paranın (Avrupa için ) harekatı kontrollüdür, kontrol dışı emperyalist devletler için tehlike çanının çalmasını anlamına gelir ki, bu riski göze alamazlar. (istihbarat bu işin kullanılır). Sınır geçişlerinde (ne geçerse geçsin) ülkelerin güvenlik birimlerinin haberi olmaması diye bir şey olmaz... Yani karanlık noktalarda yaşanan dram, trajedi birileri için gelir kaynağı ve korkuyu yayma aracı oluveriyor…
Sınırları ortadan kaldırın! Emperyalist savaşa ve emperyalistlerin oluşturduğu sınır çizgilerine hayır!
Avrupa halkları bu mülteci akımı karşısında nasıl bir tepki vereceği birileri önceden planlamış ve beklentiler yönünde iç kamuoyu oluşmasını bekliyor. Yabancı düşmanlığı İslami fobi kavramları bu sürecin sadece adlandırılmış halidir.
Avrupa beklentisi karşısında İslam ülkelerinden gelen mültecicilerin de başka amacı göç sırasında ‘Kızıl Haç’ yardım kuruluşu tarafından verilen yardımları ret eden bir kesimin olması başka hesaplarında olduğunu ilan ediyor... Evet, cihat mülteciciler tarafından gavur ellerinde başka bir yöntem ile kutsal amaçlar için hayata geçiriliyor...
İşgal savaş ile değil, savaşın sonucu göç ile de olabilir.
Beklenmeyen bu durum ve sonuç karşısında Avrupa devletleri nasıl bir tavır içinde olacak? Çünkü El Kaide ve 11 Eylül tecrübesi henüz unutulmuş değildir. 
Avrupa Ortadoğu’da enerji kaynaklarına göz dikerken, kendi içinde başka şeyleri kaybetme ve halkına sunduğu hayat standardını kaybetme ile karşı karşıyadır.
Yaşadığımız sürecin net bir tarih çizgisi yoktur, iç içe geçmiş ve ilişkiler de bu geçiş içinde fluğdur...
Evlerimizde şimdilik gözlemciyiz bu yaşanan trajediye, fakat savaş ateşi sınır tanımaz, birden bizler de mülteci olabiliriz...
Savaş durdurulsun, halklar savaş nedeni ile göç etmesin!
Emperyalist savaş ve onun sonuçlarını durduracak gücümüz ne yazık ki bugün ki örgütlü yapımız içinde yok! Ama bu yok olanı ortadan kaldıracak ve imkansızı isteyebiliriz...
Emperyalist savaşa hayır!
Emperyalistler tarafından çizilen yapay sınırlara hayır!
İsmail Cem Özkan