6 Nisan 2017 Perşembe

Cennet!

Cennet!



Siyah beyaz olarak perdeye yansıyan görüntüye bakıyorum. Beyaz… Sonra üzerine siyah bir leke... Bir insan... Bir adam… Konuşuyor. Çocukluğunu, ailesini, işini… Sabit bir ses... Fransızca konuşuyor… Alman işgali altında Fransa’da bir karakolda komiser… Almanlar Yahudileri topluyor… Fransızlar işbirlikçileri kadar direnişçileri de var. Fransa’ya yıllar önce göç etmiş bir Rus kadın… Fransız Banliyösünde yaşıyor… Direnişçi... Örgüt üyesi ama karakolda direnişçi olmanın sorumluluğunu taşıyor, susuyor, kendisine sorulan sorulara yanıt veriyor… Arkadaşları ile birlikte gözaltına alınmış… Gözaltına alınma sebebi iki Yahudi çocuğu kaçırmak, kollamak…

Yahudiler söz konusu olunca akan sular durmaktadır, onlar yok edilmesi gereken kir olarak görmekteler. Toplumları temizlemek ve Avrupa kültürü. Almanların cenneti onların hakimiyeti altında Yahudilerden temizlenmiş bir cennet!

Cennet!

Komiser karakolda istenileni yapmak ile yükümlü bir devlet memuru. Devleti çökmüş, alman idaresi altında ama Fransız halkı adına Almanlara hizmet etmektedir. Onların istediklerini yerine getirmek için onların istediği bilgiyi almak işkence yapmaktadır.

Rus direnişçi, kendisi gibi Rus direnişçiler ile birlikte karakoldadır. Rus edebiyatını bilen, okumuş aydın insanlar. Arkadaşı işkence altındadır, konuşmamaktadır. Komiser onu sorgulamaktadır… Çekicidir. Komiser onun ile birlikte olma niyetini içinden geçirmektedir.

Her iç konuşma aslında konuşmayı yapanın tek görüntüsü ile bir kürsünden seyirciye seslenir…

Eşi ve bir çocuğu vardır komiserin. Mutludur. Çocuğunun ismini her ne kadar kendisi koymamış olsa da sevmektedir. Çocuk küçük yaşlarda bakıma muhtaçtır, büyüdükçe ve annesinin sevgisi onu iyileştirmiştir. Minnettardır… Minnet duygusu başka kadına bakmayı engellemektedir...

Rus direnişçi kadın arkadaşı için kendi bedenini sunar, yeter ki o bırakılsın…

Eğer işkence gören arkadaşı kadar kendisine işkence yapılsaydı her şeyi anlatacağını söylemektir. Çünkü acıya karşı dayanaklı değildir... Acı… Yaşamın acı yüzü… İşkencede arkadaşının hayatı için kendi bedeni... Ruhen acı çekmek vücudunun acı çekmesinin gerisindedir…

Komiser her sabah olduğu gibi karısı ve çocuğu ile kahvaltıdadır… Karısı Yahudileri toplama kampına götürülmesini gündeme getirir… Oğullarını hemen kapının dışına çıkarırlar, çünkü onun duymasının istemezler... Yaşananların dışında korunaklı limanlarında yaşamaktalar… O korunaklı alanda her türlü korunma yöntemine dikkat ederler, çünkü sevmediği işi zor ile yapmaktadır… Zor ile çalışmak, gönüllü gibi gösterir kendisini, sakladığı çok önemli bir gerekçesi vardır…

Karakolda Rus kadın komiser ile randevulaşır... Bir arada olacaktır, arkadaşı için bir arada olmak…

Karakol bir sığınaktır, bazı gerçeklerin de üstünü örten…

Bir alman gencini görürüz ekranda, Heidelberg’te doğmuş köklü bir ailenin çocuğudur. Geçmişi ile övünür. Çünkü onun ataları vatanı ve onuru için kavga etmiş ve başarılara imza atmıştır… Doktora öğrencisidir ve Rus edebiyatı üzerine özellikle Çehov üzerine çalışmaktadır… Alman diline hakim olduğu kadar Rusçaya da hakimdir… Ari ırktan ve ari bir aileden geldiği için seçilmiştir… Seçilmiş olduğunu Himmler ile buluşmasından anlarız... O artık SS müfettiştir… Başarılıdır... Verilen her görevi yerine amacına uygun şekilde liderine bağlı olarak gerçekleştirecektir…

Üç ayrı insan birbirinden bağımsız olarak tek başlarına iç konuşmalarını bir masa arkasından bize sunarlar… Üç insan beyazlar içindedir…

Zamanla üç insanın kaderi birbirini keser... Aslında savaş öncesi barış ortamında da kesişmiştir ama uzun süren ayrılık ve savaş başka bir ortamda bir biri ile ilişkisiz alanda birden ilişkili oldukları alana evirmiştir. Savaş dünyayı büyütmez, küçültür… Komiser oğlu ile bazı gerçekleri konuşmak için orman gittiğinde Fransız direnişçileri tarafından vurulur…

Rus kadın toplama kampına gider…

Toplama kampına yeni atanan SS subayı da gider… İtalya’da tatil aşkını orada bulur. Bir Alman ve Rus…

Paris’te kurtardığını düşündüğü iki Yahudi çocukta toplama kampındadır…

Savaş, yaşam ve gelecek beklentisi her şey kampın içindedir..

Rüşveti, yolsuzluğu soruşturmaya gönderilen genç SS subayı oranın zorluğu karşısında dik durmaya çalışır, bulundukları odayı havanın ter esmesi yüzünden insan kokusunu bulundukları odaya taşır... Ölüm, havaya bırakılmış kokudur…

Hayat, ölümü nefesinde yaşayanlar ile ölümü yönetenleri bir kampın içine hapsetmiştir…

Umut, umutsuzluğun içindedir, her umutsuzluk verilen göreve biat etmek ve sorgusuz yerine getirmektir… Trenler ile gelen Yahudiler, direnişçiler kendi sonlarına doğru adım attıklarını bilmektedir… Cennet bir dünya kurmayı hayal eden Almanlar ise Rusya cephesinde yenilmektedir… Her çöküş çürümeyi artırır… Çürüme kokudur... Çürüme biat yerine kişisel çıkarın almasıdır. Biat edilen soyut gelecek projesi artık yoktur… Çöküntü… Cennet aslında cehennemdir…

Kaçmak…

Cennetten Adem ve Havva kovulmuştur ama cennet geleceği göremeden cennetten kaçmak…

İnancın sorgulanması çöküntünün bir sonucudur…

Çehov’un kızı toplama kampında yakılmıştır… Rus edebiyatının büyük ustası Yahudi karşı görüşü ile tanınan yazarın en yakını Yahudiler ile birlikte gök yüzüne duman ve koku olarak karışmıştır…

Rus direnişçi kadın son yolculuğuna iki çocuk için tek başına kaçmak için fırsatı varken gider...

Alman SS subayı artık Rus bombardımanı altında son nefesini bürosunda verir…

Üç insan son cümlelerini tek tek beyaz perdeye yansıyarak kurar… Üç insan ölmüştür ve ara yerde yaşadıklarını anlatmaktadır bize…

Üç farklı kültür... Üç farklı insan… Üç farklı olay… Hepsinin ortaklaştıran Yahudi sorunu…

Film, çok uzun süren bir birikimin beyaz perdede derlenmesidir… Farklı akış açısı, farklı kurgusu ve muhteşem oyunculukları ile birden sizi içine almaktadır... içine girdiğiniz bu kara mizah ögelerinin çok serpiştirildiği film muhteşem bir ekip çalışmasının ürünü olarak karışımıza çıkmaktadır…

Konuları ince ince işlemedim, üzerinden geçerek en azından kurgusunu anlamınız için bu kadar sözü uzattım, fırsatınız olursa eğer gidin görün bu muhteşem siyah beyaz filmi… Elbette her seyirci kendisine göre yorum çıkaracak, her biri farklı etkilenecek… Sinemanın gücü sizi beyaz perdenin ışığında toz taneciğine döndermesidir…

Film bittiğinde sizin suratınıza çarpan yaşanmışlıklar, duygular, kurgular ve alakasız gibi duran üç ayrı dünyanın bir sorun içinde bir sorunun parçası olarak ortada durması… savaş dünyayı cehenneme dönderir, size ne söylerlerse söylesinler cennet için yapılan her savaş aslında cehennemi yaşatır… Ölüm sıradanlaşır... Çöken toplumların bireyleri onurlarını dahil her şeylerini kaybeder... Toplama kampında kim yaşıyorsa yaşasın çürümeden payını alır ve çürür…

Cennet dedikleri sanırım çürüyen bir yer olsa gerek, çünkü ölümün sonu çürümekten geçer…

Teknik analize gelince siyah beyaz çekim, sahnelerin çok ince şekilde düşünülmesi, ışık ve ses efektleri ile bir bütün olarak muhteşem… muhteşem bir “Cult Film” olarak sinema tarihine bırakılan önemli bir imza olarak görmekteyim… her bir oyuncu kendilerine verilen görevi o kadar iyi yerine getiriyor ki, sırıtan her hangi bir an bile bulamıyoruz…

Tekrar tekrar vurgulamakta fayda var, seyredin, kaçıracağınız anları tekrar izleyebilecek kadar gücünüz kalır mı bilemem, çünkü çıplak ve çok sert, sade bir dilin yıkıcılığı sizi sinema salonundan toz taneciği halde bırakacaktır… Işığın altında toz taneciklerin dansına hepimiz şahitlik etmişizdir, o taneciklerden biri siz olabilirsiniz…


İsmail Cem Özkan




CENNET | RAI | PARADISE | Yönetmen: Andrei Konchalovsky / Senarist: Andrei Konchalovsky, Elena Kiselyeva / Görüntü Yönetmeni: Aleksander Simonov / Kurgucu: Ekaterina Veshcheva, Sergey Taraskin / Özgün Müzik: Sergey Shustitsky / Oyuncular: Julia Vysotskaya, Christian Clauss, Philippe Duquesne, Victor Sukhorukov, Peter Kurth, Jakob Diehl, Vera Voronkova / Yapımcılar: Andrei Konchalovsky, Florian Deyle / Yapım Şirketi: The Andrei Konchalovsky Production Center, Drife Filmproduktion Gmbh & Co. Kg / Dünya Hakları: Arri Media İnternational / Rusya, Almanya / 2016 / DCP / Siyah-Beyaz / 131´ / Rusça, Almanca, Fransızca, Yidiş; Türkçe, İngilizce altyazılı

Nazım Ormanında Gündüz Gece

Nazım Ormanında Gündüz Gece

Bir posta kutusu, gelen günlük gazete ve mektuplar. Sabahın erken saatleridir, şair her zaman olduğu gibi sabah kıyafetleri içinde posta kutusuna bakmak için kapıyı aralar ve havanın ayazından korunmak amaçlı kapının aralığından sadece elini çıkarıp uzatır. Memleketine uzatır gibi elini uzatır ama bu sefer ters giden bir şey vardır. Posta kutusundan aldıklarına bakamadan hepsi yere dökülür, Nazım kapıya sırtı dönüktür ve yavaş yavaş yere doğru düşmektedir.

Memleketinden son haberleri alamadan, son mektuplarını okumadan orada toprağa düşmüştü, ama gerisinde bıraktığı muhteşem bir birikim kitaplar arasında, kitaplara sığmayan anılar ve anıların dışında yaşanmışlıkları acıları, aşkları, kaçışları, direnişi…

İnsanı, insana, insanla, insanca anlatma sanatı tanımını bu oyunda hayat bulduğuna da şahitlik etmekteyiz. Işık, sahne düzenlemesi oyuncuların Nazım’a hayat vermesini ve sahnede Nazım olduğunu seyirciye aracısız direkt aktarmasında yardımcı olmanın önünde onları öne iteklemiştir… Sahnede Karadeniz dalgasını ve Karadeniz’in öte yakasını anlatan bir Şile yapımı perde vardır. Bu beze bizler Şile bezi demekteyiz ama adının önüne aslında bu oyunun atardamarı diyeceğim ruhunu veren yapımıdır. Bu bezin yapılışı çok özeldir ve en ilginç aşaması da kumaşın şile sahiline serilmesidir ki o sahilde denizin tuzunu emsin, kurusun, dayanıklı olsun... Nazım’ı anlatan tek kelime deseler hasret, özlem denir. İşte bu özlem bir deniz ile simgelenir. Hem komünist şairin partisinin liderlerini Karadeniz hain bir tuzak sonunda toprağa değil, denize boğularak, bıçaklanarak düşmesi, diğer yandan ilk gençlik yıllarında okuduğu Moskova onun ikinci gerçek vatanı olması ve halan orada yatıyor olmasıdır… İlk gençlik yıllarında Batum’dan bindiği tren onu Moskova’ya götürmüş ve önüne yeni bir dünya açarken acılar, hasretler, aşklar, açlık grevleri de açacaktı…

Dünya birinci dünya savaşını yaşarken, ikincisine doğru giderken Nazım cezaevi’nde... Uydurulmuş bir olay yüzünden mahkum edilmiş, yaşadığı ülkeyi orada tanımış, destanlarını orada yazmıştır. Ayrıcalıklıdır, o yüzden daha fazla eziyet çekmesi için ellerinden geleni yapmışlar. O bir şairdir, yaşadıklarını dizelerine almıştır…

“Ben bir insan,
ben bir Türk şairi Nazım Hikmet
ben tepeden tırnağa insan
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...”
Kendi dizeleri içinde kendisini anlatır…

Onun hikayesi bizim hikayemizdir…

Mehmet Esatoğlu onun hayatını anlatırken bizi de anlatmakta ve onun yaşadığı sürecin tarih kronolojisini de müzikler ve şiirler eşliğinde bize sunarken, oyuncular Mehmet Esatoğlu’nun cümlelerine kendi yorumlarını katarak bizim öykümüzü insanca anlatmaktadır…

15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963

Nazım iki rakam arasında bir çizgide yaşadı. Mehmet Esatoğlu o çizgiyi bize sahnede sunmaktadır…

Özel tiyatrolar en ekonomik şekilde seyircinin karşısında çıkmak zorundadır, çünkü piyasa denen mekanizma iyi olanı değil, iyi pazarlanan hayat hakkı tanımaktadır. Ama bu durumun istisnası vardır, onlar da mesleğine gönlünü vermiş, amatör ruhunu hiç yok etmeden sadece oyuncu ve sadece tiyatro diyerek amacına uygun şekle sahnede bulunanlardır… Tiyatro Simurg işte o ruhu yaşatanların mekandır… O mekanın sahnesi sokaklardır, tiyatro salonlardır, oyunlarını sergileyebilecekleri her yerdir… Usta oyuncu Mehmet Esatoğlu amatör ruhunu koruyarak insanı insanca ve insanların olduğu yerde insanın öyküsünü anlatmaya devam ediyor. Kendisinin yazdığı, yönettiği ve kendisi gibi güzel insanlar ile güzel bir oyun sahneye koymuş…

Büyük şair Nazım Hikmet yeniden sahnede hayat bulurken hayat hikayesi Mehmet Esatoğlu kurgusu ile yeniden oluşturulmuş. Bu yeni olana hayat veren her emekçi oyunu büyük bir şölene dönüştürmüş… Vakti olanlar bu oyunu gidin görün derim…

Emeği geçenlere teşekkür ederim…

İsmail Cem Özkan



Nazım Ormanında Gündüz Gece
Anne Celile hanım : İnci Bilaloğlu
Piraye: Aydan Cömer
Vera: Hale Üstün
Nazım :İbrahim Karamemet - Mehmet Esatoğlu
Münevver: Merve Köse
Dekor-Işık Hamit Demir
Teknik Yönetim: Fahri Bozbaş- Burak Yalçınyiğit
Afiş: Hamit Demir

3 Nisan 2017 Pazartesi

Mülteci!

Mülteci!

Bir ülkede faşizm yükselmesini istiyorsanız yanı başınızda savaş çıkarın yeterlidir, çünkü ülkenizin gümrük kapılarını mülteciler açacaktır.

Mülteci kavramı en çok istismar edilen kavramların içinde yer alır, çünkü her dönem içinde başka anlamlar yüklenerek algılar ile oynanır. Algı ile oynayanların amacına hizmet ettiğinde mülteciler görünür kılınır, yoksa onlar yok sayılır…

Mülteciler savaştan kaçan ve her şeyleri ellerinden alınmış olarak homojenleştirmek aslında savaşı ve mülteci kavramını yeteri kadar incelenmediğini ortaya çıkarır... Mülteci kavramı gözümüzün önünde olan ama gerçekten fazla bilgi sahibi olmadan fikir yürütülen bir alandır...

Savaşların yan ürünü mültecilik kavramı sermayenin yeni sermaye biriktirme alanı oldu... Mülteci ile kara para aynı yerde anılan bir sanayi sektörünün pazarı oldu... Eğer bir yerde sektör oluşmuşsa orada suistimal edilecek çok şey de var anlamındadır.

Mültecilik konusunda bilgisizlik birçok kişinin geçim kaynağı olmasının yanında,  devlet korkutmak amaçlı eğitim ile içimize işler... İstikrar adı verilen eğitim programından geçen biri, fikrini bilgiye dönüştürmek yerine düşmanlık üzerine kendisini konumlandırır... Faşizme karşı olanlar bile mülteci kavramı içinde faşizmi destekleyen ve büyüten konumunda da olabilmektedir...

Emperyalizm hakim olduğu ülkelerde istikrarı ortadan kaldırarak, kontrollü kara para ve insan hareketleri (yasal ya da dışı göç) sayesinde amacına uygun siyasi iktidarlar oluşturur... Mülteciler üzerinden devletler iç işlerindeki pürüzleri faşist uygulamalar ile yok ediyor ya da baskı altına alıyor...

Ulus devlet yıkıldı... Sermaye biriktirme görevi ulusun elinden alındı, şimdilerde bu sermaye biriktirme görevi sanki mülteciler üzerine yıkılmış gibi... Mülteci giden ülkeye sanki görünmeyen bir sermaye hareketi oluyor gibi...

Mülteci kavramı metaya dönüştü, üzerinden para yemeyen kalmadı... Mülteci batmakta olan ülkenin can simidi konumuna geldi... Onlar sayesinde merdiven altı esnaf bile yüzü güldü...

Küreselleşme ulus devletini yok etti, yerine yeni bir şey koyamadı ama toplumlar çürümeye devam ediyor...

Bir toplum göç ya da mülteci yolu ile içten parçalanır ama her zaman olumlu bir şey olur anlamına gelmez... İslami fobi kavramının en üst boyutlara taşındığı Avrupa medeniyeti içinde toplumlar yıkılan devletlerinin yerine koyamadıkları sistemlerini kıta boyutunda İslam karşıtlığı üzerinden bir arada durmaya ve kendilerini tanımlamaya çalışıyorlar.

Bir yere cihat ilan edenler mülteci gibi gözükerek ülkenin her yerine sızanlar her türlü propagandayı aldıkları yardımlar ile yürütürler... İhtiyacı olanlar yerine propaganda amaçlı göçlerde bu istismar edilen alan içinde açılan bir kulvardır...

Küreselleşme kültürleri yok ediyor...

İnsanlar tanımadıklarından nefret eder ve korkarlar. Onlara yüklenmiş anlamlar içinde korkuyu büyütürler... O yüzden kapitalizm korkuyu yayarken anlaşılmayan ve kendisini ifade etmesine engel olduklarının üzerinden yapar...

Demir perdenin arkasında korkunç insanlar yaşardı, şimdilerde savaştan kaçan mülteciler ve İslam... Çünkü tanımıyorlar ve korkuyorlar. Onlarda sanki kendilerine sipariş edilmiş kıyafetler ve saç sakal düzenlemesi ile buna hizmet ediyorlar...

Öç almak... Kendisini ifade etmek için güç kullanmaktan başka çaresi yokmuş gibi algı içinde yaşayanlar...

Kendi bedenini ölüme döndürüp açlık grevleri ile kendisini ifade edenler... Aynı şekilde canlı bombalar... Hepsi bir şeye hizmet etmekte, çünkü korkuyu büyütmekte...

Korku!

Kapitalizm bizi korku içinde yaşamamızı istiyor, daha güvenli, daha korunaklı şehirler, devletler ve siteler... Dokunulmaz ama en zayıf yaratıklar...

Bizler bilmeden veya bilerek sisteme hizmet ediyoruz, çünkü bizim aptal edilme sürecimiz olan eğitimde bunlar normal olarak ve olması gerekenler olarak tanıtıldı. Macera ruh ortadan kaldırıldı, bilinmeze doğru yolculuk yok. En güvenli yerlere, en güvenli araçlar ile ulaşıyoruz.

En güvenli devletlerde yaşamak için hepimiz bilerek ya da bilmeyerek mülteciyiz...

Ezilmiş, hor görülmüş, 3. dünyaya ötelenmiş bizleriz... Ve bizler ne yazık ki öteleyenlerin kapı kulu olmak için bir birimizin üzerine basıyoruz...

Mülteci alan ülke mülteci veren konumda olması yaşamın ironisi mi?

İsmail Cem Özkan

30 Mart 2017 Perşembe

Gerçeklik!

Gerçeklik!

Milattan önce, efsanelerin hüküm sürdüğü Anadolu topraklarında her şehrin bir devlet olduğu zamanlarda her devletin kendisine ait bir dili varmış. O dönemde gelecekten haber veren rahipler varmış. Her kesilen kurbanın kanından gelecek ile ilgili bir şeyler söylerlermiş…

Rahipler efendilerin hizmetinde olduğu kadar efendileri de koltuklardan alıp yerine istediklerini getirdikleri bir güce erişirmiş, çünkü gelecekten haber verenler bugüne komuta edebilirler…

Rahiplerin bu gücü karşısında hangi kral, hangi lider durabilir ki, o yüzden liderler rahipleri satın almayı öğrenmişler… Rahiplere hükmeden geleceğe ve yönettiği topluma da hükmedebilir, onları gerek gördüğünde birer silaha dönüştürebilirmiş… Efsaneler o zaman topluma hükmetmeye başlamış. Uydurulan, yaratılan efsaneler ile toplum bir hizaya sokulur olmuş…

Binlerce yıldan fazla efsaneler ya da yaratılan gerçeklikler ile toplumlar yönetilir olmuş. Şehir devletler ortadan kalkmış, imparatorluklar kurulmuş. İmparatorlukların yerini cumhuriyetler almış ama efsanelerin gücü hiç eksik olmamış… Çünkü yaratılan gerçeklik var olan gerçekliğin üstünde hala hüküm sürermiş…

Hırsı olmayan bireyin fiyatı olmaz, o yüzden her bireye bir hırs verin demiş kahinin biri... O zaman ömür boyu sorunsuz koltuğunda oturursun… Bu öğüt kutsalmış, çünkü şehir devletlerde verilen her öğüt sonunda öğüt verene kutsadın beni denirmiş…

Milattan önce toplumdan bugüne bırakılan birçok öğüt destanların, efsanelerin içinde yerini korurken, bugün ki insan sosyal medyada uydurulmuş öğütleri gerçek sanarak paylaşmaya devam edermiş. Çünkü gerçek öğüt ancak gerçekler üzerinde kurgulanabilir…

Rüzgarla yol alıp zorbalığa boyun eğenlerin coğrafyasında bir çok zenginlik bu boyun eğme sırasında yok oldu, zenginlik yerini kısır bir döngüye bıraktı… İktidar mücadelesi ve güç gösterileri binlerce yıldır devam eder ve her güçlü tarihin çöplüğünde elinde kanlı ile yer almıştır.

Tarih bize tek kişinin iradesinin toplumları değiştirdiğini yaratılmış gerçeklik içinde anlatır… Tek kişinin iradesine bağlı her yapı tarikattır... Tarikatlar duruş noktalarına göre gerçeği yeniden yaratır ve inanmanızı ister... Hayat tarikatların penceresinden daha büyüktür, evren sonsuzdur...

Efsanelerin hüküm sürdüğü coğrafyamızda gerçeklik hala yaratılan olarak karşımızda durmaktadır…

Acıları gülüşümüzden bir türlü uzaklaştıramadık...


İsmail Cem Özkan

27 Mart 2017 Pazartesi

Kürselleşme ya da yok olmak…

Kürselleşme ya da yok olmak…

Evimin önünde pazar var, acaba diyorum pazarda ülkeme özgü bir şeyler bulabilir miyim? Küreselleşme pazarımızı da teslim aldı, ülkemiz diye satılan ürünlerin çoğunun tohumu yurt dışından geliyor... Bizim olarak kabul ettiklerimiz, bizim vazgeçilmezlerimiz ise Amerika’nın keşfinden sonra kıtamıza gelen yiyecekler olduğunu çoğumuz bilmemekteyiz.

Dünyanın ufalmasıdır küreselleşme… At sırtında gidilen yerlere aylarca süren yolculukların yerini saatler aldı…

Her değişimin olumlu yanı olduğu gibi olumsuz yanları da vardır, çünkü değişim geçmişin parçalanmasıdır… Yeniden yaratılan sürecin elbette sancılı ve kanlı geçmesi kadar doğan ne olabilir ki?! Hangi değişim kansız gerçekleşti ki?

Kürselleşme yerel olanın yok edilmesidir...

Anadolu toprağından İ.Ö. tarihlerde her şehir kendi dilini konuşur, şehir devletlerden oluşurdu, ne zaman imparatorluklar kuruldu yerel olanlar ağır ağır yok edildi... İmparatorluklar ilk kürselleşme hamlesidir. Sömürge devletlerde gücü elinde bulunduranın dilini öğrenen yerel kültürler ve halklar kendi zenginliğini yok etti... Gerçek yıkım emperyalizm yani kapitalist sistemin kurumu ile gerçekleşti, o tarihe kadar görülmemiş vahşilik ile her şeyi yağmalamaya giriştiler… En önemlisi yerel olanları markalı malları satın almaya zorlanan tüketici yaptı… Sömürge dönemi ile bugün ki emperyalizm arasında en önemli fark üretimin yerini tüketimin almasıdır.

Küreselleşme lojistik kavramını sermaye lehine çözdü...

Daha hızlı ve güçlü bir şekilde sermeyenin yaratmış olduğu ‘embedded’ gerçekler altında eziliyoruz... Yaratılan gerçekler altında gerçekliğimizi kaybediyoruz...

Hepimizin standart kimliği ve IBAN numarası var...

Bütün dünyada elektrik prizlerine standart gelmedi ama kimliklerde standart bir görünüme kavuştular ve belirli bir merkezden verilen kimlik numaraları ile hepimiz şifrelendik. Aynı şekilde tüm banka hesapları tek bir merkezden verilen numaralar ile kodlandı, para transferleri de o koda uygun İBAN numaraları aracılığı ile yapılır hale getirildi. Kürselleşmeyi en çok isteyenler büyük sermayedir ve bunu projelendiren ve uygulatan ise David Rockefeller denen adam olmuştur. Küreselleşme için dünyada renkli devrimleri organize eden ise ülkemizde de birçok projeyi finans eden George Soros olmuştur... Peki, bu iki aile ferdi neden bizleri tek tip hale getirdi? Neden ülkeleri parçalarken kimlikler ve banka kartları tek tipleştirildi? Neden yerel olan yok edildi ve markalar geldi üzerine? Neden bizler birer tüketen canavara dönüştük? Neden yerel olan doğanın hazineleri yağmalandı? Elektrik prizi standart hale getirmeyenler neden bizleri tek tip alışkanlıkları olan varlıklara dönüştürüyor? Bu iki adamın temsil ettiği kesimin rüyasını gerçekleştirmek için neden canı gönülden sol- sağ partiler ülke farkı olmaksızın yarışıyorlar?

Emperyalizm özgün olan, yerel olanı yok ederken, göstermelik kültürleri yaşatalım demek ancak akıl ile alay etmekten başka şey değildir...

Bütün sermaye sahiplerinin yerel işbirlikçiler küreselleşmenin taşeronudur... Küreselleşme olumlu yönü ulus denen salakça ideolojiyi yok etmesidir ama yıkıcı tarafı daha fazladır, çünkü insan olmayı ve insan gibi yaşamayı ortadan kaldırıyor. Hepimizi kulaklarına küpe takılmış entegre tesisinde yaşamaya çalışan ineklere döndürdüler...

Her şeyin borsası yaratıldı, yaratılan borsalar kürselleşmenin kalbidir... Orada satılan, değer biçilen her üründe küresel sermayeye hizmet eden bir maldır... Enerji, sanat, altın, döviz, ... Neyin borsası varsa emek göz ardı edilerek birileri fiyat belirler ve o yaratılan fiyat üzerinden mal alınır ve satılır... Burada üretimden daha çok tüketim karar verir... Mal sonuçta rakamsal olarak ortaya çıkmıştır, artık olup olmamasının pek önemi yoktur... Alınır ve satılır... Hollanda’da çiftçilerin borsasının çökmesi ve lale fiyatları üzerine oynanan oyun tarihte yerini almıştır. sanmayın bir lale borsası bize vurmayacak!...

Tüm dünyada ki medya sermayenin eline geçti, gazeteciler gazete çıkaramaz hale geldi, tüm ajanslar bir sermaye grubunun güdümünde onun sansüründen geçmekte... Eskiden yapılabilen karşılaştırmalı haber analizleri de tarihe karışıyor... Sermeye çıkarına göre yaratılan gerçekler haberi ortadan, gerçekliği sanal birer düş haline döndürdüler...

Küreselleşme, medya üzerinden yaratılan gerçekliğin evrensel olarak dolaşımına olanak sundu ve artık hiç bir gümrük bu yaratılan gerçekliğin önünde bent oluşturamaz hale geldi...

Dünya karanlık dönemi her açıdan yaşıyor...

Yalakalık küresel kültürün vazgeçilmezidir, kim daha fazla yalaka olursa arkadaşının ya da iş arkadaşının üstüne basarak kariyer sahibi olur...

Gücü elinde bulunduran daha fazla kontrol etme hastalığına yakalanır, yeter ki gücü yok olmasın diye her türlü kendisince önlem alır... O yüzden şiddet çoğalır… Siyasi şiddet parlamentoda hayat bulur. Parlamentoya girebilen tüm siyasetçiler temsil ettikleri sermaye grubunun kapı kuludur...

Üretilen tüm teknoloji halk için değil sermaye içindir...

Bütün üniversiteler küreselleşme ile birlikte sermaye için çalışan tekno- parkı konumuna dönüşmüştür...

Küreselleşme, şirketlerin tarihinin ulusların tarihinden daha önemli hale gelmesidir... O yüzden son yıllarda şirket sahibi zenginlerin hayatını konu alan filmler çoğaldı...

Her insanın fiyatı aldığı maaşta bellidir. Dünyanın değişik yerlerinde insanlar maaşları ile fiyatlarını ortaya konmuş iktisadi bir mal konumuna kürselleşme ile hayat bulmuştur. Az maaş alıp halka hizmet artık yoktur, aldığı maaş küresel firmalara hizmettir. Onlarda en düşük ücretli en fazla verim aldığı yerlerdeki insanları kendilerine bağımlı köle yapıyorlar. Köle olan ya da kapı kulu olan ise devletinden önce şirketine gönül bağı ile bağımlı hale gelir ve küreselleşme ile aidiyet duygusu yok olan bireyin her türlü zalimlik karşısında kahkaha atan vicdanı yok olmuş bir canavarı destekleyen kamuoyu rakamına dönüşür... Bugün dünyadaki savaşları macera olarak gören bireylerin artmasının arkasında bu yatar... IŞİD saflarında savaşan Hıristiyan vatandaşları ancak bu vicdan körelmesi ile açıklayabilirsiniz... Avrupa’ya dönen bu katil sürüsü Avrupa’da yapacağı katliamların ya da ülkemizde yapacağı katliamların önlenmez olmasının arkasında en büyük neden vicdanı yok olmuş, aidiyet duygusu ortadan kalkmış sadece para için adam öldüren ve bunu iş olarak görenlerin küresel kültüründen başka bir şey değildir...

Ülkemizde ki referandum küresel sorun hale gelmesi acaba tesadüfi mi?


İsmail Cem Özkan  

23 Mart 2017 Perşembe

Karıncalar – Bir Savaş Vardı

Karıncalar – Bir Savaş Vardı

Dünyanın merkezi neresidir derseniz, canınızın acıdığı yerdir. O yüzden dünyanın merkezi kişiden kişiye değişir, üstelik bilmem kaç milyon mayının döşeli olduğu dünyamızda, savaşların bu kadar çılgınca yaygınlaştığı, ölümlerin sıradanlaştığı zaman diliminde dünyanın merkezi her saniye değişmektedir. Çünkü her an bir yerde savaş nedeni ile ya da savaştan dolayı bir insan ölmektedir ve bu ölümler hiç durmadan yaşanmaktadır.

Barışın bu kadar yok sayıldığı başka zamanlar olmuş mudur bilemiyorum ama kürselleşen dünyamızda ölümlerde küreselleşmiştir. Çünkü çıkarlar küreseldir ve çatışan çıkarların sonucu olarak savaşlar yaşam kalitesi düşen kapitalist ülkelerin vatandaşlarına daha iyi yaşam, burjuvazisine daha lüks yaşam sunmak adına üçüncü dünya ülkeleri birer birer savaş alanına döndürüldü. Barış, Ortadoğu liderlerinin hükmettiği ülkelerde yasaklanması gereken bir kelimedir…

Savaş içine düşmüş ülkelerin insanları bilmedikleri çıkarlar için, kim adına savaştıklarının öneminin kalktığı bir kaosun içinde girdaba kapılmış bir yaprak gibi savrulmaktadır. Gelecek kaygısının yerini yaşama kaygısı aldığı bir ülkenin insanı için ne gelişme, ne uzaydaki yeni keşfedilen gezegenler veya sistemlerinin hiçbir önemi yoktur. Savaşın olduğu yerde yaşayanlar için gökyüzünde kaç milyon yıldızın göz kırptığını düşünecek ve görecek ne gözleri vardır ne de beyinleri. Onları sarmalayan duyguların içinde akıldan yoksun yaşama mücadelesini içgüdülerine dayanarak yapmaktadır.

Boris Vian’ın ‘Karıncalar’ öyküsü ile John Steinbeck’in ‘Bir Savaş Vardı’ romanından Gökhan Aktemur’un uyarladığı bir oyun Karıncalar – Bir Savaş Vardı adı altında sahnelerde yaşam buldu. Mert Turak’ın hayat verdiği oyun savaşın en acımasız yüzünü seyircinin yüzüne tokat gibi vurmaktadır. Karamizah dilinin o keskin imgeleri altında seyirci soğuk bir salonda daha da üşümektedir, çünkü oyunun trajedisi oyuncunun sesinde hayat bulurken, sahnenin dekoru sesin daha keskin olarak seyirciye ulaşmasına olanak sunmaktadır.

Bir gemidedir, yalnızdır. Sevgilisinden uzakta bir bilinmeze doğru gitmektedir. Sevgilisinin adı Jakyln’dir. Ona yazdığı mektup ve günlük… Her anını duygusu ile sevgilinse seslenmektedir. Birde birlikte omuz omuza askerlik yaptığı arkadaşları vardır, onlar sahnede yerlerini almazlar, çünkü oyun bir anlamda günlüğün okunmasıdır. Günlüğü okuyan onları ses tonlarını değiştirerek canlandırır. Omuz omuza askerlik yaptığı iki arkadaşı bize savaşın yaratmış olduğu çirkinlik içinde nasıl bir birleri ile dayanışma içinde oldukları ve ortak kaderlerin getirmiş olduğu seçimsiz koşulları altında birlikte zora karşı direnişine şahitlik ederiz. En kötü koşullar altında insan gülmek ister ve onun için ortam yaratır. Azman ve Çapkın adında iki arkadaşı ile yaşadıkları trajik komiktir. Ölüm onları ayırana kadar ortak düş göreceklerdir, savaşsız ve sevgilileri ile sevdikleri ile birlikte yaşamak… ve esir düşmüş askerlerin arasına katılıp firar etmeye çalışan bir er, esir sayılarak limandan ayrılan gemi, kısa bir süre sonra boş olarak dönmesi. İçinde arkadaşları yoktur, çünkü esirler ile birlikte denizin ortasında vurulup balıklara yem olarak sunulmuştur. Kitle katliamının hiçbir kural tanımadığı bir alandır savaş… Birçok ülkede savaş sırasında işlene suçları suç olmaktan çıkarmıştır. Sahnede yaratılan gerçeklik yaşanan gerçekliğe bir göndermedir, göndermenin ötesindedir aslında…

Savaşın insan üzerine yarattığı tahribatı zaman ilerledikçe daha iyi idrak ederiz, çünkü yaşanan ile kitaplarda anlatılan destanlar arasında büyük fark vardır. Savaşı en iyi tutulan günlükler anlatır, elbette yeniden cümleler yaratılmadığı sürece...

Bu korkunç gelişmelerin içinde bir gün kahramanımıza gizli bir görev verilir, günün ilk ışıkları içinde hareket eden grup bilinmeze doğru cephenin ön tarafına doğru gider… Tanımadığı ama omuz omuza çarpışacağı erler ile birlikte bir jeep’in içinde… Korkulan olur, her yerden ateş açılır ve dumanlar içinde kalır, uçan kollar, ayaklar… Altında kan yağmurunun ve barut kokusunun altında… Kaçmak, uzaklaşmak, sevgilisine kavuşmak… Hayata geçirir, kargaşanın içinde firar eder, özgürlüğe doğru!

Firar eder ama bir mayın tarlası içinde olduğunun farkında bile değildir, en yakın köye ulaşmak için çıktığı yolculuk bir mayının üstüne basması ile son bulur… Bir ses gelir, durur... Ona öğretilen mayının üstündedir ve hareket etmesi patlaması anlamına gelir… Sabit kalacaktır…

“Burada ne kadar kalırım, bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa, artık ben seni bekliyorum!…” diye haykırır, çaresizdir çünkü… kımıldamadan yanında yaşamın akışını izler. Düşman uçağı üzerinden alçaktan uçar, arkadaşı gelir… Ona fasulye filizini verir… Elinde bir filiz ile yaşamı simgeler… Bir de kendisi üzerine doğru çıkan karıncalar… Karıncalar onun her yerini sarar ama o orada yaşama, anına ve geleceğe bakışını ironiler içinde anlatır… yağmur yağar altında ki toprak kayara, ama o mayının üstünde kımıldamadan durmak zorundadır…

Acıya mizah katılmış, kurgulanan gerçeklik sahnede bize ulaştı…

Tek kişilik oyunlar şüphesiz ciddi bir cesaret işi… Her aksilik karşısında tek başınıza olmanız, hızla karar verip durumu kotarmanız, aynı zamanda belirli bir uyumu ve tempoyu tek başınıza oyun boyunca kontrol etmeniz şüphesiz gerekli… Üstelik sahnede yalnızlığınız karşısında çok fazla sığınacak bir yeriniz de yoktur… Sadece kendi aklınız ve yüreğiniz vardır… Turak’ın oyun boyunca yakaladığı ve başarıyla sürdürdüğü temposu metnin hızının ve geriliminin altında kalmayarak, seyirciyi de ayakta tutan bir serüvene dönüşüyor…

Sahne tasarımı, kullanılan müzik, ışık Mert Turak’ın başarısına büyük katkıları olmuş… Sahnede ki performansı, anlatılmak istenen mesajı iyi benimsemiş ve sahneden onu seyirciye ulaştırması açısından çok başarılı buldu. Video görüntüleri kullanılmış olsaydı daha da vurucu olur diye düşünüyorum, çünkü arkaya yansıya ışık ve tek görüntü çıkarma gemisi, sahil sadece söz ile anlatımda kalmış. Günümüzde bir çok teknik iç içe kullanılıyor, görsel efektler ile video görüntüsü zaman zaman arka perdeye zaman zaman öne kurulacak saydam bir perdeye yansıtılabilinirdi diye içimden geçirdim… Işık tasarım ve hayat veren gerçekten işini iyi yaptığını bu oyun sırasında gördüm, gerekli olan yerlere ışık verdi, sadece çatışma sahnesinde ışık özellikle yandan gelen led ışık benim gibi salonun köşesinde oturanın tam gözüne dokunması anlık olarak oyundan uzaklaştırdı beni… Ama her şeye rağmen başarılı bir ekip işi olarak karşımızda duruyor... Sahnede yaşananları ayakta alkışlayarak selam gönderdim tüm emeği geçenlere…

Oyundan bana kalan duygu, belki de yıllardır televizyonda haberlerde izlediğimiz, gazetede okuduğumuz “kahraman” askerlerin bizde yarattığı masalımsı etkisini sorgulamak ve “kahraman” olmak ya da “yaşamak” arasında seçme şansı verilse, bir askerin yapacağı seçimi, ikilemleri ve kendi içindeki savaşı görmemiz için uyarlanmıştır bu oyun.

Bu oyunu izleyin, savaşın insanoğluna neler yapabileceğini görmek ve anlamak için...

İsmail Cem Özkan


Karıncalar – Bir Savaş Vardı
Yazan: Borıs Vıan – John Steinbeck
Çeviren: Işıl Yüce – Ülkü Tamer
Yöneten: Ergun Üğlü
Uyarlayan: Gökhan Aktemur
Dramaturgi: Gökhan Aktemur
Oyuncu: Mert Turak
Sahne Tasarımı: Eylül Gürcan
Kostüm Tasarımı: Eylül Gürcan
Işık Tasarım: Mahmut Özdemir
Müzik: Tolga Çebi
Efekt: Erhan Aşar
Yönetmen Yardımcısı: Nazif Uğur Tan – Gözde İpek Köse – Gökhan Aktemur

22 Mart 2017 Çarşamba

Gündem değişirken…

Gündem değişirken…


Gündem değişirken neyi yazacağımızı ya da yazmayacağımızı hesaplar olduk, çünkü hem gündemin dışında hem de gündem yapıcılara hizmet etme korkusu var. Gündemi yapanlar belirli siyasi çıkarlar amaçlı algılar ile oynarlar, gerçek yaşanan gündemin dışında yaratılmış bir gündem vardır. Yaratılmış gündemler ise halkın iyiliğini düşünmez daha çok küçük bir çıkar grubunun daha fazla baskı yapma özgürlüğü hakkı içindir…

Ülkemizde özgürlükler her daim negatif anlamda gelişmiştir, tırnak ile kazılarak elde delen özgürlükler ise yaratılan gündemler içinde yok olmuştur. Şu anda ortaçağ da yaşayan bir insandan daha az özgürlüğe sahip konumundayız. Onlara göre daha fazla seyahat etme hakkına sahibiz ama seyahatlerimizde tamamı ile birilerin istediği gibi tüketim üzerinedir, o yüzden son yüzyıl içinde gerçek anlamda seyyah çıkmamış ama bol bol istihbaratçı ve bize sunulan bir seyyah öyküleri içinde önyargılarımızın oluşumuna katkı ya da güçlendirme adına yapılmıştır.

Ölüm her yerde insanları teslim alırken, özgürlükten, yaşamdan, doğadan yana olanların mücadeleleri her daim bize anarşist ve terörist kavramları ile birlikte sunulmuştur. Marjinal olmak demek küreselleşmeye karşı gelmek anlamında kullanılmıştır. Kürselleşme her daim bize daha fazla özgürlük alanı açacağı olarak sunulurken geçmişte yaşayan bireylerden daha az özgür ve birey hakkına sahip olduk.

Seyahat özgürlüğü sadece paranın el değiştirmesi olarak algılanmış ve yapılan tüm geziler birer hiçbir zaman bakılmayacak fotoğraf albümü olarak önümüze gelmiştir. Hem gidilen yer hem de gidenin daha fazla tükettiği, geleneksel olanın yok edilerek ne olduğu belli olmayan bir küresel kültürün parçalayıcı özelliği ile karşılaştık. Şu anda dünyanın hangi büyük şehrine giderseniz gidin bir birine benzer reklam panoları ve alışveriş merkezlerinde aynı logolar ile karşılaşırsınız. İşte küreselleşme denen garip durum budur.

Komşular ile sıfır sorun için iktidara gelenler uzak komşularımız ile de sorunlu hale geldik... Nereden nereye diye bakarken ne kadar gerilere doğru düştüğümüzü, gündemimiz daha fazla özgürlük derken daha fazla özgürlükten beklentiler farklılıklar ortaya çıktı, çünkü iktidarı elinde bulunduranın özgürlüğü artarken ülkede yaşayanların özgürlükleri bir bir yok oldu.

Yıllar yılı acaba diyorum, dünyayı cahil liderler danışmanları aracılığı ile iktidar koltuğuna mı oturtuldular, bizler liderler ile kavga ederken aslında tüm sorumlular üzerilerinde ki örtü sayesinde parayı verenin çıkarına uygun mu yönlendirdiler bizleri? Kennedy suikastı ve sonrası gelen tüm dünya liderlerinin arkasında danışmanları bir çıkar kesimini temsil ettikleri ve emekli olunca lobi firması kurdukları düşünülürse... Parayı verene hizmette sınır olmayan yerde ne gerçekler ne de insanlık onuru söz konusu olur...

Demokrasinin olmazsa olmazı olarak gösterilen seçim sandıklarına hangi eğilimlerin girdiği ortada olmasına rağmen neyin çıkacağı konusu bu sistem altında her daim kuşkuları içinde barındırmıştır. Seçim sandıkları sihirbazların kutuları gibidir, giren kayboluyor, yerine başka şey çıkıyor...

Rezil insanları rezil etmek için boşuna uğraşmayın, onlar rezil olmazlar...

Fransız devrimini yapanlar henüz kapitalizm başlangıcındayken öngörüleri ve tespitleri bugüne de ışık tutmaktadır, çünkü onların başlangıçtaki tutumları katlanarak bugüne ulaşmıştır. Onlar; "Bugüne kadar imparatorluk, krallık veya parlamentarizm tarafından bize dayatılmış olan birlik akılsız, keyfi veya zahmetli bir merkeziyetçilikten başka bir şey değildir.
Paris’in istediği siyasal birlik, tüm yerel inisiyatiflerin gönüllü birliğiyle tüm bireysel enerjilerin mutluluk, özgürlük ve güvenlik gibi ortak amaçları göz önünde bulundurarak kendiliğinden ve özgür bir biçimde bir araya gelmesidir." 19 Nisan 1871, Paris Komünü

Paris kelimesini kaldırın biz olarak okuyun, bugün de bizim istemlerimiz ile örtüştüğünü görüyorsunuz. Yüz küsur yıldır istemlerimiz aynı kalmasını nasıl açıklayabiliriz? Kazanımlarımızı liberal ekonomi ile ulus devletini yok etmesi arasında ilişkiyi göz ardı etmememiz gereklidir, çünkü liberalizm bugün yaşadığımız tüm sorunların temelini oluşturan bir duruştan başka şey değildir.

İnsanlar duymak istediklerini duymak için toplantılara katılıyor... Panelistler de katılımcıları kırmıyor ve onların duymak istediklerini söylüyorlar... Toplantı sonucu aydınlanıp çıkan insanlar kafalarında var olan doğru ya da gerçeğin vermiş olduğu huzur ile kendilerine kanıt sunan orada sergilenen kitapları alıyorlar... Bu şekilde resmi gerçek yaygınlaşmış oluyor... Yalan, resmi ya da gayrı resmi olarak tüm toplumlarda yaratılan gerçek olarak varlığını doğru olarak sürdürüyor… Mikrofondan çıkan sesler gülük hayatımızı belirlemeye devam ediyor…

Kuş sesleri kaplamalı ülkemi, mikrofondan çıkan sesler değil...


İsmail Cem Özkan