21 Mayıs 2017 Pazar

Şarkılarla memleket tarihi

Şarkılarla memleket tarihi

İnsanlık tarihi mitolojilerin bize sunduğu ile başlar, bilim gerçi bize daha öncesini anlatır ama söz Anadolu, söz bizim toprak olunca bilimsel olanı değil destan olanı, mitolojinin bize sunduğu ile başlayalım!

Sözün hakim olduğu zamanlarda ezgiler insanlık birikimini bir sonraki kuşağa aktardı, sonra yazı, yazı ile birlikte başladı destanlar. Destanların mitolojiye dönmesi ve tanrılara ulaşması insanlığın gittiği yolu anlatır. İnsanlık başlangıçta ezgisi ile birbirine seslendi, duygularını konuşmadan belki de ezgiler ile sundu. En güzel duyguları, acıları, öfkeleri, nefreti, düşmanlıkları, barışı, dostluğu ve sevgiyi… İnsan belki de başlangıçta ezgiydi, sonra söz oldu, daha sonra kelime, cümle ve destan!

Şiir ezginin dile düşmesidir. Şiir ile anlatır oldu insan dertlerini. Şiir ile isyanına ses verdi. Şiir ile sevgisine sevgi kattı, daha güzel nasıl söyleniri hep aradı. Şiir ezginin kelimeye dökülmüş halidir. Bir grup müzisyen ve bir grup tiyatrocu aynı mekanda bir araya gelmiş. Enver Gökçe’nin bir şiiri ilk adım olmuş iki ayrı sanat insanlarını birleştiren sahne… Şiir ağıttır, isyandır, sesteki tınıdır. Sesteki tınıyı duyan müzisyen nasıl dokunmaz gitarın teline, davulun o güçlü sesine… Vurgulu, telli çalgılar şiir ile birlikte başlamış konuşmaya, bunu konuşmayı da yazıya döken Mehmet Esatoğlu olmuş. Yazmış sahnede yaşananları, duymuş, hissetmiş geçmiş yıllarının birikimi ile. Düşünmüş kendi birikimin kaynağını ve ilk ezginin çıktığı, ilk ateşin insana ulaştıran tanrıya kadar gitmiş. Ateşi çalıp insana armağan eden belirlemiş insanın kaderini. Doğa ile savaşta eline güçlü silahı en korumasız ve savunmasız olan hayvana! Doğanın zayıfı doğanın efendisi olurken kendi türünde de kategorize etmiş, ezen ile ezilen hep var olmuş bu kategorize etme ile. Bazıları kendilerini ayrıcalıklı ve güçlü görmüş, bazıları kaderi gibi sunulmuş kapı kulu ve köle olmaya. Bazıları doğdukları ailelere göre payeler biçilmiş, bazıları savaşlarda okun ucunda ki hedef olmuş… İnsan başlangıcından bu yana durmadan süre bu kavgası. İnsanlığın en güzel destanını yenenler değil yenilenler yazmıştır, onların direnci destanların konusu olmuş, güçlü olan kendisine göre değiştirmiş sunmuş, her ne kadar sunarsa da sunsun yenilenin de öfkesini, isyanını yazmış destanında. Maharetli olan anlar kelime arasında anlatılan gerçek hikayeyi…

Müzisyenler ile tiyatrocular bir sahnede buluşmuşlar, ülkemizin tarihini anlatmıyorlar, bu toprakların destanlarını, öykülerini anlatıyorlar, anlatmakla kalmıyorlar canlandırıyorlar. Homeros’un destanın yaşanan savaşlar ve sevgiler, bugün yaşayan sanatçının dilinde de durur. Hititlilerin, Urartuların destanları bu topraklarda yaşanmış olanları anlatır. Sanki dün yaşanmış gibidir, sıcak ve içten ve bugünü anlatan. Bugün yazı yazan, şiir okuyan, müzik yapanın tınısında da vardır ilk tınının ezgisi, ilk şiirin duygusu, ilk yazının sembolleri, ilk destanın akıcılığı. Nazım Hikmet’in kaleminden canlanır Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarının öyküsü. Onun dilinde sanki Homeros yazmış gibidir. İki büyük destan bu toprakların öyküsüdür. Halk için halkı ile birlikte yaşamış ozanların dili ezilmişlerin dilidir, onların cümlelerinde hayat bulur yaşanmış isyanlar. Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu… Tevfik Fikret’den Enver Gökçe’ye, Nesimi’den Adnan Yücel’e bırakılan miras bizim öykümüzdür…

“Şarkılarla memleket tarihi” oyunu bize sunulan bu tarihin sadece sahne uyarlamasıdır. Fırsatı olanların bu hikayede kendilerine ait bir şeyler bulacağını söylemek abartı olmasa gerek… Akıcı bir öykü bir insanlık tarihinin kronolojisi gibidir. İsyan, öfke, sevgi, yaşanmışlıklar, emekçinin emeğinin yaratacak güzel günleri umudu…

“Şarkılarla memleket tarihi” Ankara’da açlık grevinde olan onuru ve ekmeği için mücadele edenlere adanmıştır. O iki insanın sessizliği sahnede ses olmuştur. Oğlunun kemiğini bekleyen Dersim’de Seyit Rıza heykeli dibinde olan 70 yaşında ki babanın acısıdır sahnede olan… Öfkedir, isyandır, sessiz çığlıktır.

Oyunun teknik açıdan yorumlamaya gelince, oyuncular kendilerine verilen rolleri kendi özelliklerini katarak can vermişler, rol yapıyorlar yaşıyorlar gibidir. Sahnede oyuncunun her hareketine ezgi ile destek verenler, arkada çalan canlı müzik aynı zamanda oyuncunun hareketlerine şiirsellik katmaktadır. Acı, öfke, isyan, trajedi, bir destanda olan her duygu ezgiler ile seyirciye başarılı bir şekilde ulaşmaktadır. Acının sesi müziğin ezgisindedir, etkilenmemek imkansız…

Sahne sanatları her sanat ile kucaklaşır, her sanat kendisine göre bir alan açar sahnede. Işık, müzik gibidir. Oyuncunun her hareketine dikkat çeker, bahçeden gelen doğal ışık ile kucaklaşır… Seyirci salonda seyirci değildir, oyunun içinde bir parçadır. Kilisenin bahçesine bakan arka zemin aynı zamanda sokak ile oyunu buluşturur… Gün boyu yağan yağmur yerini güneşe bırakarak pencereden içeriye sevgiyi boca eder. Bahçenin gülleri, ağacının yeşili su damları ile geçmişinden salona bir şeyler fısıldar ve oyuna katılır…

Ekmek olmadan özgürlük olmaz... Ekmek mücadelesi sürer, Ankara’da bir heykelin yanında olur onur ve ekmek mücadelesi…

Sağanak bir yağmur. Yağmur kendi rüzgarını yaratıyor. Isınmamış yeryüzü biraz daha üşüdü... Aç olanları sevgi kucakladı, yaşasınlar diye…

İsmail Cem Özkan


Şarkılarla memleket tarihi
Yazan ve Yöneten: Mehmet Esatoğlu
Von Müzik topluluğu: Cenk Emrah Es, Önder Aksungur, Serkan Tosun, Kaan Kıvılcım
Tiyatro Simurg oyuncuları: Hale Üstün, Fahri Bozbaş, İbrahim Ege, Merve Köse, Hazal Akkın ve Mehmet Esatoğlu
Çevre düzeni, kostüm ve afiş: Hale Üstün

Işık: Hamit Demir - Burak Yalçınyiğit




Acılar ile büyür çocuklar…

Acılar ile büyür çocuklar…

Sokakları çürüyen insanlar doldurmuştu. Çürüme kokusunu deodorantlar ve parfümler ile yok etmeye çalışıyorlar... Koku tüm şehri sarmış.

Şehir içinde yaşarken pek hissedilemeyen koku ve duman şehri terk ederken farkına varılıyor ama en kötüsü şehre geri dönerken hissedilen o çürümenin kokusu...

Sokaklarda çürüyen insanlar çürüyen yolların üzerinde çürüyen binaların döküntüsü arsında kalabalıkta kendisine yol açmaya çalışıyor...

Çürüme başlamıştı ve dönüşü de yoktu.

Kötülüklere karşı mücadele eden iyi insanlar kötüleri kovduktan sonra kurdukları düzende onlar ile mücadele eden iyi insanları gördüler... çünkü çürüme sonlanmamıştı, devam ediyordu. Her iktidar iyi niyetler ile iktidara gelir ama kısa zamanda çürümeye başlardı, çürüyen güç etrafına daha fazla koku salardı…

Her şüpheli eğitimli katildir.

Çürümenin olduğu yerde cinayetler de sıradanlaşırdı, bazıları devlet adına işlenir ve katile kahraman denirdi, devletin tasfiye etmedikleri öldüklerinde öldüren eğer yakalanırsa kahramanlık gösterisine dönüştürülür, bayrak önünde fotoğraf çekilir, methiyeler dizilirdi. İktidar için her şeyi mubah görenler, iktidar ile birlikte yok olduklarının farkında bile değillerdi… korku çürüyen toplumların çıkmaz sokağı gibidir.

Korkan insanların olduğu yerde zalim hüküm sürer...

Çürümenin olduğu toplumlar genelde deniz üzerinde sürüklenen gemilere benzetilir, “kurtuluş yok, hepimiz aynı gemideyiz” derler. Aynı gemide olanlar veba hastalığa yakalanmış ve ilaç bulamayanlar gibi denize çaresiz bakarlar. Çaresizlik rüzgardan medet ummayı getirir…

Hepimiz aynı gemideyiz diyorlar ama ben sahilden geçen gemiye el sallıyorum...

İktidarın devamı için doğum kazınılmazdır, çünkü her doğan çocuk Devlet-i Aliye’nin bekasıdır. Devletin bakası için koltuğa oturan kendi bekası için devletin bekası olanları yok etmek için başlar ve kendisinden yeni nesiller yetiştirmek için sağlıklı cariyeler cihanın her yerinden toplanır ve iktidara hediye edilir…

Cariye kadınlar sahipleri için çekici olmak için uğraşır, özgür kadın her daim güzeldir, yüzünden gülümseme eksik olmaz... Özgürlüğü ve özgürlüğünü korumak için mücadele eden kadınlar daha da güzel ve çekicidir... Güzel kadının yanında kadına destek veren de her zaman onurlu ve gururludur...

Ankara hem güzel hem de onurlu iki insanı bağrına basmış, insan hakları anıtının önünde anıt olmalarını seyretmektedir.

Ankara’da insan hakları anıtı sessiz, aç ve gözyaşlarını içinde saklayarak, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme ile hayata bakmaya devam ediyor...

Hayat kazansın...

Acırlar ile büyür çocuklar. Acılardan sıyrılmak o kadar kolay değildir ama her acının içinde gülümsemek devrimci bir eylemdir, çünkü çürümeyi yıkar gider, ağıtı ortadan kaldırır, trajedi yaşadığımız andır, gelecek umuttur, umudumuz gülümsememizde saklıdır…

Çocuklar kazanacak, çünkü onların bir bildiği mutlaka vardır!


İsmail Cem Özkan

19 Mayıs 2017 Cuma

Türk gençliği…

Türk gençliği…

Türk gençliğinin bir bölümü açlık grevinde, bir bölümü cep telefon peşinde, bir bölümü Kürt dövme derdinde, bir bölümü itaat ederken geleceğini kazanma derdinde, babasının parası olanlar yurt dışında, olmayanlar devlet okulunda din eğitiminde... 

Türk gençliğinin artık yoktur bir vazifesi, olsaydı bilirdi.

Türk gençliğinin bir bölümü cemaat üyesi diye işten atılmış, ne yapacağını bilemez konumda, dayak attığı gençlerin bir bölümü “işe dönelim, haksız işten atmalara hayır!” diye açlık grevinde, işsiz gençler açlık grevini bile ziyaret etmeye korkarlar.

Türk gençliğinin bir bölümü rant peşinde, kısa yoldan köşe dönmek için var olan siyasi atmosferin istediği gibi davranmakta ve telefonlarını açarken “selaaamııın alakuum” diyerek açmakta...

Türk gençliği adı var kendisi değişik tabelalarda...

"Türkiyem Türkiyem" marşı söylemekte, güya Amerika karşıtlığı yapayım derken var olan siyasi iradeye desteklerini eksik etmemekte... Var olan lider Amerika'da “dövün!” demiş Türk gençliğinin kariyer sahiplerine...

Kafası karışık Türk gençliğinin.

Türk gençliği hem muhalif hem iktidardan yana hem de hem muhalif hem iktidar destekçisi...

Okuldan atılmış öğretmenine destek verdi diye cezaevinde koğuş içinde gününü karşılamaya çalışan, 70 yaşında babası açlık grevinde çoğunun kemiğini alma umudunda...

Türk gençliği bu kadar dağınık, bu kadar hedefsiz, bu kadar gelecek korkusu yaşamamıştı, gerçi şimdi gelecek korkusundan daha çok yaşam korkusu içten içe onu kemirmekte... Hiç bilmediği yerde, bilmediği hakların haklarını koruma adına mayın tarlaları arasında iki büyük emperyalist devletinin bayrağı gölgesinde toprağa düşmekte...

Türk gençliği parasını olanın parasının güvencesi, olmayanın zalimi olmuş konumda...

Türk gençliği otobüs duraklarında canlı bomba arayan kariyer sahibi...

Türk gençliği her türlü baskı altında, baskı yapanın emrini getirende gençlik!

Türk gençliği 19 Mayıs ismini bilir, içeriğini bilemez, çünkü ona öğretilen daha çok yaratılan gerçektir...

Türk gençliği köyde olabilseydi ırgat, olamadığı için şehirde kağıt toplayıcısıdır... 

Türk gençliği meslek eğitiminde, meslek olarak da imamdır... Vaaz dinlemeyi, verilen vaazı aktarmayı bilendir...

Türk gençliği aslında var mıdır, yok mudur tartışmasının içinde objedir... 
Türk gençliği homojen değildir…

Bugün Türk gençliği derken kim neyi kastettiği bile karışıktır...

Ey Türk gençliği birinci vazifen... Bundan sonra kurulacak her cümle, gelen her kelime kişinin duruşuna göre değişir...

Türk gençliği “komşusunun diline, özgürlüğüne, birey hakkına saygılı olmalıdır” diyen de var, geçen güzele laf atıp, lafın karşılığında terslendiği için onur meselesi yapıp kızın boynunda sigara söndüren bile.

Onuru yüzünden açlık grevinde olan da var, onur meselesi yüzünden kız kardeşini öldüren de...

Kendisini her şeyin üstünde görüp suç işleyende Türk gençliği, bu üstün görene karşı gelende... 

Türk gençliğinin artık övünecek geçmişi de yok, çünkü geçmişini de unutturdular…

Bir Türk dünyaya bedel dediler, dünya lideri bizden olacak dediler,  sıkıntılar sona erecek dediler, koalisyon iyi değil dediler, anayasa değişmeli dediler, dediklerinin bazılarını yaptılar, demediklerini ise mahalle baskısı olarak dayattılar.

Türk gençliği yolda giderken çevresine değil, cep telefonuna bakan, yanında arkadaşı varken cep telefonu ile mesajlaşandır…

Ulus devleti yerini liberal devlet aldı, ortada ne ulusal kimlik kaldı ne de kendi insani özellikleri. Tüketen, tükettikçe daha çok borçlanan bir gençlik para ile askerlik yapmak için savaş bölgelerine gidip gelecek birikimini orada sağlamaya çalışan bir canavara dönüştü…

Yok birbirimizden farkımız, Türk gençliğine X, Y, Z gençliği dediler… Diğer ülkelerde yaşayan gençler gibi saç kestiren, onlar gibi giyinen, onların satın aldığı mağazalardan satın alan, kısaca küreselleşen dünyamızda küreselleşen bir Türk gençliğinden geriye adı kaldı… Dışlanan, horlanan gençlik ise kendisinde aidiyet sahibi gibi kendisinden ötekine, zayıfına, mazlumla saldıran, başına gelen her felaketi onlardan bilen bir gençlik oluştu…

Başarının birincil koşulu kazanmak olarak öğretilen eğitim sisteminden geçen gençlik, kazanmak adına tüm değerleri yok sayandır…

Tüketirken tükenen gençlik var, gurur duymak için neden aradığımız…
                                                       

İsmail Cem Özkan 

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Sevgisiz yaklaşanlar zulmü hak görür...

Sevgisiz yaklaşanlar zulmü hak görür...

Kimse kimsenin fikrini sormuyor, sadece yalan kusuyor üzerine... Parası olanın konuştuğu düzende yalan sadece parası olanın işine yarar, çünkü yalan ile iktidarını güçlendirir... Biri yalan söylemeye başlamışsa başka yalan da söylemek zorundadır, çünkü yalanı ancak başka yalan ile kapatır, ama yalanın da bir ömrü vardı, çıkmaz sokak yaratır yalanlar... Çıkmaz sokaklarda toprağa düşmüşlerin öfkesi yatar...

Acılar üzerine mutluluk inşaat edilmez... Üzerine beton dökülünce geçmiş yok olmaz... Şehirler geçmişin izlerini silercesine sürekli betonlar ile gökyüzüne doğru uzanıyor…

Koca koca insanlar, kariyerinin en üst noktasına çıkmışlar, önlerini ilikleyip var olan tüm haksızlıkları kariyeri için görmezden gelenler, yaşanan hukuksuzluğa hukuk ve yasal elbise giydirmek isteyenler bir siyasi güç önünde eriyip yok oluyorlar... Yok olan sadece onlar mı?

İnsanların hayatları ile oynamaya siyaset denir... Yaşam bir siyasinin dudaklarının arasına bırakılmışsa, orada insanlık yok demektir...

Çocuklarımız kurtuldu, akademisyen oldu derken çocuklarımızın geleceği elimizden bir kararname ile alındı... Açlığa teslim olmaları istendi... Çocuklarımız gelecek kaygısını artık taşıyamıyor, yaşama kaygısı daha ağır bastı...

Masumiyetinizi kaybettiğinizde her şeyinizi kaybedersiniz... Lider olsanız dahi artık hiç bir şeyi yeniden kazanamazsınız... Eğitim, masumiyeti yok eden ve sistem için insan yetiştiren ve biçimlendiren bir mekanizmadır... O mekanizmadan kim geçmedi ki, hepimiz. Hepimizin masumiyeti elimizden alındı, yok edilen geçmişimiz ile birlikte… Çocuklarımız büyüyor, masallarda kalmış masumiyetin gölgesinde…

Çocuklar ile birlikte öfke de büyüyor... Çocuklarımız ölüyor, ölen çocuklarımızın anıları ile öfke de büyümekte... İçimizde sevgiyi büyütelim derken, bize sadece öfke kalmış...

Bizler öfkemizi büyütmek istemiyoruz, öfkemizin yerini sevgi alacağı bir gelecek arzumuz...

Bir arada yaşayabileceğimiz, siyasi sınırların olmadığı, siyasilerin insan hayatına hükmetmediği bir gelecek istiyoruz, çok mu masum oldu. Masallardan mı elde ettik bu düşünceyi… Şimdi birileri tüm masalları yasaklar!

İşten atılanların en küçük birimi, onuru için direnci seçti… Yaşananlar bir inat değil, hayatta kalma mücadelesidir... Onurunu yok edince geriye sessiz bir çoğunluk kalır...

Sessiz çoğunluğun yanında sessizlik açlığa dönüştü. Açlığa dönüşen sessizlik gözaltılar ile yok edilmek istendi. Sessizlik aslında en büyük çığlıktı, elden alınan yok edilen seslerimizin sokakta kalan yansıması eşliğinde…

Gözaltılar açlığı ortadan kaldırır mı?

Tepkisizlik bir anlamda onaylamaktır... Acıyı, ölümü, çığlıkları onaylamıyorum… Tepkisiz değildim, olmazdım da vicdanım kanıyor…

Her insan her acıyı uzun süre üzerinde taşıyamaz...

Yasalar fakirleri umursamaz!

Hayatımız; KHK, darbe, olağanüstü, açlık, işsizlik ile bölündü, ülke bölünmüş ne önemi kaldı... Hayatların bölündüğü coğrafyada siyasi sınırların önemi yoktur...

Yasalar para sahiplerinin ihtiyacına göre düzenlenir...

Freni tutmayan siyasetçinin freni tutmayan panzerleri olurmuş... Her iki durumda da çocuklar ölür, hayaller çalınır...

Bir gün üzerini beton ile örttüğün toprağa dönüşeceksin... İster toz olarak ister başka şekilde ama toprak kaçınılmazdır... Toprak sevgisi olmalıdır insanda, çünkü atasıdır toprak... Para kazanma hırsı, doğadan soyutlanma adına toprak yok ediliyor, toprak düşman olarak gösteriliyor ama toprak için milyonlarca insan öldürülüyor... Savaş çıkıyor… Nedir savaş, belirli toprak parçası üzerinde olabildiğince sömürü... Sevgi ile büyümesi gereken yerlerde öfke, hınç, nefret ile hakim olma savaşları veriliyor... Savaşları ortadan ancak sevgi ortadan kaldırır, çünkü sevmeyen biri savaşmak için bahane arar, o yüzden kim ki savaş çığlığı atar o sevgiden yoksundur. O öfke içinde paranoyaktır, o insanlığın yüz karasıdır... Elbette savaş diye çığlık atanların karşısında direnler hepsi bizim onurumuzdur... Sevgi ile bakarlar dünyaya... Sevgi ile bakarlar aç bedenlerinden çevresine… Sessizlik çığlıktır yeryüzünde!

Korku ve hoşnutsuzluk arttıkça insanlar din, ırk, ulusa dayalı kendi grup kimliklerine daha çok sarılacak. Yaşanan her olumsuz durumun sorumluluğu kendi grubu dışındaki insanlara yıkılacak ve kin artacaktır. Bu durumda çöküşten kaçmak zorlaşacaktır. Dağılıyoruz, komşularımızın aç olup olmadığını bilmiyoruz, vicdanlarımızın üzerine beton döküyorlar. Betonlar arasında yaşa diyorlar. Tüm birikimlerimizi betonlar arasında gönüllü yaşayalım diye ellerimizden alıyorlar. Birikimlerimizi bizim adımıza karar verip, bizim adımıza hesap açıp, bizim adımıza savaş araçlarına yatırıyorlar, bir avuç toprak için. Ve bizler birden gökten gelen bombanın sesi ile irkiliyoruz, aşsında irkilmemiz gereken sessiz çığlık, açlığın sesi olduğunu unutuyoruz. Bir kişi açsa o toplum dağılmak zorundadır, çünkü biri bir arada tutacak artık aidiyetlerimiz kalmamıştır… Ortak dili konuşmak, ortak susmak çözüm değildir, kaosun girdabından kurtulmak için…

Sevgisiz yaklaşanlar zulmü hak görür...

Sevgi ile yaklaşan ise sessizce zulüm karşısında açlık ile çığlığını atar… Hiçbir insan aç kalmasın, yaşasın... Ölümler sevgi dolu insanlardan uzak kalsın… Ölüme koşanların önünü kapatın, vücutlarını açlığa yatıranların istemlerini karşılayın, çünkü bu dünyayı güzellik kurtaracaksa, güzellik yaşam içinde olur... Yaşayan insanlardır güzelliği çevresine paylaşanlar… Toprak serpilmesin güzel insanların üzerine… Onların sesine ses katın, ses sadece ses…

Üzerimize yalanlar dökülmesin!

İsmail Cem Özkan 


15 Mayıs 2017 Pazartesi

Gazetecilik!

Gazetecilik!

Bu ülkede çalışan da çalışmayan da hepsi işsiz gazetecidir... Çünkü gazetecilik denen kavram patronun çıkarına göre haber yapmak olarak yeniden kurgulandığı gün bitmiştir. Gazeteci, eskiden ihale için meclis ve parti koridorlarını patronun adamı ile turlar ve ilişki yakalarken gazetecilik bitmiştir. Günümüzde koridorlarda gazetecinin koşuşturmasına ihtiyaç kalmamıştır, zaten iktidar ile içli dışlıdır, aracı koymak ve ilişki yakalamanın anlamı kalmamıştır. Editörlerin nasıl haber yapılacağı ve hangi konularda kaç vuruşluk yazı yazacağı yani sipariş üzeri haber yazılması başladığı gün gazetecilik bitmiştir... Zengin adamlar için onlara özel dergiler çıkarıldığı ve onların hoşuna giden haberleri tek bir gazetecinin üzerine yıkıp, ondan her konuda yazı yazması beklendiği gün gazetecilik bitmiştir... Kısaca bitmiş mesleğin eski çalışanları ve hala kendisini gazeteci olarak görenler işsizdir... Çünkü mesleğin gerekliliğini yerine getirebileceği alan kalmamıştır... Havuzdan alınan ve havuza bırakılan her haber editörler ve gazetenin duruşuna göre yeniden yaratılıp yaratılan gerçeklik olarak okuyucuya ulaşmaktadır. Bu ortamda gazetecilerin hepsi işsizdir, maaş almak ve evini geçindirmek için kendisinden istenileni yerine getirene çalışana editör, getirmeyende işsiz gazeteci denir...

Suç, yoktan var ediliyor…

“Gazetecilik suç değildir!” başlığı taşıyan dövizler her gösterinin merkezi İstanbul’da ki Galatasaray lisesi önünde ki meydanda belirli günlerde (ihtiyaca uygun zamanlarda) çıkarılıyor ve kamuoyundan destek isteniyor… “Gazetecilik suç değildir!”  sloganı gerçekten sorunun odak noktasını karşılıyor mu diye düşünüyorum ve bana göre yetersiz olduğuna karar verdim... En azından ülkemiz gerçekliği ile uyuşmuyor... Yandaş gazetecilerin yaptığı iş kasaplık değil, onların ki ‘embedded’ gazeteciliktir... Ama sonuçta gazetecilik... Ülkemizin gerçekliği muhalif gazetecilere suç yapıştırmaktır... Gazetecilere suç atmayın, suç yapıştırmayın demek bana daha mantıklı geliyor...

Gazetecileri korkutmak, cezaevine atmak için suç uyduruyorlar... Uydurulan suçlarda özellikle dikkat ediyorlar gazetecilik ile ilgili olmamasına, dolaylı bağlantı kuruyorlar...

Çalışan gazeteciler uzun zamandır zaten yazı işleri ve patronlarının sansürü ile karşı karşıyadır ve onların çıkarına uygun haberler medya havuzlarında yer bulmaktadır…

Hepimizin bildiği bir gerçek durum söz konusudur, ülkemizde ifade özgürlüğü yok… O yüzden sansürümüzü her daim içimizde taşıdık, taşımaya da devam ediyoruz.

İfade özgürlüğü, düşünme hürriyeti, bilgiye ulaşma, haber kaynaklarını saklı tutmak özgür olmalıdır. İdeal olan bunlardır ama hayat ideal olanı karşılamıyor...

Kırılma noktasındayız ve kırılma noktasında aptallaştırılmış ne kadar kitle varsa sistem içinde, sistem adına çözüm arayanlara o kadar çok zaman kazandırır…

Sorun daha boyutludur ve sadece görünen kısmıdır gazetecilerin yaşadıkları…

Gazeteci kendisinden ne isteniyorsa onun peşinden koşmakta ve ödüller ile de yılda birkaç defa ödüllendirilmektedir… Gördüğünü haber yapmak yerine sipariş edileni haber yapmak daha risksiz ve maaş garantisi vermektedir.  Hatta bazı gazeteciler olayların derinlemesine bilmeden sağdan soldan duyduklarını haberleştirip kitap yaparak üstün körü yazılmış ortaokul seviyesinde çocuğa hitap eden diller ile tarihi de kendilerine göre tahribat yapmaktadırlar. Popüler söylem popüler gazeteci yaratmakta ve popülizm ile halkın doğru bilgi alma kaynakları ortadan kalkmaktadır…

Özgür gazetecilik yapmanın birincil koşulu devlete gazeteci olduğunu onaylatmamaktan geçer... Eğer bir meslek alanına devlet tarafından kolaylık ve destek yapılıyorsa orada onlardan beklenilen bir şeyler olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız ki, Türk gazetecileri beklentiye gönüllü katkı sunduğu medya tarihimizden öğrenilebilinir...

Gazetecilik yapanlar tıpkı diğer meslekte olanlar gibi mesleklerini kutsamaya veya dokunulmaz kılmaya kadar götürüyorlar, hatta öyle payeler sunuluyor ki kutsallaşıyor birden...

Kategorize edilmiş tüm meslekler hayatı ve dünyayı değiştirmez, sadece değişimine katkı sunan disiplinlerden biri olur. Çok fazla abartmayın mesleklerinizi, çünkü kutsal ve dokunulmaz hiç bir şey yoktur...


İsmail Cem Özkan

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Ayrı ayrı gittiler…

Ayrı ayrı gittiler…

Ayrı ayrı gittiler, ayrı ayrı bayraklarını açtılar, ayrı ayrı afişler hazırlamışlar, ayrı ayrı bağırdılar, ayrı ayrı ayrı yönünü öne çıkardılar, her biri tek bir mezara gidip aynı şekilde duygulandılar, aynı şekilde gelecek umudunu içine çektiler...

Ayrı ayrı gittiler bir mezarın başına ve ona söz verdiler, halklar özgür olana kadar bu kavga bitmez! Çünkü ilk yüz adımı en hızlı koşucusu yatar o mezarda, o mezarın başında binlerce aynı isimi taşıyan genç... Mezarın içinde yatar bir delikanlı, içindedir kemikleri ama ruhu başında bağıran her bir gençtedir. Her ziyarette onların ruhlarına bir nefes üfler, "Yaşasın Türk ve Kürt Halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm!"

Ayrı ayrı zamanlarda yok edildiği düşünülenler, ayrı ayrı vücutlarda savundukları hayat bulur, dikilir zalimin önünde…

Önce yaşamdır, ölüm güzel insanlardan uzak dursun...

En zor koşullarda bile önce yaşamı savundular, yaşam için kendileri ölümü göze aldı… Yeter ki güzel, yaşam dolu gençler ölmesin diye… Devlet onları yok ederek kendi homojen toplumu kurma projesini başardığını sandı. Kurulan devlette başka birilerinin projesi olduğunu düşünmeden devleti yaşatmak adına, devlet için cinayet işleyenler kahraman olarak tanıtıldı ama sonuçta katildi hepsi. Devlet kendi kahramanını unuttu, kahramanlarının vurduğu gençler bugün dahi yüreklerde, meydanlarda, mücadele alanlarında yaşamaya devam ediyor…

Devlet adına cinayet işleyenler hepsi profesyoneldi, vicdanlarını çıkarları gereği dağlatmışlardı…

Halk adına hareket edenler ise amatördü ve vicdanları en ufak haksızlık karşısında kanıyor ya da acıyordu. Onların vicdanları, onların gelecek hayalleri, onların kavgası bugün dahi kirletilememişse, piyasaya sunup ticari araç olmamışsa hala onlar kadar temiz insanların davalarına sahip çıkmasında yatar…

İnsanlar işini, ekmeğini, çocuğunun cesedini alabilmek için ölüme yürüyor.

Ölüme yürüyenler devletin kendilerini duymayacağını biliyorlar… Ben duydum, sağır vatandaş duydu, kör bir vatandaş gördü…

Daha geç olmadan dönün...

Devlet duymadı ama bir gün bu acıyı yaşatanlar hesap vereceğini tarih zaten bize söylüyor, benim sözümü duymuyorsanız, tarihin sesini duyun, sizler kolay yetişmiyorsunuz, bu kadar kolay yok olmayın aramızdan, anılarınız ile yaşamak istemiyorum...

Yaşamı savunan, dünyanın sevgi ile kurtulacağını düşünenlerin olduğu yerde ölümü biz çağırmamız gereklidir, ölümü durdurmak elinizde; ölmeyin...

İşten her insan atılabilir, her insan işten atılmasına itirazı olabilir. En doğal haktır... Ama birini işten attıktan sonra onu açlığa mahkum etmek, ‘vebalı’ gibi yaşaması için etrafını boşaltmak da nedir?

Elbette her işe başlamak sonlandırılmakta var ama bunlar sonlandırmıyor, çalışma hakkını elinden alıyorlar...

Bütün çalışma hakkı elinden alınan, itiraz ettiği için sürekli dayak atmak, tutuklamak, işkence yapmak da nedir?… Bu vicdansızlığı yapan kulaklarını kapatmış, gözünün önüne pembe resimler almış, magazin dünyasına bakarak kim kimi aldattı diye haberleri ekranlarından izleyenlerin üzerine boşalttığı, yalanlarının her taraftan aktığı bir yerde vicdan kanıyor, kanatılıyor, inadında daha fazla öfke biriktiriliyor... Gerçekten öfkesi olması gereken bilmem ne kadar işsiz, işten atılan, çalışma hakkı elinde alınmışlar neden bugün yaşam alanlarında sokakta değiller, neden evlerine kapanıp razı olurlar?

Tüm insanlık sizin acınızı, öfkenizi duydu, bırakın ölüm yolculuğunuzu, başka yollarda vardır sonu ölüm olmayan...

Son yolculuk, dönüşü olmayan yolculuk, inadınızı, kararlılığınızı hepimiz gördük... Kimse size bir şey söyleyemez, ama en azından ölmeyin, yaşayın… Anılarda yaşatmak istemiyorum...

Devlet sevindiğine biz sevinemeyiz, çünkü devlet bizi değil çıkarları temsil eder.

Devlet öl diye gözümüze baktığı, öldürmeyi ve yağmayı kendinde hak olarak gördüğü dönemde birileri kalkıp kendilerini ölüm yolculuğuna bırakıyorsa ortada direnç yerine birilerin istediğini gönüllü yapmak gibi geliyor bana. Elbette bu düşüncem ölüme kendisini bırakmışların son anına kadar haklı haksız tartışmasını yapmadan desteklemek ve onların bu vicdan kanatan durumlarını kamuoyu önüne getirip -ne bekliyorlarsa önemi olmadan-, beklentilerinin karşılanmasını talep etmektir...

Devletin muhalif olanların hepten yok olduğunu ve sorunsuz bir homojen devlet yaratama içinde olduğunu da hepimiz biliyoruz, ama bilinen başka şey de var ki devlet hiçbir zaman homojen olamayacağıdır.


İsmail Cem Özkan

9 Mayıs 2017 Salı

Zalim, genelde zayıflardan çıkar…

Zalim, genelde zayıflardan çıkar…

Serçeler çimlerin üzerine düşmüş çiyi yudumluyor. Gün henüz kendisini göstermedi ama havada gri bir aydınlık söz konusu... Gölgesiz bir gün daha başlamıştı… Günün ilk ışıkları bulutların üstüne vurmuş ama bulutlardan yeryüzüne daha doğrusu yaşadığımız yere gelmiyordu. Homojen bir aydınlık söz konusuydu, gölgelerimiz olmadan sokaklardan geçerken, gölgesiz dolaştığımızın bile farkında değildik.

Şehir yaşamı insanı hedeflediğini değil bulduğu gibi yaşamasını öğreten bir alan olmuştu. Şehir ticaret demekti, ticaret çalışan insan, çalışan insan ise birilerin artı değeri olacaktı. Çünkü çalışan olmazsa onun üstüne basıp rahat yaşayan olamazdı. Rahat yaşama adına arkadaşının üzerine basıp gitmek yaşadığımız çağın ruhu olarak bize sunuluyordu. Liberal ekonomide her insan koyun gibi kendi bacağından asılır, kasap dükkanlarında olduğu gibi uygun yerine çiçek takılırdı. Gerçi marketlerin içine sığınmış kasaplarda ne koyun ne de gül vardı…

Şehir, mertliğin ortadan kalktığı, zayıf insanların güçlü insanları paraları ile teslim aldığı bir mekan olmuştu… Okumamış, duyduğu ile hareket eden, duyduğunun yanına bin koyan, yaratılmış gerçekliğe inanan ve o inanç ile tek doğrunun kendi düşüncesi olduğunu sanan ve dünyayı tek başına oynatacak kadar güçlü ve de merkezinde gören birinin elbette bilim ile işi olmaz, o sadece güce inanır ve gücü olanın her şeyi yaptığını sanır. Ama güç bilgi olduğunu bilmeden yaşadığı sistemde birisi için tüketici ve tetikçisi olduğunu anlamayacaktı…

Zayıf insanlar kapı kulu olur, sonra kapıdan aldığı yetki ile zalim olur… Zalim olmayanlar ise kendilerini daha güvende hissetmek için kapı kulluğundan bir adım ileri giderek onun kölesi gibi davranır ve her isteğini yeteneği kadar yerine getirirken, geçmişi, geldiği kültürü, konuştuğu dili unutur… Onlar gibi olmak, onlar gibi yaşamak için her şeyini unutur, ne yazık ki kayıtlar onu kodlamıştır, güvenilmeyen insan olmasına rağmen kendisini güvende hissetmek için kayıtsız şartsız hizmet etmeye devam eder…

Stockholm sendromu sadece yenilenlerin yaşadığı bir durumdur ve ülkemizde bu sendrom her yenilgi ve katliamı yaşamış hakların içinden ve yapılardan çıkmıştır... Neden şaşırıyorsunuz, faşist bir partinin logosunu, siyasi iradede tek adamın imzasını Ermeni yaptı diye... Bugün ki iktidara en çok destek verenler, Suriye iç savaşında IŞİD'e dolaylı destek veren azınlık vatandaşlarımızın olması şaşırtıcı mı? Dink cinayetinde Dink arkadaşı gibi gözüküp Dink cinayetinin üzerine toprak serpip örtmeye çalışanlar? Erdoğan’ın başdanışmanları arasında eski TKP'li olması... TKP’nin son genel sekreterinin AKP’yi destelediği ve onun medyasında AKP lehine yazılar yazdığını... Şaşırmamak gereklidir, çünkü olaylar öyle bir şekilde akar ki birden kendinizi Stockholm sendromu içinde bulabilirsiniz... Bugün birçok liberalin kandırıldık diye piyasaya çıkması bu sendromun etkisi değil mi? Geçmişte Kürt davalarında yargılanmış, cezaevinde yatmış birinin dümdüz edilmiş ilçelere, mahallere rağmen iktidarın yanında yer almasını nasıl açıklarsınız?

Birinin zaferi diğerin yenilgisidir, birinin acısı diğerinin onuru olur... Birinin yenilgisi, diğerinin kahramanı olarak sunulur... Hepsinin üstünü bir bayrak örter. Bayrak, kahramanlık, zafer, şan, onur diye sunulur, ama acı, katliam, boşu boşuna öldürülmüş masum insanları yok sayar... Sırf birilerinin kasası dolsun diye milyonlarca insan bayrak ideali altında öldürmesine, katil olmasına sebep olunur...

Tüm bayrakları yakın, yok edin insanın insana kulluğunu...

Her zaman söylenecek bir şeyler bulunur ama sevgi sözleri dökülmez insanların dudaklarından, dökülüyorsa eğer içtendir, paradigması dökmesini istiyorsa eğer zaten yapmacıktır. Bir insanın neden sevgi gösterisi zordur da öfkesi, hıncı, nefretini daha kolay gösterir? Sevgi gelecektir, yaşadığımız zaman öfke, nefret, yalan üzerine oturmuştur...

Aşina olduğumuz düşüncelerimizden sıyrıldığımız an dünya gerçekleri ile yüzleşmeye başlarız...

Arabesk duygu sömürüsüdür... Duygulara seslenen ve duygular ile hareket etmektir... Bir söz duyar jileti vücudunda gezdirir, çünkü acıyı hissetmesi gereklidir. Arabesk dinleyen kişi duygusaldır... Duygularının fiziki acı ile sonlanacağını ve onu göstereceğini bilir... Çünkü aklın yerini duygu aldı mı, artık orada mantıklı bir şey beklenmez, bir ses onu intihara kadar götürür... Peki, sol arabesk yaşam ile bağlantıyı gecekondular yok olup varoşlar olduktan sonra mı elde etti? gecekondu sahibi oldu apartman sahibi, geçmişi ile dört eğilimi bir arada tutan partiler ile yok etti, paradigma ona duygusal hareket etmesini buyurdu... Elbette Alevi olanları Sünniler arasına almayınca onlar kaldı sözde solcu, diğerleri oldu dört eğilim partinin neferi... Duygulara kim seslenirse, seslendiği sürece popüler, duygulara seslenme bittiği an buharlaşan bir kitleyi temsil eder oldular... Arabesk yaşam biz Ortadoğu ülkesi olmamız ile birlikte dört eğilimin dördünü de kapladı, peki arabesk yerine hala inat ile çok sesli müziği dinleyenlere ne demeli? Onlarda yakında arabesk dinlerler mi?


İsmail Cem Özkan