7 Haziran 2017 Çarşamba

Delphinus Bilgeliği’nden mesajlar…

Delphinus Bilgeliği’nden mesajlar…

Uzayın derinliklerinde bize dalgaları ile ulaşan bir yıldızlar topluluğu vardır ve o topluluk evrenin dengesi için mücadele etmektedir. Evrenin dengesini bozan neresi varsa oraya ulaşıp sorun olan dalgaların düzenlenmesi için o gezegende yaşayanlara mesajlar iletir.

Dünya savaşlar ile yıkılırken, savaşların yaratmış olduğu nefret söylemlerinin ve doğanın güzelliklerinin tek tek olması evrene bizden giden kötü dalgaların kaynaklarından sadece biridir. Evren gün geçtikçe genişlerken genişleyen duvarlarına bizim gibi evren içinde küçük bir nokta olan yerden yayılan dalgaların kötü etkileri olduğunu bu kitap sayesinde öğrenmiş olmaktayız. Peki, biz insanlara ne önermektedir uzayın derinliklerinden gelen dalgalar?

Elbette her insan duyar ama her duyduğunu anlamlar yükleyemez, çünkü birikim gereklidir. Dalgalar insanları seçer, istediğine istediği mesajı verir ama uzaydan gelen dalgalar sadece iyi niyetli dalgalar değildir, kötü niyetli olan dalgalar da vardır, bencilliği körükleyen, nefret söylemlerine katkı sunanlar da… Ama Delphinus’dan gelenler bize sevgiyi öğütler. İnsanlar çevrelerine ve kendilerine saygılı olurlarsa endişelenecekleri bir şey yoktur, çünkü sevgi ile bakan çevresine de sevgi ile dolu dalgalar yayar ki, o yaşamın daha bir anlamlı ve çekilir olmasına sebep olur…

Sevgi dünyayı değiştirir, sadece kötülerin değiştirdiği dünyada her şey endişe vericidir ve korkuyu besler. Sevginin değiştirdiği dünyada ise korku ve endişeye yer yoktur. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde endişeler yer almaktadır, endişeli olan insanın nefes alış verişi, kalp çırpıntısı bile düzensizdir. Düzensiz olan ise ister istemez bizi endişelere yer açacak ortam hazırlar. Her korku kişiliğimiz yok eden ve korkuyu yayanlara teslim olmak anlamındadır.

Dünyamızın çeşitli sorunlarına, tarihte evrene olumlu dalga gönderen insanların anlatıldığı bölümler ile bize denmektedir ki, sen de olumlu dalga yayan insan olabilirsin. Üstelik bu öğrenilebilir bir süreçtir… tarihimizin yeniden başka bir göz ile yazıldığı sürece tanıklık ederiz kitapta. Yukarıdan aşağıya doru bakmaktadır, bireyi sevgi ile yoğururken bireyin çevresini bir homojen gibi algılamakta ve değişen kültürler ve coğrafyaları önemsemeden birey bazlı ama her bireyin de özgün olduğu gerçeği ile yaklaşılmış… Kısaca yaşadığımız çağın sınıflar çağı olduğu gerçeği bu kitapta yerini almaz. Sınıf ayrımından kaynaklı sorunları bu kitap içinde bulamazsınız onların yerini bireyin kişisel korkusu ve endişesi, endişesinin kaynağının çevre olduğu vurgusu ile karşılaşırsınız…

Kitap sizi bilgi bombardımanına tutar, bu sayede en azından insanlığın birikiminden haber olmanızı sağlar. Son gelişen teoriler ve o teorilerin bizim üzerimize yansımasını bulabilirsiniz… sosyal, fizik, biyoloji bilimlerinde gelişimlerin ve bize yansımasını ve olumlu şekilde nasıl kullanabileceğimizi bulacağınız kitap size okuma şöleni sunmaktadır. Elbette meditasyonun teknik ve hangi yöntemin nelere yardım edeceği konular kitabın ana teması içinde serpiştirilmiştir.

Her insanın duruşu farklıdır, farklı bakar yaşadığı ana ve zamana. Bu farklılık zenginlik olarak görürüm. Katılıp katılmamak sisin elinizdedir ama en azından bilgilenmek ve fikir sahibi olmak için bu yapı taşı kalınlığında ki kitabı okuyabilir ve isterseniz yararlanabilirsiniz. Ben istemeden birçok konuda yararlandım, çünkü okumak istemden ve ama gizli olarak isteyerek yararlanmaktır… Olumlu yararlandığımı açıkça söyleyebilirim… her sayfası sizi konuşmalar arasında başka alanlara kapı açmak için fırsat veriyor, isteyen istediği gibi kapıyı aralar ya da kapatır…

Son yıllarda popüler olan bir alanın bilgi birikimi bir kitap aracılığı ile tanımaktan memnuniyet duydum… Kendisini yetiştirmiş ve dünyaya olumlu bakanların penceresinden bakmak sizi zenginleştirecektir…

Kitabın ana sözü bana göre araştırın kelimesinde yatmaktadır… bilinçli, bilgili olun ve araştırın demekte… Kendi dünyanızın içi ve dışını bilmeden nasıl önünüzü görebilir ve kendinizi tanıyabilirsiniz ki? Kendinizi tanımanız için açılan kapılardan sadece biri, isteyen yararlanır…

İsmail Cem Özkan




Delphinus Bilgeliği’nden Mesajlar
Ülker Uzun Polat & Özhan Baki
Delphinus Yayıncılık, İstanbul
448 sayfa



6 Haziran 2017 Salı

Domino taşları yıkılırken…

Domino taşları yıkılırken…

Domino taşlarının yerleştirilmesi uzun ve yorucu bir iştir ama yıkılması birkaç saniyelik zamandır. Muhteşem görsel bir şölen sunar domino taşlarının yıkımı. İçinden sürprizler bile çıkar. Elbette yerleştiren bilir ama izleyici gördükleri karşısında şaşkınlığa düşer, anlayamaz…

Domino taşları tarihi inceleyenler genelde devletlerin yıkımında görür… Devletler arka arkaya yıkılırken ayakta kalanlar birkaç tanesi aslında domino taşı kurucusu olduğu bilgisine ulaşılır. Üzerinden güneşin hiç eksik olmadığı imparatorlukları yok eden teknolojidir. Fakat teknolojiyi de en çok kullanan bu güneşin hiç eksilmediği imparatorluk topraklarında yaşayanlardır... Kullanmak ile yaratmak arasında ki ince bir çizgi gibi duran fark domino taşında nerede durduğunu ortaya çıkarır…

Devletlerin yıkımı her zaman üste üste gelir, her dönem bir yıkımın ve yeniden oluşumu anlamındadır. Her oluşum yıkımdır, her yıkım başka bir oluşumdur.

Domino taşı düzmeye meraklı olanlar her zaman daha güzel bir sunum için yeninde yeniden domino taşlarını sabır ile dizerler. Sonra yarattıkları eser karşısında onur duyarlar. Binlerce taş, birbirine değecek şekilde aralıklar ile dizilir ve sonra onların bir birini itekleyerek yıkılması… Birden fazla yola ayrılıp, tekrar buluşmaları, çıkmaz sokaklarda bazıların kısa sürede sonlanması, en üst noktaya, zirveye ulaşması beklenen taşın yıkılması için nefesler tutulur ve o taşı itekleyecek taşa sıranın gelmesi beklenir.

Devletlerin yıkımı büyük savaşlar sonrasında oluşan istikrarsızlık ortamında olur. Büyük fethe gidenler aslında kendi sonları için hazırlanmış o ilk nefesin verilmesi gibidir.

Yıkılan taş mutlaka başka bir taşı da yıkacak, aksi halde ortada devlet kalmaz...

Devletlerin ömrü domino taşının iteklemesi kadardır… Bazıları ilk sarsıntı da yıkılır bazıları kurucusu eli ile iteklemesi ile.

Yaşadığımız zaman diliminde domino taşları oyununu kapitalist sistem kurmuştur ve şimdi kendi ihtiyacına uygun yeninden oluşturmaktadır. İki büyük savaş sonrasında kurduğu oyunu yeniden kurmuştur. Bu sefer oyunun birincil kuralı çıkış noktası olan ulus devletini hepten yok etmek üzerinedir. Belki şehir devletler bu ulus devletinin yıkıntıları üzerine kurmak için bir çözüm olarak önümüze koyacaklar… Eskiden konulan taşlar bir bir yıkılması kaçınılmazdır, çünkü yıkım başka yıkımları tetikler. Deprem insan öldürmez, insanı ve diğer canlıları insanın yaratmış olduğu binalardır…

Domino taşlarının yıkımı ne zaman ve hangi olay ile başlamıştır sorusuna yıllar sonra belki yanıt vereceğiz, ama Yugoslavya’nın parçalanması bu sürecin görünür olmasını sağlamıştır. Demir perdenin ortadan kalkması ve Berlin duvarı yerle bir olurken Berlin duvarından kopan her parça para dönüştürülüyordu. Kapitalizm kendi gölgesinden para kazanacağını bile onu da satacaktır, yeter ki alıcısı olsun…

Son domino taşları Arap Baharı ile başka coğrafya üzerinde düşmeye başladı… Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas, Irak, Suriye ve bütün bunların dışında sermaye sahibi olarak kalan Katar.

Katar, sadece Amerika’nın Arap Baharı projesinde sermeye ve medya gücü olarak yer aldı ama devir birden değişti ve o dönemin suçu birine yıkılması gerekliydi, çünkü milyonların kanı dökülüş, milyonlar mülteci konuma düşmüştü.

Suçlu bulundu!

ABD ve İngiltere için tüm varlığını ortaya koyan Katar... Elbette sadece Katar ile domino taşı geleneği sürmez... Bakalım Katar kimi devirecek???? Sınırlar Ortadoğu’da yeniden çizilecek derken sınır çizimi başka yerden başladı!

Parası olanlar kişisel zaafları olanları istediği gibi kullanır ve atar...


İsmail Cem Özkan

3 Haziran 2017 Cumartesi

“The Turn of the Screw” (Kötülüğün Döngüsü)

 “The Turn of the Screw” (Kötülüğün Döngüsü)


Henry James'in 13 Ekim 1898 yılında yazdığı roman Operaya 1954 Venedik Biennale tarafından verilen siparişe göre uyarlanmış ve prömiyeri 14 Ekim 1954'de Teatro La Fenice, Venedik'te sahnelenmiştir. Bu operanın ilk orijinal ses kayıtı da aynı yıl yapılmıştır. Prömiyer de ve ilk ses kayıtları için orkestra şefliğini eserin bestecisi Benjamin Britten yapmıştır. 

19. yüzyılın herhangi bir yılında Londra’da bir parkta kızıl yaprakların yeryüzünü kapladığı zaman diliminde bir bankta bir kadın oturmaktadır. Sessizdir park. Sislerin hakim olduğu kasvetli bir sabah saati gibidir. Bir anlatıcı olayı anlatmaktadır. Parkta bir adam gelmiş ve kadın ile bir anlaşma yapmaktadır. Kadının mesleğini mürebbiye olduğunu söyler anlatıcı, çünkü onu tanımaktadır ve onun hikayesini izleyeceğiz sahnede… 

Mürebbiye tecrübelidir, işini iyi yapan ve bilendir. Bir anlaşmaya varırlar. Londra’dan ayrılıp Bly adlı malikaneye gidecektir. Şehrin dışında varlıklı ailelerin oturduğu bir ortaçağ malikanesidir. Orada yaşayan annesi ve babasını kaybetmiş iki çocuktan sorumlu olacaktır. İki öksüz çocuk. İyi eğitim almış oldukları aşikardır. Fakat mürebbiye’den bazı istekleri vardır anlaşma yapanın. “Çocuklarla ilgili herhangi bir haberi bir mektupla amcalarına göndermeyecektir; Bly Malikanesi'nin geçmişi ile hiç ilgilenmeyecektir ve çocukları hiçbir şekilde bırakıp işini terk etmeyecektir.”

Mürebbiye bu şartları kabul ederek yola çıkmıştır. Endişeleri ile yola çıkmıştır ama malikaneye vardığında kurduğu bütün endişelerin boş olduğunu karşılamada yaşadığı sıcak anlar ile kafasından atar. Korku yerini sevince, endişenin yerini güven almıştır.

Kahya kadın Mrs. Grosse çocuklar ile ilgilenen ve görevini tam yapan biridir, gelen mürebbiye ile ilk temasta sıcak ve dostane bir ilişki içine girer. İlk görüşme sanki ona uzun yıllardır görüşemediği dostunu buluşturur gibidir.

Mürebbiye korkularının ve endişelerinin yok olduğunu bu sıcak karşılama sonunda Mrs. Grosse’a açıklar. Artık işinin başındadır.

“Bazı şeyler asla saklı kalmaz...”

Miles'in gittiği yatılı okuldan bir mektup gelmiştir ve bu mektupta hiçbir belirtilen neden gösterilmeden Miles'in diğer öğrencilere tehdit oluşturduğu için onun okuldan atıldığı ifade edilmiştir. Mürebbiye Miles'in, ve kızkardeşi Flora'nın, masum çocuklar olduklarına ve hiçbir kötülük yapmalarının mizaçlarına uymadığına inanmıştır ve Mrs. Grosse ile konuştuktan sonra Miles'in okuldan ihraç edilme mektubunu ciddiye almamaya karar verir.

Her şey yolundadır ama bir gece yarısı pencerenin önünde bir siluet oluşur ve kaybolur. Korkar, çünkü çalışanların dışında başka bir siluettir. Farklıdır. Kafasında sorular oluşmaya başlar, çünkü geçmişin bir yansıması mıdır, yoksa kafalarda yaratılmış bir geleneğin hayat bulması mıdır? Hayaletler, kötülükler kasveti ortamın oluşturmuş olduğu bir masal mıdır yoksa gerçek midir?

Kısa sürede olay ile yüzleşir ve masallarda olanın gerçek olduğunu görür. İlk tepkisi yüzleşmektir. Çocukları her şeye rağmen koruyacaktır. Mücadeleci biridir ve kavgaya hazırdır. Çünkü hayaletler Çocukları İstismar etmekteler. İki çift ruh: Peter Quint ve Miss Jessel. İki şeytani ruh, huzura kavuşamamış ve öldükleri yere geri dönen iki huzursuz ruh! İki ruh çocukların ruhlarına sahip olmak isterler… Bu çatışmada çocuklar ruhlar ve mürebbiye arasında kalmıştır.

Çocuklar gizlice ve sürekli hayaletler ile irtibata geçmeye başlarlar. İroniktir ki burada "tecrübeli" olan Miles ve Flora , "Masum" olan mürebbiyedir. Oyun ilerledikçe mürebbiye "tecrübe" kazanmaya başlar ve içinde bulunduğu durumu daha iyi kavrar. Bunu şu sözlerinden de daha iyi anlayabiliriz

Mürebbiye; “Kendi labirentimde kayboldum
Gerçeği göremiyorum
Sadece kötülüğün üzerime ittiği sisli duvarlarla sarıldım
Kendi labirentimde kayboldum
Gerçeği göremiyorum
Masumiyet beni çökerttin
Hangi yöne dönmeliyim
Kötülük hakkında hiçbir şey bilmiyorum, ama korkuyorum
Onu hissediyorum, daha kötü hayal ediyorum.”

Mürebbiye odasında hayaletlerin malikaneyi ellerine geçirmelerinden endişe etmeye başlamıştır. Endişelidir ve endişesini dağıtacak olan şeyde mücadeledir. Çocukları yalnız bırakmayacak ve onlar ile birlikte bu şeytani ruhlardan kurtulacaktır.

Hayaletlerin her şeyi kontrol alamadıkları inancında olan Mürebbiye çocukların amcasına o akşam bir mektup yazarak durumu ayrıntıları ile anlatır. Fakat mektup yerine hiçbir zaman gitmeyecektir. Peter Quint Miles’i etkisi altına alacak ve mektubu yok etmesini sağlayacaktır. Ruhlar çocuklar üzerinde ki baskısını artırmıştır. Baskıya karşı direnç ve inançta artmıştır.

Mürebbiye, kahya Mrs. Grosse ile artık birlikte davranmaktadır. Mektubun alınmasını itiraf etmesi ruhların yok olması anlamına geldiğini anlarlar.

Yüzleşme kaçınılmazdır…

Miles bu yüzleşmede artık kilit noktadır. Çünkü mektubu alan ve ruhun verdiği görevi yerine getiren odur. Kasvetli bir sabah günü bu yüzleşme kaçınılmaz olarak gerçekleşir.

Miles, 'Peter Quint, seni şeytan!' diye çığlık atıp suçunu itiraf eder. Kendi ismini duyan hayalet ortadan kaybolur ve Miles da mürebbiyenin kucağında can verir. Ölü çocuğu kucağında tutan mürebbiye yasını anlatan bir ağıt söyler. Kendi davranışının da doğru bir iş olup olmadığını kendi kendine soruşturmaya başlar.

"Söylenmesi, çalınması ve dinlenmesi zor, alışkanlıklarımızı zorlayan"  bir operayı seyrederken sahnenin üç boyutlu olarak derinliğine değişimi, kasvetli havanın ve yüzleşme sahnelerinin o mükemmel görüntüsü karşısında birden olayın içinde ve sahnede yaşananlar ile bütünleşmiş halde hissedebilirsiniz, çünkü görüntü ve müzik sizi ister istemez olayın içine alıp farklı bir yolculuğa çıkarmaktadır…

Çocuk istismarının birçok yönü bulunmaktadır ama bu yönlerden bir tanesi ile yaratılan masalımsı dünyanın içinde ki imgeler ile yapmaktayız. Dekor tasarımı, kostüm ile iç içe geçmiş bir bütünlük olarak karşımızda dururken, ışığın rolünü hemen fark ediyorsunuz, çünkü dekoru daha da büyük ve ihtişamlı gösteren ışıktır, ışığa müzik eşlik eder. Çünkü o dünyanın görkemli şölenine sizi ruhen kanatlandırıp götüren müziktir. Oyuncular bu bütünün içinde sesleri, mimikleri ve hareketleri ile seyirciyi koltuğundan alıp farklı bir dünyaya taşımaktadır. Üç duvarlı sahnenin duvarsız olan yerinde yer alan seyirci o evrenin kopuk parçasını tamamlamaktadır. Evrenin sınırı yoktur, bir bütündür ve o bütünü her bir parçası olması gereken yerde olması gereken görevini yapmaktadır. Kusursuz, pürüzsüz ve sadedir. Elbette operada olması gerekenler hayat bulmaktadır, insanlığın ne kadar muhteşem bir varlık olduğunu ve birikimini nasıl bir şekilde estetik olarak sunabileceği ve kültürünü taşıyabileceğine şahitlik etmekteyiz. Sokaklardaki karanlık ve basık havanın birkaç saatlikte olsa dağılmasına ve geleceğe umut taşımasına bu muhteşem şölenin de payı vardır. Çünkü karanlığı ancak güzellikler yok edecektir, her ne kadar trajedi içinde ki dram ile bize umutlu bir son vermemiş olsa da. Miles son nefesini ruhlardan kurtulduğu an vermiştir ama yaşam devam etmektedir ve o malikane artık ruhlardan kurtulmuş ve özgürdür…

Kavga kendi çocuğunu ilk önce toprağa düşürmüştür…

İsmail Cem Özkan


 “The Turn of the Screw” (Kötülüğün Döngüsü)
Henry James
Operaya uyarlayan: B.Britten
Orkestra şefli: Can OKAN
Dekor tasarım: Efter TUNÇ
Kostüm tasarım: Ayşegül ALEV
Işık tasarım: Cem YILMAZER
Anlatıcı / Peter Quint rolünü Ahmet BAYKARA,
The Governess (Mürebbiye) rolünü Ayten TELEK,
Miss Jessel rolünü Özgecan GENÇER,
Mrs.Grose rolünü Elif T. TEKIŞIK,
Miles rolünü Ali AYAZ,

Flora rolünü Sevim ZERENAOĞLU canlandırıyor.

2 Haziran 2017 Cuma

Genç Karl Marks (Le jeune Karl Marx)

Genç Karl Marks (Le jeune Karl Marx)


1844 yılında havanın ağır, kasvetli olduğu zaman diliminde Prusya İmparatorluğu içinde yer alan Köln şehrinde bir gazete bürosunda (Die Neue Rheinische Zeitung) gazete çalışanları tartışma halindedir. Bu tartışma aslında bir kişinin yol haritasını daha net ve somut ifade etme yol ayrımıdır.

Dışarında polis gazete bürosuna baskın yapmak için hazırlık yapmaktadır. İçeride hararetli bir tartışma söz konusudur. Marks gazetenin politikasını eleştirirken Hegel’ci bakışın gazetenin sayfalarına hakim olduğunu belirtmektedir. İdealist bakış açısı var olan düzenin devam ettirmek anlamına geldiğini ama materyalist ve diyalektik bakış açısı içinde değiştirmek olduğunu vurgulamaktadır.

Değişim kaçınılmazdır ve bunu yeni oluşmuş olan işçi sınıfı yapacaktır.

Ormanda sahipsiz ağaç parçalarını (dallarını) toplayan köylü ve emekçilere her yerin sahibi olduğunu iddia eden güç sahipleri adına yasa dışı dalları almak yani çalmak suçundan eziyet etmektedir. Bu yaşanan somut durumun somut tahlili Marks’ın yeni yol haritasını da biçimlendirmektedir. Değiştirmesi gereken bir durum söz konusudur, var olanı artık iyileştirecek her hangi bir yorum güç sahipleri lehine çalışmak anlamındadır…

Polis baskını gazetenin kapanması anlamına gelmektedir. Her biri bu durumu bilmektedir ve bundan sonra ne yapacaklarını konuşmaktalar… Marks artık yeni bir kapı açmak adına büronun kapısını açacak ve teslim olacaktır. Gazetenin sahibi de tutuklanır ve karakola giderken yeni rotlarını da birbirine açıklarlar, daha cesur bir gazete çıkarmaktır tutuklanmaya cevap. Ama sürgüne gönderililer birlikte… Paris sürgün yeridir onların ve kavgalarını oradan sürdüreceklerdir. Gazete çıkar. Marks geçimini gazetelere yazdığı yazılardan sağlanmaktadır… Fakirdir ve evlidir. İkinci çocuğunun haberini almadan önce gazete bürosunda Engels ile karşılaşır ve ilk temas değildir, daha önce Berlin’de karşılaşmışlar ama birbirlerine uzak durmuşlar.. Şimdi birbirlerini uzaktan da olsa daha iyi tanımaktalar, çünkü her iki tarafta birbirinin yazdıklarını okumuş ve ilgi ile karşılamıştır. Marks’ın teorisine cevap aslında Engels’in İngiltere’de işçi sınıfı üzerine yazmış olduğu kitap kapatmaktadır… Engels’in teori açığını da Marks karşılamaktadır… İki ayrı dünya, biri burjuva yaşamın içinden gelmiş ve hala babasının burjuva kültürü içinde yaşadığı birden fazla şehirde fabrika sahibi bir kapitalist. Engels babasının yanında çalışmaktadır. Sanayi devrimin değiştirdiği İngiltere Manchester şehrinde işçilerin durumunu gözlemlemiş, araştırmış ve “İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu” adlı kitapta toplamıştır.

Engels doğal gözlemi güçlü ve rahatlıkla ilişki kurabilen biridir. Babasının fabrikasında çalışanların nasıl bir arada olamadıkları, haklı olsalar da haklarını ekmek kaygısı yüzünden sessizce kabul ettiklerini gözlemlemiş ve bir gün fabrikada yaşanan işçi cinayeti sonrası İrlandalı bir işçinin (Mary Burns) itirazına şahitlik etmiş ve dik duruşu ona ilgisini çekmiştir. İşten ayrılan İrlandalı işçi kadını izler ve onların toplu bulunduğu kahveye gitmiştir. Bu takip onda Marks ile yolculuğuna ilk adımıdır aslında... Bilmeden iki Alman vatandaşı başka coğrafyalarda tercihleri yolarlını kesiştirecektir…

İki insan biri sürgün Paris sokaklarındadır… Ortak imza kullanacakları bir çalışmanın da ilk adımdır. Paris o zaman diliminde anarşistler, sosyalistlerin da tartışma ve propaganda alanıdır… sokaklar bir şenlik havasındadır, işçiler kendilerine açılan kapılara ilgilidir. İzlemekte ve tartışmalara taraf olmaktadır…

Mark bir sokak etkinliğinde Proudhon ile tanışır… Onun soyut kavramlarına somut sorular sorarak ilgisini çeker be kısa sürede “samimi” bir iletişim içinde olurlar…

Karl Marx, görüşlerinin biçimlendiği 1844'lü yıllardan başlayarak materyalistti ve yaşamının sonuna kadar felsefeyi bilimsel temelleri üzerine oturtma mücadelesi verdi, oturttu ve geliştirdi. Bu görüşlerini Paris’te karşılaştığı Proudhon ile tartışması, görüşlerinin aynı zamanda test edilmesi anlamındadır ve belirleyici olacaktır…

Proudhon eleştirisi “Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi” olarak ilk anda düşünülse de daha sonra Mark tarafından “Kutsal Aile” olarak yayınlanacaktır. Elbette bu eleştirel tutuma giden yol Mark ve Engels’in İngiltere merkezli uluslar arası işçi örgütü içinde çalışmasıdır. Üyelikleri için kendilerine referans olarak gösterdikleri Lyon’da örgütlü olan Proudhon’u bu örgütlü yapı içine davet etmeleri gerekmektedir… Fakat Belçika’da yapılan bir toplantı sırasında Proudhon katılamayacağını belirtir ve en son çıkan kitabını hediye eder. Kutsal Aile bu karşılaşmanın sonucunda ortaya çıkar, bir anlamda bir kopuşu da temsil eder… Marks ve Engels artık örgütçü yönlerini ortaya çıkarır. Marks, bugüne kadar filozofların dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumladıklarını, artık dünyanın değiştirilmesi gerektiğini belirtir.

Londra’da yapılan örgütün ikinci kongresinde Engels salona hakim bir konuşma yaparak örgütün adının Komünist Birliği olduğunu ilen eder. İlan etmek ile kalmaz Manifesto yazımı işini de Marks, Engels ve Marks’ın eşi Jenny Marx üstelenmiştir. Merkez komite gibidir Mark’ın evi… Engels’in eşi (hayat arkadaşı) Mary Burns evlilik kurumuna karşı keskin ve radikal eleştirisi filmin odak noktalarından biridir.

Bütün insanlar kardeş değildir; bütün işçiler kardeştir ve burjuvaziye karşı birleşmelidir…

“Komünistlerin, tüm proletaryanın çıkarlarından ayrı bir çıkarları yoktur… Komünizme özgü olan, bütünüyle mülkiyetin kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin kaldırılmasıdır… Komünizm, kimsenin toplumsal ürünleri mülk edinme gücünü elinden almıyor, yalnızca o mülkiyet yoluyla başkasının emeğini boyunduruğa sokma gücünü alıyor… İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil. Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır... Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Amaçlarına ancak bugüne kadarki tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıkça bildirirler. Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.

Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!”

Marks’ın ve Engels’in 1844-1848 yılları arasındaki hayatını konu eden film kendi içinde kurgusu ile bana göre başarılı bir çalışmadır. Her ne kadar kurgu içinde gerçeklikten kopan yazım olmuş olsa da o da son yıllarda sinemada popüler olan çok dilli bir görselin uzanımı gibidir. Çok dili kült olacak filmlerden birisi olmaya adaydır. Sahnelerin geçişleri, görüntü ve kamera hareketleri, arka görüntülerin çok tizi bir çalışma ile oyunun akışı içinde sunulması, özellikle ışık ve çevre seçimi yönetmenin ne kadar titiz çalıştığını gösteriyor. Elbette oyuncular filme doğallık katmış olsalar da çok kısa sürede çekilen bu filmde yüz ifadeleri ve sakal uzaması gibi olgular göz ardı edilmiş. Dört sene insanı yıpratan bir süreçtir ama filmde o yıpranmayı göremiyoruz. Marks sürgün hayatı ve sürekli yer değiştirmesi, gelen her yeni çocuk ve sorumluluk onun omuzunda ki yükü ağırlaştırmasını pek hissedemiyoruz. Marks’ın çocukları ile ilişkisi de film içinde yoktur… sanki ideal bir yaşam yaşıyorlar ve her şey onlara hizmetine sunulmuş kırımız halı üzerinde yürür gibiler… Engels’in “hayat arkadaşı” ile ilişkisi farklı bir boyutta olmasına rağmen radikal düşünce yapısı ve hayat tercihi Engels üzerine etkisi yokmuş gibi sunulmuş…

Film her şeye rağmen izlenmesi gereken, içinde ince ince sunduğu ironiyi ve kara mizahı seyirciye yediren bir film… Emeği geçenlerin emeklerine sağlık, önemli bir açığı sanki kapatmışlar gibi… Marks ve Engels’in hayatını belirleyen ortamın (çevrenin) kronolojik olmasa da seçkin de olsa sunulması önemli diye düşünüyorum… Masasının başında oturmuş ve kitap yazan filozoflar olmadığını ve işçiler arasında işçilerin önünde konuşan bir filozofların çağından bahsediyoruz…  Film onu göstermiş olması en azından evinden, masasından devrim yapma hayal kuranlara inceden bir mesaj vermiştir diye düşünüyorum. Başkalarının çocukları üzerinden hayatı planlayanlar öncelikle kendi ve en yakınları üzerinden hayatlarını değiştirsinler… Bunu bile söylemesi önemlidir…

İsmail Cem Özkan



Genç Karl Marx..
Yönetmen: Raoul Peck
Yapımcı: Nicolas Blanc, Rémi Grellety, Robert Guédiguian, Raoul Peck
Senarist: Pascal Bonitzer, Raoul Peck
Oyuncular: August Diehl, Stefan Konarske, Vicky Krieps, Olivier Gourmet, Hannah Steele
Müzik: Alexei Aigui
Görüntü yönetmeni: Kolja Brandt
Sanat yönetmeni: Merlin Ortner
Kurgu: Frédérique Broos


29 Mayıs 2017 Pazartesi

Sürgün!

Sürgün!

Yüzyıl önce sürgün olarak geldiğimizde anamın konuştuğu dili bugün ben konuşamıyorum... Sürgünler kültürleri yok etmesin, yaşasın dedikçe geldiğimiz ülkede uyum adında bizleri asimile edip yok ettiler. Kalsaydık sürgün edildiğimiz ülkede, belki anadilimizi konuşuyor olacaktık... Sürgün yapan mı, asimile eden mi bize zulüm yapmıştır? Anamın konuştuğu dilde bile düşünemiyorum, sorumu sığındığımız topraklarda yaşayanların dili ile cevaplıyorum…

Parası olanları koyduğu kurallar sonucunda sömürü daima var olur...

Her dönüş hüzünlüdür, her kavuşma sevinç... Hüzün yeşil tarlaları sarı renge, sarının da altın olanına dönderir güneşin ışığı. Tarlalar birden hasat zamanı yaşar, koparır kendisinden birer parça her gün batımında. Yeşil başaklar altına dönüşür, savurur kendisini esen akşam rüzgarının eşliğinde. Başak eğilir, gitmekte olan günün rüzgarı karşısında... Gün akşama döner, güneş başka dağların arkasına kendisini saklar, yıldızlar gökyüzüne hakim olur ama artık bizler sahte güneş ışıkları yüzünden görmeyiz... Dünya kaosa döner, doğa kaosun farkındadır, kendisince önlem alır ama bizler o hakaretsiz gibi duran dönüşümün farkında bile değilizdir, kar zarar hesapları arasında... Güneş son ışığını bırakır... Bizler güneşin bıraktığı son ışık altında gelecek güne hazırlanırız...

Hedefi kazanmak üzerine kuranlar, oyunun nasıl oynandığına dikkat etmez...

Dinler sermayenin elinde birer araca döndüğünde, özgünlüğü ve özgürlüğü ortadan kalkmıştır. Onun özgürlüğü ancak sermayeye hizmet ettiği sürece vardır ve sermayenin istediği şekilde halkın üzerinde uyutma işlevini yerine getirir. Dinlerin bu işlevi bilindiğine göre İslam dini adına dünyada cihada çıkanlar hangi sermaye grubuna hizmet etmektedir? Açık ve nettir, tröstleşen sermeye kendine yeni düşman yaratıp, ülkesinde gelişen muhalefet hareketi (örgütlü işçi sınıfı) yok etmek ve liberal ekonominin yaratmış olduğu ulus devletini yıkılışından sonra ortaya koyamadığı bir sistemin ve devletin ayakta kalması için kullanıldı. Bugün islamofobi gelişmişse liberal ekonomi ile direkt bağlantısı göz ardı edilmemelidir... Cihat’ın tek işlevi olmuştur, yıkılan devletin cenazesinin kakmasına izin vermeden devletler varlığını görüntüsel olarak korumuş olmalarıdır. Yıkılanın yerine yenisini koyamayan kapitalist ve emperyalist devletler içinde islamofobi bilerek ve istenerek geliştirilmesi için cihat seferlerine bilerek ve istenerek göz yumulmuştur. Cihat yüzünden en fazla Müslüman öldürülmüştür... Hem ölen, hem öldüren aynı dini inancın insanlarıdır... Bugün Suudi Arabistan ve diğer İslam devletleri sermeyenin isteklerini yerine getiren sadece maşa hükümetlerin zorba olduğu yerlerdir...

Acı çeken bir ana gözaltına alınıp daha fazla acı çekmesine sebep olunur mu?

Diktatörler kendi ülkesinde zalim, dışarıda mazlumdur... O yüzden zalim olduğu yerdeki imajı daha önemlidir... Dışarıda imajı yerdeymiş kimin umurunda... Elbette kredi verenlerin...

Siyaseten bir birine benzerler birbirini yok eder, çünkü sonuçta ego çatışması vardır...

Alamut Kalesi ulaşılmaz, içine sızılmaz diye bilinirdi, bugün temellerini bile zor buluyoruz...

Dilencinin çok olduğu sokaklarda fakirlik hüküm sürer. Fakirliğin hüküm sürdüğü yerde ise sistem sorunu olmaz. Sistem, çökmüş olsa dahi yaşamaya fakirlerin korkusu üzerinde varlığını devam ettirir...

Dilencinin çok olduğu yerlerde mazlum rolündekiler fırsatını bulunca hemen zalim olurlar.

Haksızlıkların hüküm sürdüğü zamanda “bana haksızlık yaptı” diye ‘onur’ mücadelesine girenlerin ülkesinde olmak nasıl bir duygu hala çıkaramadım... Çünkü haksızlık yaptıklarını düşünmeyenlerin hüküm sürdüğü yerde; sağduyu, hoş görü filan olmaz... Aşağıda biri acı çekmiş, halk vicdan kanaması geçiriyormuş önemli değildir onlar için... Vicdanları dağlayanların ülkesinde "vicdan yarası" sadece piyano, org eşliğinde söylenen düğün şarkısıdır...

Yemeğe değil adalete aç olanların ülkesine dönüşmek vicdan kanatan bir durum değil midir?

Kapitalizm önce hasta edip sonra iyileştirme vaadinde bulunur... Para aldığı sürece iyileşemezsin, paranız yok olduğunda ise her canlı bir gün mutlaka...

Zifiri karanlıkta mağarada yol gösteren sadece rüzgar ve hava akımıdır...

Kırılmanın yaşandığı, kırılma ile birlikte oluşan kaosun içinde düzülenler düzenlere tapıyor... Gönül rızası ile mi düzülüyorlar bilemiyorum ama Stockholm sendromu hayat bulmuş bir evrende yaşıyoruz…

Hala umudum var, değişecek bu kötü gidiş... Gidecek yalan ve dolan ile hükmünü sürenler... Gidecek elbette karanlık...


İsmail Cem Özkan

21 Mayıs 2017 Pazar

Şarkılarla memleket tarihi

Şarkılarla memleket tarihi

İnsanlık tarihi mitolojilerin bize sunduğu ile başlar, bilim gerçi bize daha öncesini anlatır ama söz Anadolu, söz bizim toprak olunca bilimsel olanı değil destan olanı, mitolojinin bize sunduğu ile başlayalım!

Sözün hakim olduğu zamanlarda ezgiler insanlık birikimini bir sonraki kuşağa aktardı, sonra yazı, yazı ile birlikte başladı destanlar. Destanların mitolojiye dönmesi ve tanrılara ulaşması insanlığın gittiği yolu anlatır. İnsanlık başlangıçta ezgisi ile birbirine seslendi, duygularını konuşmadan belki de ezgiler ile sundu. En güzel duyguları, acıları, öfkeleri, nefreti, düşmanlıkları, barışı, dostluğu ve sevgiyi… İnsan belki de başlangıçta ezgiydi, sonra söz oldu, daha sonra kelime, cümle ve destan!

Şiir ezginin dile düşmesidir. Şiir ile anlatır oldu insan dertlerini. Şiir ile isyanına ses verdi. Şiir ile sevgisine sevgi kattı, daha güzel nasıl söyleniri hep aradı. Şiir ezginin kelimeye dökülmüş halidir. Bir grup müzisyen ve bir grup tiyatrocu aynı mekanda bir araya gelmiş. Enver Gökçe’nin bir şiiri ilk adım olmuş iki ayrı sanat insanlarını birleştiren sahne… Şiir ağıttır, isyandır, sesteki tınıdır. Sesteki tınıyı duyan müzisyen nasıl dokunmaz gitarın teline, davulun o güçlü sesine… Vurgulu, telli çalgılar şiir ile birlikte başlamış konuşmaya, bunu konuşmayı da yazıya döken Mehmet Esatoğlu olmuş. Yazmış sahnede yaşananları, duymuş, hissetmiş geçmiş yıllarının birikimi ile. Düşünmüş kendi birikimin kaynağını ve ilk ezginin çıktığı, ilk ateşin insana ulaştıran tanrıya kadar gitmiş. Ateşi çalıp insana armağan eden belirlemiş insanın kaderini. Doğa ile savaşta eline güçlü silahı en korumasız ve savunmasız olan hayvana! Doğanın zayıfı doğanın efendisi olurken kendi türünde de kategorize etmiş, ezen ile ezilen hep var olmuş bu kategorize etme ile. Bazıları kendilerini ayrıcalıklı ve güçlü görmüş, bazıları kaderi gibi sunulmuş kapı kulu ve köle olmaya. Bazıları doğdukları ailelere göre payeler biçilmiş, bazıları savaşlarda okun ucunda ki hedef olmuş… İnsan başlangıcından bu yana durmadan süre bu kavgası. İnsanlığın en güzel destanını yenenler değil yenilenler yazmıştır, onların direnci destanların konusu olmuş, güçlü olan kendisine göre değiştirmiş sunmuş, her ne kadar sunarsa da sunsun yenilenin de öfkesini, isyanını yazmış destanında. Maharetli olan anlar kelime arasında anlatılan gerçek hikayeyi…

Müzisyenler ile tiyatrocular bir sahnede buluşmuşlar, ülkemizin tarihini anlatmıyorlar, bu toprakların destanlarını, öykülerini anlatıyorlar, anlatmakla kalmıyorlar canlandırıyorlar. Homeros’un destanın yaşanan savaşlar ve sevgiler, bugün yaşayan sanatçının dilinde de durur. Hititlilerin, Urartuların destanları bu topraklarda yaşanmış olanları anlatır. Sanki dün yaşanmış gibidir, sıcak ve içten ve bugünü anlatan. Bugün yazı yazan, şiir okuyan, müzik yapanın tınısında da vardır ilk tınının ezgisi, ilk şiirin duygusu, ilk yazının sembolleri, ilk destanın akıcılığı. Nazım Hikmet’in kaleminden canlanır Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarının öyküsü. Onun dilinde sanki Homeros yazmış gibidir. İki büyük destan bu toprakların öyküsüdür. Halk için halkı ile birlikte yaşamış ozanların dili ezilmişlerin dilidir, onların cümlelerinde hayat bulur yaşanmış isyanlar. Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu… Tevfik Fikret’den Enver Gökçe’ye, Nesimi’den Adnan Yücel’e bırakılan miras bizim öykümüzdür…

“Şarkılarla memleket tarihi” oyunu bize sunulan bu tarihin sadece sahne uyarlamasıdır. Fırsatı olanların bu hikayede kendilerine ait bir şeyler bulacağını söylemek abartı olmasa gerek… Akıcı bir öykü bir insanlık tarihinin kronolojisi gibidir. İsyan, öfke, sevgi, yaşanmışlıklar, emekçinin emeğinin yaratacak güzel günleri umudu…

“Şarkılarla memleket tarihi” Ankara’da açlık grevinde olan onuru ve ekmeği için mücadele edenlere adanmıştır. O iki insanın sessizliği sahnede ses olmuştur. Oğlunun kemiğini bekleyen Dersim’de Seyit Rıza heykeli dibinde olan 70 yaşında ki babanın acısıdır sahnede olan… Öfkedir, isyandır, sessiz çığlıktır.

Oyunun teknik açıdan yorumlamaya gelince, oyuncular kendilerine verilen rolleri kendi özelliklerini katarak can vermişler, rol yapıyorlar yaşıyorlar gibidir. Sahnede oyuncunun her hareketine ezgi ile destek verenler, arkada çalan canlı müzik aynı zamanda oyuncunun hareketlerine şiirsellik katmaktadır. Acı, öfke, isyan, trajedi, bir destanda olan her duygu ezgiler ile seyirciye başarılı bir şekilde ulaşmaktadır. Acının sesi müziğin ezgisindedir, etkilenmemek imkansız…

Sahne sanatları her sanat ile kucaklaşır, her sanat kendisine göre bir alan açar sahnede. Işık, müzik gibidir. Oyuncunun her hareketine dikkat çeker, bahçeden gelen doğal ışık ile kucaklaşır… Seyirci salonda seyirci değildir, oyunun içinde bir parçadır. Kilisenin bahçesine bakan arka zemin aynı zamanda sokak ile oyunu buluşturur… Gün boyu yağan yağmur yerini güneşe bırakarak pencereden içeriye sevgiyi boca eder. Bahçenin gülleri, ağacının yeşili su damları ile geçmişinden salona bir şeyler fısıldar ve oyuna katılır…

Ekmek olmadan özgürlük olmaz... Ekmek mücadelesi sürer, Ankara’da bir heykelin yanında olur onur ve ekmek mücadelesi…

Sağanak bir yağmur. Yağmur kendi rüzgarını yaratıyor. Isınmamış yeryüzü biraz daha üşüdü... Aç olanları sevgi kucakladı, yaşasınlar diye…

İsmail Cem Özkan


Şarkılarla memleket tarihi
Yazan ve Yöneten: Mehmet Esatoğlu
Von Müzik topluluğu: Cenk Emrah Es, Önder Aksungur, Serkan Tosun, Kaan Kıvılcım
Tiyatro Simurg oyuncuları: Hale Üstün, Fahri Bozbaş, İbrahim Ege, Merve Köse, Hazal Akkın ve Mehmet Esatoğlu
Çevre düzeni, kostüm ve afiş: Hale Üstün

Işık: Hamit Demir - Burak Yalçınyiğit




Acılar ile büyür çocuklar…

Acılar ile büyür çocuklar…

Sokakları çürüyen insanlar doldurmuştu. Çürüme kokusunu deodorantlar ve parfümler ile yok etmeye çalışıyorlar... Koku tüm şehri sarmış.

Şehir içinde yaşarken pek hissedilemeyen koku ve duman şehri terk ederken farkına varılıyor ama en kötüsü şehre geri dönerken hissedilen o çürümenin kokusu...

Sokaklarda çürüyen insanlar çürüyen yolların üzerinde çürüyen binaların döküntüsü arsında kalabalıkta kendisine yol açmaya çalışıyor...

Çürüme başlamıştı ve dönüşü de yoktu.

Kötülüklere karşı mücadele eden iyi insanlar kötüleri kovduktan sonra kurdukları düzende onlar ile mücadele eden iyi insanları gördüler... çünkü çürüme sonlanmamıştı, devam ediyordu. Her iktidar iyi niyetler ile iktidara gelir ama kısa zamanda çürümeye başlardı, çürüyen güç etrafına daha fazla koku salardı…

Her şüpheli eğitimli katildir.

Çürümenin olduğu yerde cinayetler de sıradanlaşırdı, bazıları devlet adına işlenir ve katile kahraman denirdi, devletin tasfiye etmedikleri öldüklerinde öldüren eğer yakalanırsa kahramanlık gösterisine dönüştürülür, bayrak önünde fotoğraf çekilir, methiyeler dizilirdi. İktidar için her şeyi mubah görenler, iktidar ile birlikte yok olduklarının farkında bile değillerdi… korku çürüyen toplumların çıkmaz sokağı gibidir.

Korkan insanların olduğu yerde zalim hüküm sürer...

Çürümenin olduğu toplumlar genelde deniz üzerinde sürüklenen gemilere benzetilir, “kurtuluş yok, hepimiz aynı gemideyiz” derler. Aynı gemide olanlar veba hastalığa yakalanmış ve ilaç bulamayanlar gibi denize çaresiz bakarlar. Çaresizlik rüzgardan medet ummayı getirir…

Hepimiz aynı gemideyiz diyorlar ama ben sahilden geçen gemiye el sallıyorum...

İktidarın devamı için doğum kazınılmazdır, çünkü her doğan çocuk Devlet-i Aliye’nin bekasıdır. Devletin bakası için koltuğa oturan kendi bekası için devletin bekası olanları yok etmek için başlar ve kendisinden yeni nesiller yetiştirmek için sağlıklı cariyeler cihanın her yerinden toplanır ve iktidara hediye edilir…

Cariye kadınlar sahipleri için çekici olmak için uğraşır, özgür kadın her daim güzeldir, yüzünden gülümseme eksik olmaz... Özgürlüğü ve özgürlüğünü korumak için mücadele eden kadınlar daha da güzel ve çekicidir... Güzel kadının yanında kadına destek veren de her zaman onurlu ve gururludur...

Ankara hem güzel hem de onurlu iki insanı bağrına basmış, insan hakları anıtının önünde anıt olmalarını seyretmektedir.

Ankara’da insan hakları anıtı sessiz, aç ve gözyaşlarını içinde saklayarak, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme ile hayata bakmaya devam ediyor...

Hayat kazansın...

Acırlar ile büyür çocuklar. Acılardan sıyrılmak o kadar kolay değildir ama her acının içinde gülümsemek devrimci bir eylemdir, çünkü çürümeyi yıkar gider, ağıtı ortadan kaldırır, trajedi yaşadığımız andır, gelecek umuttur, umudumuz gülümsememizde saklıdır…

Çocuklar kazanacak, çünkü onların bir bildiği mutlaka vardır!


İsmail Cem Özkan