8 Ağustos 2022 Pazartesi

Bir portre…

Bir portre…

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü ismi size yabancı gelir ama Orhan Kemal'in hayatınız okursanız eğer onun babası olduğunu öğrenirsiniz...


Orhan Kemal gibi bir insanın yetiştiren baba ve onun oluşumuna neden olan ortam...

 

İlk başta sıradan bir öykü gibidir ama öyle değildir aslında...

 

İttihat ve Terakki Partisinin üyesi, Meşrutiyet sonrası kim olmadı ki diyeceksiniz, haklısınız ama bunu diğerlerinden ayıran bir özelliği var, çünkü bilgili, bilinçli ve inanmış bir nefer. Liderine sonuna kadar bağlı, ne görev verilirse gözünü kapatarak yapacaktır, sorgulama yok yani. Tehlikenin farkında ama ideolojinin bakış açısına çok sadık olduğu için bildiği doğrusundan vazgeçmez bir nefer...

Demokrasi, özgürlük için gelenler yıktıkları istibdadı yeniden yarattılar.

 

İttihat ve Terakki Partisi son Osmanlı imparatorluğunun hükümeti olmuş, ülke içinde Ermenileri kökünden kazıyacak karara imza atmış ve onu sorgulamadan yerine getirmiş bir kadro hareketidir...

 

Çok kültürlü, çok uluslu, çok dinli bir imparatorluk parçalanırken, içinden Türk ulus devleti için partiyi/ devleti değiştiren ve otokrat bir yapıya dönüştüren kadro hareketidir...

 

Parti kuruluşu balkanlarda oluşmuş ve balkan coğrafyasına, kültürüne özgüdür; çok dinli, çok inançlı, çok renkli bir parti. Kuruluşunda devletin birliği ve istikrarını savunurken, var olan Abdülhamit istibdadına karşı, kaybedilen toprakların yeniden kazanılması, padişahın vermiş olduğu yanlış kararları tersine döndürmeyi amaç edinen ideal okumuş aydın insanlar birliğidir. Kadroya girmek kurallara bağlıdır ve mutlak itaat ve biat istenmektedir.

 

Kuruluşundan kısa zaman sonra gerçekler ile yüzleşecek ve iktidara geldiklerinde kuruluşunda yer alan ”demokrasi, özgürlük” gibi kavramların yerini Abdülhamit'in “istibdat” kuralları yer alacaktır...

 

Balkanlardan ayrılıkçı Bulgar direnişçiler ile çatışırken, zaman zaman Osmanlı rejimine karşı ortak hareket ettikleri bir süreç sonrasında, iktidar yürüyüşlerini İstanbul’da gerçekleşen 31 Mart (13 Nisan 1909)  olayları olarak geçen darbe girişimi sonucunda mutlak iktidar artık partinin olacaktır. Daha önce kadrolarını devlet içinde gizli olarak yerleştirme süreci bir darbe ile sonlanmış ve açıktan kadrolaşmaya devam etmiştir. 

 

Tek adam yerini tek parti diktatoryası yani otokrasisi kurulmuştur...

 

Partiden devlete dönüşüm…

 

Osmanlı devleti içinde parti üyesi olmayan kadroların yerini parti kadrolarının alması ile devletleşeme yönünde adımlar atılmış ve mutlak bir parti egemenliği kurulmuştur. Zaten 31 Mart vakası diye kabul edilen darbe girişimi de bu kadrolaşmaya karşı eski kadroların direnişinden başka şey değildi. Mutlak hakimiyet bir darbe ve yağma ile oluşacak, istibdat sembolü ve zor ile tahtından indirileceğinden korkan padişah, zor ile tahtından indirilmiş ve sürgüne gönderilmiştir.

 

Saray bu darbe sırasında birkaç defa yağmalanacaktır, çünkü sarayda biriken jurnaller yeni iktidarın elinde silaha dönüşme tehlikesi vardı, fakat o jurnallerin yerini başka jurnaller kısa sürede alacaktır.

 

Devletin sıkıntılarından kurtarmak için gelenler kendi devletini kurmaya kalkmışlardır. Ve de gerçek anlamda kurmuşlardır demek için cumhuriyetin ilanını beklemek gereklidir, çünkü parti kadroları ideallerine uygun devleti ancak savaş sonrası oluşan ortam içinde başka kadrolar ile gerçekleştirmiştir.

 

Ankara’da oluşan devlet yeni ama kadrolar eski devletten.

 

Devlette devamlılık vardır ve kimse bu devamlılığın rotadan kalkmasını göze alamazdı.

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü gibi parti kadroları ülkenin adı değişse de görevlerinin başlarında olmaya devam etmişlerdir, fakat bir farkla; bir bölüm kadro oluşmuş olan yeni lider kadroya muhaliflik yapacak, bir bölümü idealleri uğrunda yeni liderlik arkasında ideallerini gerçekleştirmeye girecektir…

 

Kurtuluş Savaşı adı verilen bu süreç kadroların yeniden tarafını belirleme ve yeni oluşan siyasi ortamda nerede duracağına karar verme süreci gibidir.

 

Kurtuluş Savaşını başlatan kadrolar “İzmir Suikastı” bahanesi ile muhalif kanadına düşmüş olanların siyasi hayattan tasfiyeleri ile karşılaşırız…

 

Yeni kurulan cumhuriyet önce kendi çocuklarını yiyecektir…

 

Gerçi İttihat ve Terakki Partisi kurulduğundan beri kadroları öğütme örgütü gibidir, kim muhalif olmuşsa muhalefete geçmeden tasfiye edilmiştir, yani etkisiz hale getirilmiştir…

 

Yeni cumhuriyet içinde başlangıçta izin ile kurulan partiler kısa sürede kapatılmış ve o partiler içinde kalan kadroların siyasi hayattan uzaklaştırılması ya da liderine sonsuz bağımlı olacağına dair yani “biat ve itaat” edeceğine dair “yemin etme” koşulu ile kurucu lider kadroya karşı sözde suçları affedilmiş. Affedilenler yeniden devletin kadrosu içinde önemsiz işlerde onları görür oluruz… Devlet için yetişmiş kadro önemlidir, ziyan edilmemesi gereklidir.

 

Devlette önemli olan devamlılıktır, kimin iş yaptığının önemli değil, işin yapılmış olması önemlidir…

 

Devlet anlayışına ve tecrübesine sahip kadrolar kendi devletini Fransız devriminin getirmiş olduğu ilklere uygun şekilde yeniden oluştururken elbette Osmanlı deneyiminden de faydalanmışlardır.

 

Heterojen yapıdan homojen bir devlete doğru geçiş…

 

Yüzünü batıya dönen kadrolar, doğuda oluşmuş olan kültürün üzerine yeni bir kültür ve bayrak ile biçim vermeye çalışmıştır. Onu da yetişmiş, kendisini ispatlamış, tecrübesi olan kadrolar ile yapacaktır. Önemli olan devamlılıktır ve devamlılık kurumlar düzleminde devam ederken, vitrinde her şey yeni gibi sunulmaya da özen gösterilmiştir.

 

Geçmişin üzerine bir çizgi çekiliyordu, çekilen sadece geçmiş değil, partinin yönetici kadrolarının üzerine de çizgi çekiliyordu. Eski yönetici kadrolardan fikir telakisi yapılırken işlere karışmamaları içinde her türlü önlem alınıyordu. Bunu sezen ve bilen eski lider kadrolar, yeni liderliğe karşı muhalefet yaparken hiç düşünmedikleri siyasi atmosferin içinde savrulmaya ve hayatta kalma mücadelesi içindedir…

 

Paraya hükmedemeyenler siyasi gelişmeyi sadece izlemek ile yetinir.

 

1. Dünya Savaşı yenilgisi sonrası…  

 

İttihat ve Terakki Partisinin yönetici kadrosu sürgüne gitmeden önce partiyi tasfiye etmiştir, fiiliyatta var olan resmiyette artık yoktur.  Partinin lider kadrosu olan Talat Paşa, Cemal Paşa, Enver Paşa bir birinden uzaktalar ama sürekli iletişim içindedir… Uzaklık tercih konusunda da farklılaşmayı getirecektir zaman içinde…

 

Osmanlı devleti emperyalist devletler arasında paylaşılırken, verilen bir avuç toprak içinde iktidar savaşı sıcak çatışmanın içinde gelişmektedir... Dağılan kadroların yeniden bir araya gelmesi, yeni yol haritaların çıkarılması, tabanda yer alan lojistik ve istihbarat konusunda deneyimli olanların öne çıkması ile kadrolar içinde de ayrışma kaçınılmazdır…

 

Geçmişin şanlı günlerinin tekrar geleceğini düşünenler, kaybedilen ülke için değil, kaybedilen güçlerinin arkasından ağıt yakmaktadır.

 

Yeniden o güçlerine kavuşmak için oluşan ortama uygun yeni ittifaklar içindedirler...

 

Kadrolar için zaman durmak zamanı değildir, mücadele etmek ve yola devam etmektir… eğer pasif konuma düşerlerse geçmişin suçlarından dolayı yargılanmak gibi bir durum ile karşı karşıya kalabilirler, çünkü suçlar hep pasif olanların üzerine atılır. Sonuçta fail belli olursa ortada faili meçhul olay kalmaz ve geçmiş bir anlamı ile temizlenir. Hesaplaşma bir anlamda ertelenmiş ya da üstü örtülmüş olur.

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü, zeki bir insandır, gelmekte olanı gören ve ona göre konumlanan biridir. Talat Paşa hayranlığı ve ona bağlılığı öyle göstermelik değildir. Doğan kızına isim verecek kadar çok sevmektedir…

 

1920 yıkında milletvekili olarak meclise girer, 25 Kasım 1920'de Pozantı İstiklal Mahkemesi Başkanı olarak atanır... Mahkeme heyetinin nasıl çalıştığına elbette yaşayarak tanık olur… Birkaç günlük bakan olarak atanır, sonra geri alınır ve o mecliste muhalefet tarafında yer alır… İktidarın getirmiş olduğu bir çok yasa teklifine karşı mecliste söz alır…

 

1923 yılında artık vekil değildir, çünkü onu vekil yapmak için artık gerekçede yoktur, muhalefet olmakla oluşmakta olan yeni devlet yapılanmasının dışına düşmüştür…

 

O da avukatlık mesleğine döner, Adana’da büro tutar…

 

Bir muhalif avukat…

 

24 Eylül 1930'da oluşan siyasi atmosferden faydalanır ve  Ahali Cumhuriyet Fırkası'nı kurar, çünkü mahkeme salonları onun muhalefet yapacağı alanlar değildir, zaten istiklal mahkemesinin nasıl karar aldığı ve uyguladığını birer bir şahit olmuştur…

 

Devlet acımasızdır, ne karar almışsa onu uygulamaktadır.

 

Rejim muhalefete karşı sabırsızdır, muhalefet etmek devrimlerin geriye dönmesi anlamına gelmektedir... Mutlak itaat eden kadrolar ile yoluna devam edecektir…

 

Ahali Gazetesi ile muhalefet yapmaya çalışan parti başkanı elbette özgür değildir, örgütlenme ve halka buluşması kısıtlıdır. Kısa süre içinde de zaten sesi kısılır ve kapatılır… Kendisinden "bir daha muhalefet etmeyeceğine" dair senet alınır. Bir süre sonra devlet içinden onun yargılanacağına dair bir duyum ulaştırılır.

 

İstiklal mahkemesi bu sefer kapatılan yayın organları partiler için çalışmaya başlamıştır…

 

Yargılanacağı konusundaki haber içeriden gelmiştir ve durum ciddidir, mahkemeye çıkanların zaten savunma hakkı yoktur, yukarından gelen karar neyse o uygulanacaktır.

 

Kaçmaktan başka bir yol yoktur ve kaçar...

 

1939 yılında çıkan genel afa kadar yurtdışında yaşamak zorunda kalır ve af ile birlikte uysal, muhalif olmayan bir şekilde ülkesine geri döner... Devletine ve liderine biat etmiştir ve onun çıkarını gözeterek karar almıştır... 26 Temmuz 1949 tarihinde son nefesini verene kadar şifalı bitkiler üzerine yazı yazarak devleti ile çatışmamaya çalışmıştır…

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü muhalif kimliğinden sanırım çocuğu da muhalif olmuş ama bu sefer sınıf perspektifinden hayata bakacaktır. Orhan Kemal, elbette babasının yaşamını çok iyi biliyordu, o da babası gibi gazete, yazarlığa doğru adım atarken başına neler geleceğini, nasıl bir yaşamın içinde olacağını biliyordu. Ve tercihini yaparak bir birinden çok değerli eserler meydana getirmiş ve edebiyat dünyamıza ve ülkemize çok şey katarak aramızdan ayrılmıştır.

 

Onun fötr şapkası ile bir kahvede halkın arasında çay içerken fotoğrafına bakıyorum, yüzündeki çizgilere. O çizgiler babasının tecrübesini de taşıdığını görüyorum, inatla, inançla dik yürüdüğüne bakıyorum… Aç kalmayı göze almıştır ama boyun eğmek yerine emeğini satarak her işi yapacak kadar alçak gönüllüdür.

 

İttihat ve Terakki Partisi kadroları içinde yer almışların çocuklarını düşünüyorum sessizce…

 

Can Yücel geliyor aklıma, babasına yazdığı şiir dökülüyor dilimden… 

 

Sabiha ve Zekeriya  serteleler geçiyor gözümün önünden, Tan Gazetesi/ matbaası ve yakılan bir birikim… 

 

Bugün İttihat ve Terakki Partisi binası yok, bir zamanlar Cumhuriyet Gazetesine ev sahipliği yapıyordu, ikinci dünya savaşı sırasında Nazilerin istihbarat merkezi gibi, sanki propaganda üretim yeri gibiydi…

 

Tek tek belleklerimizden silinen bir geçmiş ve iç içe geçmiş hayat hikayeleri...

 

Bir dönem kadrolar bir ülkeyi yıktı, yeninde kurdu ve devamlılığını sağladı…

 

Kadroların hayatı aslında ülkemizin tarihidir…

 

Bir bölümü darağacında bedeni sallandı, bir bölümü kaçarken vuruldu, bir bölümü elini bolca kana bulaştırdı, elini temizlemek isteyen kadrolar elleri kanlı kadroları bir bahane ile yok etmesi…

 

Bugün resmi tarih içinde anılanlar, anılmayanlar, hain olarak gösterilenler, kahraman olanlar hepsi bir kadro hareketinin görünür halidir…  

 

Kendi idealleri için katliam yapmaktan çekinmeyen, “tehcir” gibi kökten temizlik olarak kabul edilen kararı alacak kadar gözlerini karartmış kadrolar, kendisi gibi düşünmeyeni öldürmekten ve sürmekten çekinmeyen kadroların kurmuş olduğu bir devletin içinde yaşıyoruz…

 

Popüler bir deyime dönüştü, “yüzleşmek, helalleşmek, hesaplaşmak…” bakalım bu kelimelerin altını dolduracak bir kadro var olacak mıdır?

 

İsmail Cem Özkan

7 Ağustos 2022 Pazar

Kep fırlattım, mesleğim oldu!

Kep fırlattım, mesleğim oldu!

 

Bugün özel bir üniversitede diploma töreni, pardon “kep atma” törenine katıldım, törende hiç bir heyecan yoktu. Kendisini öğrenci sanan gençler heyecanlıydı elbette, sonuçta diploma sahibi olmuşlardı, ileride cumhurbaşkanı olursa diploma dediklerinde sunacağı bir kağıt parçası olacak...

 

Sonuçta işverenler istediği şey diploma alınmış oldu ama özel üniversite mezunları genelde torpilli alanlarda iş başı yapabilir, çünkü onlar kamu eğitiminden değil, para karşılığında eğitimden geçtiler. Para ile verilenlerin kalitesi her zaman tartışmalıdır, çünkü paran kadar kalite satın alana verilir. Yani bireysel başarının doyumunu aile parası ile yerine getirmişti, çünkü onlar öğrenci değil müşteriydi...

 

Parası olan çoğunu hem okutur hem de işe koyar, çocuk da kalkıp "devlet baba beni işe yerleştir" demez, çünkü özel okul hiç bir müşterisine "seni devlete eleman olarak yerleştireceğim" demez...

 

Eğitim zaten ülkemizde sadece parayı ilgilendirdiği için bilginin/ bilimin önemi yoktur, uzun yıllardır kasabalara/ şehirlerde, nerede üzerinde üniversite logosu olan binalar varsa orada okuyan gençlerin hepsi binanın bulunduğu ilçe/şehir… gibi yerler için gelir kaynağı olmuştur, yurt, yiyecek, ulaşım, su, elektrik... Kısaca para harcayan bireylerin hepsi gelecek kaygısı ile binalara sıkıştırılmış tüketicidir...

 

Öğrenci istatistiği de ilgilendirir, çünkü işsizi gençleri öğrenci yaparak işsizlik sayısını düşürür... bu yüzden kasabalara kadar yaygın üniversite logosu olan binalar açılmıştır, öğretim üyesi olup olmadığı, kaliteli eğitim verilip verilmediği, eğitim için gerekli malzemelerin olup olmadığının hiç önemi yoktur. Hem tüketen hem de işsiz sayılmayan gençler devletin işsiz rakamı için üzerine örtülen örtüden başka şey değildir, öğrenci işsizdir...

 

Konudan konuya atlamadan kısaca yazının amacına döneyim, kısaca ve sonuç olarak heyecansız, hesapsız, okul daha fazla müşteri çekmek için ne kadar çok öğrencim var demek için tüm mezunlarını aynı saate, aynı alana toplamıştı. Piknikçiler ve kep töreni katılanlar tarafından hava limanına giden yol tıkandı... Olan uçağa yetişmek isteyene oldu diyebilirim!

 

Özel okul, park alanı, gelecek konukları düşünecek değildi ya, her şeyi paraya döndürme ve pr çalışması için her olanağı kullanmıştı… Park yerinden para kazanacağını bilseydi, orman arazisini parka dönüştürüp kullanabilirdi... Su sattı, cola sattı, kısaca satılacak ne varsa sattı...

 

Kıldan, kağıttan para kazanmaya hedefleyen okuldan çıkan öğrencinin gelecek perspektifi ne olur dersiniz?

 

Müşteri olan öğrencilerde biliyor iş dünyasının istediği bireyler olmadıklarını, o yüzden doktora çalışmasına gidecek yolu denemek için hemen alternatifler gözden geçiriliyor... parası olan, olanağı olan hemen okulun devamı için yurtdışına gidecek, orada dil eğitimini daha da güçlendirecek ve orada imkan olursa yüksek lisans yapıp doktoranın yolunu açacaktır, olmayan ise daha düşük bütçe ile yüksek lisan için kasabalarda açılan üniversitelerin birinden yüksek lisans derslerine katılacaktır büyük olasılıkla…  Doktora alabilirse belki bir özel üniversitede öğretim üyesi olacak, belki popüler haber kanallarını kanal kanal gezip iktidarı övecek!

 

Diploma törenine katıldım, hiç bir heyecan olmadığı gibi, öğrenciler o kadar duyarsız ki, sadece cep telefonlarına poz verip, okumak için okumuş duygusu içinde ailelerini sevindikleri için seviniyor gibi yaptılar...

 

Devrim, toplumsal sorun, protesto, yaşanan kriz filan hepsi özel üniversite kampusuna uğramadan geçmişti, farklı bir dünya inşaat edilmişti, zaten izin de verilmez, çünkü müşteri bir bankaya gidip hayat pahalılığından şikayet edebilir mi? Elinde parası varsa yatıracak, yoksa kredi çekip borçlanacak! Özel okullar genelde bankaların mantığı ile hareket eden şirketlerdir, müşterisinin parasını almak için her türlü pr çalışması yapılır…

 

Para karşılığında alınan diploma ile çalışma dünyasına katıldı gençler, torpili olanlar işe girecek olmayanlar bol bol cv yazıp olumlu yanıt bekleyecek! Kepler havaya atılırken, arkadaşlarından ayrılmanın hüznü yoktu müşterilerde, sanırım orada yakalanan ilişkiler iş bulmak için kullanılacaktır, eğer çok çabuk unutulamazlarsa…

 

İsmail Cem Özkan

 

29 Temmuz 2022 Cuma

Yalan günahtır!

Yalan günahtır!

 

Biraz önce markete uğradım, etiketler henüz değişmemiş ama yerlerinden oynamış gibi, hemen üzerine birisi şaka olsun diye sanırım "Allahın dediği olur" yazmış…

 

Artık fişlerin üzerine de yazarlarsa rakamlara hiç bakmamak gerek, çünkü "Allah hep zengini sever ve zengini seveni sever", fakiri düşündüğü kollandığı tarihte hiç gözükmemiştir...

 

Bakın, “Allahtan gelen” depremlere, hep fakirleri vurur...

 

Tsunami’ye bakın hep fakirlerin yaşadığı sahili vurur...

 

Siz hiç gördünüz mü, zenginlerin yaşadığı sahili vuran tusinami?

 

Siz hiç gördünüz mü, “Allahtan gelen” yanardağ patlaması sonucu yok olan insanların yaşadığı yerleri…

 

Siz hiç gördünüz mü, selin yok ettiği yerlerde yaşayanların dramını?

 

Siz hiç gördünüz mü, taş ocağı açılan köylülerin “içme suyumuzu kirletme” , hayvanlarımızın otladığı alanları yok etme diye mücadele edenlerin arasında zenginlerin olduğunu…

 

Her felaket, hep fakirlerin yaşadığı bölgeleri ve fakiri vurur...

 

Bakın orman yangınlarına, zenginlerin yaşadığı yerde orman yanar mı? Çünkü zaten oraya çoktan otel yapılmıştır ya da kimsenin görmediği kapalı bir cennette bir villa çoktan konmuştur, yanmaz...

 

Fakirin ocağına ateş düşer zenginin değil...

 

Bakın, bakın savaşlara, bütün savaşlar "Allah" içindir…

 

Allah adına insan keserler, boğazlar, hepsi Allah içindir…

 

Ölen hep fakirdir, katil hep fakirdir yani fakirler bir birini boğazlarken onlara bıçak, silah ise hep zengin...

 

Yani, Allah hep fakiri fakire kırdırır, onun üzerinden para kazananı ise korur…

 

Allah, sonuçta zenginleri sever ve zenginleri sevenleri sever…

 

Bakın, ibadet edenlere hep zenginlerin yanında çalışan ve sürekli şükredenlerden oluşur... Cemaatin mescitlerinde zenginden gelen para ile binasının ihtiyacını karşılayanlar hep şükür duası eder…

 

Görkemli, büyük, şatafatlı camileri olan cemaatleridir. O cemaatlerin camilerinde ibadet edenler genelde şükreden ve onlara bağımlı yaşayanlardır… Cemaat için emek harcayandan daha çok “daha fazla” ibadet ettiği için üzerine kıyafet giydirilip, başına sarık takılanlardır…

 

Cemaat çalışanların hiç biri bir fabrikada çalışmaz, gelir getiren işlerde çalıştırılmaz, cemaate gelen ya da cemaate gönül vermişlerin yanına gidip “bağış” toplayanlardır ve işleri güçleri sabah akşam onlara bu olanağı sağlayana dua etmek, onların sağlığı için Allah’a yalvarmaktır...

 

Genelde ibadet edenler "zengin yanında ya da devlet kapısında iş bulduk, çifte maaş alıyoruz, Allah razı olsun, para vereni cennete göndersin" diye dua eder...

 

Allah, çifte maaş veren zengin kulunu daha çok sever, çünkü onlar her maaş verdiğinde sevap işler, yılda bir hacca, birden fazla umreye gider ve zengin fakirden daha fazla az günahsızdır, cennet parası olanın ayakları altındadır…

 

Zengin adına suç işler fakir ve bu durumda fakir günahkar olurken zengin ak pak olarak ortada dolanır, çünkü Allah katında "suç işletmek için..." diye başlayan cümle olmaz, suçlu işleyen günahkardır, kim adına işlediğinin pek bir anlamı yoktur.

 

Para, cennetin kapısını açar...

 

O yüzden, Allah rüşvet verenleri ve rüşvet alanları da sever...

 

Allah hep zengini kollar ve onları cennetine davet eder...

 

Allah, eğer rüşveti sevmeseydi, günahlarından kurtulmak için zenginler neden bu kadar parayı savursun ki, (zenginlerin bildiğini din adamları bilir, onlara o öğüdü din alimleri yapmıştır kesin, durduk yere zengin sevap işlemek için o kadar servetinden parayı fakire, fukaraya ve zenginlerin şehri kutsal topraklara savurmaz) birileri kiliseye gidip bağış yapar, birileri henüz başlamayan siteye cami yapar, birileri dağın başına görkemli cami yapıp zaman içinde orayı bir ibadet edilen kutsal toprak ilan etmesi, hepsi hepsi Allaha verilen bir şeyler anlamına gelmiyor mu?

 

Ülkelerin en güzel koyları hepsi zenginler için ayrılmış ve korunmuştur, onlar gelip oralara devletin desteği, Allahın iradesi ile yerleşir ve sadece o güzel koylar sadece onların yararlanacağı yerler olur, çünkü Allah öyle istemiştir, fakirin zaten cebinde para yok ki, aç insan ne manzarayı görür ne de ondan zevk alabilir!

 

Zenginler hep fakirlerden üstün ve onların göremeyeceği şeyleri görenlerdir…

 

Allah bugün yaşadığımız krizi de bilir ve görür, onun adına fetva verenler elbette bir bildiği vardır, siyasi iradeye irade veren Allah’tır ve o ne derse siyasi irade onu yapmıştır, bugün yaşadığımız kriz, enflasyon, ("Stagflasyon, şrinkflasyon ve skimpflasyon") artık ne adlar verilmişse onların sebebi o’dur.

 

Bugün markete gittim, etiketin üzerine rakamların olduğu alana “Allahın dediği olur” diye yazmışlar. Huzur sanırım İslam’da, onu okuyunca huzura erdim ama cebinde karttan biriken borçları başka borç ile kapatmak için öteki bankadan kredi almak için nasıl yalanlar uyduracağımı düşünmeye daldım, çünkü yalan söylemek de günahtır, günahım artarken zenginlerin kasaları dolmaya devam ediyor…

 

Halka söylenen yalanlar günah değildir, çünkü kişi kendisine ve küçük çevresine söylüyorsa yalandır, gerçek dışıdır ama genele söylendiği an yalan gerçek kabul edilir ve büyük kitleler onun yalan ve gerçek dışı söz olduğunu düşünmez… Eğer topluma söylenen yalanlar yalan olsaydı, siyasiler o yalan denen günahın altına kendilerini atarlar mıydı, çünkü yalan bir anlamda gerçeğin aynadaki görüntüsüdür…

 

“Takiye” denilen bir kavram dinde yeri olmazdı…

 

Güçsüzsen, güçlünün karşısında her türlü takiye yapmak hakkındır, niyetini gizle, hedefine ulaşmak için sız!

 

Fakirlere hep “şükredin” dendir, daha kötüsünü, beterini yaşayanlar var, onların yanında siz şükredin, henüz nefes alıyorsunuz. Bakın milyonlarca insan açlıktan ölüyor, susuzluktan bir birlerini kırıyor, siz şükredin, şükrederek her gün sevap kazanırsınız denilmekte, fakire şükretmek düşerken, dünyanın nimetleri hep zenginlere sunulur…

 

“Din, fakirler zenginleri öldürmesin diye vardır.” Napolyon Bonapart 

 

Zenginler fakirleri öldürecek ortamlar oluşturur, fakirleri birbirine kırdırır…

 

Zenginlerin yarattığı çatışma ortamının üstünü hep dini söylemler ile din adamları örter.

 

İsmail Cem Özkan

 

 

19 Temmuz 2022 Salı

Biz bize benzemeyiz!

Biz bize benzemeyiz!

 

Kemalist arkadaşlar bazı sosyalistlerin kendileri gibi hayata baktığını ve yorumladıklarını gördükçe, duydukça diyorlardır “biz sosyalistiz herhalde!”... Ama Marksizimi bilen, onun düşünce yöntemini içselleştirmiş biri asla Kemalist olamaz ve hayata Kemalist gibi bakamaz, çünkü durdukları nokta farklı. Kemalistler burjuva ve sermaye bakış açısından devleti kutsallaştırıp, onu yaşatmak için düşünce yöntemini çizer, sosyalist ya da Marksistler ise tam tersidir, devleti “sönümlendirecek” işçi devleti kurmayı, yani işçi sınıfı ve mazlumların bakış açısına sahiptir...

 

Marksistler bir arada yaşamayı savunur, tüm diller, kültürler bir arada, "işçi sınıfının alın teridir bizim bayrağımız" der, o açıdan bakar hayata, küreseldir bir anlamda ama sermaye karşıtı bir küresel…

 

Arada bu kadar zıt farklar olmasına rağmen, kendisine “sosyalist” diyen ve kendisini ve çevresini kandıranlar Kemalist gibi hayata bakıp yorum yapıyorsa, “dolandırıcı” konumdadır, çünkü komünistler ve sosyalistler niyetlerini hiç saklamaz ve açık açık ortaya koyar...

 

Komünist veya sosyalist olduğunu iddia edenler dini örgütler içinde yer almaz, çünkü din sosyalist düşünce ve yaşam biçimi ile taban tabana zıttır, hayata biri “biat ve itaat” ederek bakar, sosyalistler ise tersidir, “sorgulayarak” bakar... Hem Alevicilik oynayıp hem kendisine sosyalistim diyende Kemalist gibi davranan “dolandırıcılar” gibidir...

 

Sosyalistler kimseyi kandırmaz, niyetini açıkça ortaya koyar ve sınıfsız toplum için işçi sınıfı devleti kuracağını ve bunun ütopya olmadığını, gerçekleşebilecek bir somut bir şey olduğunu vurgular ve bugünden sosyalist yaşama uygun yaşam nüvelerini oluşturmaya çalışır...

 

Türkiye'nin 100 yıllık bir tarihi var, en azından cumhuriyet tarihi tanımı içinde... Bu zaman içinde komünistler kendilerin çıkarı için ne yazık ki devrim odaklı tutarlı ve devamlılık arz eden bir siyasi çizgi yaratamadılar... Sürekli burjuva devletin iktidar savaşında olmazsa olmaz iktidar mücadelesinde bir tarafı tutmak zorunda kaldı, “onlar gelirse daha kötü”, ya da “kötüler gitsin en azından asgari bir demokrasi olsun da bizde yer üstüne çıkalım” fırsatı arayışı içinde oldular... Bu ikilem yani “Godot” gelecek gibi demokrasicik bekleyen komünistlerin, demokrasisi bir türlü gelmedi. Aslında bir anlamda burjuva demokrasisi gelmemesi daha iyi, işçi devleti için devrim koşullarını devlet kendi elleri ile hazırlıyor, halkı “umutsuz” bırakıyor, bunu fırsat bilip örgütlenme yerine “kötünün iyisini” tercih edip onun arkasından gitmek” devrim fikriyatını” uzaklaştırmaktan başka işlevi olmamıştır... Kısaca örgütlenmek ve devrimci mücadele koşulu hazırlamak yerine, burjuva demokrasi beklentisi ile sosyalistçilik oynandı bu ülkede...

 

Sosyalistler “Gezi Direnişi” kendiliğinden ortaya çıkınca elleri kolları birbirine karıştı, ne yapacağını bilemez, örgütsüz olduklarına lanet okudular...

 

Peki, bu dini tepki onları örgütlü yaptı mı?

 

Sosyalistler, komünistler dini yapılar içinde örgütlenmez, onlardan “taraftar devşirelim”, “onları da yanımıza alalım” söylemi değil, tersine güçlü bir örgütlü model çıkarırsanız, mazlum, ezilen taraf zaten güçlü olarak gördükleri ve kendilerini savunacak tarafın yanında yer alacak, kucak açacaktır, çünkü kendi güvenliği için güvende olacağına inanacağı tarafa destek verir mazlumlar...

 

Komünistler kimsenin dini inancına, ibadetine karışmaz, çünkü onların inancını da işçi devleti güvenceye alacaktır, gerçek laik devleti ancak işçi sınıfı kuracaktır, çünkü dinden çıkarı yoktur, onu metalaştırmayacak yegane güç işçi sınıfıdır...

 

Din metalaştığı sürece laik bir devlet sözde kalır...

 

Komünistler işçi sınıfını örgütlediği an zaten toplumun çoğunu örgütlemiş demektir, işçi sınıfı toplumun bel kemiğidir, sermaye bile işçi sınıfının gücüne ve üretim için çalışmasına dayanır. İşçi sınıfı üzerinde ki sermaye patronlarını atması için kendi devleti kuracağına gerçekten inanması gereklidir, aksi halde sırtında bir joker gibi taşıdığı kan emici sermaye sahiplerini atamaz...

 

Ulus devlet, kendi içinde kendisi dışında yer alanlara "umutsuz" kalacakları ortam yaratarak "kendilerine benzemekten başka çıkar yolu yoktur, eğer yaşamak ve mutlu olmak istiyorlarsa" anlayışını pekiştirecek güvenlik önlemleri alır. Toplumu bir anlamda çeşitliğini yok edip homojenleştirmek ister. Homojen toplumlar sanki daha sorunsuz sömürülüyormuş gibi.

 

Ulus devletinde “kendisi için” özgür olan şeyler, ötekiler için yasaktır...

 

Eylem birliktelikleri ile zıt kutuplar yan yana gelebilir, çünkü kısa vadeli ve sonuç veren eylemler, eylem birlikteliğinden geçer. “Devrim olsun bütün sorunlar sonra çözülsün” anlayışı doğru anlayış değildir. Komünistler halkın refahı onları sömüren burjuvalar kadar olması için mücadele eder, burjuvaların yaşam kalitesini yok edip onları fakir yapıp toplum artık eşitlendi demez, tersidir doğru olan… “Fakirsin sen fakir kal” demek yerine daha fazla hak ve özgürlük elde etmek, daha rahat yaşam olsun diye mücadele eder. Sınıfsız toplumun temeli daha rahat ve eşit şekilde bir arada olmak değil midir, sınıfları ortadan kaldırmanın birincil amacı sömürüyü ortadan kaldırmaktır, sınıf olduğu sürece sömürü olacaktır… Burjuvazinin yaratmış olduğu bencillik, tüketici kültürü dışında yer alan tüm değerler, hayat standardına ulaşmak ve onu aşmak için mücadele edilir. Şatoda oturan burjuvazinin şatosunu yıkma değil, o şatoda eşit koşullar içinde yaşamaktır amaç, gecekondu binamızdan çıkıp o seviyede yaşamak… Koskoca şatoda birkaç kişi yaşarken, şimdi hep bir arada yaşayacağız, birlikte üreteceğiz birlikte o zenginliği paylaşacağız, yeter ki başkasının emeği üzerinde yükseltmeyelim refah seviyemizi… Sömürülenler, başkasını sömürmek için iktidara gelmez…

 

Komünistler farklıları yok etmek yerine, farklılıklar ile birlikte bir arada yaşamı savunur. Homojen toplum yerine dünyanın tüm renklerinin bir arada olduğu ve hiçbir rengin diğerinden üstün olmadığı bir sınıfsız bir toplumu savunur.

 

Eylem birliktelikleri demek değildir ki bir arada olanlar bir birine benzesin, aksine farklıklar olduğu için zaten eylem birliktelikleri oluyor ve o eylem süresince ortak çıkar için mücadele edilir, sonra herkes kendi amacına uygun mücadele yönteminde yoluna devam eder.

 

Eylem birliktelikleri, olaylara aynı pencereden bakanlar arasında olmaz...

 

Bakın Kürt sorunu konusunda eylem birlikteliğinin ortak adı HDP'dir. Birbirinden ayrı siyasi görüş ve ideolojiler bir arada Kürt sorunu çözümü için somut adım atmak için bir araya gelmiş siyasi çıkar birlikteliğidir... Hiç biri diğerini “benim gibi düşüneceksin, benim ile her olayda aynı adımı atacaksın” diyemez, çünkü dediği an “kopmalar” kaçınılmazdır... Elbette içinde sorunlar var, yakın tarihimizin içinde ilk büyük deneyim diyebiliriz, bu kadar farklılıkların bir arada olması… 12 Eylül 1980 öncesi kısa bir zamanda deneyimlenmiş “Direniş Komiteleri” vardır ve onun ilgili bir çok yayın bulabilirsiniz.  Çıkar birlikleri elbette bir noktaya kadar gider ve her yeni açılım başka yolların ve anlayışların oluşmasına neden olur…

 

Ülkemizin tek sorunu elbette Kürt sorunu değildir, onun dışında da hayata bakan ve farklı sorunları odak noktasına almış sol anlayışlar mevcuttur, her birinin farklı duruşları olması onları ne haklı ne de haksız yapar. Tarih, bugünler ile ilgili notlarını kazanımlara bakarak yazacaktır, çünkü tarihin akışına hiçbir etkisi olmayan anlayışlar tarih notları arasına sözü kısa değinmeler dışında edilmeyecektir.

 

Aynı şekilde bir çok ilçede ve illerde oluşturulmuş olan “demokrasi birlikleri / bileşenleri”.  Hepsi farklı uçlardaki oluşumlardır, ama ortak payda demokrasi. Yapılan eylemlerde ortak belirlenen sloganlar ve afişler taşınır ama hiç kimse “sen neden kendi bayrağını, flamanı taşıyorsun” demez, çünkü farklılıklar güzelleştirir o eylemi ve bileşenin anlamına uygun davranış ortaya çıkarır. Demokrasi bileşeni dendiği an zaten ”tek bayrak ve flama” olmaz, ülkenin resmi anlayış dışında yer alan tüm renklerinde katılıp kendisini ifade edebildiği ortamlardır... “Ben Aleviler ile ya da sosyal demokratlar ile aynı yürüyüşte yürüyorum” diye ne onlardanım ne de onlar benzemek için uğraşırım, ne de alınıyorlar ama onlar var diye kendi ilkelerime ters bir davranış içinde olurum... Bizler görüşleri ve niyetlerini açıkça söyleyen ve bu konuda her şeyi ile net anlayışı savunanlarız...

 

Kısaca “biz bize benzemeyiz” ama demokrasi olunca hepimiz aynı yürüyüş kolunda yerimizi alırız.  Hepimiz farklı ideolojileri savunan, hayata başka noktalardan bakanlarız, hepimiz bu yaşamın farklı renkleriyiz, zenginliyiz…

 

İsmail Cem Özkan


17 Temmuz 2022 Pazar

Son eylem, ilk olmasın!

Son eylem, ilk olmasın!

 

Cezaevlerinde “ölüm orucu”na yatmış yine “haksız yargılandıklarına” inanan devrimci insanlar, duydunuz mu? Onlar yaşasın diye sizde sessiz ya da sesli çığlık atacak mısınız? “Ölümler olmasın” ama öyle bir zamandayız ki, zamanın ruhu ölüm ile besleniyor.

 

Ölümün bu kadar kutsandığı zamanda ölüm oruçları hedefine varıyor mu?

 

Oruca yatanlar ile dayanışma sanki ölüm oruçlarını teşvik etmek gibi bir şey oldu.

 

Hepimiz biliyoruz, yaşıyoruz, bu ülkede adaletli bir hukuk düzeni yok.

 

Adil yargılanmak istemi bana göre ‘şimdiki siyasi ortama göre’ anlamsız.  Bugün ki siyasi atmosferde zaten adil hiç bir şey yok, istiyor ve atıyor içeriye ve yıllarca hiç bir suç olmadan ceza evinde yatırıyor, sıkıştırınca bir suç bulunuyor ve ömür boyu cezaevine tıkıyor.

 

Şimdi, Osman Kavala ölüm orucuna mı yatması gerek?

 

Adil yargılandı mı? Ondan daha fazla haksızlığa mı uğradınız, ondan daha fazla istismara mı uğradınız?

 

Siyasi hareketler varlıklarını ölümler üzerinden kurmaması gerektiğini düşünüyorum.

 

Umarım cezaevinde ki ölüm orucuna yatmış olanlar kritik seviyeyi geçmeden, muhatabı olmadığı bir eylemi bırakır...

 

Ölüm orucunun bir muhatabı olur, peki bugün ki başkanlık sisteminde muhatap kim?

 

Kimin vicdanını hareket ettireceksiniz?

 

Vicdan hareket etmiş olsaydı, ‘kadın cinayetleri’ durdurulabilinirdi, durdurulmuyor, hatta teşvik ediliyor katillere verilen hukuki kararlar ile…

 

Bu ülkede "hayat dönüş " operasyonları yapıldı, yapanlar pişman değil, hatta gurur duyuyorlar...

 

Bu ülkede onlarca insan ölüm orucu sonucunda ölüme yürüdü, peki kazanımları ne oldu?

 

İnsan hayatı her şeyin üstündedir, ölüm ile sonuç alınamıyor, alınmış olsaydı bu kadar sorun yumağı içinde bocalamazdık...

 

Evet, çok geç olmasına rağmen yeni duydum, açlık grevi yüz günü çoktan geçmiş... Yüz gün geçip gitmiş kaç kişi duydu? Ölünce duyulacak mı?

 

Yılın belirli gününde anmalara eklenecek iki isim veya daha fazla isim, sonuç ...

 

Önemli olan sonuçtur, kazanımdır, kazanılmış hakkın korunmasıdır...

 

Ölümler adil yargılanmayı oraya çıkarmayacak, adil yargılanma sorunu bir sitem sorunudur, devletin bakış açısı ile ilgilidir, o bakış açısı değişmediği sürece haksızlıklar, orantısız güç gösterileri hep olacaktır...

 

Bu ülkede her birey adalet istiyor. Adalet mekanizması elinde olan için adalet sorunu yok, sadece istismar edenler var deniliyor...

 

Devletin bekası için, devletin çıkarı için her türlü yol mubahtır, adalet filan olmaz diyorlar... Var olan tüm yasaları rahatlıkla bir kenara itip istedikleri gibi hareket ediyorlar, bakıyorlar her hareketin bir sonucu var, hemen ona uygun yasal düzenleme yapıyorlar... Kısaca her şey yasalara uygun, her şey iktidarın niyetine uygun hareket ediyor...

 

Peki, bu çark kırılmayacak mı?

 

Elbette kırılacak, gezi süreci o çarkın kırılmasının bir sembolüdür...

 

Sürekliliği olmadığı için insan hakları, evrensel hukuk normları ne yazık ki hayat bulamadan sönümlendi...

 

Bu ülkede yıllardır ölümcül kazalar olur, sistem bu ölümcül kazalardan ders çıkarmak yerine devam etmesi yönünde tavrını koyuyor. Bir iki ceza ile kazaların önlenmediğini biliyoruz, peki neden öyle bir tavır içinde iktidar? Çünkü küçük sermaye gurubunu rahatsız etmek istememektedir. Kazalar aslında küçük esnafın ve onları besleyen küresel firmaların işine geliyor, tüketim artıyor... İktidar bu kazaları önlemek ya da en aza indirdiği an zincirin kırılması anlamına gelir, o riske hiç girmiyor. Bizim organize sanayi dediğimiz alanlar otomobil tamir merkezleridir... Sanayimiz kazalara bağlıdır kısaca...

 

Siyasetimizde aynı şekilde ölümlere bağlıdır…

 

İktidar ne zaman sıkışsa bir yurtdışı / içi operasyona imza atıp, ‘etkisiz’ bırakılanların rakamsal açıklaması yapılıyor, bazı evlere bayraklar çekilip başsağlığı dileniyor, “kanı yerde kalmayacak!” denilerek başka operasyonlara zemin hazırlanıyor…

 

Selalar okunuyor, durmadan, sela... sela, ne için okunur?

 

Ölümleri durdurun, bir tarafın hiç umurunda değil ama bir tarafın canı acıyor, bari canı acıyanlar durdursun, başka yöntemler denensin, en son yapılması gereken eylem her zaman başta olmasın...

 

İsmail Cem Özkan

10 Temmuz 2022 Pazar

Kurtulduk, kurtulduk!

Kurtulduk, kurtulduk!

 

Bir ülke düşünün, adını verdikleri “Kurtuluş Savaşı”nda ölen asker sayısı, bitten, pireden ve açlıktan ölen insanların sayısından kat be kat altında olsun...

 

Evet, kurtuluş savaşı verildi ama bitten, pireden ve açlıktan! Onun dışında kurtuluş savaşı yok, sadece iktidar değişimi var, başkent değişimi var, siyasette eskiden alt tabakada olan subayların lider konumuna gelmesi var... Hepsinin dışından iktidar eliti açısından bakarsak eğer, onlar adına evet bir “kurtuluş”tan söz edilebilinir...

 

İstanbul’a çöreklenmiş bir aile ve onun kurumlarından kurtulmaktan bir kurtuluş olarak tanımlanabilinir.  Osmanlı imparatorluğu sömürge devlettir ve son yıllarında yıkıntı bir devlet konumuna gelmiş, ekonomisi, siyasi kararları dışarıdan alınan icazetlere dayalı olmaya başlamıştı. Sürekli kaybeden, sürekli çürüyen bir devlet, yıkılmaya mahkumdu ama yıkılmamak için çarelerde arıyordu.  Osmanlı ailesi sömürge devletin yıkıntısı üzerine oturmaya devam ediyordu ve o aile toplum için bir anlamda kene görevi görmeye başlamıştı, anlı şanlı günler çok geride kalmıştı, ekonomi çarkı dönmüyordu, bitler ve pirlere gün doğmuştu ama sorunların çözümüne dair umut veren politikalar üretemiyordu. Bütün bunları düşündüğümüzde o ailenin siyasetin ve fiziki olarak ülke sınırları ötesine çıkarılması ile kurtuluş gerçekleş denilebilinir… Evet, kurtuluş birilerin için gerçekleşti ama sürekli tekrarlanan bir anti emperyalist savaş yoktur, ne yazık ki sonradan uydurulan resmi tarih ile yaratılan illüzyonda sanki anti emperyalist savaş verilmiş gibi bir tarih oluşturuldu…

 

O illüzyonun oluşturmuş olduğu tarih eğitiminden geçen genç devrimcilerde yaratılan yeni gerçekliğe inandı ve gerçek bir anti emperyalist mücadele yaptılar.

 

Yarı sömürge devletlerde anti emperyalist mücadele emperyalist devletler için tehlike olduğunda, o ülke içinde konumlandırdıkları / yerleştirdikleri, eğittikleri kontrgerilla örgütlenmesi ile o lider gençlerin hepsi -bugünün deyimi ile - "etkisiz" hale getirildi…

 

Bugünden resmi tarihin satırlarına baktığımızda hemen kafamızda oluşması gereken bir resim mevcut olması gereklidir, çünkü anti emperyalist mücadele yaptığını söyleyen kurucu kadrolar, Nazi liderinin sempatizanı olmaz, onun gibi bıyık bırakmazdı...

 

Dünyada faşizm rüzgarı eserken, ülkemizde de kurucu liderlerin her birinin farklı zaman ve ortamlarda Berlin’den direktif aldığı unutulmasın...

 

Anti emperyalist bilinç ülkemizde olmuş olsaydı, NATO üyesi olmak için Kore dağlarına her şeyden habersiz gençlerimizin son nefesini bırakacağı bir çıkarmada / savaşta yer almamış olurduk...

 

Anti emperyalist mücadele bilinç işidir, “vatanımızı emperyalist kuşattı, saldırdı hadi kurtulalım” diye silaha davranılmaz, zaten de davranmadılar... Emperyalist devletler ile masa başında karşı karşıya geldiler, en büyük kazançları kuzeyde bir Sovyet rejiminin kurulması… Dünya iki kutuplu bir düzen almıştı, işçi devleti ve sermaye devleti yani kapitalist devlet. İki kutbun geçiş yapacağı ortada kalan alanda devletçiklere ihtiyaç vardı, çünkü sınırlar keskin bir çizgi ile çizilmesi birinci dünya savaşının henüz bitmemiş hesaplarına uygun düşmüyordu. Sovyetler sınırı ile kapitalist devletler arasında geçişken / tampon devletler kurulması kaçınılmazdı. Tarih bizi öyle bir ortamda yakaladı. Ülkemizi tampon ülke olarak arada kurulmuş bir devletçik kavramından söz edilebilinir. Ülkemiz yönünü hem sömüren hem de sömürülen devlet konumundan çıkıp emperyalist devlet olmak için kapitalistleşme yönüne çevirmiş ve “batı medeniyeti” hedefli devlet...

 

Ülkemiz sömürge devletten sanayileşerek / kapitalistleşerek emperyalist devlet hayali ile kuruldu.

 

Eski sömürgelerden miras olarak kalan bir iki toprak parçası kalmıştı, onları da 27 Mayıs darbesinin ürünü olan anayasa ile ilhak ettik, "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür." Kurucu halklar kavramını ortadan kaldırıp, kurucu bizi ve biz Türk milleti adına devlet olduğumuzu resmen ilan ettik. Fiili durum yasallaştırılmıştır.

 

Kısaca 61 anayasası ile öngörülen kapitalistleşme süreci tamamlanmıştır ama eksiktir denmektedir... O eksiği hepimiz biliyoruz, çünkü sorun bugün de devam etmektedir...

 

Bu eksikliği gören 68 gençliği “yarım kalmış işi ileriye taşıyalım, sosyalist devletimizi kuralım” diye düşündüler ve gerçekleştirmek için örgütlendiler ama yolun henüz çok başındayken kontrgerilla yöntemler ile “etkisiz “hale getirildiler...

 

Sonuçta sosyalizm, kapitalistleşmenin ileri aşamasıydı... Fakat o gençlerin bilmediği bir şey vardı, yer altında örgütlenmiş NATO Gladio’su ve darbeyi yurtsever görünümlü NATO sever, emir komuta zinciri içinde olanların gerçekleştirdiği ama öyle bir kılıf geçirilmiş ki o darbenin üzerine cesaret edip kaldıran olmamıştı. Çünkü bir şeylerin eksik olduğunu rahatsız subaylarda farkındaydı. Yurtsever olduğunu ilan edenlerin darbe girişimleri darbeden sonrada devam etmiş ve sonuç iki yurtsever genç subayın idamı ile sonuçlanmış, darbeye teşebbüs edenin bir subayın da kısa süre sonra faili belli olmayan bir şekilde ölü vermesi...

 

Darbe için ayak bir kere sürüldü mü, arkası gelecekti, yurtseverlerin yapamadığını Amerikan emperyalizmini seven, onlardan emir almaktan onur duyanlarda ilerleyen yıllarda darbe yaptılar, yeter ki ülke NATO ekseni, yeni sömürge biçimli sisteminden dışarıya çıkmasın... 12 Eylül darbesi ile klasikleşmiş devlet yapısının yani kapitalistleşme için kendi öz kaynağını kullanan devlet anlayışından küresel firmaların ihtiyacını karşılayan bir devlete doğru evirilmesi sürecini (liberalizm) yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz...

 

Ulus devleti yıkıldı, fakat yerine yeni devlet hala konmadığı için yaşadığımız devleti hala adlandırmada zorluk çekiyoruz. Var olan devlet mekanizmamız klasik bir devlet görünümü içinde krizden krize girip girip çıkıyoruz ya da çıkmaya çalışırken başka krizin içinde kendimizi buluyoruz…

 

Ülkemiz 100 yıl önce rotasını belirlenmiş ve bu süreçte “devlet bekası” için çok cinayet işlendi, kendi sermayesini oluşturup kalkındıralım derken geniş bir kesimi mülksüz ve işsiz yaptı. Geçmişten gelen kuruluş aşamasında var olan tüm kültürel değerleri ulus devleti anlayışı içinde Türk olmayan kültürleri asimilasyon ederek homojenleştirirken, Türk kültürünü de içinde ki var olan renkleri bile yok ettiler…

 

Yeni bir ülke, yeni ideoloji ve rejim için atılan ilk adım (kuruluş süreci) tam anlaşılmadan yarına uzanamayız, çünkü ilk adımı yanlış değerlendirirseniz, yarım kalmış bir işi tamamlamak için örgütlenirsiniz ama devleti iyi analiz edemediğiniz için o tamamlama işi çıkmaz bir sokakta kanlı bir şekilde sonlanır…

 

Bu topraklar iyisi ile kötüsü ile bir kapitalistleşme süreci yaşadı ve yeni/ yarı sömürge ülke konumundan ne yazık ki çıkamadı. Yaratılan buraya özgü önce tampon daha sonra demir perde önünde Suudi petrollerini korumak adına emperyalist devletler adına “duvar” görevi verilen ülkenin iç politikası bir çok genci, aydını öğütmüş, muhalif kanattaki  “bir gider bin geliriz” inancı ne yazık ki 12 Eylül sonrası gerçekleşmemiş...

 

İsmail Cem Özkan

 

Not: anayasalarımız bu linkten okunabilir.

 

https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1924-anayasasi/?fbclid=IwAR1pYJpzw7t_VBzMZqySN33AD0RXR28BHODJ5NwbPCv08q9Mmty37oRjiNg

6 Temmuz 2022 Çarşamba

İlk adım hep sancılı olmuştur.

İlk adım hep sancılı olmuştur.

 

27 Mayıs üzerine okuyorum, darbe ve gerekçeleri ile birlikte.

Marshall yardımları Amerika Türkiye'ye nerede duracağını belirtmiş. Alın demiş, bu kadar sizin hakkınız ve bu yardım ile ülkeyi bizim istediğimiz gibi düzenleyeceksiniz…

Ülke NATO üyesi, batıya karşı doğunun önünde geçişken olmayan bir duvar. Demir perdenin hemen dibinde bir duvar görevi verilmiş, Sovyetlerin kuşatılmasında önemli bir rolü vardır, tıpkı diğer Pakistan, İran gibi. Sovyetlerin güneye geçişinin önünde ki duvar.

Güneyde var olan petrol kaynaklarının korunması önemlidir Amerika ve NATO için... Ama demokrat parti öyle savurgandır ki, kaynak hiç bitmeyecekmiş gibi davranıyor, her mahallede bir zengin yaratmak isterken, her türlü istismarın içinde gelen kıt kaynak bol bol dağıtılmış ama alt yapı oluşturulamamış. Para kıt, proje çok olunca demokrat parti liderinin aklına ikili oynamak gelmiş, sanki duvar değil de ülkenin kuruluşunda olduğu gibi tampon ülke gibi düşünmüşler.

Tampon ülke her iki cephenin ülkede belirli sınırlar içinde hareket etmesine izin verilmesidir. Ama kuruluş bitmiş bir süreç, artık NATO içinde taraf olmuş ve sınır komşusuna duvar olma görevi verilmiş bir ülke... Menderes bu ayrıntıyı gözden kaçırınca, o güne kadar bazı yaptıklarına göz yuman Amerika politikacıları / genelkurmay - CIA onun ipini çekmiş ve darbe ile yok olacağı şekilde bir ortam hazırlık süreci başlamış...

İnönü gittiği yerde taşlanmış, başı yarılmış, linçe uğramış, CHP karşıtı söylem öyle boyuta gelmiş ki, demokrat partililer nerede CHP'li görse düşman görmüş gibi davranmaya, medyaya sansür uygulamaya, özgürlükleri tek taraflı algılayıp, muhalif olanların özgürlüklerini elinden almaya başlamış..

Ortam hazırlanmış, "rahatsız subaylar" NATO için gittikleri ülkelerden aldıkları eğitimin sonucunu görmeye gelmiş sıra. NATO çıkarı yani Amerika çıkarı ülke çıkarından üstündür, bunu NATO'ya imza attığımız an biliyorduk!

NATO eğitiminden geçen genç subaylar darbe için gün belirlerken, her şeye hakim olduğunu düşünen demokrat parti liderleri alışkanlıklarını bozmamış, her türlü devlet gücünü kullanmaktan çekinmemiş, elbette buna izin verilmiş olduğunun farkında bile değillerdi, polisi kontrol eden her şeyi kontrol edeceğini düşünenler, polisiye uygulamalar ile ülkeyi kontrol ediyormuş gibi bir hava estiriyor, muhalif öğrencilerin başlarından cop eksik edilmiyordu…

555K ve Turan Emeksiz

"Olur mu, böyle olur mu? / Kardeş kardeşi vurur mu? / Kahrolası diktatörler / Bu dünya size kalır mı?" marşları artık sokakta söylenmeye başlamıştı...

Turan Emeksiz polis kurşunu ile öldürülmüştü, cop yerine kurşun, sonucu ölümdü, bu ölüm aslında iktidarında ölümü anlamına geliyordu. Darbe için şartlar oluşmuştu...

Demokrat parti bu arada Seydişehir alüminyum ve İskenderun demir-çelik ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler birliği ile anlaşma aşamasına gelmişti... Amerika için çan iktidar için çalma vakti geldiğini hazırlık yapan öğrencilerine bildirmişti... Ellerini çabuk tutulacak ve bu kredi alınmayacaktı!

“Türk ordusu bir kere daha tarihi bir vazife karşısında bulunuyor. Bu vazife; dahilde memleketi buhran ve felakete sürüklemek isteyen hırslı politikacıların elinden kurtarmaktır” diyerek yönetime el konulmuştur..

Saat 4.36'da Albay Alparslan Türkeş tarafından radyoda okunan metin ile ilk darbe gerçekleşmiş oldu... İlk darbe diğer darbelerinde alt yapısını oluşturmuş oldu, Amerika için çok önemli dersler mevcuttu ve o derslerinden çok yararlanmıştır diğer ülkelerde yaptığı darbelerde... Her darbe yapanlar için tecrübe yaşayanlar için zulüm ve tarihi kırılmadır...

Darbeyi subaylar yapmış, onları da NATO yönlendirmiş, siyasetin her zaman sahnesine olacak bir çok yöntem test edilmiş ve başarılmış şekilde bir siyasi zorunlu tercih içinde yaşamaya başladık...

 

İlk darbe için tecrübesiz subayların darbe süreci içinde bir çok tereddüt içinde kalmalarına rağmen başarılı olmalarının sırrı sanırım, iktidarın gözü başka alanlara çevrili olmasında yatıyor, çünkü darbenin olacağı belli, rahatsız subaylar göze çarpıyor ama iktidar bir anlamda eli kolu tutulmuş gibi gelmekte olanı izliyor…

 

İsmail Cem Özkan