14 Ağustos 2022 Pazar

Türklerin Balkanlardan zorunlu göçü…

Türklerin Balkanlardan zorunlu göçü…

 

Tarih bir çok açıdan yazılabilinir. Tarihteki olayları tek bakış açısı yoktur, nereden bakarsanız tarih yazıcılığı ona göre kendisine özgü gerçekler yaratır ve o yaratılan gerçekler ile tarihten dersler çıkartılmaya çalışılır…  Kısaca tarihin tek bakış açısı ve tek doğrusu yoktur, yaşananlara en yakın doğrular ancak karşılaştırmalı tarih ile ulaşılabilinir…

 

Bizim tarihimiz hep resmi tarih ile bizim ülkemiz üzerinde planlar yapan emperyalist devletlerin bakış açısına uygun olarak yazılmış ve onlardan elde edilen gerçeklikler gerçek olarak kabul edilmiş ve hatta üzerinde pek de kafa yorulmamıştır, çünkü bize öğretilen şey “tek doğru” vardır, “akılın yolu birdir”... yani tek ve tartışılmasına “gerek olmayan” gerçekler vardır…

 

Yaşananları ancak yaşayanlar ve o yaşananlar sırasında hayatını kaybeden ailelerin gelecek kuşaklara taşıdığı acılar ve sözlü tarihtir. Elbette o da sübjektiftir, çünkü olaylara duygusal tepkiler ile bakmakta, hatta bir çok sözlü tarihte nefret suçlarını açık açık görebilirsiniz.  

 

Ezilmişlerin tarihi hep acıların taşınması ve yenilgiler ve kaybedilen yakınlara duyulan özlem üzerinedir…

 

Balkanlarda gerçekleşmiş olan her olay ülkemizin yakın tarihini çok yakından ilgilendirmektedir, çünkü Balkanlar aslında Osmanlı imparatorluğunun kalbidir. O dönemde devlet kendisini bir Balkan Devleti olarak görmekte ve oraya karşı özel bir ilgisi ve yatırımı vardır. Osmanlı devletinden günümüze kalan bir çok yapının Balkanlarda olması ve halen orada yaşayan Osmanlıdan kalan Türk / Müslüman ailelerin yaşamları geçmiş ile bağlantısı güçlü bir şekilde yaşadığını görürüz. Osmanlı Mahallesi, Osmanlı evleri, Osmanlı/ Türk hamamı, Osmanlı geleneği diye tabir edilen aslında Osmanlı değil, Müslüman olanlardır… Her türlü yok etmeye karşı direnen halen bir çok Osmanlı zamanında kalan tarihi eserler varlığını korumaktadır.

 

Müslüman demek Balkan devletleri ve halkları için Türk demektir…

 

Balkanlar Osmanlı imparatorluğunun kaderine en çok etki yapan coğrafi bölgedir. Kuruluşundan ve yıkılışına kadar Balkanlar Osmanlı tarihi içinde çok önemli yeri vardır ve o önemini hep korumuştur. Kuruluşunda batıya doğru seferler yapmayıp, beylikler savaşı içinden birlik oluşturmaya kalkmış olsaydı sanırım Osmanlı diye bir imparatorluk kurulamayacaktı büyük olasılıkla, onu diğer beyliklerden farklı kılan konumu ve stratejik önemidir.

 

Osmanlı devleti Avrupa’nın kabine doğru ilerleyişi durduktan sonra gerileme sürecine girmiş, yavaş yavaş sınırlarını geriye çekmiştir. Her sınırlarda oynama olması demek, Osmanlı devletinin kaybettiğinin anlamına gelmektedir. Gücü batıda gelişmelerin karşısında zayıflaması anlamındadır.

 

Osmanlı devleti maddi açıdan bankerlere bağımlı olmaya başladıktan sonra gelişen kapitülasyonlar ile borç sarmalı içinde, siyasi kararları alacak cesaretini de kaybetmiştir.

 

Borç sarmalı Osmanlı devleti içinde isyanlar, komşuları ile yaşanan savaşalar, batıdan başlayan bir küçülme anlamına gelmektedir...

 

Fransız devrimi sonrası gelişen emperyalist bakış açsısı, sömürgeden kalan birikimler ile Osmanlı devletinin paylaşımının başlangıcıdır.

 

Osmanlı devletinin zayıflaması ve küçülmesi Fransız devrimi sonrası oluşan emperyalist düşünce yapısı içinde parçalamak anlamını dönmüştür.

 

Osmanlı devleti parçalanacaktır, çünkü o yer altı zenginliği ile emperyalist devletlerin iştahını kabartmakta, “hasta” olarak kabul edilen devletin helvasını pişirmeye başlamışlardır. Sinsice, inceden inceye işlenen emperyalist bir politika zamana yayılarak, uzun vadeli ama kısa zamanda sorunlara yanıt verecek çözüm yolları bulunmuştur. Osmanlı devleti, iktidarının yani sarayın elinden devleti bankerler ve ulus devleti olacak kadar bilince erişmiş halklar eli ile alacak politikalara hayat verilmiştir…

 

Sarayda padişah çok güçlüymüş gibi kendi tabasına kudretini gösterilirken, aslında dışarıda güçsüz ve muhtaçtır. İktidarın bankerlerden aldığı borçları, onun elini kolunu bağlamaktadır…

 

Borcu kontrol eden, devleti kontrol etmekte ve yönetmektedir…

 

Emperyalist politikalara uygun olarak Balkanlarda önce Yunanistan bağımsızlığını ilan etmiştir, çünkü Yunan kültürü demek batı demektir. Batının kültürünün temeli Yunan kültüründen alındığı vurgusu bugün dahi sürekli yapılmaktadır. Yunanistan diye bir devletin kurulması aslında Balkanlarda kiliselerin savaşının fitilini de yakmıştır, çünkü Balkanlarda devlet kadar güçlü olan kilise, Balkan coğrafyasında halklarında kültürünü, aidiyet duygusunu ve uluslaşama için gerekli aydınlanmanın da temelidir.

 

Balkanlarda kilise, Fransız Devriminin uluslaşma ve kapitalistleşme rüzgarına nefesleri ile katkı sunmasıdır… Elbette burada kilise yalnız değildir, onların arkasında emperyalist devletlerin istihbarat ve ekonomik gücüde vardır…

 

Fransız devriminin ortaya çıkardığı ve ihraç ettiği ulus devleti ve mantığı bir çok küçük devletinin de oluşumunun alt yapısını oluşturmaktadır. Osmanlı devleti sömürge devlettir, imparatorluk içinde bir çok ulusu ve inancı barındırmaktadır. Doğuya özgü bir tarih çizgisi ile gelişmiş ve batının içinde doğunun yayılmacı ve yağmacı kültürünü sembolize etmektedir.

 

İmparatorluk, üretim ile kendisini finans etme yerine yağma ve seferler ile ekonomik krizden çıkış yolları aramıştır.  Sarayın harcaması devletin harcaması olarak algılanmıştır. Bir çok coğrafya unutulmuş, eğer bir devlet saldırmışsa anımsanacak yerler mevcuttur, tebaa orada devlet adına gelene vergi veren ve kaçıran konumundadır. Osmanlı devleti ne kendisini anlatma ihtiyacı duymuş ne de yatırım yapmıştır. Başlangıçta yağma seferlerini başarı ile uyguladığı yöntem zaman içinde sefer için yapılan hazırlıklar krizin derinleşmesinin nedeni olmuştur.

 

Osmanlı devleti teknolojik gelişmeye kapalıdır, teknolojiye yatırım yapmak yerine liderlerin ne kadar ulu ve yenilmez olduğu fikrine yatırım yapılmış ve liderlik ile ülkenin içinde bulunduğu sorunun aşılacağı fikri yaygınlaştırılmıştır.

 

Batıda teknolojinin gelişimi ve feodal devletlerin içinde gelişen sanayinin ve teknolojinin günlük hayata uyarlaması ile gelişmekte olan kapitalist ilişkiler feodal alışkanlıkları, gelenekleri de parçalamaktadır. 

 

Batıda iktidarı paylaşmak isteyen yeni bir güç vardır. Feodal düzenin yerini feodal düzen içinde örgütlenmiş bir sermeye gurubu 10. yüzyıldan itibaren oluşmaktadır. İktidar artık mutlak bir aileye ve dini gruba değil, halka ait olduğu fikri ile feodal kaleler, saraylar kuşatılmaktadır… Aşağılanan, hor görülen sanayi ve teknolojiye hükmedenler artık feodal beylerinin yanında itibar görmek ve zaman içinde onlar ile eşit haklara sahip olmak istemektedir.

 

Çatışma kaçınılmazdır, o çatışmaların oluşturduğu ortamların sonuncunda Fransız devriminin alt yapısı oluşmaktadır.

 

Osmanlı imparatorluğu Avrupa’da gelişen bu süreçten bağımsızdır, hatta habersizdir, o kendi içine dönmüş, ekonomik krizler ile uğraşmaktadır, sanayileşme ve üretim ile krizden çıkmak yolu yerine borç alarak, daha çok borç alarak sorunlardan kısa yolda kurtulma peşine düşmüştür. Sık sık değişen padişahlar kısa sürede sorunlara çare arayıp bulmak ile yükümlüdür, aksi halde asker içinde “kazan kaldırma” tehdidi ile yeni padişahın yolunu açmakta, sarayın arka kapısından boğulan akrabaların cenaze töreni sessizce yapılmaktadır…

 

Osmanlı “kazan kaldırma” ve yeni lider arayışını sonlandırmak için yeni çeri ocağını zor ile ortadan kaldırmış yerine yeni ordu kurmuş, yeni ordunun yapılandırılması ve teknik ile donanımını tamamı ile batıya bağımlı hale gelmiştir.

 

Yeni yapılanma sonucunda saraydan eskisi gibi sık sık kardeş cenazesi çıkmıyor ama borç sarmalı ile boğuşmaktadır. Borç öyle bir sarmaktadır ki, padişah ve onun altında yer alan iktidarın gücünü temsil edenler bankerler ile iletişime geçmek için batıda her kapıyı çalmaktadır…

 

Osmanlı batının gözünde “hasta adam” diye anılmaktadır…

 

Emperyalistlerin düşünce yapısında ise hastalığın tedavisi; parçalayarak yeni bir devlet oluşturmak ve borç verenlerin alacaklarının tahsil edilmesidir. Emperyalist planlar oluşturmakta ve açıktan ya da gizliden gizliye tartışılmaktadır.

 

Doğuda sık sık oynanan satranç oyununu siyasete uyarlayan İngilizler, birkaç hamleyi önceden görebilen ve o hamleyi yapmak için ortam hazırlayan iyi bir siyasi oyuncu olarak siyaset sahnesinde öne çıkmaktadır. Birleşik Krallık sömürge kültürüne ve birikimine sahiptir ve o birikimini emperyalist amaçlara uyarlamakta da ustadır…

 

Fransız devrimi, değişik coğrafyalarda ulus devletleri ortaya çıkarmaktadır…

 

Fransız devrimi ile uluslaşma, yani sermaye birikimi için homojen devletler oluşturması, aslında katliamların, soykırımların kapısını açmakta ve feodal düzen içinde imparatorlukların katliamlarını kat ve kat aşacak boyutta kitleselleşmektedir… Gelişmekte olan sanayi için sermaye birikimi yapan ulus devletler, ihtiyacı olan ham maddeye en ucuz ve en verimli ulaşmanın yollarını da emperyalist politikaların gelişiminde zaman içinde bulmuştur…

 

Napolyon’un Mısır seferi yakın ve orta doğunun zenginliğini gözler önüne sermiştir.

 

Emperyalizm, daha kanlı bir gelecek planlarını ihtiyaca uygun olarak hazırlamaktadır…

 

Osmanlı imparatorluğu borç sarmalındadır ve önemli ham maddeleri de toprağında barındırmaktadır… Denizaşırı coğrafyalardan ham madde taşımak pahallıdır, en kısa yoldan ihtiyacı karşılayacak bir plan yapılması gerekmektedir ve İngilizler o planı sömürge döneminden itibaren yapmaya başlamıştır bile…

 

Balkanlar, Osmanlı imparatorluğunun kalbidir. 

 

Yunanistan Osmanlıya karşı düzenli olarak ayaklanan ve Rus savaşı sonrası Edirne Anlaşması 14 Eylül 1829 bağımsızlığını kazanan ulus devleti olmuştur. 1832'de Yunanistan Devleti, Osmanlı yönetimi tarafından da resmen tanındı.

 

Yunan devletinin kurulması Balkanlarda kazanılmış bir mevzi işlevi görmüştür.

 

Yunanistan’dan sonra Balkanlarda ulus devleti anlayışı ve uluslaşma fikriyatı yaygınlaşamaya ve yeni çatışmalarında alt yapısını oluşturmaya başlamıştır. Balkanlarda oluşacak her ulus devleti, homojenleşmek adına ve yeni devleti oluşturmak için içte temizliğe gitmiştir. Ulus devlet için çok kültürü yaşamı ve bir arada oluşmuş olan tüm birikimlerin silinmesi anlamına gelmektedir.

 

Balkanlar göçler ve katliamlar ile anılır oldu.

 

Her dere, her ırmak insan kanını taşır oldu.

 

Emperyalist politikalar öyle kısa vadeli sonuçlar için oluşturulmaz, uzun vadeli ve bir çok olasılık gözetilerek oluşturulur ve iyi bir planlama ile ortam yaratılarak hayat bulur. Öyle ortamlar yaratılır ki, çatışmanın olduğu yerde bir biri ile içli dışlı kültürlerin birbirini boğazladığı çatışmanın içinde, yer aldığı koşularda/ortamlarda birbirini öldürürken bulur, çünkü artık namludan bir kere kurşun çıkmıştır, ölüm ve katliamlar kaçınılmazdır…

 

Ölüm ve katliamların olduğu yerde toplu göçler kaçınılmazdır.

 

Devlet içinde yer alan göçler devlet eli ile yapılmadığı sürece “tehcir” olarak kabul edilmez ama yaşanan olayın kendisi bir daha dönmemek üzere yıllardır yaşadıkları topraklardan uzaklaştırılmalarıdır…

 

Planlı, düzenli sistematik sürgünler, katliamlar ancak devlet kurulduktan ve devlet eli ile yapıldığında soykırım olarak tanımlanabilir, onun dışında kitlesel toplumsal olaylar olarak adlandırılır… Tarih yazıcıları bir çok olaya bakarken devlet eli ile mi oluyor, yoksa çatışma içinde olan güçlerin birbirini boğazlarken zayıf konuma düşürülmüş, mazlum olanların katliamı şeklinde mi olmuş diye fikir yürütür, fakat bu fikir yürütmeleri de genellikle resmi tarih yazıcıların ihtiyaca cevap verecek şeklide biçimlenir.

 

Balkanlarda isyanlar ve yeni oluşturulan devletler Yunanistan’ın Osmanlı’dan ayrımı ile İstanbul patrikhanesinden bağımsızlığını isteyen Slav kökenli halkların kiliselerin bağımsızlık fikriyatını ulus devleti oluşturma şeklinde gelişmiştir.

 

Yunanistan’ın bağımsızlığı aslında Balkanlarda bir anlamda kiliseler arası çatışma ve yeniden rollerin dağılımı sırasında ulus fikrinin kitle içinde yaygınlaşması ile sonuçlanmıştır…

 

 Bulgarların çete örgütlenmesi ileride anti faşist örgütler için model olacaktır… Yatay şekilde örgütlenen bir şemada, örgütün merkezi ortaya çıkarılamayacak şekildedir... Hücreler birbirinden bağımsız ama bir amaç için hareket eden organizma şeklindedir.

 

Konuyu daha fazla uzatmadan Balkanlarda ulus devletler oluştukça Osmanlı içinde de iktidar mücadelesi keskinleşmekte, Balkanlarda örgütlenen İttihat ve Terakki Partisi mücadele ettiği Bulgar örgütlenmesinden etkilenerek Abdülhamit’e karşı bir anlamda gerilla savaşı vermektedir… Abdülhamit ise emperyalist ülkelerden gelen direktiflere karşı fazla direnememekte, onların istemleri yönünde adımlar atmakta ve kısa sürede geri almak ile bir anlamda iktidarını uzatmaya çalışmaktadır… İstibdat devleti oluşturan padişah diğer anlamda içte kendisini koruyucu önlemler alırken, borçlar yüzünden eli kolu bağlıdır ve sürekli tavizler vermeye zorlanmaktadır.

 

Batıda anti Osmanlı söylemler artmaktadır. Emperyalist planlara uygun olarak Balkanlar isyanların her yerde görülmeye ve yaygınlaştığı dönemdir. İsyanlar arttıkça emperyalist ülkelerde Osmanlı Devleti'nin katliamlar yaptığı iddialarını gündeme gelmektedir. Artık Balkanlarda kalan son Müslüman / Türk Anadolu’ya gönderilmeye zorlanmaktadır…

 

93 harbi ve sonrası gelişen olayılar Balkanlarda yeni devletçiklerin kurulması ve devletlerin tanıması ya da himaye alması ile sonlamıştır. Balkanların kaybedilmesi ve Balkanlarda katliamlardan kaçan Türklerin Anadolu içine yerleşimleri yeni bir sürecinde başlaması anlamındadır…

 

Parantez açayım, bu Balkan sorunun olduğu süreç içinde Osmanlı sürekli olarak savaşlara girip çıkış ve sürekli yeni anlaşmalar imzalamak zorunda kalmıştır.

 

Balkanlardan sürgün edilenler gibi Kafkasya’dan da Çerkes halkı sürgün olarak Anadolu topraklarına gelmektedir.

 

Sürgün yolu acıların tarihidir, diller lal olmuştur, kulaklar sağır olmuştur batı dünyasında… Üzerinde fazla konuşulmaz çünkü önemli olan onlar için amaçtır, amaca giden yolda katliam olmuş soykırım olmuş önemli değildir, zaten o tarihte soykırım tanımında yapılmamıştır.

 

Gücü gücü yetene değil, emperyalist devletlerin çıkarı ne yöndeyse, borçları kontrol edenlerin çıkarı hangi yöndeyse tarih o şekilde akmasına olanak verilmiş ve yol açılmıştır…

 

Suçlular her zaman haklı ve güçlüdür, mazlumlar ise hep güçsüz ve suçludur…

 

Savaş, yeni anlaşmalar ve yeni sınırlar Osmanlı imparatorluğunun iç mücadelesini ve yeni oluşumların da oluşması anlamına gelmektedir...

 

Yenilgi kaçınılamaz şekilde Osmanlı devleti içinde de iktidarın değişimi anlamına gelmektedir.  

 

Kısaca anımsarsak İttihat ve Terakki yanlısı subayların ayaklanması sonucu  Abdülhamit, 24 Temmuz 1908'de kaldırdığı anayasayı yeniden yürürlüğe koydu. 13 Nisan 1909'da İstanbul’da 31 Mart Vak’ası adı verilen isyan çıktı. İsyan bastırılması ile İttihat ve Terakki artık devlet yönetimindedir. 27 Nisan'da II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmed'in geçirildi.

 

1. Dünya savaşı ve o savaşa giden süreçte Balkanlarda yaşanan olayların travması iktidarın üzerinde ve aldığı kararlarda etkili olmuştur. Balkanlardan sürgün gelenler ve gelemeyenlerin anıları tazedir. Yakınlarını kaybedenlerin öfkesi büyüktür. Savaş içinde alınan kararlar, “tehcir” uygulamaları ve yeni devlete giden süreç Balkan Savaşının toplum üzerinde bıraktığı etki ve onun dışa vurumu şeklindedir.


Sevr Anlaşması ile İstanbul içine sıkışan devletin İstanbul dışına çıkışı, yeniden derlenip, toparlayacak kadroların Anadolu’ya geçişi ve yeni devlet için Yunanların İzmir’e İngiliz desteği ile çıkarılması ve ona karşı duyulan öfkenin Anadolu’da dağılmış kadroların birleşmesini beraberinde getirmiştir. Eğer Yunan krallığı İzmir’e çıkarma yapmamış olsaydı acaba Samsun’a giden kadroların başarı şansı ne kadar olabilirdi? Elbette bugün bu soru anlamsızdır ve cevabı da yoktur ama İngiliz ve müttefik güçlerin emperyalist politikası uzun vadelidir.

 

Osmanlı devleti parçalanmış ve ham maddeye erişim daha da kolaylaşmış, Süveyş kanalı kontrolü ile emperyalist devletler için dünya küçülmeye başlamıştır…

 

Borçlar mesesli vardır ve İstanbul içine sıkışmış bir devletin borçları ödeme şansı yoktur, borcun üzeri bir çırpıda çizilecek boyutta değildir…

 

Borcu ödemeyi taahhüt eden elbette yeni devletin iktidar koltuğunda oturacaktır...

 

Anadolu’da yapılan mücadele iktidar koltuğuna taliptir. Bunu sözde değil, gerçekten istediğini de kayıt altına alma ihtiyacı duymuş ve muhatap aldığı emperyalist ülkelere bunu açıkça deklare etmiştir.

 

İzmir İktisat Kongresi, 17 Şubat 1923 toplanır, henüz cumhuriyet ilan edilmemiştir. Kongrede alınan kararlar ile kurulacak devletin yönü, amacı ve nerede durduğu ilan edilmiştir. Kapitalist sistem içinde kalacak bir devlet, elbette borçlara sahip çıkacaktır. 4 Temmuz 1923 Lozan’da yapılacak anlaşmanın da alt yapısı İzmir’de toplanan bu kongre kararları ile ilan edilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi, 9 Eylül 1923 kuruldu. CHP meclis gurubunda kabine değişikliği görüşmeleri yapılırken, yaşanan sorunları aşmak için cumhuriyet’in ilan edilmesi gerektiği vurgulanmış ve bu görüş kanun teklifi verilmesi konusunda karara varılmıştır. Aynı gün meclise kanun teklifi verilmiş ve kısa zaman içinde "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle teklif kabul edilmiş...

 

Cumhuriyet ilan edildi ve bizler önümüzdeki aylarda 100. yılını kutlayacağımız bir cumhuriyet deneyimi yaşadık.

 

Balkanlarda yaşanan her adım hala bizi etkilemektedir, cumhuriyetin 32. yılında Selanik’te yaşandığı iddia edilen bir olayı bahane edilerek 6-7 Eylül olayları tarihte yerini almıştır. 16 Mart 1964’te İstanbul’da yaşayan yaklaşık 12.000 Yunan uyruklu sınır dışı edildi. 10 Ağustos 1950 Bulgaristan 160 bin Türkü sınır dışı etmiştir.  1985 yılında Türklere zorunlu Bulgarca ismi dayatmış, kabul etmeyenleri ya sürmüş ya da cezalandırmıştır.

 

Ulus devleti anlayışı ne yazık ki geleceği belirsiz yapmış, halklar arsında nefret söylemini geliştirmiştir. Kapitalist sistem savaştan ve kandan beslenmektedir, sistem sürekli olarak nefret söylemini ve çatışmayı körükleyerek yaşadığı kronikleşmiş krizden çıkış yolu aramaktadır…

 

Bizler kapitalist sistemin tüketici dayatmasına karşı üreterek, bir arada yaşayacağımız bir geleceği bugünden kurabilmek istiyorsak, onların körüklediği nefret söylemlerini ve nefret dilini günlük yaşantımızdan atmak ile işe başlamamız, resmi tarih yalanları ile beyinlerimizi biçimlendiren tüm kalıntılardan ve duvarlardan kurtulmamız gerekmektedir…

 

Acılar karşılaştırılmaz, bir biri ile yarıştırılmaz. Her acının kendisine özgü bir oluşum ve geçmiş öyküsü vardır. O yüzden acıyı yaşayanlar bilir; acı üzerine nefret söylemi gelişirse, çatışma ve düşmanlık kaçınılmazdır. Kanı kan ile temizlemek tarihin kanlı sayfasında çok denenmiş ve kaybeden hep nefret duygusu ile saldıranlar olmuştur. Kısa süreli kazanımlar, tarih içinde uzun vadede yıkımı getirir.

 

İsmail Cem Özkan

8 Ağustos 2022 Pazartesi

Bir portre…

Bir portre…

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü ismi size yabancı gelir ama Orhan Kemal'in hayatınız okursanız eğer onun babası olduğunu öğrenirsiniz...


Orhan Kemal gibi bir insanın yetiştiren baba ve onun oluşumuna neden olan ortam...

 

İlk başta sıradan bir öykü gibidir ama öyle değildir aslında...

 

İttihat ve Terakki Partisinin üyesi, Meşrutiyet sonrası kim olmadı ki diyeceksiniz, haklısınız ama bunu diğerlerinden ayıran bir özelliği var, çünkü bilgili, bilinçli ve inanmış bir nefer. Liderine sonuna kadar bağlı, ne görev verilirse gözünü kapatarak yapacaktır, sorgulama yok yani. Tehlikenin farkında ama ideolojinin bakış açısına çok sadık olduğu için bildiği doğrusundan vazgeçmez bir nefer...

Demokrasi, özgürlük için gelenler yıktıkları istibdadı yeniden yarattılar.

 

İttihat ve Terakki Partisi son Osmanlı imparatorluğunun hükümeti olmuş, ülke içinde Ermenileri kökünden kazıyacak karara imza atmış ve onu sorgulamadan yerine getirmiş bir kadro hareketidir...

 

Çok kültürlü, çok uluslu, çok dinli bir imparatorluk parçalanırken, içinden Türk ulus devleti için partiyi/ devleti değiştiren ve otokrat bir yapıya dönüştüren kadro hareketidir...

 

Parti kuruluşu balkanlarda oluşmuş ve balkan coğrafyasına, kültürüne özgüdür; çok dinli, çok inançlı, çok renkli bir parti. Kuruluşunda devletin birliği ve istikrarını savunurken, var olan Abdülhamit istibdadına karşı, kaybedilen toprakların yeniden kazanılması, padişahın vermiş olduğu yanlış kararları tersine döndürmeyi amaç edinen ideal okumuş aydın insanlar birliğidir. Kadroya girmek kurallara bağlıdır ve mutlak itaat ve biat istenmektedir.

 

Kuruluşundan kısa zaman sonra gerçekler ile yüzleşecek ve iktidara geldiklerinde kuruluşunda yer alan ”demokrasi, özgürlük” gibi kavramların yerini Abdülhamit'in “istibdat” kuralları yer alacaktır...

 

Balkanlardan ayrılıkçı Bulgar direnişçiler ile çatışırken, zaman zaman Osmanlı rejimine karşı ortak hareket ettikleri bir süreç sonrasında, iktidar yürüyüşlerini İstanbul’da gerçekleşen 31 Mart (13 Nisan 1909)  olayları olarak geçen darbe girişimi sonucunda mutlak iktidar artık partinin olacaktır. Daha önce kadrolarını devlet içinde gizli olarak yerleştirme süreci bir darbe ile sonlanmış ve açıktan kadrolaşmaya devam etmiştir. 

 

Tek adam yerini tek parti diktatoryası yani otokrasisi kurulmuştur...

 

Partiden devlete dönüşüm…

 

Osmanlı devleti içinde parti üyesi olmayan kadroların yerini parti kadrolarının alması ile devletleşeme yönünde adımlar atılmış ve mutlak bir parti egemenliği kurulmuştur. Zaten 31 Mart vakası diye kabul edilen darbe girişimi de bu kadrolaşmaya karşı eski kadroların direnişinden başka şey değildi. Mutlak hakimiyet bir darbe ve yağma ile oluşacak, istibdat sembolü ve zor ile tahtından indirileceğinden korkan padişah, zor ile tahtından indirilmiş ve sürgüne gönderilmiştir.

 

Saray bu darbe sırasında birkaç defa yağmalanacaktır, çünkü sarayda biriken jurnaller yeni iktidarın elinde silaha dönüşme tehlikesi vardı, fakat o jurnallerin yerini başka jurnaller kısa sürede alacaktır.

 

Devletin sıkıntılarından kurtarmak için gelenler kendi devletini kurmaya kalkmışlardır. Ve de gerçek anlamda kurmuşlardır demek için cumhuriyetin ilanını beklemek gereklidir, çünkü parti kadroları ideallerine uygun devleti ancak savaş sonrası oluşan ortam içinde başka kadrolar ile gerçekleştirmiştir.

 

Ankara’da oluşan devlet yeni ama kadrolar eski devletten.

 

Devlette devamlılık vardır ve kimse bu devamlılığın rotadan kalkmasını göze alamazdı.

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü gibi parti kadroları ülkenin adı değişse de görevlerinin başlarında olmaya devam etmişlerdir, fakat bir farkla; bir bölüm kadro oluşmuş olan yeni lider kadroya muhaliflik yapacak, bir bölümü idealleri uğrunda yeni liderlik arkasında ideallerini gerçekleştirmeye girecektir…

 

Kurtuluş Savaşı adı verilen bu süreç kadroların yeniden tarafını belirleme ve yeni oluşan siyasi ortamda nerede duracağına karar verme süreci gibidir.

 

Kurtuluş Savaşını başlatan kadrolar “İzmir Suikastı” bahanesi ile muhalif kanadına düşmüş olanların siyasi hayattan tasfiyeleri ile karşılaşırız…

 

Yeni kurulan cumhuriyet önce kendi çocuklarını yiyecektir…

 

Gerçi İttihat ve Terakki Partisi kurulduğundan beri kadroları öğütme örgütü gibidir, kim muhalif olmuşsa muhalefete geçmeden tasfiye edilmiştir, yani etkisiz hale getirilmiştir…

 

Yeni cumhuriyet içinde başlangıçta izin ile kurulan partiler kısa sürede kapatılmış ve o partiler içinde kalan kadroların siyasi hayattan uzaklaştırılması ya da liderine sonsuz bağımlı olacağına dair yani “biat ve itaat” edeceğine dair “yemin etme” koşulu ile kurucu lider kadroya karşı sözde suçları affedilmiş. Affedilenler yeniden devletin kadrosu içinde önemsiz işlerde onları görür oluruz… Devlet için yetişmiş kadro önemlidir, ziyan edilmemesi gereklidir.

 

Devlette önemli olan devamlılıktır, kimin iş yaptığının önemli değil, işin yapılmış olması önemlidir…

 

Devlet anlayışına ve tecrübesine sahip kadrolar kendi devletini Fransız devriminin getirmiş olduğu ilklere uygun şekilde yeniden oluştururken elbette Osmanlı deneyiminden de faydalanmışlardır.

 

Heterojen yapıdan homojen bir devlete doğru geçiş…

 

Yüzünü batıya dönen kadrolar, doğuda oluşmuş olan kültürün üzerine yeni bir kültür ve bayrak ile biçim vermeye çalışmıştır. Onu da yetişmiş, kendisini ispatlamış, tecrübesi olan kadrolar ile yapacaktır. Önemli olan devamlılıktır ve devamlılık kurumlar düzleminde devam ederken, vitrinde her şey yeni gibi sunulmaya da özen gösterilmiştir.

 

Geçmişin üzerine bir çizgi çekiliyordu, çekilen sadece geçmiş değil, partinin yönetici kadrolarının üzerine de çizgi çekiliyordu. Eski yönetici kadrolardan fikir telakisi yapılırken işlere karışmamaları içinde her türlü önlem alınıyordu. Bunu sezen ve bilen eski lider kadrolar, yeni liderliğe karşı muhalefet yaparken hiç düşünmedikleri siyasi atmosferin içinde savrulmaya ve hayatta kalma mücadelesi içindedir…

 

Paraya hükmedemeyenler siyasi gelişmeyi sadece izlemek ile yetinir.

 

1. Dünya Savaşı yenilgisi sonrası…  

 

İttihat ve Terakki Partisinin yönetici kadrosu sürgüne gitmeden önce partiyi tasfiye etmiştir, fiiliyatta var olan resmiyette artık yoktur.  Partinin lider kadrosu olan Talat Paşa, Cemal Paşa, Enver Paşa bir birinden uzaktalar ama sürekli iletişim içindedir… Uzaklık tercih konusunda da farklılaşmayı getirecektir zaman içinde…

 

Osmanlı devleti emperyalist devletler arasında paylaşılırken, verilen bir avuç toprak içinde iktidar savaşı sıcak çatışmanın içinde gelişmektedir... Dağılan kadroların yeniden bir araya gelmesi, yeni yol haritaların çıkarılması, tabanda yer alan lojistik ve istihbarat konusunda deneyimli olanların öne çıkması ile kadrolar içinde de ayrışma kaçınılmazdır…

 

Geçmişin şanlı günlerinin tekrar geleceğini düşünenler, kaybedilen ülke için değil, kaybedilen güçlerinin arkasından ağıt yakmaktadır.

 

Yeniden o güçlerine kavuşmak için oluşan ortama uygun yeni ittifaklar içindedirler...

 

Kadrolar için zaman durmak zamanı değildir, mücadele etmek ve yola devam etmektir… eğer pasif konuma düşerlerse geçmişin suçlarından dolayı yargılanmak gibi bir durum ile karşı karşıya kalabilirler, çünkü suçlar hep pasif olanların üzerine atılır. Sonuçta fail belli olursa ortada faili meçhul olay kalmaz ve geçmiş bir anlamı ile temizlenir. Hesaplaşma bir anlamda ertelenmiş ya da üstü örtülmüş olur.

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü, zeki bir insandır, gelmekte olanı gören ve ona göre konumlanan biridir. Talat Paşa hayranlığı ve ona bağlılığı öyle göstermelik değildir. Doğan kızına isim verecek kadar çok sevmektedir…

 

1920 yıkında milletvekili olarak meclise girer, 25 Kasım 1920'de Pozantı İstiklal Mahkemesi Başkanı olarak atanır... Mahkeme heyetinin nasıl çalıştığına elbette yaşayarak tanık olur… Birkaç günlük bakan olarak atanır, sonra geri alınır ve o mecliste muhalefet tarafında yer alır… İktidarın getirmiş olduğu bir çok yasa teklifine karşı mecliste söz alır…

 

1923 yılında artık vekil değildir, çünkü onu vekil yapmak için artık gerekçede yoktur, muhalefet olmakla oluşmakta olan yeni devlet yapılanmasının dışına düşmüştür…

 

O da avukatlık mesleğine döner, Adana’da büro tutar…

 

Bir muhalif avukat…

 

24 Eylül 1930'da oluşan siyasi atmosferden faydalanır ve  Ahali Cumhuriyet Fırkası'nı kurar, çünkü mahkeme salonları onun muhalefet yapacağı alanlar değildir, zaten istiklal mahkemesinin nasıl karar aldığı ve uyguladığını birer bir şahit olmuştur…

 

Devlet acımasızdır, ne karar almışsa onu uygulamaktadır.

 

Rejim muhalefete karşı sabırsızdır, muhalefet etmek devrimlerin geriye dönmesi anlamına gelmektedir... Mutlak itaat eden kadrolar ile yoluna devam edecektir…

 

Ahali Gazetesi ile muhalefet yapmaya çalışan parti başkanı elbette özgür değildir, örgütlenme ve halka buluşması kısıtlıdır. Kısa süre içinde de zaten sesi kısılır ve kapatılır… Kendisinden "bir daha muhalefet etmeyeceğine" dair senet alınır. Bir süre sonra devlet içinden onun yargılanacağına dair bir duyum ulaştırılır.

 

İstiklal mahkemesi bu sefer kapatılan yayın organları partiler için çalışmaya başlamıştır…

 

Yargılanacağı konusundaki haber içeriden gelmiştir ve durum ciddidir, mahkemeye çıkanların zaten savunma hakkı yoktur, yukarından gelen karar neyse o uygulanacaktır.

 

Kaçmaktan başka bir yol yoktur ve kaçar...

 

1939 yılında çıkan genel afa kadar yurtdışında yaşamak zorunda kalır ve af ile birlikte uysal, muhalif olmayan bir şekilde ülkesine geri döner... Devletine ve liderine biat etmiştir ve onun çıkarını gözeterek karar almıştır... 26 Temmuz 1949 tarihinde son nefesini verene kadar şifalı bitkiler üzerine yazı yazarak devleti ile çatışmamaya çalışmıştır…

 

Abdülkadir Kemali Öğütçü muhalif kimliğinden sanırım çocuğu da muhalif olmuş ama bu sefer sınıf perspektifinden hayata bakacaktır. Orhan Kemal, elbette babasının yaşamını çok iyi biliyordu, o da babası gibi gazete, yazarlığa doğru adım atarken başına neler geleceğini, nasıl bir yaşamın içinde olacağını biliyordu. Ve tercihini yaparak bir birinden çok değerli eserler meydana getirmiş ve edebiyat dünyamıza ve ülkemize çok şey katarak aramızdan ayrılmıştır.

 

Onun fötr şapkası ile bir kahvede halkın arasında çay içerken fotoğrafına bakıyorum, yüzündeki çizgilere. O çizgiler babasının tecrübesini de taşıdığını görüyorum, inatla, inançla dik yürüdüğüne bakıyorum… Aç kalmayı göze almıştır ama boyun eğmek yerine emeğini satarak her işi yapacak kadar alçak gönüllüdür.

 

İttihat ve Terakki Partisi kadroları içinde yer almışların çocuklarını düşünüyorum sessizce…

 

Can Yücel geliyor aklıma, babasına yazdığı şiir dökülüyor dilimden… 

 

Sabiha ve Zekeriya  serteleler geçiyor gözümün önünden, Tan Gazetesi/ matbaası ve yakılan bir birikim… 

 

Bugün İttihat ve Terakki Partisi binası yok, bir zamanlar Cumhuriyet Gazetesine ev sahipliği yapıyordu, ikinci dünya savaşı sırasında Nazilerin istihbarat merkezi gibi, sanki propaganda üretim yeri gibiydi…

 

Tek tek belleklerimizden silinen bir geçmiş ve iç içe geçmiş hayat hikayeleri...

 

Bir dönem kadrolar bir ülkeyi yıktı, yeninde kurdu ve devamlılığını sağladı…

 

Kadroların hayatı aslında ülkemizin tarihidir…

 

Bir bölümü darağacında bedeni sallandı, bir bölümü kaçarken vuruldu, bir bölümü elini bolca kana bulaştırdı, elini temizlemek isteyen kadrolar elleri kanlı kadroları bir bahane ile yok etmesi…

 

Bugün resmi tarih içinde anılanlar, anılmayanlar, hain olarak gösterilenler, kahraman olanlar hepsi bir kadro hareketinin görünür halidir…  

 

Kendi idealleri için katliam yapmaktan çekinmeyen, “tehcir” gibi kökten temizlik olarak kabul edilen kararı alacak kadar gözlerini karartmış kadrolar, kendisi gibi düşünmeyeni öldürmekten ve sürmekten çekinmeyen kadroların kurmuş olduğu bir devletin içinde yaşıyoruz…

 

Popüler bir deyime dönüştü, “yüzleşmek, helalleşmek, hesaplaşmak…” bakalım bu kelimelerin altını dolduracak bir kadro var olacak mıdır?

 

İsmail Cem Özkan

7 Ağustos 2022 Pazar

Kep fırlattım, mesleğim oldu!

Kep fırlattım, mesleğim oldu!

 

Bugün özel bir üniversitede diploma töreni, pardon “kep atma” törenine katıldım, törende hiç bir heyecan yoktu. Kendisini öğrenci sanan gençler heyecanlıydı elbette, sonuçta diploma sahibi olmuşlardı, ileride cumhurbaşkanı olursa diploma dediklerinde sunacağı bir kağıt parçası olacak...

 

Sonuçta işverenler istediği şey diploma alınmış oldu ama özel üniversite mezunları genelde torpilli alanlarda iş başı yapabilir, çünkü onlar kamu eğitiminden değil, para karşılığında eğitimden geçtiler. Para ile verilenlerin kalitesi her zaman tartışmalıdır, çünkü paran kadar kalite satın alana verilir. Yani bireysel başarının doyumunu aile parası ile yerine getirmişti, çünkü onlar öğrenci değil müşteriydi...

 

Parası olan çoğunu hem okutur hem de işe koyar, çocuk da kalkıp "devlet baba beni işe yerleştir" demez, çünkü özel okul hiç bir müşterisine "seni devlete eleman olarak yerleştireceğim" demez...

 

Eğitim zaten ülkemizde sadece parayı ilgilendirdiği için bilginin/ bilimin önemi yoktur, uzun yıllardır kasabalara/ şehirlerde, nerede üzerinde üniversite logosu olan binalar varsa orada okuyan gençlerin hepsi binanın bulunduğu ilçe/şehir… gibi yerler için gelir kaynağı olmuştur, yurt, yiyecek, ulaşım, su, elektrik... Kısaca para harcayan bireylerin hepsi gelecek kaygısı ile binalara sıkıştırılmış tüketicidir...

 

Öğrenci istatistiği de ilgilendirir, çünkü işsizi gençleri öğrenci yaparak işsizlik sayısını düşürür... bu yüzden kasabalara kadar yaygın üniversite logosu olan binalar açılmıştır, öğretim üyesi olup olmadığı, kaliteli eğitim verilip verilmediği, eğitim için gerekli malzemelerin olup olmadığının hiç önemi yoktur. Hem tüketen hem de işsiz sayılmayan gençler devletin işsiz rakamı için üzerine örtülen örtüden başka şey değildir, öğrenci işsizdir...

 

Konudan konuya atlamadan kısaca yazının amacına döneyim, kısaca ve sonuç olarak heyecansız, hesapsız, okul daha fazla müşteri çekmek için ne kadar çok öğrencim var demek için tüm mezunlarını aynı saate, aynı alana toplamıştı. Piknikçiler ve kep töreni katılanlar tarafından hava limanına giden yol tıkandı... Olan uçağa yetişmek isteyene oldu diyebilirim!

 

Özel okul, park alanı, gelecek konukları düşünecek değildi ya, her şeyi paraya döndürme ve pr çalışması için her olanağı kullanmıştı… Park yerinden para kazanacağını bilseydi, orman arazisini parka dönüştürüp kullanabilirdi... Su sattı, cola sattı, kısaca satılacak ne varsa sattı...

 

Kıldan, kağıttan para kazanmaya hedefleyen okuldan çıkan öğrencinin gelecek perspektifi ne olur dersiniz?

 

Müşteri olan öğrencilerde biliyor iş dünyasının istediği bireyler olmadıklarını, o yüzden doktora çalışmasına gidecek yolu denemek için hemen alternatifler gözden geçiriliyor... parası olan, olanağı olan hemen okulun devamı için yurtdışına gidecek, orada dil eğitimini daha da güçlendirecek ve orada imkan olursa yüksek lisans yapıp doktoranın yolunu açacaktır, olmayan ise daha düşük bütçe ile yüksek lisan için kasabalarda açılan üniversitelerin birinden yüksek lisans derslerine katılacaktır büyük olasılıkla…  Doktora alabilirse belki bir özel üniversitede öğretim üyesi olacak, belki popüler haber kanallarını kanal kanal gezip iktidarı övecek!

 

Diploma törenine katıldım, hiç bir heyecan olmadığı gibi, öğrenciler o kadar duyarsız ki, sadece cep telefonlarına poz verip, okumak için okumuş duygusu içinde ailelerini sevindikleri için seviniyor gibi yaptılar...

 

Devrim, toplumsal sorun, protesto, yaşanan kriz filan hepsi özel üniversite kampusuna uğramadan geçmişti, farklı bir dünya inşaat edilmişti, zaten izin de verilmez, çünkü müşteri bir bankaya gidip hayat pahalılığından şikayet edebilir mi? Elinde parası varsa yatıracak, yoksa kredi çekip borçlanacak! Özel okullar genelde bankaların mantığı ile hareket eden şirketlerdir, müşterisinin parasını almak için her türlü pr çalışması yapılır…

 

Para karşılığında alınan diploma ile çalışma dünyasına katıldı gençler, torpili olanlar işe girecek olmayanlar bol bol cv yazıp olumlu yanıt bekleyecek! Kepler havaya atılırken, arkadaşlarından ayrılmanın hüznü yoktu müşterilerde, sanırım orada yakalanan ilişkiler iş bulmak için kullanılacaktır, eğer çok çabuk unutulamazlarsa…

 

İsmail Cem Özkan

 

29 Temmuz 2022 Cuma

Yalan günahtır!

Yalan günahtır!

 

Biraz önce markete uğradım, etiketler henüz değişmemiş ama yerlerinden oynamış gibi, hemen üzerine birisi şaka olsun diye sanırım "Allahın dediği olur" yazmış…

 

Artık fişlerin üzerine de yazarlarsa rakamlara hiç bakmamak gerek, çünkü "Allah hep zengini sever ve zengini seveni sever", fakiri düşündüğü kollandığı tarihte hiç gözükmemiştir...

 

Bakın, “Allahtan gelen” depremlere, hep fakirleri vurur...

 

Tsunami’ye bakın hep fakirlerin yaşadığı sahili vurur...

 

Siz hiç gördünüz mü, zenginlerin yaşadığı sahili vuran tusinami?

 

Siz hiç gördünüz mü, “Allahtan gelen” yanardağ patlaması sonucu yok olan insanların yaşadığı yerleri…

 

Siz hiç gördünüz mü, selin yok ettiği yerlerde yaşayanların dramını?

 

Siz hiç gördünüz mü, taş ocağı açılan köylülerin “içme suyumuzu kirletme” , hayvanlarımızın otladığı alanları yok etme diye mücadele edenlerin arasında zenginlerin olduğunu…

 

Her felaket, hep fakirlerin yaşadığı bölgeleri ve fakiri vurur...

 

Bakın orman yangınlarına, zenginlerin yaşadığı yerde orman yanar mı? Çünkü zaten oraya çoktan otel yapılmıştır ya da kimsenin görmediği kapalı bir cennette bir villa çoktan konmuştur, yanmaz...

 

Fakirin ocağına ateş düşer zenginin değil...

 

Bakın, bakın savaşlara, bütün savaşlar "Allah" içindir…

 

Allah adına insan keserler, boğazlar, hepsi Allah içindir…

 

Ölen hep fakirdir, katil hep fakirdir yani fakirler bir birini boğazlarken onlara bıçak, silah ise hep zengin...

 

Yani, Allah hep fakiri fakire kırdırır, onun üzerinden para kazananı ise korur…

 

Allah, sonuçta zenginleri sever ve zenginleri sevenleri sever…

 

Bakın, ibadet edenlere hep zenginlerin yanında çalışan ve sürekli şükredenlerden oluşur... Cemaatin mescitlerinde zenginden gelen para ile binasının ihtiyacını karşılayanlar hep şükür duası eder…

 

Görkemli, büyük, şatafatlı camileri olan cemaatleridir. O cemaatlerin camilerinde ibadet edenler genelde şükreden ve onlara bağımlı yaşayanlardır… Cemaat için emek harcayandan daha çok “daha fazla” ibadet ettiği için üzerine kıyafet giydirilip, başına sarık takılanlardır…

 

Cemaat çalışanların hiç biri bir fabrikada çalışmaz, gelir getiren işlerde çalıştırılmaz, cemaate gelen ya da cemaate gönül vermişlerin yanına gidip “bağış” toplayanlardır ve işleri güçleri sabah akşam onlara bu olanağı sağlayana dua etmek, onların sağlığı için Allah’a yalvarmaktır...

 

Genelde ibadet edenler "zengin yanında ya da devlet kapısında iş bulduk, çifte maaş alıyoruz, Allah razı olsun, para vereni cennete göndersin" diye dua eder...

 

Allah, çifte maaş veren zengin kulunu daha çok sever, çünkü onlar her maaş verdiğinde sevap işler, yılda bir hacca, birden fazla umreye gider ve zengin fakirden daha fazla az günahsızdır, cennet parası olanın ayakları altındadır…

 

Zengin adına suç işler fakir ve bu durumda fakir günahkar olurken zengin ak pak olarak ortada dolanır, çünkü Allah katında "suç işletmek için..." diye başlayan cümle olmaz, suçlu işleyen günahkardır, kim adına işlediğinin pek bir anlamı yoktur.

 

Para, cennetin kapısını açar...

 

O yüzden, Allah rüşvet verenleri ve rüşvet alanları da sever...

 

Allah hep zengini kollar ve onları cennetine davet eder...

 

Allah, eğer rüşveti sevmeseydi, günahlarından kurtulmak için zenginler neden bu kadar parayı savursun ki, (zenginlerin bildiğini din adamları bilir, onlara o öğüdü din alimleri yapmıştır kesin, durduk yere zengin sevap işlemek için o kadar servetinden parayı fakire, fukaraya ve zenginlerin şehri kutsal topraklara savurmaz) birileri kiliseye gidip bağış yapar, birileri henüz başlamayan siteye cami yapar, birileri dağın başına görkemli cami yapıp zaman içinde orayı bir ibadet edilen kutsal toprak ilan etmesi, hepsi hepsi Allaha verilen bir şeyler anlamına gelmiyor mu?

 

Ülkelerin en güzel koyları hepsi zenginler için ayrılmış ve korunmuştur, onlar gelip oralara devletin desteği, Allahın iradesi ile yerleşir ve sadece o güzel koylar sadece onların yararlanacağı yerler olur, çünkü Allah öyle istemiştir, fakirin zaten cebinde para yok ki, aç insan ne manzarayı görür ne de ondan zevk alabilir!

 

Zenginler hep fakirlerden üstün ve onların göremeyeceği şeyleri görenlerdir…

 

Allah bugün yaşadığımız krizi de bilir ve görür, onun adına fetva verenler elbette bir bildiği vardır, siyasi iradeye irade veren Allah’tır ve o ne derse siyasi irade onu yapmıştır, bugün yaşadığımız kriz, enflasyon, ("Stagflasyon, şrinkflasyon ve skimpflasyon") artık ne adlar verilmişse onların sebebi o’dur.

 

Bugün markete gittim, etiketin üzerine rakamların olduğu alana “Allahın dediği olur” diye yazmışlar. Huzur sanırım İslam’da, onu okuyunca huzura erdim ama cebinde karttan biriken borçları başka borç ile kapatmak için öteki bankadan kredi almak için nasıl yalanlar uyduracağımı düşünmeye daldım, çünkü yalan söylemek de günahtır, günahım artarken zenginlerin kasaları dolmaya devam ediyor…

 

Halka söylenen yalanlar günah değildir, çünkü kişi kendisine ve küçük çevresine söylüyorsa yalandır, gerçek dışıdır ama genele söylendiği an yalan gerçek kabul edilir ve büyük kitleler onun yalan ve gerçek dışı söz olduğunu düşünmez… Eğer topluma söylenen yalanlar yalan olsaydı, siyasiler o yalan denen günahın altına kendilerini atarlar mıydı, çünkü yalan bir anlamda gerçeğin aynadaki görüntüsüdür…

 

“Takiye” denilen bir kavram dinde yeri olmazdı…

 

Güçsüzsen, güçlünün karşısında her türlü takiye yapmak hakkındır, niyetini gizle, hedefine ulaşmak için sız!

 

Fakirlere hep “şükredin” dendir, daha kötüsünü, beterini yaşayanlar var, onların yanında siz şükredin, henüz nefes alıyorsunuz. Bakın milyonlarca insan açlıktan ölüyor, susuzluktan bir birlerini kırıyor, siz şükredin, şükrederek her gün sevap kazanırsınız denilmekte, fakire şükretmek düşerken, dünyanın nimetleri hep zenginlere sunulur…

 

“Din, fakirler zenginleri öldürmesin diye vardır.” Napolyon Bonapart 

 

Zenginler fakirleri öldürecek ortamlar oluşturur, fakirleri birbirine kırdırır…

 

Zenginlerin yarattığı çatışma ortamının üstünü hep dini söylemler ile din adamları örter.

 

İsmail Cem Özkan

 

 

19 Temmuz 2022 Salı

Biz bize benzemeyiz!

Biz bize benzemeyiz!

 

Kemalist arkadaşlar bazı sosyalistlerin kendileri gibi hayata baktığını ve yorumladıklarını gördükçe, duydukça diyorlardır “biz sosyalistiz herhalde!”... Ama Marksizimi bilen, onun düşünce yöntemini içselleştirmiş biri asla Kemalist olamaz ve hayata Kemalist gibi bakamaz, çünkü durdukları nokta farklı. Kemalistler burjuva ve sermaye bakış açısından devleti kutsallaştırıp, onu yaşatmak için düşünce yöntemini çizer, sosyalist ya da Marksistler ise tam tersidir, devleti “sönümlendirecek” işçi devleti kurmayı, yani işçi sınıfı ve mazlumların bakış açısına sahiptir...

 

Marksistler bir arada yaşamayı savunur, tüm diller, kültürler bir arada, "işçi sınıfının alın teridir bizim bayrağımız" der, o açıdan bakar hayata, küreseldir bir anlamda ama sermaye karşıtı bir küresel…

 

Arada bu kadar zıt farklar olmasına rağmen, kendisine “sosyalist” diyen ve kendisini ve çevresini kandıranlar Kemalist gibi hayata bakıp yorum yapıyorsa, “dolandırıcı” konumdadır, çünkü komünistler ve sosyalistler niyetlerini hiç saklamaz ve açık açık ortaya koyar...

 

Komünist veya sosyalist olduğunu iddia edenler dini örgütler içinde yer almaz, çünkü din sosyalist düşünce ve yaşam biçimi ile taban tabana zıttır, hayata biri “biat ve itaat” ederek bakar, sosyalistler ise tersidir, “sorgulayarak” bakar... Hem Alevicilik oynayıp hem kendisine sosyalistim diyende Kemalist gibi davranan “dolandırıcılar” gibidir...

 

Sosyalistler kimseyi kandırmaz, niyetini açıkça ortaya koyar ve sınıfsız toplum için işçi sınıfı devleti kuracağını ve bunun ütopya olmadığını, gerçekleşebilecek bir somut bir şey olduğunu vurgular ve bugünden sosyalist yaşama uygun yaşam nüvelerini oluşturmaya çalışır...

 

Türkiye'nin 100 yıllık bir tarihi var, en azından cumhuriyet tarihi tanımı içinde... Bu zaman içinde komünistler kendilerin çıkarı için ne yazık ki devrim odaklı tutarlı ve devamlılık arz eden bir siyasi çizgi yaratamadılar... Sürekli burjuva devletin iktidar savaşında olmazsa olmaz iktidar mücadelesinde bir tarafı tutmak zorunda kaldı, “onlar gelirse daha kötü”, ya da “kötüler gitsin en azından asgari bir demokrasi olsun da bizde yer üstüne çıkalım” fırsatı arayışı içinde oldular... Bu ikilem yani “Godot” gelecek gibi demokrasicik bekleyen komünistlerin, demokrasisi bir türlü gelmedi. Aslında bir anlamda burjuva demokrasisi gelmemesi daha iyi, işçi devleti için devrim koşullarını devlet kendi elleri ile hazırlıyor, halkı “umutsuz” bırakıyor, bunu fırsat bilip örgütlenme yerine “kötünün iyisini” tercih edip onun arkasından gitmek” devrim fikriyatını” uzaklaştırmaktan başka işlevi olmamıştır... Kısaca örgütlenmek ve devrimci mücadele koşulu hazırlamak yerine, burjuva demokrasi beklentisi ile sosyalistçilik oynandı bu ülkede...

 

Sosyalistler “Gezi Direnişi” kendiliğinden ortaya çıkınca elleri kolları birbirine karıştı, ne yapacağını bilemez, örgütsüz olduklarına lanet okudular...

 

Peki, bu dini tepki onları örgütlü yaptı mı?

 

Sosyalistler, komünistler dini yapılar içinde örgütlenmez, onlardan “taraftar devşirelim”, “onları da yanımıza alalım” söylemi değil, tersine güçlü bir örgütlü model çıkarırsanız, mazlum, ezilen taraf zaten güçlü olarak gördükleri ve kendilerini savunacak tarafın yanında yer alacak, kucak açacaktır, çünkü kendi güvenliği için güvende olacağına inanacağı tarafa destek verir mazlumlar...

 

Komünistler kimsenin dini inancına, ibadetine karışmaz, çünkü onların inancını da işçi devleti güvenceye alacaktır, gerçek laik devleti ancak işçi sınıfı kuracaktır, çünkü dinden çıkarı yoktur, onu metalaştırmayacak yegane güç işçi sınıfıdır...

 

Din metalaştığı sürece laik bir devlet sözde kalır...

 

Komünistler işçi sınıfını örgütlediği an zaten toplumun çoğunu örgütlemiş demektir, işçi sınıfı toplumun bel kemiğidir, sermaye bile işçi sınıfının gücüne ve üretim için çalışmasına dayanır. İşçi sınıfı üzerinde ki sermaye patronlarını atması için kendi devleti kuracağına gerçekten inanması gereklidir, aksi halde sırtında bir joker gibi taşıdığı kan emici sermaye sahiplerini atamaz...

 

Ulus devlet, kendi içinde kendisi dışında yer alanlara "umutsuz" kalacakları ortam yaratarak "kendilerine benzemekten başka çıkar yolu yoktur, eğer yaşamak ve mutlu olmak istiyorlarsa" anlayışını pekiştirecek güvenlik önlemleri alır. Toplumu bir anlamda çeşitliğini yok edip homojenleştirmek ister. Homojen toplumlar sanki daha sorunsuz sömürülüyormuş gibi.

 

Ulus devletinde “kendisi için” özgür olan şeyler, ötekiler için yasaktır...

 

Eylem birliktelikleri ile zıt kutuplar yan yana gelebilir, çünkü kısa vadeli ve sonuç veren eylemler, eylem birlikteliğinden geçer. “Devrim olsun bütün sorunlar sonra çözülsün” anlayışı doğru anlayış değildir. Komünistler halkın refahı onları sömüren burjuvalar kadar olması için mücadele eder, burjuvaların yaşam kalitesini yok edip onları fakir yapıp toplum artık eşitlendi demez, tersidir doğru olan… “Fakirsin sen fakir kal” demek yerine daha fazla hak ve özgürlük elde etmek, daha rahat yaşam olsun diye mücadele eder. Sınıfsız toplumun temeli daha rahat ve eşit şekilde bir arada olmak değil midir, sınıfları ortadan kaldırmanın birincil amacı sömürüyü ortadan kaldırmaktır, sınıf olduğu sürece sömürü olacaktır… Burjuvazinin yaratmış olduğu bencillik, tüketici kültürü dışında yer alan tüm değerler, hayat standardına ulaşmak ve onu aşmak için mücadele edilir. Şatoda oturan burjuvazinin şatosunu yıkma değil, o şatoda eşit koşullar içinde yaşamaktır amaç, gecekondu binamızdan çıkıp o seviyede yaşamak… Koskoca şatoda birkaç kişi yaşarken, şimdi hep bir arada yaşayacağız, birlikte üreteceğiz birlikte o zenginliği paylaşacağız, yeter ki başkasının emeği üzerinde yükseltmeyelim refah seviyemizi… Sömürülenler, başkasını sömürmek için iktidara gelmez…

 

Komünistler farklıları yok etmek yerine, farklılıklar ile birlikte bir arada yaşamı savunur. Homojen toplum yerine dünyanın tüm renklerinin bir arada olduğu ve hiçbir rengin diğerinden üstün olmadığı bir sınıfsız bir toplumu savunur.

 

Eylem birliktelikleri demek değildir ki bir arada olanlar bir birine benzesin, aksine farklıklar olduğu için zaten eylem birliktelikleri oluyor ve o eylem süresince ortak çıkar için mücadele edilir, sonra herkes kendi amacına uygun mücadele yönteminde yoluna devam eder.

 

Eylem birliktelikleri, olaylara aynı pencereden bakanlar arasında olmaz...

 

Bakın Kürt sorunu konusunda eylem birlikteliğinin ortak adı HDP'dir. Birbirinden ayrı siyasi görüş ve ideolojiler bir arada Kürt sorunu çözümü için somut adım atmak için bir araya gelmiş siyasi çıkar birlikteliğidir... Hiç biri diğerini “benim gibi düşüneceksin, benim ile her olayda aynı adımı atacaksın” diyemez, çünkü dediği an “kopmalar” kaçınılmazdır... Elbette içinde sorunlar var, yakın tarihimizin içinde ilk büyük deneyim diyebiliriz, bu kadar farklılıkların bir arada olması… 12 Eylül 1980 öncesi kısa bir zamanda deneyimlenmiş “Direniş Komiteleri” vardır ve onun ilgili bir çok yayın bulabilirsiniz.  Çıkar birlikleri elbette bir noktaya kadar gider ve her yeni açılım başka yolların ve anlayışların oluşmasına neden olur…

 

Ülkemizin tek sorunu elbette Kürt sorunu değildir, onun dışında da hayata bakan ve farklı sorunları odak noktasına almış sol anlayışlar mevcuttur, her birinin farklı duruşları olması onları ne haklı ne de haksız yapar. Tarih, bugünler ile ilgili notlarını kazanımlara bakarak yazacaktır, çünkü tarihin akışına hiçbir etkisi olmayan anlayışlar tarih notları arasına sözü kısa değinmeler dışında edilmeyecektir.

 

Aynı şekilde bir çok ilçede ve illerde oluşturulmuş olan “demokrasi birlikleri / bileşenleri”.  Hepsi farklı uçlardaki oluşumlardır, ama ortak payda demokrasi. Yapılan eylemlerde ortak belirlenen sloganlar ve afişler taşınır ama hiç kimse “sen neden kendi bayrağını, flamanı taşıyorsun” demez, çünkü farklılıklar güzelleştirir o eylemi ve bileşenin anlamına uygun davranış ortaya çıkarır. Demokrasi bileşeni dendiği an zaten ”tek bayrak ve flama” olmaz, ülkenin resmi anlayış dışında yer alan tüm renklerinde katılıp kendisini ifade edebildiği ortamlardır... “Ben Aleviler ile ya da sosyal demokratlar ile aynı yürüyüşte yürüyorum” diye ne onlardanım ne de onlar benzemek için uğraşırım, ne de alınıyorlar ama onlar var diye kendi ilkelerime ters bir davranış içinde olurum... Bizler görüşleri ve niyetlerini açıkça söyleyen ve bu konuda her şeyi ile net anlayışı savunanlarız...

 

Kısaca “biz bize benzemeyiz” ama demokrasi olunca hepimiz aynı yürüyüş kolunda yerimizi alırız.  Hepimiz farklı ideolojileri savunan, hayata başka noktalardan bakanlarız, hepimiz bu yaşamın farklı renkleriyiz, zenginliyiz…

 

İsmail Cem Özkan


17 Temmuz 2022 Pazar

Son eylem, ilk olmasın!

Son eylem, ilk olmasın!

 

Cezaevlerinde “ölüm orucu”na yatmış yine “haksız yargılandıklarına” inanan devrimci insanlar, duydunuz mu? Onlar yaşasın diye sizde sessiz ya da sesli çığlık atacak mısınız? “Ölümler olmasın” ama öyle bir zamandayız ki, zamanın ruhu ölüm ile besleniyor.

 

Ölümün bu kadar kutsandığı zamanda ölüm oruçları hedefine varıyor mu?

 

Oruca yatanlar ile dayanışma sanki ölüm oruçlarını teşvik etmek gibi bir şey oldu.

 

Hepimiz biliyoruz, yaşıyoruz, bu ülkede adaletli bir hukuk düzeni yok.

 

Adil yargılanmak istemi bana göre ‘şimdiki siyasi ortama göre’ anlamsız.  Bugün ki siyasi atmosferde zaten adil hiç bir şey yok, istiyor ve atıyor içeriye ve yıllarca hiç bir suç olmadan ceza evinde yatırıyor, sıkıştırınca bir suç bulunuyor ve ömür boyu cezaevine tıkıyor.

 

Şimdi, Osman Kavala ölüm orucuna mı yatması gerek?

 

Adil yargılandı mı? Ondan daha fazla haksızlığa mı uğradınız, ondan daha fazla istismara mı uğradınız?

 

Siyasi hareketler varlıklarını ölümler üzerinden kurmaması gerektiğini düşünüyorum.

 

Umarım cezaevinde ki ölüm orucuna yatmış olanlar kritik seviyeyi geçmeden, muhatabı olmadığı bir eylemi bırakır...

 

Ölüm orucunun bir muhatabı olur, peki bugün ki başkanlık sisteminde muhatap kim?

 

Kimin vicdanını hareket ettireceksiniz?

 

Vicdan hareket etmiş olsaydı, ‘kadın cinayetleri’ durdurulabilinirdi, durdurulmuyor, hatta teşvik ediliyor katillere verilen hukuki kararlar ile…

 

Bu ülkede "hayat dönüş " operasyonları yapıldı, yapanlar pişman değil, hatta gurur duyuyorlar...

 

Bu ülkede onlarca insan ölüm orucu sonucunda ölüme yürüdü, peki kazanımları ne oldu?

 

İnsan hayatı her şeyin üstündedir, ölüm ile sonuç alınamıyor, alınmış olsaydı bu kadar sorun yumağı içinde bocalamazdık...

 

Evet, çok geç olmasına rağmen yeni duydum, açlık grevi yüz günü çoktan geçmiş... Yüz gün geçip gitmiş kaç kişi duydu? Ölünce duyulacak mı?

 

Yılın belirli gününde anmalara eklenecek iki isim veya daha fazla isim, sonuç ...

 

Önemli olan sonuçtur, kazanımdır, kazanılmış hakkın korunmasıdır...

 

Ölümler adil yargılanmayı oraya çıkarmayacak, adil yargılanma sorunu bir sitem sorunudur, devletin bakış açısı ile ilgilidir, o bakış açısı değişmediği sürece haksızlıklar, orantısız güç gösterileri hep olacaktır...

 

Bu ülkede her birey adalet istiyor. Adalet mekanizması elinde olan için adalet sorunu yok, sadece istismar edenler var deniliyor...

 

Devletin bekası için, devletin çıkarı için her türlü yol mubahtır, adalet filan olmaz diyorlar... Var olan tüm yasaları rahatlıkla bir kenara itip istedikleri gibi hareket ediyorlar, bakıyorlar her hareketin bir sonucu var, hemen ona uygun yasal düzenleme yapıyorlar... Kısaca her şey yasalara uygun, her şey iktidarın niyetine uygun hareket ediyor...

 

Peki, bu çark kırılmayacak mı?

 

Elbette kırılacak, gezi süreci o çarkın kırılmasının bir sembolüdür...

 

Sürekliliği olmadığı için insan hakları, evrensel hukuk normları ne yazık ki hayat bulamadan sönümlendi...

 

Bu ülkede yıllardır ölümcül kazalar olur, sistem bu ölümcül kazalardan ders çıkarmak yerine devam etmesi yönünde tavrını koyuyor. Bir iki ceza ile kazaların önlenmediğini biliyoruz, peki neden öyle bir tavır içinde iktidar? Çünkü küçük sermaye gurubunu rahatsız etmek istememektedir. Kazalar aslında küçük esnafın ve onları besleyen küresel firmaların işine geliyor, tüketim artıyor... İktidar bu kazaları önlemek ya da en aza indirdiği an zincirin kırılması anlamına gelir, o riske hiç girmiyor. Bizim organize sanayi dediğimiz alanlar otomobil tamir merkezleridir... Sanayimiz kazalara bağlıdır kısaca...

 

Siyasetimizde aynı şekilde ölümlere bağlıdır…

 

İktidar ne zaman sıkışsa bir yurtdışı / içi operasyona imza atıp, ‘etkisiz’ bırakılanların rakamsal açıklaması yapılıyor, bazı evlere bayraklar çekilip başsağlığı dileniyor, “kanı yerde kalmayacak!” denilerek başka operasyonlara zemin hazırlanıyor…

 

Selalar okunuyor, durmadan, sela... sela, ne için okunur?

 

Ölümleri durdurun, bir tarafın hiç umurunda değil ama bir tarafın canı acıyor, bari canı acıyanlar durdursun, başka yöntemler denensin, en son yapılması gereken eylem her zaman başta olmasın...

 

İsmail Cem Özkan

10 Temmuz 2022 Pazar

Kurtulduk, kurtulduk!

Kurtulduk, kurtulduk!

 

Bir ülke düşünün, adını verdikleri “Kurtuluş Savaşı”nda ölen asker sayısı, bitten, pireden ve açlıktan ölen insanların sayısından kat be kat altında olsun...

 

Evet, kurtuluş savaşı verildi ama bitten, pireden ve açlıktan! Onun dışında kurtuluş savaşı yok, sadece iktidar değişimi var, başkent değişimi var, siyasette eskiden alt tabakada olan subayların lider konumuna gelmesi var... Hepsinin dışından iktidar eliti açısından bakarsak eğer, onlar adına evet bir “kurtuluş”tan söz edilebilinir...

 

İstanbul’a çöreklenmiş bir aile ve onun kurumlarından kurtulmaktan bir kurtuluş olarak tanımlanabilinir.  Osmanlı imparatorluğu sömürge devlettir ve son yıllarında yıkıntı bir devlet konumuna gelmiş, ekonomisi, siyasi kararları dışarıdan alınan icazetlere dayalı olmaya başlamıştı. Sürekli kaybeden, sürekli çürüyen bir devlet, yıkılmaya mahkumdu ama yıkılmamak için çarelerde arıyordu.  Osmanlı ailesi sömürge devletin yıkıntısı üzerine oturmaya devam ediyordu ve o aile toplum için bir anlamda kene görevi görmeye başlamıştı, anlı şanlı günler çok geride kalmıştı, ekonomi çarkı dönmüyordu, bitler ve pirlere gün doğmuştu ama sorunların çözümüne dair umut veren politikalar üretemiyordu. Bütün bunları düşündüğümüzde o ailenin siyasetin ve fiziki olarak ülke sınırları ötesine çıkarılması ile kurtuluş gerçekleş denilebilinir… Evet, kurtuluş birilerin için gerçekleşti ama sürekli tekrarlanan bir anti emperyalist savaş yoktur, ne yazık ki sonradan uydurulan resmi tarih ile yaratılan illüzyonda sanki anti emperyalist savaş verilmiş gibi bir tarih oluşturuldu…

 

O illüzyonun oluşturmuş olduğu tarih eğitiminden geçen genç devrimcilerde yaratılan yeni gerçekliğe inandı ve gerçek bir anti emperyalist mücadele yaptılar.

 

Yarı sömürge devletlerde anti emperyalist mücadele emperyalist devletler için tehlike olduğunda, o ülke içinde konumlandırdıkları / yerleştirdikleri, eğittikleri kontrgerilla örgütlenmesi ile o lider gençlerin hepsi -bugünün deyimi ile - "etkisiz" hale getirildi…

 

Bugünden resmi tarihin satırlarına baktığımızda hemen kafamızda oluşması gereken bir resim mevcut olması gereklidir, çünkü anti emperyalist mücadele yaptığını söyleyen kurucu kadrolar, Nazi liderinin sempatizanı olmaz, onun gibi bıyık bırakmazdı...

 

Dünyada faşizm rüzgarı eserken, ülkemizde de kurucu liderlerin her birinin farklı zaman ve ortamlarda Berlin’den direktif aldığı unutulmasın...

 

Anti emperyalist bilinç ülkemizde olmuş olsaydı, NATO üyesi olmak için Kore dağlarına her şeyden habersiz gençlerimizin son nefesini bırakacağı bir çıkarmada / savaşta yer almamış olurduk...

 

Anti emperyalist mücadele bilinç işidir, “vatanımızı emperyalist kuşattı, saldırdı hadi kurtulalım” diye silaha davranılmaz, zaten de davranmadılar... Emperyalist devletler ile masa başında karşı karşıya geldiler, en büyük kazançları kuzeyde bir Sovyet rejiminin kurulması… Dünya iki kutuplu bir düzen almıştı, işçi devleti ve sermaye devleti yani kapitalist devlet. İki kutbun geçiş yapacağı ortada kalan alanda devletçiklere ihtiyaç vardı, çünkü sınırlar keskin bir çizgi ile çizilmesi birinci dünya savaşının henüz bitmemiş hesaplarına uygun düşmüyordu. Sovyetler sınırı ile kapitalist devletler arasında geçişken / tampon devletler kurulması kaçınılmazdı. Tarih bizi öyle bir ortamda yakaladı. Ülkemizi tampon ülke olarak arada kurulmuş bir devletçik kavramından söz edilebilinir. Ülkemiz yönünü hem sömüren hem de sömürülen devlet konumundan çıkıp emperyalist devlet olmak için kapitalistleşme yönüne çevirmiş ve “batı medeniyeti” hedefli devlet...

 

Ülkemiz sömürge devletten sanayileşerek / kapitalistleşerek emperyalist devlet hayali ile kuruldu.

 

Eski sömürgelerden miras olarak kalan bir iki toprak parçası kalmıştı, onları da 27 Mayıs darbesinin ürünü olan anayasa ile ilhak ettik, "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür." Kurucu halklar kavramını ortadan kaldırıp, kurucu bizi ve biz Türk milleti adına devlet olduğumuzu resmen ilan ettik. Fiili durum yasallaştırılmıştır.

 

Kısaca 61 anayasası ile öngörülen kapitalistleşme süreci tamamlanmıştır ama eksiktir denmektedir... O eksiği hepimiz biliyoruz, çünkü sorun bugün de devam etmektedir...

 

Bu eksikliği gören 68 gençliği “yarım kalmış işi ileriye taşıyalım, sosyalist devletimizi kuralım” diye düşündüler ve gerçekleştirmek için örgütlendiler ama yolun henüz çok başındayken kontrgerilla yöntemler ile “etkisiz “hale getirildiler...

 

Sonuçta sosyalizm, kapitalistleşmenin ileri aşamasıydı... Fakat o gençlerin bilmediği bir şey vardı, yer altında örgütlenmiş NATO Gladio’su ve darbeyi yurtsever görünümlü NATO sever, emir komuta zinciri içinde olanların gerçekleştirdiği ama öyle bir kılıf geçirilmiş ki o darbenin üzerine cesaret edip kaldıran olmamıştı. Çünkü bir şeylerin eksik olduğunu rahatsız subaylarda farkındaydı. Yurtsever olduğunu ilan edenlerin darbe girişimleri darbeden sonrada devam etmiş ve sonuç iki yurtsever genç subayın idamı ile sonuçlanmış, darbeye teşebbüs edenin bir subayın da kısa süre sonra faili belli olmayan bir şekilde ölü vermesi...

 

Darbe için ayak bir kere sürüldü mü, arkası gelecekti, yurtseverlerin yapamadığını Amerikan emperyalizmini seven, onlardan emir almaktan onur duyanlarda ilerleyen yıllarda darbe yaptılar, yeter ki ülke NATO ekseni, yeni sömürge biçimli sisteminden dışarıya çıkmasın... 12 Eylül darbesi ile klasikleşmiş devlet yapısının yani kapitalistleşme için kendi öz kaynağını kullanan devlet anlayışından küresel firmaların ihtiyacını karşılayan bir devlete doğru evirilmesi sürecini (liberalizm) yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz...

 

Ulus devleti yıkıldı, fakat yerine yeni devlet hala konmadığı için yaşadığımız devleti hala adlandırmada zorluk çekiyoruz. Var olan devlet mekanizmamız klasik bir devlet görünümü içinde krizden krize girip girip çıkıyoruz ya da çıkmaya çalışırken başka krizin içinde kendimizi buluyoruz…

 

Ülkemiz 100 yıl önce rotasını belirlenmiş ve bu süreçte “devlet bekası” için çok cinayet işlendi, kendi sermayesini oluşturup kalkındıralım derken geniş bir kesimi mülksüz ve işsiz yaptı. Geçmişten gelen kuruluş aşamasında var olan tüm kültürel değerleri ulus devleti anlayışı içinde Türk olmayan kültürleri asimilasyon ederek homojenleştirirken, Türk kültürünü de içinde ki var olan renkleri bile yok ettiler…

 

Yeni bir ülke, yeni ideoloji ve rejim için atılan ilk adım (kuruluş süreci) tam anlaşılmadan yarına uzanamayız, çünkü ilk adımı yanlış değerlendirirseniz, yarım kalmış bir işi tamamlamak için örgütlenirsiniz ama devleti iyi analiz edemediğiniz için o tamamlama işi çıkmaz bir sokakta kanlı bir şekilde sonlanır…

 

Bu topraklar iyisi ile kötüsü ile bir kapitalistleşme süreci yaşadı ve yeni/ yarı sömürge ülke konumundan ne yazık ki çıkamadı. Yaratılan buraya özgü önce tampon daha sonra demir perde önünde Suudi petrollerini korumak adına emperyalist devletler adına “duvar” görevi verilen ülkenin iç politikası bir çok genci, aydını öğütmüş, muhalif kanattaki  “bir gider bin geliriz” inancı ne yazık ki 12 Eylül sonrası gerçekleşmemiş...

 

İsmail Cem Özkan

 

Not: anayasalarımız bu linkten okunabilir.

 

https://www.anayasa.gov.tr/tr/mevzuat/onceki-anayasalar/1924-anayasasi/?fbclid=IwAR1pYJpzw7t_VBzMZqySN33AD0RXR28BHODJ5NwbPCv08q9Mmty37oRjiNg