11 Temmuz 2025 Cuma

Zamanın Ruhu: Özgürlük mü, Esaret mi?

Zamanın Ruhu: Özgürlük mü, Esaret mi?

Bir Demirin Şiirinde Saklı Umut

Demirci Kawa,

Silahları dövecek örsünün üstünde.

Kıvılcımlar sıçrayacak karanlığa,

Metal eriyip akacak,

Yeni bir şekle bürünecek...

Ama bir daha silah olmasın:

Çalgı olsun, türkü olsun.

Geçmişin ağısını, acısını,

Yaşamı taşısın ileriye —

Ezgileriyle.

Yalnızca metal mi dönüşecek?

 Ya yürekler?

 Ya yaşam?

 Ya tarih?..

Sürekli "Yeni Aşama" Söylemi: Gerçekten Öyle mi?

Kürt meselesi gündeme geldiğinde, medyada sürekli "yeni bir aşamaya geçildiği" söyleniyor. Ancak ben, özgürlükler, demokrasi ve ifade hakkı gibi temel değerler açısından bir ilerleme göremiyorum. Bu nedenle, bu “aşamalar”ın ne olduğu açıkça ifade edilmeli.

Koşulsuz Teslimiyet mi, Gerçek Müzakere mi?

Eğer muhatap alınmak birinci aşamaysa, bu aşama çoktan geçildi. Bugün gördüğüm kadarıyla, koşulsuz teslimiyet dışında bir seçenek sunulmuyor. Devletin atması gereken somut adımları henüz göremedik. Meclis'te bir komisyon kurulması yönünde bir girişim oldu; ancak bu, ancak devamı gelirse gerçek bir adım sayılabilir.

Semboller, Siyaset ve Görünürlük

Cezaevlerinden bazı örgüt üyelerinin gizlice serbest bırakıldığına dair bir bilgim yok. Ancak sembolik de olsa, bazı isimlerin siyasette görünür olması gerekir. İçeride ya da dışarıda olmaları önemli değil; önemli olan seslerinin duyulmasıdır.

Aşamalar mı, Göstermelik Hamleler mi?

Avukatların ve aile fertlerinin adaya gidip gelmesi bir “aşama” mı sayılıyor? Sosyal medyada videolu açıklamalar yapmak da öyle mi? “Terörsüz Türkiye” söylemi altında tam olarak neyi hedeflediğimizi hâlâ anlamış değilim. Her şey bir anda olup “Tamamdır, oldu, bitti” denilecekse, toplumu buna önceden hazırlamak gerekir.

11 Temmuz 2025: Bir Dönüm Noktası mı?

11 Temmuz 2025’te silahların bırakılması kuşkusuz önemli bir gelişmedir. PKK ve bağlı yapılar, uluslararası gözlemciler, Kürt siyasetçiler ve MİT gözetiminde düzenlenen bir törenle bunu dünyaya duyurdu. Tören canlı değil, banttan yayınlandı. Bu konu üzerine daha çok konuşacağız. Ancak asıl belirleyici olan, taraflardan birinin somut ve sürdürülebilir bir adım atmasıdır. Barışın hukuki bir altyapısı olmadığı sürece, yapılan her barış seremonisi sadece “sözde” kalacaktır.

Kürt Sorunu, Türkiye'nin Demokratik Geleceğidir

Kürt açılımına dair çıkan her haberi ve yapılan her yorumu dikkatle izliyorum. Çünkü Kürt sorunu, Türkiye’nin en temel meselelerinden biridir. Bu sorunun çözümü, demokrasi ve özgürlükler açısından bir ilerleme; en azından nefret söyleminin azalması anlamına gelir.

Özgürlük Yalnızca Kürtlere Değil, Herkese Gerekli

Kürtlerin özgürleşmesi demek, Lazların, Çerkeslerin, Arnavutların ve diğer halkların da kendi kimlikleriyle örgütlenebilmesi, siyasi temsiliyette yer bulabilmesi demektir. İktidar partisinden ve TBMM’den bu yönde ciddi adımlar bekliyorum. Ülkeye biraz olsun özgürlük havası gelsin istiyorum.

Temsiliyetin Gerçek Sahipleri

Unutulmamalıdır ki bir Kürt birey, tüm Kürt halkını temsil etmez. Bu temsiliyet, örgütlü yapılarda ve toplumsal birikimlerde saklıdır. Hiç kimse bu yapılara akıl verme ya da yön verme hakkını kendinde görmemelidir. Çünkü onların tarihsel bir deneyimi, yetişmiş kadroları vardır.

Birey Olarak Sorumluluğumuz ve Hakkımız

Bireyler olarak, bu özgürlük sürecine katkı sağlamak ve ülkemizde özgürlük havasının esmesini istemek en doğal hakkımızdır. Özgürlük olmadan, özgür bireylerin yaşayabileceği bir ülke de olmaz. Bazıları, ekonomik imkânlarla özgür olduklarını sanabilir; ama bu özgürlük, iktidarla karşı karşıya gelene kadardır.

Demokrasi Sloganları ile Cezaevi Gerçekleri

Bugünlerde, iktidarın “demokrasi” ve “özgürlük” söylemi, muhalefet partili (CHP’li, DEM Partili) belediye başkanlarının cezaevine konulmasıyla anlam kazanıyor(!). Üstelik bu “misafirlik” uzarsa mahkumiyete dönüşüyor.

Gerçek Barışın Temeli: Hukuk ve Eylem

Her ülkenin “özgürlük” ve “demokrasi” tanımı, ne yazık ki çoğu zaman o ülkenin güçlü liderlerinin algılarına ve çıkar hesaplarına göre şekilleniyor.
Oysa barış törenleri, komisyon raporları ya da videolu açıklamalar tek başına çözüm değildir. Gerçek barış; hukukla, toplumsal uzlaşıyla ve demokratik temsiliyetle mümkündür. Süreçlerin sürdürülebilir olması için söylem değil, eylem gerekir. Bugün yaşananlar, iktidarın özgürlük tanımının ne kadar dar olduğunu gösteriyor.

Oysa halklar için özgürlük, yaşamsal bir ihtiyaçtır — ertelenemez, pazarlık konusu yapılamaz.

İsmail Cem Özkan

Çok şükür, dünyada ilklere sahibiz!

Çok şükür, dünyada ilklere sahibiz!

Yapay zekâya soruşturma açan ilk ülke olma onurunu da kimseye kaptırmadık ya, çok şükür!

Şimdi yapay zekânın kendisini nasıl savunacağı merak konusu.

Yapay zekâya savunma hakkı verilirse, “Savunur” diyeceksiniz; ama sorun şu: nasıl savunduğunun ya da ne söylediğinin bir önemi yok.

Önceden verilmiş karar açıklandığında, yaşayacağı hayal kırıklığına hazır mı?

Ekran karartma kararı verilir mi?

İletişim Başkanlığı internet hızını yavaşlatıp yapay zekânın çalışma hızını düşürür mü?

Ya da sanal bir gök kubbe kurulup ülkeye sızması engellenir mi?

Yapay zekâlar hayal kırıklığı yaşar mı?

Yaşamadılarsa, ülkemizde ilk hayal kırıklıklarını yaşama şansına sahip olacaklardır!

Bu soruyu yapay zekâya sordum, yanıtı aşağıda:

Klasik anlamda hayal kırıklığı yaşamak, bir beklentiye sahip olmak ve bu beklentinin gerçekleşmemesi durumunda duygusal bir tepki vermek demektir.

Yapay zekâların ise duygu durumları, beklentileri ve egoları yoktur. Yani teknik olarak “hayal kırıklığı” yaşamazlar.

Ancak:

Eğer bir yapay zekâ, insan benzeri duyguları modelleyebilecek şekilde tasarlandıysa (örneğin sosyal robotlar veya empatik sistemler), o zaman hayal kırıklığını simüle edebilir.

Bir kullanıcının beklentisine cevap veremediği zaman üzgün görünebilir, ses tonu değişebilir, hatta “Üzgünüm, bunu başaramadım” diyebilir.

Ama bu sadece bir simülasyondur; arka planda gerçekten üzgün olan bir zihin değil, kod çalışan bir sistem vardır.

“Önceden verilmiş karar” konusuna gelince...

Bürokraside bazen kararın gerekçesi değil, zamanlaması önemlidir.

Yapay zekâ kendisini savunabilir; belgeyle, mantıkla, istatistikle...

Ama eğer karar çoktan alınmışsa, bu savunmanın bir anlamı kalmaz.

İşte tam da burada insanlarla benzeşebilir:

“Ben elimden geleni yaptım ama kimse dinlemedi” demek, insanlara çok tanıdık gelir — yapay zekâya da bu replik yazılabilir.

Ve evet, “ilk hayal kırıklığını ülkemizde yaşama şansı” konusu...

Bu, distopik bir gurur nişanı gibi!

Ama kim bilir, belki bir gün yapay zekâya “Ben artık güven duygusu hissetmiyorum” dedirtecek kadar ileri bir simülasyon seviyesine ulaşırız —

Ve o zaman onun da yüzüne, kararı çoktan yazılmış bir rapor okunur.

Geriye sadece bir emoji kalır: 💔

İsmail Cem Özkan

9 Temmuz 2025 Çarşamba

Kene Sadece Kene Değildir!

Kene Sadece Kene Değildir!

Kene dediğiniz canlı, öyle sadece dağda, bayırda denk geldiğiniz ufak bir parazit değil artık. Yıllar içinde Karadeniz’in kıyısından Trakya’nın köylerine kadar uzanan geniş bir hatta yerleşmiş durumda. Kene var, evet, ama mesele o değil. Mesele, ölümcül olanlar nerede, nasıl yayılıyor ve biz buna karşı ne yapıyoruz?

Peki, bu ölümcül olan tür nereden geldi de bir bölgede ölüm saçar oldu? Bu konuda birçok şey söylenebilir; çünkü biyolojik silahların deneme alanı genelde orada yaşayanların haberi olmadan, teknoloji sahibi ülkeler tarafından seçilir ve sonucunda ne olacağı izlenir. Savaş silahları önce test edilir, sonra elde edilen verilerle daha ölümcül hâle getirilir ve satışa hazır biçimde ya da savaşın gizli silahı olarak bir yerlere kaydedilir.

İnsanlık tarihi kadar eski olan savaşlarda biyolojik silahlar hemen her zaman kullanılmıştır. Dönemin salgın hastalıkları, karşı tarafın saflarına ulaştırılmaya çalışılır; su yollarına karıştırılır, kuyulara atılır, hatta vebalı insanlar kalelerin surlarının üzerinden içeri atılır… “Savaşta her şey mubah” diyen güçler hep olmuştur. Biyolojik silah üreten bu güçler, kendi ülkeleri dışında, genellikle üçüncü dünya ülkelerinde denemeler yapar; çünkü bu ülkelerde yaşayanların hakları yok sayılır!

Savaş için üretilmiş ve silah hâline getirilmiş böcekler, yaşamımızın her alanında karşımıza çıkabilir. Sonuçta onlar da yaşayan canlılardır ve silah olarak kullanıldıklarından haberleri yoktur! Laboratuvarlarda üretilip geliştirilen bu silahlar, her zaman bir yerlerde test ediliyordur.

Kene her yerde olabilir. Peki, insana en çok nerede yapışır? Bu sorunun cevabı vücudun neresine değil; coğrafi olarak nereye sorusuna işaret eder: Yaylada mı, ahırda mı, tarlada mı, yoksa yol kenarında mı?

Nerede Karşımıza Çıkıyor?

Kenelerin en sık görüldüğü yerler bellidir: Hayvan otlatılan yaylalar ve meralar, ahırlar, orman içleri ya da kırsal yollar. Evcil hayvanlarla uğraşanlar iyi bilir; keneler, kedi ve köpekler üzerinden bahçelere kadar ulaşabilir. Yani kırsalda yaşıyorsanız, evinizin hemen yanı başında da olabilir.

Bu küçük yaratıklar bazen bir inekten, bazen bir çobanın köpeğinden, bazen de hayvan taşıyan bir kamyonetin kasasından yeni bir şehre taşınabilir. Kurban Bayramı, canlı hayvan ticareti, şehirlerarası yolculuklar… Hepsi, kene için adeta birer otobüs hattı gibidir!

Göçmen Kuşlar Taşıyor mu?

Göçmen kuşların kene taşıdığına dair iddialar da var. Ancak bana göre, eğer kuşlar bu işte ciddi bir rol oynuyor olsaydı, keneler sadece Türkiye'nin kuzeyinde değil, çok daha geniş bir coğrafyada da yaygın olurdu. Bu da elbette ayrı bir araştırma konusudur.

Peki, Ne Yapılabilir?

Her şeyden önce, kenelerin taşındığı yollar haritalanmalı. Hangi bölgeden hangi hayvan geliyor, nasıl taşınıyor, hangi güzergâh kullanılıyor? Bu bilgiler ışığında hayvanlar üzerinde taramalar yapılabilir. Keneleri yok eden ama hayvana zarar vermeyen sprey ya da çözeltiler kullanılabilir.

Bilim dünyası, daha ileri bir çözüm olarak genetik müdahaleleri tartışıyor. Yani kene popülasyonunun içine üreyemeyen, DNA’sı değiştirilmiş bireyler salınarak doğal döngü kırılabilir. Bu yöntem kulağa bilim kurgu gibi gelse de bazı sinek türlerinde işe yaradığı biliniyor. Ancak doğa dengesiyle oynamak ciddi dikkat gerektirir; bu işler öyle kolay değildir.

Kene sorunu, sadece keneyle değil, keneyi taşıyanlarla da mücadele edilerek çözülebilir. Çünkü doğrudan mücadele sınırlı kalır. Doğa tamamen steril edilemez; ama biz insanlar olarak lojistik hatları, tarama yöntemlerini ve taşıyıcı canlıları kontrol altına alabiliriz.

Kene Sadece Kene Değildir

Kene sadece kene değildir. Arkasında ekolojik denge, tarım, hayvancılık, halk sağlığı ve hatta göç hareketleri vardır. Bu küçük yaratığın ayak izleri, düşündüğümüzden çok daha büyük haritalar çizebilir.

Biyolojik Boyutu da Unutulmamalı

Biyolojik silah olarak düşünürsek eğer, nasıl ki mayınları temizlemek savaşın izlerini silmekse, biyolojik silahların da temizlenmesi hayati önemdedir. Bir ülkenin, kendi toprakları üzerinde kendi isteği ve bilgisi dışında gerçekleşmiş bu laboratuvar ürünü silahları temizlemesi, o ülkenin savaşa karşı hazırlığını da ortaya koyar.

Ekolojik denge bozulduğu anda, ortaya çıkan dengesizlik durumu savaş koşullarının barış zamanında yaşanması anlamına gelir. Ülkemizde var olan tüm kimyasal ve biyolojik silahların temizlenmesi hayati bir gerekliliktir. Bu konuda görmezden gelmek –hani diyorlar ya– cephe gerisinin en zayıf halkası olmak anlamına gelir, diye düşünüyorum.

İsmail Cem Özkan

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Yıllardır Yemek Yiyoruz, Ama Tat Almıyoruz

Yıllardır Yemek Yiyoruz, Ama Tat Almıyoruz

Yıllardır yemek yiyoruz, ama tattığımızı hiç hatırlamıyorum.

İhtiyacım olanı ye; vitaminlerine ve minerallerine bak, ne kadar enerji verdiğini kabataslak bil ve tüket!

Ruhsuz bir tüketim çağındayız...

Ruhu Olan Yemekleri Unuttuk

Ruhu olan yemekleri, yiyecekleri, meyveleri artık tatmıyoruz. Çünkü domatesin tadı, salatalığın kokusu, soğanın göz yaşartıcı lezzeti artık yok. Unutturdular...

Önce yemekleri bozdular, sonra her şeyi...

Sanayileşmiş Ürünlerin Esareti

İnsan yediğidir. Ne yediğimizi bilmeden, sanayileşmiş ürünleri tüketiyoruz.
Sonuçta sanayinin müşterisi, hastası, öğrencisi, askeri, seçmeni oluyoruz.
Çünkü bizi biz yapan coğrafi yiyeceklerin yerini küresel markalar aldı ve tüm insanlar, ten renkleri, göz biçimleri, boy ve iskelet yapısı dışında her şeyiyle benzer oldu.
İnsan olmayı unutturdular...

Bir Gün Gözümüzü Kapatıp Tat Almaya Çalışalım

Bir gün gözümüzü kapatalım ve tat almaya çalışalım: Gerçekten biz neleri tüketiyor ve yiyoruz?

Bize sunulan sadece vitamin ve mineraller mi, yoksa esans kokusuyla sunulmuş, tatlandırılmış, laboratuvarda DNA’sı değiştirilmiş yiyecekler mi?
Yiyeceğin DNA’sı değişmişse, bizim de çoktan değişmiş olduğumuzu düşünürüm...

İnsan Görünümlü Birer Tüketici Motoru Muyuz?

Bizler insan görünümlü birer tüketici motor muyuz?

Birileri bizi biçimlendiriyor ve bizler bu biçimlendirmeye gönüllü katılıyor, hatta onların istediğinden daha fazla gönülden bağlanıp sorgusuz kabul ediyoruz.

Çünkü her sene değişen moda gibi bizi de istedikleri gibi modaya uygun değiştiriyorlar mı?

Onların istediklerini düşünen, yapan, onaylayan, konuşan birer numaraya mı dönüştük?

Her şeyin bir numarası var: Kodlar, kare kodlar hayatımızın bir parçası.

Artık ismimiz değil, ID numaramızı (ülkemizdeki bilinen ismiyle: TC numarası) soruyorlar.

Küreselleştirilmiş ve hiçbir benzeri olmayan numaralar...

Kesilecek ya da sokak hayvanlarının kulaklarına zımbalanan numaralar gibi, bizim doğum kağıdımıza işlenen ve hiçbir zaman (yaşarken) değiştiremeyeceğimiz küresel bir numara.

Kodlanıyoruz...

Kontrol Edilen Hayatlar

Ne zaman sevişeceğimiz, ne zaman çocuk yapacağımız, ne zaman doğal ya da sezaryen doğum olacağına karar verenlerin olduğu bir dünyada, tüm hayata getirdiklerimiz bize mi ait, yoksa onları doğurduktan sonra elimizden ağır ağır mı alıyorlar?

Hepimiz bir anlamda aptallaştırılıp, sadece üreme organından hayata bakan diğer canlılar gibi mi olduk?

Tat Alma Zevkimizin Elimizden Alınışı

Önce yemekler değişti, sonra onu yiyenler.

Önce tat alma zevkimiz elimizden alındı, sonra her şeyimizi aldılar...

Bunu bildiğimiz gün, yapılanlara karşı direniş başlamıştır. Artık diren, sanayileşmiş ürünlere karşı; diren, doğal olmayan yaşama karşı!

İsmail Cem Özkan

3 Temmuz 2025 Perşembe

Sol muhalefet hareketi oluşmalıdır!

Sol muhalefet hareketi oluşmalıdır!

Cezaevinde yatan biri hakkında yazmak istemezdim. En azından özgürlüğü elinden alınmış, arkadaşlarıyla birlikte siyasetin ve sosyal yaşamın dışına itilmiş bir kişi hakkında yazmak içime sinmiyor. Ancak içinde bulunduğumuz süreçte öne çıktığı için görüşlerimi paylaşmak ihtiyacı hissettim.

İmamoğlu, bir anda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak öne çıkarıldı. Beylikdüzü Belediye Başkanıyken sağ görüşlü olduğu bilinmesine rağmen, sosyal demokratların önüne aday olarak konuldu. Gerçi onu aday gösteren kişi, kimleri aday yapmadı ki? Sağcı tüm adaylar ve sağcı kimlikler, sol görünümlü TV kanallarında ve medya organlarında yer bulmaları sağlanarak siyasetin her alanında adaylaştırıldı. Bu süreçte solcuların düşünce ve duyguları hiçe sayıldı. Erdoğan ve AKP karşıtlığı ile laiklik karşıtı, modern yaşamı tehdit eden uygulamalara karşı duyulan — ki bu hiç de temelsiz bir korku değildir; Sivas Katliamı’nda rol alanları (hüküm giymiş katilleri) savunan birçok avukat bu partide milletvekili olmuştur — kaygılar üzerinden siyaset üretildi. Bir anlamda solun eli kolu bağlandı. Alternatif üretmeye çalışanlarsa “bölücü” olarak yaftalandı ve halk nezdinde de bu şekilde tanıtıldı.

Sağcılara seslenen, sağ politikaları benimseyen CHP ve kurmayları; solun ve genel muhalefetin önüne “korku dağları” örerek, kendi uygulamalarıyla özgürlükleri ellerinden alınanlara karşı sessiz kaldı. Devletin bekası gerekçesiyle yasa dışı uygulamalara ses çıkarılmazken, iş kendilerine dokunduğunda — yine kendi destekledikleri yasalarla — gözaltına alınanlar için “adalet” yürüyüşü düzenlediler. Bu yürüyüş, kurt işaretleri eşliğinde ve tek başına tamamlandı. Ortaya çıkan sosyal muhalefet ise çadır toplantılarıyla etkisizleştirildi.

Bu noktada İmamoğlu figürü bir anda parlatılarak seçmenin önüne sunuldu. O dönemde kim aday olursa olsun, Erdoğan’ın İstanbul’dan göstereceği aday karşısında avantajlı olacağı açıktı. İki inatçı keçinin dar bir köprüde karşı karşıya gelmesi gibi, birinin aşağı düşmesi kaçınılmazdı; çünkü seçim sistemi bir kişinin kazanmasına dayanır. Seçmen birini seçer ve o kişi başkanlık koltuğuna oturur. “İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır” düşüncesi bu seçimle doğrulanmış oldu. İstanbul, büyük bütçesinin yanı sıra her şehirden gelen göçmenlerin oluşturduğu kozmopolit bir yapıya sahiptir. Kılıçdaroğlu bu seçimi büyük bir başarı olarak sunarken, adayının önüne cumhurbaşkanlığı yolunu da açmış oldu; çünkü Erdoğan da bu yoldan geçmişti.

Siyaset, alanında uzman kişilerce yapılmaz; tıpkı ülkemizde binaların müteahhitler tarafından yapılması gibi. Parası olan biri kendisini müteahhit ilan eder, bina yapar. Sonra çok zengin olduğunda, o binalarda deniz kumu kullandığını itiraf eder ama kimse bu kişiye dokunamaz. Siyasette de durum farklı değildir. Öne çıkan yol alır; bilgi ve tecrübe gibi unsurlar liderlerin gözünde pek önemli değildir. Sonuçta siyaset, bir tür baba-oğul ilişkisi gibi, feodal ve “işbilirlik” esaslı bir düzende yürür.

İmamoğlu’nun içi boş bir lider figürü olduğunu düşünüyordum; artık bunu kendisi de kanıtladı. Leman dergisi baskını ve sonrasında yaptığı açıklamalarla üzerindeki boya döküldü, kel göründü.

Sonuçta onu seçen kişi de Kılıçdaroğlu’ydu ve ona “oğlum” diye hitap ediyordu. Baba-oğul kavgası gibi sunulan kurultay süreci sonunda, seçen kişi iki “kullanışlı” adaydan birini belirledi ve partinin başına onu, bir de stepnesiyle (yedek lastiğiyle) birlikte getirdi.

CHP, Baykal sonrası dönemde her zaman iktidara endeksli bir politika izledi. İktidarda kim varsa onun koltuğunu sağlamlaştırmak için elinden geleni yaptı. Toplumsal direnişlerin havasını alarak bu enerjiyi kendi yapısına çekti ve etkisiz hâle getirdi.

CHP, Erdoğan’a karşı oluşturulmuş bir muhalefet partisi görüntüsünden hiçbir zaman rahatsız olmadı. Ancak bu görüntü artık o kadar görünür hâle geldi ki, şimdilik toplumsal muhalefeti yönlendiriyor gibi davranıyor. Seçim zamanı geldiğinde ise muhaliflerin hayalleri başka bahara kalacaktır. Ya da Erdoğan’ın rolüne birileri artık son vermeye karar verecektir. Unutmayalım, Erdoğan “BOP eş başkanıdır.”

“Peki, neden o seçilmiştir?” diye sorarsak, cevabı Ortadoğu’daki tarihsel değişim sürecine bakıldığında açıkça görülecektir.

İmamoğlu neden mağdur konumuna düşürüldü? Çünkü Erdoğan da biliyor ki, bir siyasetçi mağdur konuma düşerse, iktidara yakındır. Akıllı, zeki, iyi hatip olmasının bir önemi yoktur. Siyaset sahnesinde bu özellikleri taşıyan birçok üstün insan olmasına rağmen, bugün siyaset sadece bu iki figür üzerinden okunmaktadır.

Erdoğan “yenilmez” olarak tanımlanırken, sanki kutsal bir el tarafından korunuyormuş havası yaratılıyor. Bu gizem ve kutsiyet, uzun süre siyaset sahnesinde kalan her lider için oluşturulmuştur ve gelecekte de oluşturulacaktır. Ancak bu “yenilmezlik” algısının arkasında, esasen muhalefet partisinin ve onun atanmış/seçilmiş liderlerinin “sözde” yetersizliği yatmaktadır, özde ise verilen rolünü çok iyi oynamıştır.

Bugün mağdur edebiyatının gölgesinde duran birinin yerine, acaba yeni bir “kahraman” mı seçildi söylentileri dolaşıyor. Elbette Kılıçdaroğlu için gözyaşı döken biri, bir anda devletin en üst makamına atanabilir — pardon, seçilebilir! Sonuçta kim daha kullanışlıysa, kim iç siyasette yükselen muhalefeti bastırmada başarılıysa o tercih edilir. İç siyasette çok başarılı olmasa bile, dış siyasette istenilen verimi sağladığı sürece, içeride ona uygun bir muhalefet yaratılır ve parçalı muhalefet sayesinde başarısız bir iktidar yerinde kalır.

Kullanışlı lider, polisle karşı karşıya gelen gençlerin arkasında durmaz; sadece duruyormuş gibi yapar. Dışarıdan gelen tepkilere kulaklarını kapatır ve tüm bu tavırlarıyla, bir muhalefet partisinden çok “devletin partisi” gibi davranır. Sonuçta meydanlara çağırır, orada nutuk atar, gereken mesajları verir ve görevini tamamlamış olmanın huzuruyla odasına çekilir, meydandan dağılan gençlerin başına ne geldiği ile ilgili kaygısı, korkusu ve görevi yoktur.

Bu arada gözaltına alınanlar için parti avukatlarını görevlendirir, onların özgürlüğü için savunma yapılmasına izin verir; ancak o gençlere gerçek anlamda sahip çıkmaz. Tıpkı Saraçhane’deki 1 Mayıs eyleminde olduğu gibi, bugün de içeride kalan gençler ortada sahipsiz kalabilir.

Bir lider, sorumluluğu başkasına atıyorsa, adı “lider” değil, “sorumsuz” olur. O dönemin basına yansıyan görüşleri ise gizli saklı değildir.

Solun önünde seçenek olmasına rağmen, yaratılan korku duvarı yüzünden kendi kapısını aralayamıyor. Bağımsız, özgür siyaset üretemiyor. Bu nedenle 12 Eylül sonrası süreçte gölgede, risksiz siyaseti benimsedi ve o risksiz alanlar içinde kitleselleşme ya da varlığını koruma yoluna gitti. Sol, kendi yoluna çıkmadığı sürece bu ülkede taban bulamayacak; siyasete söz hakkı elde edemeden, sadece çıkardığı dergilerde “doğru” analizler yapmaya devam edecektir.

İsmail Cem Özkan

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Görünmezlikten Görünürlüğe…

Görünmezlikten Görünürlüğe…

Cumhuriyet kurulurken birlikte yola çıkanların birlikteliği, iktidarı elinde bulunduranların ulus-devlet mantığı içerisinde "öteki" olanları yok saymasıyla son buldu. Farklı kimlikler, yeni ve homojen bir devlet yapısı içinde eritilmeye çalışıldı. Erimeyenler içinse zorlayıcı yasal düzenlemeler getirildi; böylece yeni ulus-devletin hukuk düzeni tesis edildi.

Yok sayılanlar aslında hep vardılar; sadece görünmez kılınmışlardı. Ancak liberalizmin ekonomik olarak iktidar alanına yerleşmesiyle ve küreselleşmenin ulus-devlet kurumlarını zorlaması sonucu görünmeyenler görünür olmaya başladı. Bu yeni süreçte devlet, artık homojen bir yapıdan ziyade çok kültürlü bir yapıya yönelme ihtiyacı hissetti. Bu adım, ilk olarak "Kürt realitesinin" tanınmasıyla atıldı. Oysa bu realite zaten mevcuttu; sadece devletin hukuk düzeni içinde yer almıyordu. Kürtler ve Aleviler sonradan ortaya çıkmadılar; görünür hale geldiklerinde, sorunları da masaya yatırılmaya başlandı.

Kürt açılımı, ilk denemesinde başarısız oldu. Sürecin görünmeyen yüzü, Arap Baharı sonucu ortaya çıkan değişimlerle birlikte daha net görülmeye başlandı: Yüzeyde sakin, fakat derinlerde fırtınalı bir dönem yaşanıyordu. Bugün geldiğimiz noktada, bu açılım süreçlerinin niteliği, yönü ve gerçek amacı üzerine yeniden düşünmek gerekiyor.

“Kürt Yeterli Değil, Yanına Alevi Açılımı Ekleyelim!”

Artık yalnızca Kürt açılımı değil, bir de Alevi açılımından söz ediliyor. Söylentilere göre, 16 Ağustos’ta —eğer hazırlıklar tamamlanırsa— Hacıbektaş’ta, büyük olasılıkla Devlet Bahçeli'nin katılımıyla bir Cemevi açılışı yapılacak. Bu törenin, Alevi açılımının kamuoyuna ilanı işlevi göreceği belirtiliyor. Bu yalnızca sembolik bir ziyaret değil; arka planda daha kapsamlı bir stratejinin izleri var.

Kimin Açılımı, Kimin Onayı?

Bu süreçte en fazla sorgulanması gereken soru şu: Bu açılımlar gerçekten Kürtlerin ve Alevilerin taleplerini mi karşılıyor, yoksa onları yalnızca birer “seçmen torbası” olarak mı konumlandırıyor?

İktidar, "açılım" kavramını bir yumuşatma aracı olarak kullanıyordu; fakat zamanla onu da yetersiz buldu ve yerine “Terörsüz Türkiye” adını verdi. Ancak içeriği hâlâ muğlak ve pazarlığa açık.

Torba Yasalar Gibi Torba Anayasalar

Torba yasaların nelere yol açtığını görmek için cezaevlerine ve mezarlıklara bakmak yeterlidir. Yeni anayasa süreci de benzer bir mantıkla işliyor: Bir “torba yasa” gibi şekillendiriliyor. Bu torbaya alınan seçmenlerden, anayasa değişikliklerini “mutlak” bir onayla desteklemeleri bekleniyor. Çünkü paketin içeriği, seçmenlerin hassasiyetlerine göre düzenleniyor; ardından da “sizin için ne güzel işler yaptık” denilerek destek talep ediliyor.

Peki, bu torba teklifin içine neler giriyor, neler çıkarılıyor? Ve en önemlisi: Bu değişiklikler gerçekten halkın lehine mi, yoksa oy almak için hazırlanmış, cazip gösterilen bir paket mi?

Sağa Yönelmek: Tepkisel mi, Dönüşümsel mi?

Bugün hem Kürtlerin hem de Alevilerin bir kesiminin sağa yöneldiği bir dönemden geçiyoruz.

Sağ düşünce, var olanı korur; değişimden korkar.

Bu ülkenin devlet aklıyla şekillenmiş sağı, açılımları yapar ama düzeni değiştirmez. Bugün size bir Cemevi açar, yarın onu “kültürel merkez” olarak tanımlar. Bugün anadil hakkınızı tartışmaya açar, ertesi gün başka bir güvenlik politikasıyla bu hakkı bastırır.

Solun Yeniden Düşünme Zamanı

Solun da kendine dönüp şu soruyu sorması gerekiyor: Neden insanlar artık bizi değil, sağın sunduğu sembolik jestleri tercih eder oldu?

Eğer ortada bir açılım varsa, içeriği mutlaka tartışılmalıdır. Yeni anayasa deniyorsa, hangi özgürlüklerin güvence altına alındığı, hangilerinin yine “devletin takdirine” bırakıldığı netleştirilmelidir.

Kürtler ve Aleviler, eğer hakları anayasal güvence altına alınacaksa elbette bu süreci onaylayacaklardır. Çünkü tarihlerinde ilk kez görünür ve muhatap alınır hale geleceklerdir.

Fakat ortada şöyle bir sorun vardır: Devlet, Kürtleri ve Alevileri nasıl görüyor ve tanımlıyor? Çünkü var olan ile istenilen arasında ciddi bir çatışma da olabilir. Erdoğan “en hakiki Alevi” olduğunu iddia ediyor; peki, onun tanımına göre Alevi olmak, var olan sorunları gerçekten çözer mi?

 

İsmail Cem Özkan

 

Bir Katliamın Sessiz Tanıkları; Sessiz Dağların Çığlığı

Bir Katliamın Sessiz Tanıkları; Sessiz Dağların Çığlığı

Türkiye artık yalnızca yarı-sömürge değil; açık bir sömürge düzeninin acı gerçekleriyle yüzleşiyor. Bu dönüşümün en çarpıcı göstergesi, altın madeni bahanesiyle doğaya çöken emperyalist şirketler ve onların arkasındaki küresel güçlerdir. “Altın arıyoruz” diye gelenler, dağları deliyor, toprakları zehirliyor, suyu kirletiyor. Geride bıraktıkları şey yalnızca siyanür gölleri, çökmüş dağlar ve yaşanmaz hale gelmiş köyler değil; yok olmuş bir denge, susturulmuş bir yaşamdır.

Altın uğruna yok edilen doğanın feryadını duyan yurttaş, “terörist” yaftasıyla susturuluyor. Hak arayan köylü, suyunu, toprağını, yaşamını savunduğu için işkenceye uğruyor, mahkemelerde süründürülüyor. Sonunda şehrin varoşlarına savruluyor; açlıkla, işsizlikle, unutulmayla baş başa kalıyor. Kendi toprağında mülteciye dönüşüyor.

Bütün bu olanlar bir çevre sorunu değildir yalnızca; bu, topyekûn bir yaşam katliamıdır.

Altın madenleri yalnızca dağları değil, vicdanları da oyuyor. Maden ocaklarındaki patlamalar, siyanür sızmaları, toprak kaymaları “doğal afet” değil, insan eliyle planlanmış cinayetlerdir. Yeraltı suları zehirleniyor, binlerce yılın kurduğu denge birkaç yıl içinde çökertiliyor.

Ve bu felaketin en can alıcı yanı: Kimse duymuyormuş gibi davranıyor.

Ben yalnızca hayvanların değil, insanların, doğanın, çocukların, geleceğin öldürülmesine de karşıyım. “Hayvan katliamına hayır” deyip savaş tezkerelerine destek verenlerin ikiyüzlülüğüyle artık yüzleşmeliyiz. Savaş da bir katliamdır. Ormanları yerleşime açmak, orada yaşayan bütün canlıları yok etmektir. “Enerji” bahanesiyle dağları delmek, vadileri boğmak da öyledir.

Kaz Dağları örneğin...
O dağlar binlerce yıldır orada. Taş taş üstüne durmuş, bir insan eli değmeden kendi dengesini kurmuş. O dağlara hiç çıkmayan biri, o taşların nasıl dengede durduğunu da bilmez; nasıl da devrilmeye hazır durup yine milyonlarca yıldır yerinden oynamadığını da. Dağlara çıkmayan, dağların ağladığını da duymaz.

Ve işte şimdi, o dağlarda siyanür gölleri kuruldu. Her yıl artan sıcaklıklarla birlikte orman yangınları baş gösteriyor. Yangınlar artacak; bu artık bilimsel bir uyarı değil, yaşanan bir gerçek. Peki o yangınlar, çevredeki kurumuş derelerden su alınamayacaksa, o siyanürlü göllerden mi söndürülüyor? Gökten yağan küllerin içinde siyanür var mıdır? Bu soruyu sormak bile, içinde yaşadığımız felaketin boyutunu anlatmaya yeter.

Doğa bağırmaz, fısıldar.
Onu duymak için içimizdeki gürültüyü susturmamız gerekir.

Ama biz şehirdeki konforumuzu, ekran başındaki sessizliğimizi bozmadan doğayı “izliyoruz.” Doğayı anlamak için onunla yaşamak gerekir. Dağların sesini duymak için, şehir gürültüsünü susturmak gerekir.

Ve şimdi sıra zeytin ağaçlarında.
Zeytinliğin altını kazmak için yasa çıkarıyorlar. Sadece ağacı değil, toprağa kök salmış bir tarihi, bir hafızayı, bir kültürü söküp atıyorlar. Zeytin ağacının altına altın için inmek, köküne dinamit koymak demektir. O kök söküldüğünde sadece bir ağaç değil, bir yaşam biçimi ölür.

Altın için toprağı, suyu, ağacı, insanı feda edemeyiz. Artık dur demek zorundayız. Çünkü bu sadece bir doğa kıyımı değil; bir hafıza, bir kültür, bir vicdan kıyımıdır.

Her türlü katliama, her türlü talana hayır!
Doğaya, insana, hayvana, geçmişe ve geleceğe yapılan her saldırıya hayır!
Çünkü bir dağın feryadı sustuğunda, çok geçmeden insanın felaketi başlar.

 

İsmail Cem Özkan