27 Eylül 2025 Cumartesi

Alevilik, Bektaşiliğin Gölgesinde mi Eriyor?

Alevilik, Bektaşiliğin Gölgesinde mi Eriyor?

Yıllar önce Hacıbektaş Dergâhı'nda, Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen özlü sözler yer alırdı. O dönemde dergâhın müze müdürlüğüne ilk kez Alevi inancına mensup bir kişi atanmıştı. Üstelik bu kişi Kürt kökenliydi. Bu durum, Cumhuriyet’in ilanından sonra bir ilk olma niteliği taşıyordu. Zira Osmanlı döneminden başlayarak dergâhın kapatılıp müzeye dönüştürüldüğü yıllara dek, genellikle Nakşibendi tarikatına mensup kişiler bu tür kurumlara yönetici olarak atanırdı. Bu kişiler aracılığıyla dergâh, Bektaşiliğin merkezî bir yapısı gibi işlev görmeye devam etmişti.

Dışarıda ise Ulusoy ailesine ait, halk arasında “Çelebiler” olarak bilinen evler fiilen dergâhın yerini almıştı. İnananlar o evlerde el alır, dua eder, gönüllerini güvercinin hafifliğiyle, turna kuşu gibi hafifletirlerdi. Turnalar Semahı, Hacıbektaş Semahı’dır. Elbette birçok yörede semah, turna figürüyle özdeşleşmiştir.

Dergâhın en üst duvarında “Türkçe konuş” ifadesi yer alırdı. Bu söz, birçok Alevi kaynağında “Bu yurtta Türkçe konuş, Türkçe sev ve Türkçe yakar” biçiminde geçer. Yıllar sonra Hacıbektaş’a tekrar gittiğimde bu yazının kaldırıldığını fark ettim. “İsabet olmuş,” dedim içimden. Ancak bu değişiklik, Bektaşilik inancında Türkçe ibadet meselesini yeniden gündeme taşıdı.

Bektaşilik, özellikle Balkanlara açılım sürecinde yeniden keşfedildi. Yeni kurulan devletler içinde Bektaşilik, kurumsal olarak varlığını koruyordu. O kurumlara gidip gelmeler başladığında fark edildi ki, ibadet eden birçok kişi dualarını ana dillerinde değil, anlamadıkları bir dilde ettiklerini fark ediyordu. Bektaşi babaları duaları Türkçe ezberden okuyordu; ancak çoğu, Türkçeyi bile anlayamıyordu.

Türkiye’de ise başlarda devlet, şehirleşen Alevilerin ihtiyaç duyduğu Cemevlerini tanımadı. Ancak zamanla bu yapının kendi işine yaradığını fark etti. Türkiye’nin her bölgesinde farklı biçimlerde yaşanan Alevilik, süreç içinde homojenleşmeye başladı. Baskın anlayışlar, daha zayıf olanları sindirmeye başladı. Genel kurallar geçerliydi; ancak farklılıkları ortaya koyan birçok geleneksel davranış ve ibadet biçimi yok olmaya başladı. Her derneğin kendi “bileni” ya da “otoritesi” ortaya çıkıyor, kendisine “dede” diyenler için yeni kapılar aralanıyor, fikirlerini yaymak isteyen bazı kişiler baskı aracına başvuruyordu.

Avrupa’da kurulan Alevi dernekleri bu süreci hızlandırdı. Hangi şehirden gelenler çoğunluktaysa, o dernekte o bölgenin Alevilik anlayışı baskın hâle geldi. Bugün birçok Alevi, hem cuma namazına gider, hem Sünni İslam’ın orucunu tutar, hem de 12 İmam orucunu yerine getirir. Dernekleşme süreci, heterojen olan Aleviliği hem homojenleştirdi hem de giderek Türkleştirmeye başladı.

MHP kökenli Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, bu homojenleştirme sürecinin izlerini Kazakistan’da da bulmuştu. Orada kurulan Ahmet Yesevî Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanlığını üstlendi. Bakanlığı döneminde Hacı Bektaş Veli ile Hoca Ahmet Yesevî arasında bir bağ kurulmaya çalışıldı. Ona göre Yesevî, Sünniydi ve Alevilikle doğrudan bir ilgisi yoktu. Ancak aynı zamanda onun bir “Türk öğretisi” sunduğu da iddia edildi: özü, sözü Türk’tü. Böylece Mevlânâ, Hacı Bektaş ve Ahi Evran da “Türk” kimliğiyle tanımlanmaya başlandı. Yıllarca Hacıbektaş’a gelip Sünniliği anlatmaya çalıştı; ancak sanırım bu çabalarından sonuç alamadığı için artık o arayıştan vazgeçtiğini düşünüyorum.

Osmanlı dönemindeki Nakşibendi etkisi, bu kez müze statüsündeki Hacıbektaş Dergâhı üzerinden yeniden inşa edilmeye başlandı. Çünkü Hacıbektaş’ı kontrol eden, Bektaşiliği; dolayısıyla Balkanlar’daki Aleviliği de kontrol edebilirdi. Bu stratejik bir hamleydi. Alevileri sadece kontrol etmek değil, bazı yapılar onları tamamen asimile etmek amacıyla hareket etti. Bu hedef doğrultusunda Aleviliği, Bektaşilik içinde eritmek istediler. Bugün bu süreç, Cemevleri ve dernekler aracılığıyla yavaş ama kararlı bir şekilde sürdürülüyor.

Sosyal medyada bir Alevi ozanın yaptığı paylaşım, özellikle Kürt Aleviler arasında hayal kırıklığına yol açtı. Ancak aynı zamanda birçok Alevi’nin özünü ve sözünü de yansıtıyordu:

“Alevilik, 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. ‘Kürt Alevi’ ya da ‘Türk Alevi’ diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Alevilik, ‘lisan-ı hâl’ dilidir; ibadet dili ise Türkçedir.”
— Erdal Erzincan

Bu konu son yıllarda daha sık dillendirilmeye başlandı. Hatta “Çepni, Türkmen dini” diyenler arttı. Kimine göre Kürtler de Türkmen soyundandır. Elbette herkes kendini hangi soydan görüyorsa öyle adlandırıyor. Ancak Kürtçe ibadet neredeyse ya tamamen yok sayılıyor ya da açıkça reddediliyor.

Devlet Bahçeli’nin 16 Ağustos’ta bir Alevi açılımı yapacağı yönünde bir öngörüm vardı. Ancak yaptırdığı Cemevi zamanında yetişmediği için açılımın 29 Ekim’e ertelendiğine dair duyumlar aldım. Fakat 16 Ağustos yaklaşırken Alevi açılımına dair söylemler ciddi biçimde artmıştı.

Devlet bir bütündür, parçalanamaz.

Bu durum kimilerini şaşırtıyor olabilir, ancak bana kalırsa şaşılacak bir şey yok. Zira bu mesele ilk kez konuşulmuyor. Hatta birçok Alevi dergâhında “Cemevinde ibadet dili Türkçedir” denilerek diğer dillerin kullanımı reddediliyor. Bu yaklaşım, Avrupa’da iki ayrı Alevi federasyonunun kurulmasına neden oldu. Çünkü Cemevlerinin kurumsallaşması süreci, bu tür tartışmalarla birlikte başladı.

Öte yandan “Alevi-Bektaşi” kavramı giderek birleşik bir ifade hâline gelmeye başladı. Bektaşilik, doğrudan Alevilik gibi sunuluyor. Sözde Bektaşilik, “şehir Aleviliği” imiş. Bu da zamanla kanıksandı. Bugün neredeyse her Alevi yayını ve söyleminde “Alevi-Bektaşi” ifadesi birlikte kullanılıyor. Birçok Cemevinde Bektaşiliğe ait simgeler daha baskın hâle geldi.

Katıldığım pek çok cenazede, Bektaşi şapkası takan bir dede ya da baba, Sünni inancıyla neredeyse birebir örtüşen söylemlerle sohbet ederken, yalnızca “Hz. Ali” ismini araya serpiştiriyordu. Buna bizzat şahit oldum.

Sonuç olarak, Aleviler kaybolmaya yüz tutmuş inançlarını Bektaşi şapkası altında kurumsal bir yapıya dönüştürerek sürdürmeye çalışıyor. Bu sayede Alevi açılımı başarıya ulaşmış gibi bir algı oluşturuluyor.

 

İsmail Cem Özkan

 

25 Eylül 2025 Perşembe

Kürtçe Şarkılar Çalıyor, Ama Sorun Bitmiyor

Kürtçe Şarkılar Çalıyor, Ama Sorun Bitmiyor

Kürt açılımı ya da popüler ismiyle “Terörsüz Türkiye” süreci, Meclis'te uzun süren bir oyalama, dinleme ve boş cümlelerle dolu çuval misali bir süreçle ilerledi. Eğer bir adım atılacaksa bile, bu adım içi doldurulmamış cümlelerin ardına gizlendi.

Sürecin sonunda, “zurnanın zırt dediği” noktaya geldik.

Faşist lider Bahçeli, kendisinden beklenmeyen ama “devlet aklı” olarak sunulmaya çalışılan bir çıkış yaptı. Bu çıkışla Meclis'e PKK’nın "kurucu lideri"ni davet etti. Aynı zamanda Meclis’te yer alan her DEM vekilini Öcalan olarak gören bir söylemle, mikrofonlardan duyulan ve kayıtlara geçen ifadeler kullandı.

Sonuçta, “Ben,” dedi. “Görüntülerini dinlemek yerine orijinaliyle pazarlık yaparım. Çünkü ben güçlüyüm. O ise teslim olmuş durumda. Teslim olmanın gereğini yerine getirsin. Kayıtsız, şartsız teslim olsun.” Bu çağrıyı laf kalabalığı içinde dillendirdi.

Kalktı, gitti DEM vekillerin elini Meclis’te sıktı. Birbirine nefretle bakanların bakışı birden değişti. Sanki bir umut yeniden filizlendi — hiç beklenmedik anda!

Aşk filmlerinde hiç değişmeyen bir konu vardır: “Tüm aşklar nefretle başlar.”

O günden bugüne, her iki muhatabın açıklamalarına göre süreç ilerlemiş gibi görünse de, pratikte hiçbir karşılığını göremiyoruz. Hissedemiyoruz da. Bizler, bu liderlerin açıklamalarının “yalancısıyız” adeta.

İşte söylüyorum o yalanı: İlerleme oldu!

Kürt sorununun Meclis'te görünür olmasının asıl sebebi, Suriye'deki iç işlerden başlayıp dış siyasete evrilen gelişmelerdir. Bizim taraftan bakıldığında, artık Araplarla olan sınır komşuluğumuz ortadan kalkıyor. Irak ve Suriye sınırının her iki tarafında Kürtler yer alıyor.

İki tarafın da Kürt olması, bu durumu bazılarına göre Türkiye’nin iç meselesi hâline getiriyor.

İşte zurna burada “zırt” diyor.

Halaya durulmuş, kemençe ve davul-zurna eşliğinde, mahallenin dedikodusunu anlatan dengbejin sesi yankılanıyor.

Kürt sorununa çözüm arayışına bir de İsrail faktörü ekleniyor.

Zaten daha önce ABD, Irak işgali sırasında meseleye dahil olmuştu. Uçuşa yasak bölge ilan etti. Bu bölgede hava operasyonları yapılmazken, kara operasyonları ile iç cepheye saldırılar arttı. “Terörle mücadele” adı altında yıllar geçti, yıllar birbirini kovaladı. Ama bitmesi söylenen, ayakkabı numarasını bile bildiğimiz “terör” bir türlü bitmedi.

Oysa bu işin içinde emperyalizm olduğu söylenmişti. Her Kürt ayaklanması, içeride hep aynı nakaratla karşılandı:

"Emperyalistlerin maşası olan ayrılıkçılar; Cumhuriyet’i yıkmak için emperyalizm desteğiyle yürütülen gerici bir ayaklanmadır. Resmî tarihe göre, tüm isyanlar ülkeyi yıkmak için girişimlerdir; ülkenin birliği için zor ile bastırılması zaruridir."

Silahı veren, karşılığında istediği ihaleyi alıyordu!

Yıllar geçti. Ölümler arttı. Derelerden kan aktı. Kimsesizler mezarlıkları genişledi. Yaylalar, dere kenarları adı konmamış, isimsiz mezarlıklarla doldu. Bu mezarlara taş dikilmedi; üzerleri örtüldü. Altlarında ise çürüyen bedenler kaldı.

Bir zamanlar “bir iki anarşistin macerası” diye küçümsenen Kürt sorunu, bugün “Kürt realitesini” tanımakla ülkenin gündemine oturdu. Bu realite tanındı. “Türkçe konuş vatandaş!” propagandasının yerini, dolmuşlarda Kürtçe şarkıların çalındığı bir süreç aldı.

Şarkılar çalıyor ama sorun çözülmüyor. Onlara göre şarkı çalınca sorun çözülecek!

Ama çözülmedi…

Sorun büyümeye devam etti. İnşaatta Kürtçe türkü söyleyen işçiler aşağı atıldı. Cinayetler eklendi. Bu etki-tepki süreci, batıdaki tatil bölgelerinde ırkçı dalgaya dönüştü. “Kelebek etkisi” gibi, hem beklenen hem de yok sayılan bir sürece evrildi.

Kürt sorununu çözmek istediğini söyleyenler, gerçek çözüm adımları atmak yerine cepheleşmeyi tercih etti. Cenaze törenlerini, ırkçı dalganın büyümesi için kullandılar. Sonuçta, milliyetçilik varsa, karşı milliyetçilik de vardır.

Milliyet, ancak karşısıyla var olur.

Suriye’de rejim değişti. İktidara giden yolu İsrail açtı. Cihatçı, kelle kesen, Ezidi kadınları cariye yapan biri; birden kravat taktı, ceket giydi ve Suriye devlet başkanı olmak için sahneye çıktı. Önce suçlu oldu, sonra kader kurbanı. Ardından zamanla “cumhurbaşkanı” oluverdi.

Demokrasi ve fırsat eşitliği dedikleri bu!

İsrail, açtığı kapıdan geçenleri elbette kontrol edecektir. Ama bu kapının açılmasını kendi propagandasının parçası olarak sunanlar, hemen surlara Türk bayrağı çekip “Bakın biz yaptık!” dediler. Yiyen oldu mu? Oldu. Ama çok kısa sürede o yenenler çıkarıldı, inandırıcılığı ortadan kalktı…

Sınırları halklar çizmez. Güçlü olan ve o bölgeye hâkim olan emperyalistler çizer. Yugoslavya bunun en açık örneğidir. Bir ülkeden, misket bombası gibi etrafa yayılan küçük devletçikler çıktı. Bugün Balkanlar’da suni bir barış dengesi sürüyor. Ama emperyalist devletlerin çıkarları orada çatıştığı an, tekrar savaş bölgesi hâline gelebilir.

Suriye sorunu, “zorunlu açılım”ın anahtarı oldu. Ancak çözüm üretmeyen, sadece bir “Kürt realitesinin” tanınmasıyla sınırlı bir yere evrildi. “Kapalı kapılar arkasında ilerleme var” deniyor ama pratikte bu ilerlemenin karşılığını göremiyoruz. Kayyumlar hâlâ yerli yerinde oturuyor. Seçilmiş belediye başkanları, görev yaptıkları Kürt yerleşimlerinin altyapı sorunlarını bile çözememiş durumda, belki onlar için altyapı Kürtlerin özgürlüğünden geçiyor, “önce özgürlük, sonra hizmet!”

Kürt belediye başkanları elbette güzel işler yapıyor, o güne kadar yasaklanmış ne kadar Kürt aydını varsa hepsinin adı Kültür Merkezlerinin önüne ekleniyor, oralarda Kürt diline, kültürüne katkısı olan toplantılar yapılıyor. TRT ise Kürtçe kanal açarak hem radyodan hem de ekrandan “kendi” Kürt vatandaşlarına sesleniyor. 

Sorun hâlâ var. Bir masaya Kürt belediye başkanını oturtmak, ne sorunu çözüyor ne de ortadan kaldırıyor.

Bu ülkede “terör”, iyi bir geçim kapısı hâline geldi. Kara paranın ekonomiye “can suyu” olduğunu söyleyen ekonomistlerin açıklamalarından bunu anlıyoruz. Gelişmişlik düzeyi ile çözüm yollarının açılması arasında doğrudan bir bağ var.

Ama gecekondu kurarak şehirler büyümez. Aksine, şehirler kocaman köylere dönüşür. Ve o köyleri bir deprem silip süpürebilir… Herkes kendisini tam güvende hissettiği an, gece sabaha dönerken yer birden oynamaya başlar ve tüm insanlığın birikimi, yapılmış kalelerin geçilmez duvarları yıkılır. Bu yıkıntı birileri için yeni fırsat kapısıdır, çünkü oluşmakta olanı üzerine kim ihale veriyorsa, o verenin niyetine uygun yeni yerleşim alanları yaratılır.

İsmail Cem Özkan

18 Eylül 2025 Perşembe

Sosyalist Elbiseli Bir Miras: TKP ve İttihatçı Gelenek

Sosyalist Elbiseli Bir Miras: TKP ve İttihatçı Gelenek

Cumhuriyet henüz kurulmamıştı. Ankara, dönemin yeni çekim merkezi hâline gelmişti. Devletin İstanbul’dan taşınıp yeniden inşa edilme süreci yaşanıyordu.

Tarihsel olarak bakıldığında, o dönemde ülkemizdeki sol hareketler üzerinde esen rüzgâr Bolşevik değil, Spartaküs hareketidir. Bolşevikler ise daha sonra TKP eliyle etkili olmaya başlayacaktır. Çünkü onların (yani Bolşevik çizgiden etkilenenlerin) anlayışı, var olan bir devletin gücünü arkasına alarak “devrim yolunda” yürümek yönündeydi.

Ama elbette, evdeki hesap çarşıya uymadı.

Tarihte birçok olay yaşanmıştır; ancak bizim en büyük talihsizliğimiz, tarihteki ilk büyük sosyalist devlet olan Rus Sovyet Devleti'nin güney sınırı olmamızdır.

İşgal altındaki İstanbul’da birçok sosyalist parti kurulmuş, bu partiler dönemin işçi sınıfı içinde örgütlenmiş, Marx’ın resmini taşıyan dergiler yayımlanmıştır. Sosyalizm ve komünizm fikirleri üzerine yoğun tartışmalar yürütülmektedir. Bu tartışmalar içinde yer alanların önemli bir bölümü, İttihat ve Terakki kökenli değildir.

İleride kurulacak olan TKP içinde ise daha çok İttihatçılardan oluşan, “komünist elbisesi giymiş”, ülkeyi ya da devleti kurtarmak isteyen, Türk burjuvazisi kültürüne sahip bireyler yer alacaktır. TKP'nin dokusu, işgal altındaki İstanbul’da kurulmuş sosyalist partilerden oldukça farklıdır. Üstelik bu parti, Komintern tarafından yönlendirilecek ve biçimlendirilecektir.

TKP’yi kuran kadrolar, dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda, her biri birkaç dil bilen, iyi eğitim almış ve Enver, Talat ve Cemal Paşa ile birlikte çalışmış kişilerden oluşmaktadır. Bugünkü solun resmî tarihi ise Bakü’den başlatılır. Bunun nedeni, TKP’yi kuran kadroların yenilmiş bir partinin (İttihat ve Terakki’nin) devamı sayılabilecek yapılarla bağının olmasını görünmez kılmaktır. İstanbul, bu resmî sol tarih yazımında özellikle göz ardı edilir.

Ankara’da yeniden kurulan ve dağılmış devleti toparlayan iktidarın kökeni ile TKP’yi kuran kadrolar aynıdır. Aynı siyasal gelenekten gelirler; fakat farklı tercihlerle farklı yollara yönelmişlerdir. Bu nedenle hem Ankara’da şekillenen ve zamanla Kemalizm adını alacak olan anti-komünist düşünce biçimi, hem de komünist kimliği taşıyan ama aynı kökten gelen sol akımlar aslında aynı geçmişi paylaşırlar. Onları ortak zeminde buluşturan ise “devleti kurtarma” düşüncesidir. Farklı yolları tercih edenlerin tek bir düşüncede birleşmeleri bir rastlantı değildir. Dönemin en güçlüsü olan Ankara’da buluşanlar ve onlara daha sonra katılmaya çalışan, Bakü’de buluşup yeni konumlarına göre yol almak isteyenlerin çıktığı yol, Trabzon açıklarında lider kadrosunun yok edilmesiyle tarihî bir kırılma yaşamıştır. Bu kırıma rağmen Komintern, bu kırımı yok saymış ve etkisi altında olan kadroların Ankara’daki harekete katılmasını teşvik etmiştir.

Bolşevik düşünce yapısında “devlet destekli bir devrim” anlayışı ağır basarken, doğrudan “proletarya devrimi” düşüncesi Spartaküs hareketinin temelini oluşturur. Bu iki ayrı tercih, oluşmakta olan siyasi hareketlerin yönelimlerini belirleyecek ve her biri buna göre bir yol haritası çizecektir. Bakü’de oluşan hareketin, devleti merkeze alarak Ankara’ya ulaşma çabası anlaşılırdır. Çünkü onların zihninde şekillenen devlet destekli devrim anlayışı, ancak devleti dönüştürmek ve o devletin çatısı altında örgütlenmekle mümkün olabilirdi.

Bolşevik Partisi’nin tercihiyle oluşturulan parti ve yapılar, “sistem içi” ve “devlet merkezli” bir sosyalist örgüt olarak kendilerini konumlandırır. İlerleyen zamanlarda sık sık karşımıza çıkacak yasal bir parti olma arayışı içinde, TKP kadroları sürekli girişimlerde bulunur; her çok partili geçiş sürecinde TKP tarafından desteklenen ve bizzat kadroların yer aldığı siyasi partiler kurulur, ancak bu partiler kısa sürede kapatılır. Hatta imkân bulduklarında CHP içinde de örgütlenmek için yollar aramışlar; bu konuda çeşitli örnekler de vardır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığım duruştan dolayı, bu ortak (İttihat ve Terakki Partisi) köken, komünist görünümlü bazı kadroların Ankara iktidarı içinde yer almasını da anlaşılır kılar. “Kadro Dergisi”ni çıkaranların büyük bölümü, komünist kimliğini cebinde taşıyan, ancak pratikte farklı tercihler yapmış bireylerdir.

Bolşevik Partisi’nin etkisiyle TKP adını alacak birçok girişimin içinde, zamanla Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası taraftarları tasfiye edilecek ya da pasif konuma gelecektir. TKP tarihi içinde bu çekişme, açık ya da gizli olarak hep varlığını korumuştur. Bir zamanlar “partimi arıyorum” olarak adlandırdığım anlarda, aynı anda üç ayrı merkezi yapı olduğunu iddia edenlerin oluşturduğu topluluklar vardı. Sonucu elbette Moskova’nın tavrı belirleyecek ve diğer toplulukta olanlar her zaman “güvenilir” olmadıkları için kuşkuyla izlenecektir.

Dr. Şefik Hüsnü’nün parti genel sekreterliğinden Komintern üyeliğine geçiş süreci, bu çatışmanın görünür tarafıdır. Nâzım Hikmet’in hayatının gizli kalmış tarafı da bu çatışmadır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli ve daha niceleri; bu çatışmadan dolayı merkezi yapının dışında kalmış, ama kendilerini TKP’li görenlerin tarihidir.

TKP’nin tarihsel gelişimi, Türkiye sol hareketinin yalnızca örgütsel biçimini değil, aynı zamanda siyasal yönelimini ve ideolojik duruşunu da belirleyen temel bir referans noktasıdır. Bu hareketin kökleri, İttihat ve Terakki'nin kadrolarına dayandığı ölçüde, içinde taşıdığı devlet merkezli siyaset anlayışıyla da şekillenmiştir. TKP'nin kuruluşu, dönemin politik koşulları kadar, sosyalist mücadelenin devletle kurduğu ilişki biçimini de yansıtır.

Olaylara nasıl baktığımız kadar, nereden baktığımız da belirleyicidir. TKP’yi bir devrimci hareket mi, yoksa düzenle uzlaşan bir yapı mı olarak değerlendirdiğimiz; tarihsel bağlamı nasıl kurduğumuzla doğrudan ilişkilidir. Bakü’den İstanbul’a, oradan Ankara’ya uzanan çizgide yaşanan her gelişme, bu hareketin ideolojik derinliklerinden örgütsel tercihlerine kadar pek çok unsurun yeniden düşünülmesini gerektirir.

Geçmişiyle yüzleşebilen bir Türkiye sosyalist hareketi, sınıftan kopuk olmaktan çıkarak; sınıf-devlet ilişkisini yeniden kurabilir, geçmişin yerleşik ezberlerini ve tabularını sorgulayarak kendine yeni bir yol açabilir. TKP'nin tarihinden çıkarılacak dersler, bugünkü solun yeniden yapılanma ihtiyacına ışık tutacak niteliktedir.

İsmail Cem Özkan

14 Eylül 2025 Pazar

Sanki Her Şey Normalmiş Gibi

Sanki Her Şey Normalmiş Gibi

Belediye zamları sonrası oluşması muhtemel tepkilere bakıyorum. Sanırım büyük bir kanıksama var. Hayır, itiraz eden — benim gibi — insanların dışında kurumsal bir tepki yok. Kurumsal tepki vermesi muhtemel olanlarsa, “Ne tepki veririm, ne de kırlangıcımdan vazgeçerim” anlayışı içinde, bu kanıksamanın içine kendilerini âdeta embedded (gömülü) yapmış gibi...

Eskiden, göstermelik olarak Mecidiyeköy metro ya da metrobüs istasyonuna gelinir, turnikeden atlanır, özel güvenlik müdahale eder ve o eylem ya da protesto orada biterdi. Zam yürürlüğe girer ve o zamlı geçiş, büyük çoğunluğu rahatsız etmeden devam ederdi. Çünkü belediye yapmıyor bu zammı. Peki, kim yapıyor? Piyasa!

Kanıksama...

Kadın cinayetleri, ortaokul çocuklarının motosikletle dükkân taraması, valilik izniyle her durakta para toplayan, arabesk sunumlu, çaresiz annelerin yüksek sesli isyanı:

“Ne olur, çocuğum yaşasın!”

Bir de durakların güvenliğin görmediği yerlerinde para toplayan dilenciler…

Otobüs içinde yara bandı satan insanlar...

Her şeyi kanıksadık:

Her cuma muhalefet belediyelerine operasyon, pazartesi günleri iktidar partisine geçmek için istifa eden meclis üyeleri...

Sonuçta Erdoğan’ın iktidarını bile kanıksadık.

Tek adam rejimi kimseyi rahatsız etmiyor.

İstifa edemeyen bakanlar kurulu üyeleri, kişiliksiz bürokratlar, müdürüne göze girmeye çalışan; bu yüzden her türlü tacize, mobbinge sessiz kalan muhtaç insanlar…

Bunlara da kanıksadık.

Peki, kanıksamadığımız ne kaldı?

Çok eşlilik mi?

Boşanmış insanların aynı evi paylaşması mı?

Diyanet İşleri Başkanı’nın cinsiyetçi açıklamaları mı?

Dalga geçen zam haberleri mi?

Ölümler, toprağa gömme töreni ve ardından gelen; “mezar yapıyorum” bahanesiyle acılı aileyi soyup soğana çeviren yeni gelenekler mi?

Kaldırım taşı ya da Arnavut kaldırımı şeklinde döşenmiş yollarda yürürken ayak parmağı kırmak mı?

Gereksiz yere düdük çalanlar mı?

Çakar araçların garip böğüren kornaları mı?

Direksiyon başındaki sürücünün, sinyal vermeden sadece baş hareketiyle nereye döneceğini kaldırımda yürüyene göstermesi mi?

Sinyal lambasını sadece araç muayenesinde kullanan büyük çoğunluk mu?

"Geçici" diye gelen ama kalıcı hale gelen vergiler mi?

Gerçekten, biz neye şaşırmıyoruz?

Neden hiçbir şeye itiraz etmeden her şeyi doğal gibi görüp kanıksıyoruz?

Tepki vermemek, tepki verememek; artık hayatta kalmanın, akıl sağlığını korumanın bir yolu haline gelmiş gibi.

Bu noktada tepki vermemek bir tercih değil, tükenmişliğin dışa vurumu oluyor.

Eleştiri kültürünü yitirmiş bir muhalefet, iktidarı yalnız bırakır. Bu yalnızlıkta en çok da halk kaybeder, seçilmişler ise hapishanede yapacaklarını anlatarak kendilerini avuturlar...

Kanıksamak, sessizliğe kapı aralar. Sessizlik de iktidarın ve güçlünün işini kolaylaştırır.

İsmail Cem Özkan


12 Eylül 2025 Cuma

12 Eylül: Kırmızı Bir Gün

12 Eylül: Kırmızı Bir Gün

Bugün 12 Eylül, dün 11 Eylül’dü. Şili’den Türkiye’ye uzanan Amerikan patentli darbenin yıl dönümü. Birbirinden bu kadar uzakta iki ülke, aynı metot ve yöntemlerle Amerikan güdümünde yeni bir rotaya sokuldu. Ulus devletin yok edilip yerine ılımlı İslam soslu, küresel firmaların çıkarına uygun bir liberalizm sürecinin başlangıç ya da sonlanış tarihidir. Kıbrıs çıkarması adı verilen süreçle başlayan ambargonun resmen sonlandığı gündür...

12 Eylül, bizim için duvarda yazılı olan “Faşizme ölüm, tek yol devrim!”, “Faşizme ölüm, halka hürriyet!”, “Kurtuluşa kadar savaş!” … sloganlarının silinmesi anlamına geliyor. Çünkü sabah marşlarla uyandığımız o sabah, elimizi hemen boya alıp yazıları silmedik; sildirmediler elbette. Ama ekmek alma dışında sokağa çıkmanın yasak olduğu bir gündü. Çıkmaz sokağımıza gelen jandarmanın o sokakta silahıyla oturanlara gücünü gösterdiği gündü...

Marşlar çalıyordu. Eğer marş çalınmamış olsaydı, o akşam büyük olasılıkla bizim eve bomba atılacaktı. Çünkü sözleşmesi olmayan bir anlaşma vardı iç çatışmada: Kim elini daha yükseltirse, karşı taraf da o kadar yükseltiyordu. Evimizin arkası “sınır”dı. Sınırları ilk defa orada gördüm; siyasetin çizdiği, insanların değil. Evimizin arkası faşist, önü devrimciydi...

O sınırdan geçişler olmazdı. Çünkü geçene bir kurşun gelmeyeceğini kimse söyleyemezdi. Bugün sınırlarda it dalaşı yapan uçaklar gibi, biz de “it dalaşı” yapardık. Sınırların ötesine geçer, silahlar konuşur, varsa fırsat duvar yazılarının üzerine biz de yazımızı yazar, geri dönerdik. Geçiş dediğin, karşı tarafın direnişini kırmaktır. Bir sabah, bu geçişlerin ortadan kalktığına şahit olduk...

Devrimci istihbarat, karşı tarafın sanatçılarını, ileri gelenlerini, silah tutan tetikçileri hakkında bilgi toplamakla uğraşırken; karşı istihbarat ise kendisini devlet istihbaratına teslim etmişti. Onlar güya devlet adına cinayet işliyor, devletin Türk olması için çatışıyordu. Hiç akıllarına gelmiyordu ki devlet, zaten Türk kimliği üzerine inşa edilmişti; ama faşist yapılar bunu yeterli görmüyor, bu kimliği daha da tekleştirici, dışlayıcı hale getirmek istiyordu. Diğer ırkların bu devlet içinde temsil edilmesi bile yoktu. Hangi ırktan olursan ol, bu ulus-devlet içinde Türk ırkı ve “dünyaya bedel” olan Türk halkı için çalışmak, onu büyütmekle yükümlüydün. Dini, mezhebi söylemeye gerek yok: İslam, Sünni. Yani Osmanlı’dan alındığı gibi devam ediyordu. Halife yerine Diyanet İşleri Başkanı oturmuştu. O zamanlar göstermelik bir makamdı; bugünkü gibi lüks araçlar, lüks seyahatlerle anılan, elinde kılıçla fetva veren bir kurum değildi...

Sonuçta Türk devletini korumak adına yaratılan düşmana saldırılıyordu. Öteki taraf ise hayatta kalmak için kendini savunuyordu. Bu çatışmaların neden yapıldığını hissettiğimiz, yaşadığımız gündür 12 Eylül. O sabah marşlar çaldı, bildiriler okundu. Sivil hayatın yerini yarı askeri yaşam, sonra da tam askeri yaşama bıraktı.

12 Eylül’e karşı direniş göstermesi beklenenlerin gücü, darbeciler tarafından daha önce test edilmişti. Nerede, ne kadar direnecekleri, ellerindeki silahların yapısı ve niteliği hakkında ayrıntılı raporların olduğu; darbe yapan generalin anılarında var. Sonuçta sağlam bir zeminde, sokak dili ile söylersek “kılçıksız” bir darbe yapıldı. 27 Mayıs gibi bir ulusçu/ Türk ırkı üzerine oturan anayasa, daha da ırkçı, daha az özgürlükçü, daha fazla kontrol mekanizmasının kurulduğu ve daha İslamî bir devlete dönüşümle sonuçlandı.

Bu darbe, liberal ekonomi adı altında devletin mal varlıklarının yağmalanmasının önünü açtı. İştahı kabaran sermaye, siyasi iktidarın yetiştirdiği yeni bir sermaye birikimi yapan şirketlerin doğum günüdür bu gün. Darbe, işçi sınıfını örgütsüz kılmak için yapılmış ve işçi sınıfı buna karşı direnmeden, Selimiye Kışlası ve diğer teslim olma noktalarında sıraya girip teslim olmuştur.

Darbe, sınıfsal karakterini bu sayede gizlemiş; her “anarşiste” (o zamanlar terör kelimesi pek kullanılmazdı.) karşı yapılmış gibi bir izlenim vermiştir. Faşist militer güçler bu yüzden hayal kırıklığına uğramıştır. Aynı koğuşta “kaynaştır, birleştir” modeliyle, benzer kaba işkencelere tabi tutulmuşlardır. Darbeciler “bir onlardan, bir bunlardan” diyerek idamlara başlamış; liderlerin hepsi tutuklanarak geçmişin üzeri işkence odalarında tutanaklarla örtülmeye çalışılmıştır.

Darbe, ulus tarihini değiştiren ilk adımı; işkence odalarında yaratılan yeni tarihle, savcı tutanakları ve mahkeme kararlarıyla atmıştır. Siyasi savunma yerine kişisel savunma teşvik edilmiş ve o yönde ortam hazırlanmıştır. Çünkü bir ülkenin tarihe bakışını değiştirirseniz, halkın DNA’sını bile değiştirirsiniz. Tüm gelenek, görenek ve alışkanlıklar bu tarihsel bakışla yeniden şekillendirilebilir. Darbeciler bunu büyük bir başarıyla gerçekleştirmiştir.

Sol, bu süreçte muhataptır. Ancak bu muhataplık, masa başında değil; işkence odasında oluşmuş yeni tarih söylemi üzerine oturmuştur. Mağduriyet aslında faşist taraf için söylenebilir ama sol için aynı şeyi söylemek doğru değildir. Çünkü darbenin muhatabı daha önceden belli edilmiştir: Kemal Türkler cinayeti, Fatsa nokta operasyonu ile...

Darbenin muhatap tarafı bellidir; ancak bu tarafın gücü, direnişi örgütlemeye yetecek güçte örgütlü yapısı olmadığını ortaya çıkarmıştır, zaten bir mahkemede dönemin lideri “tarihi bizi örgüt olamadığımız için yargılayacaktır” diye belirtmiştir bu durumu. Eğer örgütlü güç olsaydı, (hep biz var olduğunu düşündük) ülke bugünkü halinden çok daha farklı olurdu. Sonuçta bugün otokrat bir liderin zemini o gün döşenmiştir...

12 Eylül günü ben kişisel olarak, elimde varsa kırmızı bir tişört giyerim. O gün dökülen kanları, işkencede hayatını kaybedenleri, “operasyon var” denilerek infaz edilenleri; sonuçta öldürülen tüm devrimcileri o kırmızı tişörtümle anarım. Solun tek bayrağı vardır: Kırmızı. İşçi sınıfının bayrağıdır o; öldürülmüş bir işçinin gömleğidir.

Bugün benim için kırmızıdır.

O kırmızı içinde adı sanı bilinmeyen, unutturulmaya çalışılan her devrimcinin, her insanın sözü, sloganı, ütopyası, hayalleri vardır.

Bu yüzden bugün, benim için kırmızı bir gündür.

 

İsmail Cem Özkan

9 Eylül 2025 Salı

Kemalist Paradigma ile Sol Yaratılır mı?

Kemalist Paradigma ile Sol Yaratılır mı?

Türkiye’de sol hareketin büyük kısmı, tarihsel olarak Kemalist paradigmadan etkilenmiş ve bu çerçevede şekillenmiştir. Ancak bu etki, solun bağımsız bir ideolojik duruş geliştirmesinin önünde ciddi bir engel hâline gelmiştir. Gerçek bir özgürlük mücadelesi, tarihsel ezberlerin dışına çıkılarak, özgün düşünsel zeminlerin yaratılmasıyla mümkündür.

27 Mayıs darbesi sonrası oluşan ve “68 Kuşağı” olarak anılan nesil, başlangıçta Kemalist’tir. Çünkü onlara öyle bir algı içinde eğitim verilmiştir ki, solcu olmak; Kemalist, laik ve hukuk düzenini savunan biri olmakla eşdeğer görülmüştür. TİP (Türkiye İşçi Partisi), kendi varlığını 27 Mayıs’a dayandırmış ve “O olmasaydı biz olmazdık.” demiştir.

Bunun elbette tarihsel bir derinliği vardır.

Sovyet dış politikası, 20. yüzyıl boyunca, anti-emperyalist cephe anlayışı doğrultusunda Türk solunu Kemalist rejimle uyumlu hareket etmeye yönlendirmiştir. Bu stratejik yaklaşım, ideolojik bağımsızlık yerine jeopolitik uyumluluğu öncelemiştir. Nitekim TKP, Moskova’da bir temsilcilik dahi açamamış; bu, Sovyet-Türkiye ilişkilerindeki hassas denge nedeniyle engellenmiştir. Bu teşvik, Sovyetler Birliği yok olana kadar geçerli olduğu gerçeğini hiç unutmamak gerekir.

TİP’i, işgal döneminde kurulan partilerden sonra bu ülkeye özgü sol akımın ilk gerçek adımı olarak değerlendirebiliriz. TİP içinde başlayan tartışmalar, gençlik hareketi ve sonrasında oluşan MDD (Milli Demokratik Devrim) hareketi, Sovyetler Birliği etkisine karşı bir isyanın sessiz hâlidir. Milli temelli başlayan bu ayrışma, zamanla THKO, THKP-C, TKP-ML gibi hareketleri doğuracak gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Bu hareketleri oluşturanlar da başlangıçta Kemalist gençlik hareketi içindeydi; anayasayı savunma adına mücadele etmekteydiler.

Eğer bu hareketlerin yalnızca başlangıcını referans alırsanız, Kemalizm’den kopmanız zorlaşır; bu da sizi, karşı çıktığınız sistemin ideolojik sınırları içinde kalmaya mahkûm eder. Ancak bu farklılaşan gruplar, kendi özgün örgütsel yapılarını kurduktan sonra yazdıkları ve davranışlarına bakarsanız, bu ülkeye özgü “Tam Bağımsız Türkiye / Kürdistan” idealini ortaya koyan bir hareket oluşturduklarını görürsünüz.

O dönemde bazı önder kadrolar, zamanla Kemalizm’le aralarına ideolojik mesafe koyma çabası içine girmiştir. Ancak bu çaba, dönem koşulları nedeniyle çoğu zaman sınırlı kalmıştır.

TİP’in gelişimine baktığımızda, ilk defa — ve partinin kapatılmasını göze alarak — Kürt sorunu masaya yatırılmış, bu konuda kongre toplanmıştır. Partinin içinden de Kürt sorununu merkeze alan farklı sol yapılar doğmuştur.

Bugün hâlâ Kemalizm damarından inatla beslenmeye çalışan bir soldan söz edilmektedir. Ancak bu inatla o yolda yürüyenlerin, düzeni değiştirmek yerine düzeni restore etme derdinde olduklarını görürsünüz.

Kemalizm’le ideolojik bağını koparamayan bir sol, sistemin meşruluk çerçevesi dışına çıkamaz.

Günümüzde bazı sol çevreler, Erdoğan karşıtlığını ideolojik bir çerçeveden çok, refleksif bir muhalefet biçimi olarak kurgulamakta; bu da solun sistem dışı alternatif üretme kapasitesini zayıflatmaktadır.

İsmail Cem Özkan

7 Eylül 2025 Pazar

Aynı Bombaların Altında Farklı Coğrafyada Ölenler

Aynı Bombaların Altında Farklı Coğrafyada Ölenler

Bazen bir haber başlığıyla başlar her şey.  

"Gazze yine bombalanıyor."

Uyku sersemi açtığın televizyonda gözlerin dalar fotoğraflara: yıkılmış binalar, enkaz altında bir çocuk kolu, çaresizce bakan bir kadın, yan yana dizilmiş ölü bedenler ama aynı anda, bir başka coğrafyada, Suriye’nin bir dağ köyünde sessizce toprağa verilen Alevîler ve Dürzîler vardır. Onlar ne kameraya yansır, ne slogan olur, ne gündemde yer alır; çünkü o topraklarda ölenler “bizden” sayılmaz.

Acının bile kimliklendirildiği bir çağdayız.

Ölüme bile aidiyet soruluyor artık: Sünnîysen ‘şehit’, Alevîysen ‘susturulan’ oluyorsun. Filistinliysen “direnişin sembolü”, Êzidîysen “görmezden gelinen kurban”, çünkü mezhebiniz, hangi acıyı görüp görmeyeceğinizi belirliyor. Gazze’de öldürülen siviller için meydanlar dolarken, Suriye’de Alevî köyleri basıldığında yalnızca sessizlik yankılanır.

Peki, neden böyle?

İnsanların öldürülmesini mümkün kılan sistem, zihniyet ve sessizlik yargılanmalı. Ancak biz orada duruyoruz. Suriye’de Alevîler katledildiğinde, mezhepsel bağlar nedeniyle bazıları susuyor ya da üstü kapalı hak veriyor: “Onlar da Esad’ı destekliyordu...” Tıpkı, Hamas’ın Gazze’yi siyasal İslam’ın kalesi haline getirip, halkı güç gösterisinin ortasında bırakmasını meşrulaştıranlar gibi.

Gazze’de bombalar yağarken hepimiz İsrail’in barbarlığını konuşuyoruz, ama kimse şunu sormuyor: Neden bu halk hep aynı ölüm sarmalının içinde?

Hamas gibi örgütler, katleden devletlerin sağcı iktidarlarına adeta can simidi oluyor ve bu denklemde kaybeden hep sivil mazlumlar oluyor.

Gazze için ağlayanlar, Suriye’de öldürülen Aleviler için sessizce izlemeyi tercih ediyor. Bir halk için ağlayıp diğerine sağır olmak, insani değil, ideolojiktir.

Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da Alevîler katledildi ama o dönemin sağ medyasında ve sağcı halk arasında “Ama onlar da kışkırttı” diyenler bulunuyordu ve onlar bugün Gazze için gözyaşı döküyor. Suriye’de Alevî / Ezidi kadınlara yapılanları görmeyip, Gazze için "insanlık suçu" diyenler, ne yazık ki bu acının sadece bir parçasını taşıyor.

Oysa insanlık, seçmeli ders değildir. Aynı anda hem Gazze’deki Filistinli hem de Suriye’deki Alevî olabilmeliyiz, fakat ne yazık ki bu coğrafyada “kim ölüyor” sorusu, “ne hissedeceğiz” sorusunun önüne geçmiş durumda.

Bazı Filistinli çocuklar, Hamas’ın ideolojik hesapları nedeniyle İsrail tarafından öldürülüyor. Bazı Alevî köyler, Sünnî cihatçılığın mezhepsel öfkesine kurban gidiyor. Ama siyasi sloganlar bu gerçeklerin üstünü örtüyor.

Tepkiler katliamın failine göre değişiyor.

Suriye’de Alevîleri katledenler, ideolojik olarak Gazze’de “direnişçi” kisvesiyle anılıyor.

İsrail'de sağcı iktidar, Gazze’ye saldırarak ülke içindeki muhalefeti bastırıyor. Ve tüm bu güç savaşlarının ortasında, çocuklar ölüyor, kadınlar köleleştiriliyor, hastaneler vuruluyor.

Ama insanlar hâlâ hangi ölüye ne kadar ağlayacaklarını hesaplıyor.

Ne Gazze ne Suriye, din temelli devletler sürdükçe huzura kavuşamaz.

İsrail-Filistin sorununu çözmenin tek yolu, iki halkın eşit haklara sahip olduğu laik ve demokratik bir devlet kurmaktır. Suriye’de barışı sağlayacak tek yol, hiçbir mezhebin diğerini ezmediği, Alevî, Dürzî, Sünnî, Hristiyan herkesin eşit yurttaş olduğu bir düzendir.

Suriye’deki katliamları görmezden gelip yalnızca İsrail’i protesto edenlerin tutumu, İslami bir bakış açısına dayanan ideolojik bir duruş olmaktan öteye geçmiyor. Bu yaklaşım, “Bize İslamcılar katliam yapmaz” anlayışının siyasi yansımasıdır.

Bu tür protestolar, Süleyman Demirel’in yıllar önce söylediği “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünü andıran bir yaklaşımdan ibarettir. Diğer yandan, FETÖ’nün, IŞİD’in ve El Kaide gibi cinayet şebekelerinin işlediği suçlara karşı sessiz kalınması, bu duruşun aslında İslamcı örgütleri eleştirmeme tercihinden başka bir anlam taşımadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Laiklik, bu coğrafyada bir lüks değil, yaşamsal bir zorunluluktur.

Dinsel aidiyetle değil, insani sorumlulukla hareket eden bir dayanışma hattı kurulmadıkça; ne Gazze’nin bombaları durur ne Suriye’deki katliamlar biter.

 

İsmail Cem Özkan