29 Kasım 2025 Cumartesi

Çözümsüzlüğün Ürettiği Karanlık Düzen Dağılacak mı?

Çözümsüzlüğün Ürettiği Karanlık Düzen Dağılacak mı?

“Devlet Öcalan’ın ayağına gidiyor” şeklinde bir algı oluşturuluyor; oysa durum böyle değil. Öcalan Suriye’de olsaydı, belki gerçekten bir “gidiş” söz konusu olabilirdi. Ancak bugün, devlet kendi kontrolünde tuttuğu bir kişiyi muhatap almış oluyor. Bu, Kürt sorununun muhataplarından biriyle –belki de en önemlisinden biriyle– iletişim kurma arayışına işaret eder. Çünkü asıl mesele, Kürt sorununun çözümüdür.

Kürt sorunu tarihsel olarak ulus devletin inşa sürecinde ortaya çıkmış bir sorun olduğu için, çözümü de ulus devletin yapısını, birlikte yaşam kültürünü ve demokratik düzeni yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Kapitalist sistem içinde bile ulusal sorunların çözülebileceği örnekler varken, Türkiye’de bu sorunun çözümsüz bırakılması, yalnız politik değil, aynı zamanda ekonomik çıkar odaklarının beslenmesine imkân veren bir yapıya dönüşmüştür. Dolayısıyla bu konuda atılan her adım, yalnızca politik bir girişim değil; toplumda biriken nefret söyleminin ve çıkar şiddetinin gerilemesine katkı sunabilecek bir adımdır.

Sorunun Ekonomik ve Paramiliter Boyutu

Kürt sorununun uzaması, bölgenin yalnızca kültürel ve politik değil aynı zamanda ekonomik olarak da bir “savaş pazarı”na dönüşmesine yol açtı. Her uzun süreli çatışma gibi, bu sorun da zamanla kendi kara ekonomisini, aracılar sınıfını ve zor aygıtlarından güç devşiren aktörlerini oluşturdu.

Bölgedeki istikrarsızlık, uyuşturucu trafiğinden insan kaçakçılığına, sınır aşan yasa dışı ticaretten silah pazarına kadar pek çok karaborsa faaliyetini besledi. Bu döngüden, devlet adına kurşun sıktığını söyleyen yapılar da, örgüt içi bazı klikler de, uluslararası suç şebekeleri de pay aldı. İnsan kaçakçılığı, Avrupa’ya yönelen yasa dışı geçiş ağları, organ mafyası, “para için öldürenler”e sunulan karanlık hizmetler gibi faaliyetler, bölgede kontrolü elinde tutmak isteyen güçler için sürekli bir sermaye birikimi alanı yarattı.

Sorunun çözümsüzlüğünden çıkar sağlayan bu ağlar, yalnız ekonomik kazanç elde etmekle kalmadı; “güç boşluklarından” faydalanarak mafya tarzı örgütlenmelerle siyasal ve toplumsal bir nüfuz alanı da oluşturdular. Bu nedenle, sorunun çözümsüz kalmasını kendi varlık sebebi haline getirmiş geniş bir kesimden söz etmek mümkündür.

Savaş Ekonomisi, Silah Sanayisi ve Devletin Yükü

Bölge yıllarca, uluslararası silah sanayisinin düşük maliyetli bir test alanına dönüştürüldü. Kara piyasada silah satmak isteyen tüccarlar için çatışma ortamı adeta bir “fırsat ekonomisi” oluşturdu. Bu süreç, yalnızca suç ekonomisini değil, aynı zamanda devletin borç yükünü ve güvenlik harcamalarını artırarak sosyal devletin zayıflamasına da neden oldu. Silaha, operasyona, güvenliğe ayrılan bütçe arttıkça; eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerin daraldığı, devletin sosyal politikayı bir bölgeye karşı bir “baskı aracına” dönüştürdüğü bir tablo ortaya çıktı.

Dil, Ötekileştirme ve Nefretin Ekonomisi

Bu noktada dilin rolü özellikle belirleyicidir. Çünkü dilde üretilen nefret söylemi, yalnızca Kürtlere karşı değil; Alevilere, Lozan’da azınlık olarak tanınan topluluklara, Süryanilere ve tarih boyunca ötekileştirilmiş herkese yönelmiştir. Nefret söylemi, yalnız toplumsal bir kırılma yaratmakla kalmaz; aynı zamanda bu çatışma ekonomisinin sürdürülebilirliğini sağlayan ideolojik bir zemin oluşturur. Dili dönüştürmeden, toplumdaki kırılmaları ve kutuplaşmayı azaltmak zordur.

Uluslararası Boyut ve Çıkar Dengeleri

Sorunun uluslararası boyutu da sıkça tartışılıyor. “İngilizlerin kurduğu yerde Amerikalılar Kürt devleti oluşturuyormuş” deniliyor. Olsun, bırakalım oluştursunlar; ister İngiliz ister Amerika fark etmez. Ancak asıl olan, bu meselenin artık çözüme kavuşmasıdır. Belki de Kürtlerin bir ulus devleti olursa, devletin ne anlama geldiğini, bizim uzun yıllardır deneyimlediğimiz yükleri, baskıları, bürokratik hantallığı ve zorun maliyetini onlar da yaşayarak göreceklerdir.

Bugün “devletimiz var” diye övünenler, çoğu zaman devletin baskısı altında una dönüşüp birilerinin sofrasına ekmek olarak gidiyorlar. Ülkenin kaynaklarını yiyen biz değiliz; uluslararası şirketler, yerli–yabancı çıkar grupları ve onlarla işbirliği yapan yapılar alacağını alıp gidiyor, geriye çöplerini bırakıyorlar. Biz ise yoksullukla, işsizlikle ve güvencesizlikle baş başa kalıyoruz.

Sonuç: Yapısal Eşitsizlikleri Görmeden Çözüm Mümkün Değil

Bu nedenle kapitalist sistemi, savaş ekonomisini ve bunların ürettiği eşitsizlikleri sorgulamayan toplumlar ezilmeye ve sömürülmeye devam ediyor. Hem ekonomik hem kimlik temelli sorunların ortak noktası, bu yapısal eşitsizliklerin varlığında yatıyor. Kürt sorununun çözümü, yalnızca politik bir reform değil; ekonomik çıkar ağlarını dağıtmayı, suç ekonomisinden beslenen yapıları bitirmeyi ve toplumun nefes alacağı yeni bir demokratik düzeni inşa etmeyi gerektiriyor.

 

İsmail Cem Özkan

 

25 Kasım 2025 Salı

Büyük Romulus – Absürdün Merceğinde Bir Çöküş…

Büyük Romulus – Absürdün Merceğinde Bir Çöküş…

Friedrich Dürrenmatt’in Büyük Romulusu, tarihsel bir çöküş anlatısını absürt tiyatronun keskin diliyle buluşturan güçlü bir metindir. Tarih, büyük imparatorlukların hem yükselişlerini hem de kaçınılmaz sonlarını yazar; ancak bu anlatılar çoğunlukla kazananların kaleminden çıkar. Sanat ise aynı çöküşe, dönemin duygularından, çelişkilerinden ve ihtimallerinden bakan başka bir mercek sunar. Büyük Romulusun sahne uyarlaması da bu bakışı çağdaş bir dramaturjiyle birleştirerek seyirciyi tarihin yeniden yorumlanan bir anının içine davet ediyor.

Oyunun merkezinde yer alan Roma İmparatorluğu’nun son günleri, hem şaşaalı fetihlerin hem de Sezar mirasının nasıl adım adım eridiğini gösterirken; Dürrenmatt’in absürt dili sayesinde tarihsel trajedi yer yer grotesk bir komediye dönüşüyor. Germenler karşısında direnmeden dağılan ordular, borç batağındaki bir imparatorluk ve tüm bunların başında çöküşe kayıtsız görünen bir imparator… Bu ikilik oyunun temel gerilimini oluşturuyor.

Tavukların Gözünden Bir İmparatorluğun Sonu

Oyun, anlatısını beklenmedik biçimde tavuklar üzerinden kurar. Romulus’a en yakın duran, onu en çok gözlemleyen ve bu nedenle en çok “bilen” figür olarak tavuğun seçilmesi, absürdün en parlak hamlelerinden biridir. Tavuğun hem anlatıcı hem yorumlayıcı rolü, oyunun masalsı ve destansı atmosferini güçlendirir.

Sahnede tavukların ritmi; müzik ve sözlerle birleşerek her bölümün atmosferini belirler. Yönetmenin çağdaş terminoloji ve güncel göndermeleri metne yedirme biçimi, çürüyen toplumların kaderinin liderlerin tercihleriyle nasıl şekillendiği sorusunu bugüne taşır:

Direnerek yok olmak mı, direnmeden sürüklenmek mi?

Dürrenmatt’in tarihsel malzemeyi bugünden okuyan yaklaşımı sahnede açıkça hissedilir.

Metnin Politik Arka Planı ve Sahne Dilinin Başarısı

Oyun, Roma döneminin “vatan, millet, devlet” kavramlarını bugünün sermaye ilişkilerinin süzgecinden geçirerek yeniden düşündürür. Dramatolog ile yönetmenin bu yeniden kurgulamadaki uyumu, metnin masalsı olduğu kadar eleştirel tonunu da başarıyla kurar.

Keskin mizahın, çürüyen düzenlerin içinde neden bu kadar etkili bir araç olduğu sahnede her an hissedilir. Çünkü metnin ima ettiği toplumsal çürüme, kaotik düzen ve krizler yalnızca geçmişe değil, bugüne de tutulan bir aynaya dönüşür.

Romulus’un çöküş karşısındaki kayıtsızlığı—tavuklarına yem atarken imparatorluğun çığlıklarını duymaması—oyunun en sarsıcı metaforudur. Direniş çağrılarına kulak tıkayan, rüşvetle sunulan kurtuluş önerilerini reddeden, aşkı bile bireysel ilişkilere hapseden bir imparator… Bu karakter çözümlemesi oyunun omurgasını oluşturur.

Romulus–Karısı Sahnesi: Çöküşün Düşünsel Ekseninde

Oyunun dramatik merkezini, Romulus ile karısının karşı karşıya geldiği; evliliklerinin, iktidarlarının ve Roma’nın kaderinin aynı potada eritildiği diyalog oluşturur. Bu sahne yalnızca iki karakterin hesaplaşması değildir; imparatorun tarihsel kayıtsızlığının ve çöküşü neden hızlandırdığının da açıklığa kavuştuğu noktadır.

Romulus’un şu sözleri, onun eylemlerinin gerekçesini kristalize eder:
“Ben ihtirastan değil, zorunluluktan imparator oldum.”

Bu cümle, iktidarı bir görev değil, yük olarak gördüğünü ortaya koyar. Ardından evliliklerinin bile iktidarı meşrulaştırmak için kurulduğunu itiraf eder:

“Sen benim karım oldun, çünkü ben asil Roma ailelerinden birinden geliyorum; sen ise İmparator Valentinianus ile esir bir kadının gayrimeşru kızısın. Ben seni meşrulaştırdım, sen de bana taç giydirdin.”

Bu sözler yalnızca kişisel bir itiraf değil; Roma’nın iç çürümesine yönelik keskin bir teşhistir. İktidarın sevgiyle değil, karşılıklı çıkar düzeniyle kurulduğunu açıkça gösterir.

Romulus bu sahnede hem karısına hem seyirciye Roma’nın çoktan çökmüş olduğunu, Sezar mirasının tükendiğini; yolsuzluk, rüşvet ve liyakatsizliğin düzeni ele geçirdiğini ve çürümenin köklerinin çok derinlere işlediğini anlatır. Diyalogdaki en kritik cümle şudur:

“Ben sadece ölçüp biçiyorum. Kendimizi savunursak çöküşümüz daha kanlı olacak. Zaten kaybedilmiş bir dünya ateşe verilmez.”

Böylece Romulus’un kayıtsızlığının ardındaki gerçek neden açığa çıkar: Çöküşün kan dökülmeden gelmesini isteyen bilinçli bir hesap.

Bu nedenle Romulus–karısı sahnesi oyunun düşünsel eksenidir. Yönetmenin bu bölümü metnin ağırlığına uygun bir ritimle işlemesi, seyircinin yalnızca bir çöküşe tanık olmasını değil, çöküşün zihinsel temellerini de anlamasını sağlar.

Son Karşılaşma: Geçmiş ve Gelecek Arasında

16 Mart sabahı Germen kralı Odoaker’in Romulus’u öldürmek yerine onu dünyayı yönetmeye davet etmesi, oyunun kara mizahını doruğa çıkarır. Geçmişin yargıcına dönüşen Romulus ile geleceğin yargıcına dönüşen Odoaker’in karşılaşması, imparatorlukların çöküş ve kuruluş döngüsünü ironik bir aynaya çevirir.

Romulus’un hayatta kalmasıyla birlikte tüm yaptıklarının anlamsızlaşması ise trajedinin en absürt finalini yaratır.

Sahnelemenin Gücü: Özellikle Tavuklar

Sahnelemenin en parlayan unsuru tartışmasız şekilde tavuklardır. Müzik, sözler, ritmik düzen ve hakaretlerin oluşturduğu mizahi ton; tavukları oyunun merkezine yerleştirirken kostüm ve koreografi seçimleri de bu konumu pekiştirir. Tavuklar yalnızca anlatıcı değil; oyunun temposunu ve eleştirel bakışını taşıyan asli figürlerdir.

Elbette yalnızca tavuklar değil; sahnedeki tüm oyuncular uyumlu ve güçlü performanslar sergilemiştir. Metnin ritmine, mizahına ve trajedisine hâkim bu oyunculuk, seyirciye bütünlüklü bir deneyim sunuyor. Bu nedenle her oyuncunun adını tek tek yazmak yerine, hepsini aynı düzeyde alkışlamayı tercih ettim.

Yönetmen ve dramaturjinin metne yaklaşımı, absürdün hem entelektüel hem de mizahi boyutunu başarıyla yakalamış; oyuncuların kolektif başarısı ise metni yalnızca bir gösteri değil, aynı zamanda “tiyatro nasıl olmalı?” sorusuna verilen güçlü bir yanıta dönüştürmüştür.

Kısacası oyun, sahnedeki her kelimenin, her hareketin ve her ritmin arkasında büyük bir ortak emeğin bulunduğunu tüm açıklığıyla hissettiriyor. Fırsatı olanların bu oyunu gidip izlemesini öneririm; çünkü yaşadığımız çağı daha iyi anlamak ve içinde bulunduğumuz trajediyi derinden kavramak için önemli bir fırsat sunuyor.

İsmail Cem Özkan

 

Büyük Romulus

Yazar: Friedrich Dürrenmatt

Çeviren: Vural Ülkü

Yöneten: Barış Erdenk

Oyuncular: Erşan Utku Ölmez, Sinem Şahin Budak, Zeynep Alper Aksoy, Rojhat Özsoy, Fazıl Aksakal, Can Şıkyıldız, Aydın Sezgin, Ayşegül Erkutay, Mustafa Çirkin

Koro: Şimay Demir, Beste Sevin, Öykü Deniz Uğur, Melisa Pelit Demirci

Dekor Tasarımı: Aytuğ Dereli

Kostüm Tasarımı: Burcu Melek Bozan

Işık Tasarımı: Yakup Çartık

Koreografi: Sibel Erdek

Müzik: Gürkan Çakıcı

Yönetmen Yardımcısı: Hülya Kalebayır, Rojhat Özsoy

Asistanlar: Burak Çevik, Melodi Özkazanç, Sefa Çelenk

Sahne Amiri: Emre Emin Aravi

Kondüvit: Gökhan Koç

Işık Kumanda: Gökhan Gülcebi, Tamer Şalcı

Sahne Amiri: Emre Emin Aravi

Kondüvit: Gökhan Koç

Işık Kumanda: Gökhan Gülçebi, Tamer Şalcı

Dekor Sorumlusu: Şaban Şeker

Aksesuar Sorumlusu: Burçin Özdemir

Kadın Terzi: Zeliha Özduran

Erkek Terzi: Ramazan Çakır

Perukacı: Ramazan Akbaş

24 Kasım 2025 Pazartesi

Sessizliğin Sınırında: Bir Mim Performansına Eleştirel Bakış

Sessizliğin Sınırında: Bir Mim Performansına Eleştirel Bakış

Mim tiyatrosu, sessizliğin içine gizlenmiş bir çığlık olarak insana dair en kırılgan hikâyeleri aktarabilen özel bir anlatım biçimi sunuyor. İzlediğim performans, zorunlu göçün duygusal yükünü sessizlikten çıkarıyor ve beden dilinin sınır tanımaz gücüyle yeniden şekillendiriyordu. Bazı sahnelerde yoğun duygu yükü tek bir atmosferde sabit kalsa da, performansın bütünlüklü etkisi güçlüydü.

Sahneye bisikletle giriş, oyunun sembolik düzlemini hemen kuruyor.

Sessiz bir atmosferde duyulan tek ritim, pedalın sesi. Kadın ve erkeğin birbirine bağlı ilerleyişi, kader ortaklığını ve yol arkadaşlığını simgeliyor. Bu bağlılık, acının kişisel değil kolektif bir deneyim olduğunu ilk sahnede hissettiriyor. Aynı zamanda bu sahne, göç deneyiminin fiziksel ve sembolik yükünü bir araya getiriyor.

Oyuncuların sözsüz haykırışları, acının ağırlığını bedenle görünür kılıyor.

“Bizim dilimiz acının dilidir; ölümü tattık hep” diye haykıran bedenler, sözcüklerin hafiflettiği duyguyu yeniden ağırlaştırıyor. William Saroyan’ın evrensel acı anlayışı, performansın alt temasını tamamlıyor: “Acı yalnızca bir halkın değil, tüm insanlığın ortak paydasıdır.” Bununla birlikte bazı sahnelerde beden anlatımının tekrar eden motiflerle ilerlemesi, dramatik çeşitliliği hafifçe sınırlıyor.

Göçmenlik teması, bisiklet metaforuyla güçleniyor.

Göçmenlik ve mültecilik, yalnızca çağımıza ait değil; tarihin kırılma anlarında tekrar eden insanlık deneyimleri. Bisiklet, ne tam bir özgürlük aracı ne de yalnızca yük taşıma aracıdır; göçmenlerin sınırlı eşyalarıyla sınırı geçişini simgeler ve kırılgan bir ilerleyişi temsil eder. Rusya–Norveç arasındaki Storskog sınırı, bu kırılganlığı somutlaştırıyor; teller, göller ve akarsularla çizilen sınır, bedenlerde sessiz bir gerilime dönüşüyor.

Performans, izleyiciyi temel bir soruyla baş başa bırakıyor:

“İnsan ne zaman evindedir?”

Göçmenler için ev, geride bırakılan ülke değil; yeni yaşam umudunun ulaştığı son sınırdır. Dilini, kültürünü ve değerlerini öğrenmeye çalıştıkları yer, ancak kabul gördükleri ölçüde “ev” niteliği kazanır. Belki de yanıt şudur:

“İnsan, ancak dili, yakınları ve kimliğiyle birlikte kabul edildiğinde evindedir.”

Mim tiyatrosunun gücü burada öne çıkıyor:

Sessizlik, hikâyeye dönüşüyor ve sözcüklerin açıklayamadığı, cesaretle dile getirilemeyen duygular beden yoluyla aktarılıyor. Bazı sahnelerde duygusal yoğunluğun sabit kalması, anlatının derinleşme imkânını sınırlasa da, performans genel olarak zorunlu göçün ardındaki insanlık hâllerini etkili biçimde iletiyor.

Kadın ve erkeğin iplerinin çözülmesi, yolculuğun sonunda dramatik bir çözülmeye işaret ediyor.

Bu çözülme, sınırın öteki tarafına geçişi simgeliyor ve yol arkadaşlığının zorunlulukla şekillendiğini gösteriyor. Aynı bisiklet üzerinde ilerleyen iki beden, kader birliğinin sembolü olarak öne çıkıyor. Yolculuk sona erdiğinde, birlikte hareket etmenin koruyucu hâli özgürleşmeye bırakılıyor.

Oyuncuların teknik performansı, dramatik anlatımı destekliyor.

Ertürk Erkek ve İrem Melis Topaloğlu, beden ve mimik hâkimiyetleriyle rolleri güçlü bir biçimde taşıyor. Video ve ışık efektleri performansı güçlendiriyor; Ermenice ve İngilizce dış sesler, sessizliği anlam katacak şekilde bedene tercüman oluyor. Arka fondaki su geçişi sahneleri, akarsuların ve derelerin derinliğini etkileyici bir şekilde aktarıyor. Tehlikeli sulardan geçerken de oyuncular hâlâ birbirine bağlı ilerliyor.

Sonuç olarak, sahne önünde ve arkasında bütünlüklü ve etkileyici bir performans sergilendi. Bazı sahnelerde dramatik tekrarlar ve yoğunluk dalgalanmaları gözlenmiş olsa da, genel etki güçlüydü; izleyici sadece ayağa kalkıp alkışlamakla yetiniyor.

İsmail Cem Özkan

 

Displaced

Yazar: William Saroyan

Yönetmen: Ertürk Erkek

Proje Danışmanı: Ozan Ömer Akgül

Proje Tasarım: Özge Ayşegül Fişenk

Seslendirme Sanatçısı: Tara Demircioğlu, Yeğya Akgün

Ses & Efekt Tasarım: Oğuzhan Akalın

Ses & Efekt Operatörü: Sena Tural

Oyuncular: Ertürk Erkek, İrem Melis Topaloğlu, Barış Sezen Sezgin

22 Kasım 2025 Cumartesi

Eşeğin Gölgesi – Bir Absürdün Bugüne Düşen Gölgesi

Eşeğin Gölgesi – Bir Absürdün Bugüne Düşen Gölgesi

Bakırköy Belediye Tiyatrosu, Eşeğin Gölgesi oyunu ile seyircisine prömiyerle merhaba dedi. Oyunu nasıl yazacağım konusunda kafamda birçok alternatif dolaştırdım; ancak en sonunda, oyunu izleme şansı olmayanlara yönelik yazmayı tercih ettim. Sonuçta oyunu izleme şansı olanlar, kendi fikirlerini oluşturacaktır. Önemli olan, gitme imkânı olmayan ve okumayı sevenlere doyurucu bilgi vermek. Nasıl olsa teknik ve akademik tarafını mutlaka birileri yazacaktır…

Oyunun sahnelendiği Bakırköy Belediye Tiyatroları Leyla Gencer Sahnesi (tam adıyla Leyla Gencer Opera Sanat Merkezi), Bakırköy Adliyesi’nin arkasında yer alıyor. Çok güzel, modern bir bina. Beklediğimden daha etkileyici geldi. Binanın yüzünde dev bir ekran karşıladı. İçeri girip salonu görünce daha da şaşırdım. Akustiğe özen gösterilmiş ve sahnenin derinliği gerçekten etkileyiciydi. Sahne adeta salonu kucaklıyordu.

Haldun Taner’in 1965 yılında yazdığı Eşeğin Gölgesi adlı oyunu izleyecektim. Salonda Haldun Taner’in eşinin bulunması, metne ve biçime ne kadar dikkat edildiğini gösteriyordu.

Eşeğin Gölgesi, Türk tiyatrosunda epik tiyatronun ilk örneklerinden biridir. Taner, Samsatlı Lukianos’un bir masalından yola çıkarak batı epik geleneğini Türk ortaoyunu unsurlarıyla buluşturur. Bu nedenle oyun hem yerli hem evrensel bir dile sahiptir. İlk sahnelenişinde “komünizm propagandası” gerekçesiyle soruşturmaya uğramış olması bile, oyunun düzenle ve güç ilişkileriyle kurduğu bağın tarihsel göstergesidir.

Mizah ölmez; zamansızdır ve tüm coğrafyalarda yaşar. Bu oyun da her sahnelendiğinde benzer tepkiler alacaktır. Sonuçta ezen ile ezilen arasındaki dengeler mahkemeler aracılığıyla kategorize edilir ve zamanla absürt davalara dönüşür. Birileri bu durumu kendi lehine çevirir ve aptalların üzerinden günü kurtarır. Para el değiştirir; fakir daha da fakir olur…

Murat Karasu’nun rejisi ve Irmak Bahçeci’nin dramaturgisi, oyunu bugünün siyasal ve toplumsal diline başarıyla taşımış. Metindeki eskimiş kısımlar yerine yerleştirilen yeni dokunuşlar oyunu sanki bugün yazılmış gibi güncel kılıyor. Bu “yenileme”, Taner’in absürd mizahını incitmeden yapılmış. Oyunun akışında çok doğal bir karşılığı var.

Sahnede dönen platformlar yalnızca dekoru değil, zamanı da dönüştürüyor. Her gölge, yeni bir sahnenin ve yeni bir ihtilafın başlangıcına dönüşüyor. Kaos ile düzenin aynı anda var olduğu bu yapı, koreografi ve hareket düzeniyle desteklenmiş. Oyuncuların bedenleri, mimikleri ve ritimleri metnin absürd dünyasını somutlaştırıyor.

Canlı müzik sahnenin iki tarafına yerleştirilmiş. Seyirciden uzak ama gölge altında tamamen kaybolmamışlar. Oyunun akışına uygun, yeniden yazılmış sözlere notalarıyla katkı sunuyorlar.

Sahnenin ortasındaki platform dönüyor; dönmediğinde ise perdelerin hareketi aynı duyguyu veriyor. Perdelere yansıyan ışık gölge oluşturuyor ve her gölge başka bir bölümün hikâyesine atılan ilk adım oluyor. Gölgeler üzerine kurulan olayların saçmalığı, oyuncuların bedenlerinde, mimiklerinde, seslerinde ve hareketlerinde can buluyor. Kaosun olduğu yerde düzenin ne kadar ince düşünüldüğü, hareket ve dans düzeninde açıkça görülüyor. Oyuncuyu görünür kılan kostümünden dekoruna, sesten ışığa kadar her unsur özenle uygulanmış.

Oyunun sonunda gelen alkışlar ve yükselen kahkahalardaki acı gülüşler bunun göstergesi. Yaşadığımız çağın gölgesi sahnede. Sahneden bize ise absürtlük, aradan geçen onca yıla rağmen taze ve dokunaklı biçimde ulaşıyor. Dramaturg, eskimiş olanın yerine öyle parçalar monte etmiş ki, sanki bugün yazılmış gibi duruyor. Geçmişin absürt öyküsü, bugün olmayan bir eşeğin gölgesinde yeniden canlanıyor. Çünkü eşeklerin kökünü kurutan insanlık yerine hiç yorulmayan teknolojiyi koymuş. Ama insanlar için hiçbir zaman “eşek” eksik olmayacak. Eşekler hep bizimle yaşayacaktır.

Oyuncuların hepsi mikrofon taşımakta, ancak bu oyunda akışı bozmaz. Çıplak sesleri sahnede ve en arka koltuğa rahatça ulaşabiliyor. Mikrofon kullanımı yerinde; şarkılarda koro olarak ses çıkışıyla birlikte çalışıyor. Ses efektlerinde kullanılmış ve hiç bir fazlalık yoktu. Gözümü kapatıp oyunu ses ile izlediğimde, sahneden gelen sesi hissettim.

Her çırağın rüyasıdır ustasının rolünü çalıp işyerinin sahibi olmak. Birden zengin olup, kendisine rakip gördüğü ama işbirliği içinde olduğu esnafa caka satmak ister. Berber çırağı Şaban, panayıra gitmek için eşekçi çırağı Mestan’dan bir eşek kiralar. Yolda sıcaktan bunalınca Şaban eşeğin gölgesinde dinlenmek ister. Olacak iş midir peki? Hiç bedelini ödemeden gölgede sefa sürülür mü?

Mestan, Şaban’dan bir akçe gölge bedeli isteyince iki çırak kendilerini mahkeme kapısında bulur. Ama burası Abdalya! Her iş parayla yürür. Mahkeme masrafı dağ gibidir. Kadılar meseleyi uzattıkça uzatır. Mahkemelerin önünde bekleyen avukatlar ve mahkemede görevli olanlar, açılacak davaların peşindedir. Sonuçta onların çorbası bu bürokratik kağıtların üzerinden kaynar…

Eşek davası sermaye sahiplerinin isteğiyle büyüdükçe büyür; yayıldıkça yayılır. Yüksek mahkemeler, medya ve siyasi partiler işe karışır. Koca ülke karpuz gibi ortadan ikiye ayrılır. Yarısı Eşekçi, yarısı Gölgeci Abdalya halkı. Tarafsız olmak mümkün değildir. Halk işi gücü bırakıp kavgaya tutuşur. Asıl önemli mevzular unutulur.

Sonunda Şaban’ın haklı olduğunu söyleyenlerle Mestan’ın haklı olduğunu savunanlar arasındaki kutuplaşma Abdalya’yı ikiye böler. Siyasi partilerin adı bile “Eşekçiler” ve “Gölgeciler” olarak değişir. Oyundaki tek mantıklı kişi olan ve kırmızı atkısıyla dikkat çeken karakter, akla uygun cümleleri yüzünden tepki çeker. Her zaman olduğu gibi “vatan haini” ilan edilir ve toplumdan dışlanır.

Reji, Taner’in taşlamasının bugünkü Türkiye’ye nasıl kolayca oturduğunu seyircinin yüzüne çarpıyor. Kutuplaşma, adaletin ticarileşmesi, absürd davaların büyütülmesi, medyanın manipülasyonu ve siyasetin toplumu ikiye ayırma iştahı… Tüm bunlar oyunun bugün hâlâ neden canlı olduğunu açıklıyor.

Salonun Bakırköy Adliyesi’nin hemen arkasında bulunması, tesadüf değilse zekice bir ironi. Tesadüfse bile hayatın mizah anlayışı Taner’inkiyle aynı!

Eşeğin Gölgesi, zamansızlığını koruyan bir klasik. Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nun bu sahnelemesi metnin politik mizahını bugüne yeniden kazandırmış. Hem teknik hem yorumsal olarak güçlü bir iş ortaya koymuş. Seyircinin kahkahalarının altındaki acı gülümseme, oyunun her dönem taze kalmasının en net göstergesi.

Eşek ölürse gölgesi olmaz. Gölgesi olmayanın davası da olmaz… Ama görünen o ki, biz gölgelerle kavga etmeye devam edeceğiz.

İsmail Cem Özkan

 

Eşeğin Gölgesi

Yazan: Haldun Taner

Yöneten: Murat Karasu

Dramaturg: Irmak Bahçeci

Yönetmen Yardımcısı: Ercan Koçak, Özge Çatak

Dekor Tasarımı: Ali Yenel

Kostüm Tasarımı: Ayçin Tar

Müzik: Tolga Çebi

Hareket Düzeni: Cihan Yöntem

Yardımcı Hareket Düzeni: Utku Demirkaya

Işık Tasarım: Cem Yılmazer

Söz Yazarı: Faruk Üstün

Reji Asistanı: Arda Güleryüz

Teknik Ekip:

Sahne Amiri: Seval Özdemir

Sahne Tekniği: İsmail Hakkı Alev, Faruk Sayın, Bekir Çakıcı

Aksesuar: Orhan Yıldız/ Muhammed Ali Alışkan

Kostüm: Filiz Kaplan/ Burak Kayık

Işık: Güner Şen/ Bahadır Veznedar/ Hüsamettin Özdemir

Ses Efekt: Erdal Tok, Hakan Gületınmaz, Hakan Barut, Fahri Karaca

Orkestra: Uğur Çerkezoğlu, Melih Yüzer, Aykut Yıldırım, Ersin Toz, Adem Elkaya, Ebru Mine Sonakın

Oyuncular: Alper Altuner, Ali Kil, Arda Akyüz, Ayşe Demirel, Bulut Akkale, Burak Dur, Can Esmeray, Doğuş Can Uzun, Eda Özdemir, Emre Koç, Ercan Koçak, Gözde Ayar, Kadir Hasman, Murat Şenol, Nazan Koçak, Özge Çatak, Sevda Karabulut, Zeyno Eracar

 

20 Kasım 2025 Perşembe

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Doğadan Kopan İnsan ve Zehirle Kurulan Yeni Dünya

Alüminyum fosfat bir aileyi ortadan kaldırdı… İnsan, kendi dışında canlıların aynı ortamda yaşamasını kendisine tehdit olarak görmüş ve onları yok etmek için her türlü aracı, silahı ve zehri geliştirmiştir.

İnsan, kendisini doğadan koparırken, doğada var olanların kendi yaşam alanında bulunmasını bir biyolojik silah gibi algılıyor; onlara karşı düşmanca bir hukuk, daha doğrusu hukuksuzluk, işletiyor: “Olanı imha et, bir daha bulunmasın” diyerek bir tür soykırıma girişiyor.

Doğadan kopuş yalnızca fiziki değil; insanın kendisini bütün canlılardan üstün gören zihinsel bir evrilişidir. Bu zihinsel kopuş, sonraki tüm şiddetin temelini oluşturur.

İnsanların böcekler, fareler, akreplerle savaşı yeni değildir. Orta Çağ’ın büyük salgınlarının hayvanlardan bulaştığına inanılan dönemlerinde, vebalılar için adalar oluşturulmuş; toplumdan dışlanan bu insanlar için ayrı mezarlıklar yapılmıştır. Ölüme terk edilen bu kitleler, savaş zamanlarında karşı tarafın kale surlarını aşmak için bile kullanılmış; su kaynaklarına atılarak vebanın korunaklı şehir içine yayılması amaçlanmıştır.

Böcekler ve hastalıklar hem korku hem de savaş aracı olarak kullanıla gelmiştir.

Tarih boyunca korku, çoğu zaman bilginin yerine geçti; hastalıkların kaynağı anlaşılmadıkça her canlı potansiyel düşman sayıldı.

Bugün laboratuvarlarda biyolojik silah çeşitliliği artmakta; barış zamanında bile bu silahların toplum içinde ne kadar sürede, ne kadar alanı etkilediği üzerine testler yapılmaktadır. Bir anda, hiç bağlantısı olmayan bir coğrafyada ölümler artabiliyor. Ölümlerin Allah’tan geldiğine inananlar için tek çare dua etmek gibi görünürken, bu ölümleri silah olarak kullananlar için her ölüm bir veri, bir ölçüm, bir deney niteliği taşıyor.

Böcekler bir anlamda silahtır; çünkü doğadan kopan insan, kendi ölümünü yine doğadan kopararak yok ettiği canlılardan devşirdiği yöntemlerle hazırlamaktadır.

Modern dünyada ölüm bile rastlantı olmaktan çıktı; hesaplanan, ölçülen, izlenen bir olguya dönüştü. Bu da insanı yalnızca kurban değil, aynı zamanda veri hâline getiriyor.

Büyük şehirlerde böceklerden kurtulmak için kontrolsüz bir savaş yürütülüyor. Geçmişte ülkemizde satışı serbest olan, ancak Amerika’da yasaklanan fare zehirleri uzun süre yaygın biçimde kullanıldı. Bu kullanımın ardından Alzheimer hastalığının ülkemizde belirgin biçimde arttığını bugün yaşayarak görüyoruz. Söz konusu zehirlerin ciddi yan etkileri vardı; ancak yakın zamana kadar evlerin salonlarına, odalarına, mutfaklarına, kilerlerine bırakılarak solunması kaçınılmaz hâle getirildi. Hepimiz farkında olmadan o gazların kurbanı olduk.

İnsan, kendisini koruduğunu sandığı her müdahalede aslında görünmez bir bedel ödüyor; bu bedelin ne olduğunu ise çoğu zaman yıllar sonra fark ediyor.

Yaz aylarında bizi sinir eden sivrisinek vızıltısı, birçok salgın hastalığın da habercisi olabilir. Steril ortamda üretilmiş sivrisineklerin barış zamanında bile insanları öldürmek için kullanılabildiği bilinirken, sivrisineği yok etmek için üretilen ilaçlar devasa bir pazar oluşturmaktadır. İlaç firmaları ürettikleri zehirleri “etkisiz hâle getirmek” bahanesiyle oda spreyi ya da vücut spreyi şeklinde tüketiciye sunmaya devam ediyor.

Piyasa, tehdidi yok etmeye değil; tehdidi sürekli kılarak kârı büyütmeye odaklanır. Sorun çözülmez, yalnızca satın alınabilir hâle getirilir.

Kapitalist dünyada hayvanlara ya da insanın hoşuna gitmeyen diğer canlılara karşı kullanılan her araç bir piyasa ürünüdür. Bu rahatsızlıklar, birilerinin kasasını dolduran bir ürüne, bir pazarlama stratejisine ve bir PR çalışmasına dönüşüyor.

Doğadan kopan insan, doğanın canlılarını kendisinden uzaklaştırırken; onların yokluğuyla şekillenen yeni ekosistemde, yine o canlılara karşı geliştirilen ürünlerle yeni bir tüketici kitlesi yaratıyor. Bu kitleyi sürekli ve istikrarlı biçimde hasta ederek yeni ilaçlara ihtiyaç duyar hâle getiriyor; depolardaki üretilmiş ilaçlar tükenene kadar da insanların çaresizliğini izleyerek para kazanmaya devam ediyorlar.

Böylece insan, hem av hem avcı, hem üretici hem tüketilen hâline gelir; modern düzenin en büyük ironisi budur.

Alüminyum fosfat, Nazi rejimi döneminde insanların duş odalarına alınıp suyla karıştırılarak Yahudileri, Çingeneleri, komünistleri ve ötekileştirilen tüm grupları boğmak için kullanıldı. Duş yaptığını sanan insanlar, bu karışım nedeniyle nefessiz kalarak hayatlarını kaybettiler. Bugün Naziler yok belki, ama onların mirasını devralanlar hâlâ görev başında.

Bir insanın ya da bir böceğin ölmesi arasında onlar için fark yok; sonuçta öldürmek amacıyla üretilmiş bir zehir işlevini yerine getiriyor. Bizler ise ya ölerek ya da muhtaç hâle getirilip sağlık sistemine bağımlı bırakılarak, sahip olduğumuz tüm birikimlerin elimizden alınmasını gözyaşlarıyla izliyoruz.

Belki de en acı soru şudur: İnsan kendi yarattığı zehirden kaçabileceğine gerçekten inanıyor mu?

İsmail Cem Özkan

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Karanlık Bir Aynaya Bakmak: Epstein Dosyası ve Düzenin Görünmeyen Yüzü

Bugünlerde Epstein dosyası yeniden gündemde. Trump’tan Putin’e uzanan bağlantılardan, çeşitli karanlık yapılardan ve bu ilişkiler ağına dahil olduğu iddia edilen güçlü isimlerden söz ediliyor. Skandalın büyüklüğü, yalnızca adları geçen kişilerden değil, bu kişilerin temsil ettiği güç merkezlerinden kaynaklanıyor.

“Epstein” soyadının kökenine baktığımda ilginç bir detayla karşılaştım. Almanya’nın Hessen eyaletinde yaşayan Yahudilere zamanında “Epp” denirmiş; yani “Hessen kökenli Yahudi.” Yahudi Soykırımı Müzesi’nde Hessen’de yaşanan soykırım dönemine, gettolara ve Nazi öncesi tarihsel sürece dair anlatıları okuduğumda, bölgenin tarihinin ne kadar katmanlı olduğunu görmüştüm. Fırsatını bulan birçok Yahudi’nin yeni dünyaya göç etmesi de bu tarihsel arka planın bir parçası. Hessen, Almanya’nın en zengin bölgelerinden biridir; finansın kalbi olarak bilinen Frankfurt da hem ekonomik hem teknolojik açıdan Avrupa’nın en önemli merkezlerinden biridir.

Amerika’ya göç eden Almanya kökenlilerin yıllar içinde bir buluşma ve dayanışma kültürü geliştirmesi şaşırtıcı değildir; sonuçta gurbet, insanları birbirine yaklaştırır. Zamanla ekonomik güç arttıkça kaygılar azalır, zevkler ve tüketim ön plana çıkar. Bu tüketim çılgınlığı kimileri için bir kariyer, kimileri için bir kazanç kapısıdır. Ancak büyük para akışlarının devletten tamamen bağımsız olması beklenemez; devletler, eğer varlıklarını korumak istiyorlarsa, kara para ve organize suç ilişkilerini izlemek zorundadır.

Epstein dosyası da tam bu noktada karşımıza çıkar. İddialara göre, soruşturmanın işaret ettiği karanlık ağın içinde devlet kurumlarının ve istihbarat yapılanmalarının kesiştiği alanlar bulunuyor. Amerika’da etkili olmak isteyenlerin önce lobicilerle temas kurması gerektiği söylenir; işte tam bu temas noktaları, güç ilişkilerinin en çok tartışıldığı yerlerdir.

Bu nedenle dosya, dini, dili veya rengi ne olursa olsun kapitalizmin sert yüzünü görmek isteyenler için çarpıcı bir örnek sunuyor. Gücün, paranın ve nüfuzun birleştiği kapalı ortamlarda insanlık dışı suçların nasıl zemin bulabildiğini gösteriyor. Nitekim güç, para ve kapalı ağlar bir araya geldiğinde adalet mekanizmalarının zayıfladığı tarih boyunca defalarca görülmüştür.

Epstein, yalnızca ABD’ye özgü bir mesele değildir; dünyanın dört bir yanında görülen bir yapısal sorunun adıdır. Elit ağları, lobicilik düzenleri, finans-siyaset ilişkileri ve cezasızlık kültürü… Kapitalizmin denetimsizliğe sürüklendiğinde parayı yücelttiği ve bunun ahlaki çürümeyi kaçınılmaz kıldığı bu dosyada çıplak bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Tüm bu tablo, aslında tekil bir skandaldan çok daha fazlasını işaret eder: Dünyanın üzerinde döndüğü düzenin, vitrinde sunulanla gerçekte işleyen arasındaki uçurumu. Epstein dosyası çoğu zaman bir “istisna” gibi anlatılsa da, güç yapılarını yakından inceleyenler için son derece tanıdık bir manzaradır. Bu olay, devletlerin, finans çevrelerinin ve elit ilişkilerinin bir noktada nasıl iç içe geçtiğini, hukukun ise çoğu zaman kapı eşiğinde bırakıldığını gözler önüne seriyor.

Bu nedenle mesele, yalnızca kimlerin adının geçtiği değildir. Asıl mesele, gücün denetlenmediğinde nasıl bir karanlık üretebildiğidir. Tarih boyunca farklı rejimlerde, farklı coğrafyalarda değişmeyen tek şey şudur: Gücü paylaşanların kurduğu kapalı dünyalar, en sonunda toplumun en savunmasız kesimlerini hedef alır ve en derin yaraları da onlara açar.

Epstein dosyasının önemi de buradadır. Bir dönemin değil, bir zihniyetin; bir kişinin değil, bir düzenin aynasıdır. Kapitalizmin, devlet mekanizmalarının ve elit ilişkilerinin karanlıkta buluştuğu bu zemin, yalnızca Amerika’nın değil, tüm modern dünyanın yüzleşmesi gereken bir gerçektir.

Sonuçta ışığın değeri, karanlığı ne kadar aydınlattığıyla ölçülür. Epstein dosyası da karanlığın nerede biriktiğini gösteren ender anlardan biridir. Onu anlamak, sadece bir skandalı değil, bütün bir sistemi okumak için bir fırsattır.

İsmail Cem Özkan

18 Kasım 2025 Salı

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

Kiralanan Dünya: Geleceği Bile Kiraya Veren Sistem

“Mülksüzleştirme” kavramını da kapitalistler, tıpkı birçok başka kavram gibi, sosyalistlerin elinden alıp kendi çıkarlarına uygun biçimde yeniden tanımlamayı başardılar. Bir zamanlar mülk sahibi olanların ellerindeki varlıklar çeşitli mekanizmalarla geri alınırken, bireyler giderek kiracı konumuna indirgeniyor; kirasını ödeyemeyenler ise icralık hâle sürükleniyor.

Geçmişte bir bilgisayar satın aldığınızda, yazılımların kullanım hakkını bir kez alır ve neredeyse “ömre yayılan” bir süre boyunca özgürce kullanabilirdiniz. Yeni versiyonlar çıktığında bunlar bir seçenekti; mülkiyetin kendisi ise tartışmasız biçimde satın alan bireye aitti. Ancak zamanla bu düzen değişti. Yazılımlar artık “sahip olunacak ürünler” olmaktan çıkıp “süreli kullanım” hakkına dönüştürüldü. Abonelik modeli, mülkiyetin yerini tamamen aldı; kalıcı kullanım hakkının yerini “kiralanmış işlevsellik” aldı.

Bu dönüşüm yalnızca dijital ürünlerde kalmadı. Ulaşım sektöründe bile aynı mantığın işletilmeye başladığını gördük. Eskiden uçak biletlerinde “last minute” vardı; son dakikada en ucuza uçma imkânı. Bugün ise tam tersine, en son biletini alan en pahalı uçan yolcudur. Havayolu şirketleri, kendilerine ihtiyaç duyan yolcunun yerine, uçmak zorunda olan yolcuya yöneldi. Uçuş boyunca koltuğu size kiralıyorlar; seyahat bittiği an o koltuk artık bir başkasının oluyor.

Böylece dünyaya gelen her birey, kapitalist sistem açısından muhtaç, sürekli borçlandırılabilir ve kiraya mahkûm bir müşteri hâline getiriliyor. Mülk edinmek yerine kiralamak dayatılıyor; ömrünüz sona erdiğinde de “sahip olduğunuz” şeyleri yakınlarınıza devretme imkânınız giderek azalıyor. Bu sürecin doğal sonucu, miras kavramının aşınması—hatta uzun vadede tamamen ortadan kalkması—olacaktır.

Çocukluğumda oynadığım “Monopoly” oyununu hatırlıyorum. Bu oyunda en avantajlı olan, aslında en çok parası olan değil; kontrol edebildiği alanlar üzerinden kullanım hakkı için bedel talep edebilen oyuncuydu. Oyunun sonunda mutlaka biri kazanır ve o kişi oyunun “tröstü” hâline gelirdi. Tröst her şeyi belirler, hâkimiyet kurar; parası bitip kirayı ödeyemeyen oyuncu oyundan çekilmek zorunda kalırdı. Geriye kalanlarla oyun devam ederdi. En çok parası ve mülkü olan, yani tröstleşmiş oyuncu, oyunun mutlak hâkimi olurdu. Kapitalizm ise bugün, küreselleşme adı altında tam anlamıyla tröstleşme sürecine girmiş durumdadır. Sonuçta, oyundan çıkan için mülkiyet fiilen ortadan kalkar.

Kapitalist düzenin bugünkü biçimi, mülksüzleştirmeyi yeni bir seviyeye taşıdı. En zengin olanın toprağını, alanını, sahip olduğu imkânları ancak parası yetenlerin kullanabildiği bir düzende; mülksüzlerin sığınacağı son yer çöplükler olacaktır. En sonunda nefes alıp verenlerin ekmeklerini kazanabileceği tek alan, sistemin dışına itilmişlerin birbirine tutunduğu o çöplükler kalacaktır. Kapitalizm, sadece mülkü değil, geleceği dahi kiralanabilir bir hizmete dönüştürmektedir.

Ancak tarih bize gösterir ki her tröst, her sermaye birikimi, bir noktadan sonra kendi çelişkilerinin altında ezilir. Kapitalizm, mülkiyeti tekelleştirdikçe; mülksüzlerin sayısını, öfkesini ve örgütlü gücünü de büyütür. Bugün çöplüklere itilmiş gibi görünenler, aslında yarının yeni dünyanın kurucu sınıfıdır. Çünkü üretimin gerçek taşıyıcısı mülksüzlerdir; mülkiyet tröstlerin elinde birikir, fakat yaratılan değer onların değil, çalışan milyonların emeğinin ürünüdür.

Ve bir gün, kiralanmış hayatların zincirine vurduğu bu kitleler, kendi ortak çıkarlarının bilincine vardığında, tröstlerin üstüne kurduğu iktidarı süpürüp atacak güce sahip olacaktır. Kapitalizmin sonunu hazırlayacak olan şey, işte bu büyüyen çelişkidir: Bir yanda her şeyi kontrol ettiğini sanan azınlık, diğer yanda her şeyi üreten ama hiçbir şeye sahip olmayan çoğunluk.

Sonunda o çöplükler, sistemin dışına atılanların değil; sistemin kendisinin çürüme alanı hâline gelecektir. Mülksüzler, bir kez ayağa kalktığında, kiraya mahkûm edilmiş bir dünyayı değil; ortak emeğin ortak mülkiyetini temel alan yeni bir toplumu kuracaktır. Ve gerçek gelecek, işte o gün kiralanmaktan çıkıp yeniden halka ait olacaktır.

 

İsmail Cem Özkan