Otele Hoş Geldiniz, Çıkışınız Nehirden
Nehirlerle çevrili, yosunların her şeyi teslim aldığı,
kasvetli bir yerde otel işleten anne ve kızı Martha, otellerine gelen
müşterilerini öldürerek, onların paralarına el koyarak hayatlarını düzenlemek,
sürekli tasarladıkları deniz kenarında, kumların ayakları yaktığı yerlerin
özlemi içindedirler. Son bir zengini öldürdülerse, o hayallerine
kavuşacaklardır.
Bir gün otellerine bir müşteri gelir; gelen aslında geçmişi
ile barışmak isteyendir. Oteli işleten anne ve kızı, aslında çocukken terk
ettiği ailesidir. Jan, tereddüt içindedir; nasıl açıklayacaktır onlara,
bilinmeze doğru adımını atarken nasıl bir yol izleyeceğini bilmemektedir.
Olayların akışına göre davranacaktır. Eşi Maria ise bu plansız işe karşıdır;
neden ailesine açılması konusunda çekingenliğini sorgulamaktadır… İstemez ama
Jan, her şeye rağmen geri dönülmez yoldadır.
Otele kayıt yaptırmak için lobide beklerken tereddütleri
sözlerine ve davranışına yansımaktadır… Tek başına otele yerleşecek ve geride
bıraktığı ailesi ile yüzleşecek ve barışacaktır belki…
Varoluş sorgusudur öykünün konusu. Elbette Camus, kara
mizahın her unsurunu ustalıkla kullanır; okuyucusunu ve sahnede bizi olaya
yabancılaştırır. Jan yabancıdır; geçmişten gelen değil, yeni bir müşteridir.
Martha için hayallerine giden bir hedeftir. O hedefi öldürecek ve sonra nehrin
soğuk ve derin sularına atacaktır, tıpkı geçmişte yaptıkları gibi...
Annesi ise bu sefer isteksizdir, yorgundur; Martha ile
çatışma halindedir. Bu sefer son olacaktır ama o sona adım atmakta
zorlanmaktadır. Yılların birikimi bıkkınlık, çaresizlik ve kabul ediş vardır;
kızı gibi beklentisi yoktur.
Martha yirmili yaşlarda, henüz bir erkek ile birlikte
olmamış, bu kasvetli yerde yaşamak ve yaşlanmak istememektedir. Dışarıdan bakan
için ergen kız ile annesinin çatışmasından bahsedildiğini düşünebiliriz;
sonuçta o, kalıbına sığmayan, hayallerini gerçekleştirmek için her şeyi göze
almış, hatta annesi ile çatışmaktan çekinmeyen isyankârdır…
Gelen zengin müşterinin olması zorunludur. Kim olduğu önemli
değildir; gelen kim olursa olsun, müşteri olduğu için yabancıdır…
Olaylar öyle bir kurgulanır ki, bize absürt gelen o
yaşananların bir trajedi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz…
İzlediğim oyunda öncelikle dekordan bahsedeyim: S harfinin
yere çizilmiş gibidir. Açık alanlar kapıdır. Girişler ve çıkışlar bu alanlardan
olmaktadır. Ön taraf lobi, müşteri kabul yeridir. Arka taraf ise birinci
kattaki odadır.
O mekânlar oyun ilerledikçe kafada somutlaşıyor. Başlangıçta
neden orada bir eşyanın olduğu, neden eğimli uzun bir şeyin arka tarafta, bir
masanın giriş bölümünde, bir taburenin kapının yanında durduğunu kafamızda
somutlaştıramıyoruz; çünkü soyut şeyler, olayın akışında somutlaşacaktır.
Gizem aslında dekorun içinde başlıyor…
Işık tasarımı ise ön taraf ve arka taraf üzerine iki bölüm
üzerinden düşünülmüş; kırmızı ışık ile olayın nerede geçmediği belirlenmiştir.
Aydınlık bölüm, öykünün anlatıldığı alandır. Geçişler iç içedir.
Lobide anne ve kızı konuşurken, ağabeyleri, oyunda daha çok
kardeş diye tercüme edilmiş şekilde, odada kaderini bilinmezlik içinde
beklerken, onu hayali iletişim kurmak için kanal açmak için uğraşmaktadır…
Beklenti, anın duygusu ve başına geleceklerden habersiz bir
gencin, ölümü tasarlamış kız kardeşin bir fincan çay ile yanına gitmesi ve
sözde sipariş edilmiş olan çayın sunumudur…
Sipariş etmediği ama geleni çevirmek yerine bunu konuşmak
için fırsata çevirmeye çalışan Jan’ın çaresiz son çabası ve çayı kabul edişi…
Müzik oyunun başlangıcında ve sonunda var. Bir de sanırım
ben kaçırdım; ceset taşındığında mevcut olduğunu sonradan öğrendim. Oyun
boyunca müzik yoktur.
Kısaca seyirciyi, oyunun akışına dahil eden bir uyarıcı
yoktur. 90 dakika boyunca sahneden sadece sahnede rol alan oyuncuların sesi
gelmektedir. Boşluk yok gibidir. Bir sahne bittiğinde diğeri, seyirciye
düşünme, yorumlama fırsatı vermeden, seyircinin üzerine cümleler
fırlatılmaktadır. Her cümle başka bir kurgunun, trajedinin parçasıdır.
Ölüm gelmektedir ama biz, ölüme karşı çaresizce izlemek ile
yetiniyoruz. Ölüm yabancıdır, hayaller ise gerçek!
Martha rolünde Gülsefa Dede, oyunun başlangıcında öne
çıkmasa da ilerleyen zamanlarda, özellikle tek başına yaptığı tirat ile sesi ve
vücudunu kullanımı ile öne çıkıyor; zaten oyunun büyük bir bölümündeki akışı da
o belirlemektedir. Yönetmenin tercihi, Gülsefa Dede’yi diğer oyuncuların önüne
daha görünür kılıyor.
Anne rolünde Özgür Oktay ise o bezgin, isteksiz, hayatın
sonuna gelmiş, artık beklentisi kalmamış bir çaresizliği, çevreden kaynaklanan
o yosunların içinde kendine alan açmış gibidir. Ölenin oğlu olduğu gerçeği ile
yüzleştiğinde ise: "Özgürlüğümü yitirdim. Cehennemin başlangıcı bu."
diyerek nehrin o karanlık sularına doğru gider.
Oyun içinde çokça kullanılan yoğun duman efekti, bölümler
arasında geçiş ve nehrin o sisli halini sahneye taşır… Ölümün sessizce
ifadesidir bir anlamda…
Jan rolünde ise Nejdet Serkan Sadıkoğlu, üstüne rolü en iyi
şekilde verdiğine sahnede şahitlik ettik. Hem sesi hem de durumlara uygun vücut
dilini kullanımı başarılı...
Jan’ın eşi Maria rolünde ise Hatice Tezcan, kendisini daha
fazla ölüm sonrası odadaki kız kardeşi ile yüzleşmesinde ortaya çıkıyor;
başlangıçtaki endişeli eş rolünden, endişesinin gerçekleşmesi ve sonrası sürecinde
kız kardeş ile yüzleşilmesi… Ben başarılı buldum…
İhtiyar uşak, sahneden bir sağa, bir sola giden, sessizdir.
Önce kim olduğu sorgulatan biri. Hiçbir iz yoktur, gizemlidir. Gizemini oyunun
ilerleyen bölümlerinde Martha açıklaması ile öğreniriz. Konuşmayan ama gerek
olduğunda sesini ortaya çıkarandır… Cinayetlerde anne ve Martha’nın
yardımcısıdır…
Lefkoşe Belediye Tiyatrosunun bu oyununu İstanbul’da izleme
şansına ulaştım. İlk defa Kıbrıs’tan gelen oyuncuları izledim. Kıbrıs Türkçesi
ile mi sahneye koyacaklar diye bir beklenti ile gittim ama Kıbrıs TV
programlarında olduğu gibi İstanbul Türkçesi konuşuluyordu…
Kıbrıs’ta birçok sorun yaşanmaktadır; o sorunların içinde
tiyatrolar bir nefes alma alanıdır. İyi ki tiyatro var. Tiyatro, insanlık
birikiminin süzülmüş halinin sahneden izleyiciye sadece bir bölümünün
yansımasıdır.
İnsanlık sanat ile ilerlemiştir. Tek tip düşünceye, tek tip
yaşantıya karşı her zaman tiyatro var olacaktır; çünkü tiyatro, toplumlara ayna
olurken, aynı zamanda var olanın absürt halini seyirciye aktarmasıdır…
İsmail Cem Özkan
Yanlışlık (Lefkoşa Belediye Tiyatrosu)
Yazar: Albert Camus
Çevirmen: Ayberk Erkay
Yönetmen: Nehir Demirel
Dekor & Kostüm Tasarım: Özlem Yetkili
Işık Tasarım: Salih Kanatlı
Müzik: Hüseyin Kırmızı
Afiş Tasarım & Fotoğraf: Umut Ersoy
Dekor & Kostüm & Reji Asistanı: Ali Moda
Işık Uygulama: Fırat Çelik
Müzik & Efekt Uygulama: Mehmet Eseri
Oyuncular: Özgür Oktay, Gülsefa Dede, Nejdet Serkan Sadıkoğlu,
Hatice Tezcan, Barış Refikoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder