Aday adayları ne yazık ki parti başkanın ağzına bakıyorlar!
Yerel yönetimler seçimleri yaklaşırken aday adayları da kendilerini açıkladılar ama esas açıklama parti genel başkanından gelendir. Partinin belirlediği adaylar seçimlere katılmaya hak görülüyor, yoksa adayların kendilerini açıklamaları o kadar bu koşullarda önemli değildir.
Adaylar kendilerini açıkladılar ama adayları açıklayacak genel başkanın gözüne girebilmesi içinde bir çok yeteneğinin ve başarılarının olması şarttır! En büyük başarı bence başkanın yakın çevresine sızmak ve onun aracılığı ile başkan ile birkaç etkinliğe katılmaktır. Bu sayede oluşacak parti içindeki kamuoyu sayesinde aday adayı olanın adaylığa bir adım daha yakınlaşması anlamına gelmektedir.
Ülkemizin her noktası değerlidir ve önemlidir, hiç birini diğerinden ayıramayız. Yerel seçimler her bir noktaya hizmet götüreceklerin seçilmesi demektir. O yüzden her aday enine boyuna araştırılmalıdır ve adaylar desteklenirken hizmet verebilecekler seçilmelidir. Kısaca kişinin sözüne, giydiği elbisesine ve çevresine verdiği imajına bakmamak gereklidir. Geçmişinde yaptığı işlere bakmalıdır. Yerel yönetimde neler yapmış, sosyal mi, hangi toplumsal olayda rol almış, gelecek için projeleri var mıdır?
Yerel yönetimleri genel seçimlerden ayıran en büyük özellik, hizmet vereceklerin temsilci olarak değil, direkt seçimidir. Demokraside en önemli olan şey hizmet verecek kişiye güven duygusu verilmesidir. Aday kendisini aday olarak ilan etmesi önemli değildir. Adayı, kendi aday olarak görmek ve onu desteklemek önemlidir, çünkü nasıl bir gelecek istediğine dair bir tercihtir. Tercihlerimiz; sosyal, adaletli, sokakların engellilere göre düzenlenmesi, onlar için ve çocuklar için özgür olmasıdır. Hizmeti sadaka ya da rüşvet olarak alma yerine, hakkın olduğun için alacağın bir yerel yönetimdir. Bir sorunun olduğunda, sorunu direkt ulaştırabileceğin, kapısını çaldığında konuşabileceğin bir yönetim ve yöneticidir. Karar mekanizmasında danışılan biri olabileceğin bir anlayıştır. Her bireyi ilgilendiren kararlarda referandum yapmaktan çekinmeyen bir anlayıştır. Siyasi görüş ayırım yapmayan, partizanlığa son veren anlayışın hakim olacağı bir düzendir. Hizmet veren firmalar için yapılan ihaleler, kamuoyu önünde ve denetime açık olacağı bir anlayışın yerleşeceği yerel yönetim istemek en doğal hakkımızdır.
Uzun süredir tanıdığım ve geçmişi, duruşu ile örnek bir insan olan Avukat Ali Yıldırım Ankara Çankaya’dan CHP’den aday adaylığını koymuş olduğunu basın aracılığı ile duydum. Ali Yıldırım, diğer adaylardan farklı olarak nasıl bir belediyecilik anlayışı içinde bu göreve talip olduğunu yazdığı yazılar ve afişler ile seçmene duyurmuştur. Aynı yerden aday adayı olan yine dost ve gazeteci Yüksel Işık ismi öne çıkmaktadır. İki güzel insan aynı yerden aynı görev için aday olması benim için şaşırtıcı olmuştur… Bu iki değerli insan Çankaya’da yaşayanlara hizmet için aday olmuştur. Kırşehir’den CHP’den Yıldırım Kaya aday olmuştur. DSP’den Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanlığına Prof.Dr Yılmaz Büyükerşen aday olmuştur. Ankara Büyükşehir’den aday bellidir. İstanbul aday adaylar bellidir, Ercan Karakaş ne yaptığı ve ne yapabileceği belli olan dürüst bir politikacıdır, İstanbul’a Karakaş yeni bir yön verebilir diye düşünüyorum. Kim hizmet verebilecekse onu seçin, yerel seçimler hizmet veren adayların desteklendiği bir seçim olmalıdır. DSP Adayı Üsküdar Belediye başkan adayı Levent Kırca desteklenmedir. O sanatçı kimliği ile Üsküdar’a yeni bir kimlik kazandırabilir. O yüzden kim hizmet vermeye adaysa onu seçin. AKP korkusuna kapılmadan, kötünün iyisi diye oy veremeyin. O düşünce ile verdiğinizde sonuç ortadadır. Parti ayrımı yapmadan, laik, çağdaş, demokrat ve hizmet verirken ayrımcılık yapmayanı seçin. Aklıma gelenleri yazdım, bağımsız adaylardan da olabilir, çatı partisinden de olabilir, kim hizmet vereceğine güveniyorsanız onu seçin. Liste yapmaya kalkarsak bu yazının sonu gelmez, umarım seçimlerde hizmet verebilecekler seçilir.
Aday adaylarını, aday olarak belirleyen yine parti başkanı olacaktır. Ne yazık ki, bizler parti başkanına adayımızın yanında olduğunu belirtmek ile yükümlüyüz. Bunu sözlü olarak değil de, sandık başında seçime gidecekleri oylarımız ile belirlemiş olsaydık. Parti başkanın açıklamasını beklemiş olmasaydık. Adayı seçim kurulu şeffaf bir şekilde oyların sayımı sonucunda açıklamış olsaydı.
Demokrasilerde seçmen aday adaylık sürecinde kendi adayını seçer ve değişik görüşteki adaylar ve partiler seçim sürecinde kendi seçmeni ve projeler ile karasız seçmeni kendi yanına çekmek için mücadele edebilirdi. Demokrasimiz ne yazık ki çağdaş demokrasilerde olduğu gibi değildir, eksik yönleri sayesinde çağdaş ve medeni ülkeler seviyesinden çok uzağız. Umarım bir gün parti başkanlarının belirlediği adaylar değil de, seçmenin belirlediği adaylar kendi aralarında hizmet için yarışırlar.
18 Ocak 2009 Pazar
15 Ocak 2009 Perşembe
Yemekteyiz!
Yemekteyiz!
‘Yemekteyiz’ programı ülkemizde izlenme rekoru kırıyormuş, bende oturup izleyeyim dedim. Neden kırıldığını izledikten sonra kendimce yorumladım. Kamera önünde programa katılanlar dedikodu yapıyorlardı, sonra dedikodu yaptıkları kişinin yüzüne gülüyorlardı. İşte ülkemin insanı! Masadan kalkan kim olursa olsun, onun arkasından konuş, üstelik tanımadan!
Yemekteyiz programı bir standardı içinde barındırıyor. (Program yurtdışından ithal edilmiştir, çünkü yurtdışında da değişik ülkelerde benzer programlar var. Son yıllarda yurtdışından program alıp, bize uyarlamak moda oldu. Düşünmeden ithal et, ‘garantili’ rating listesine gir!) Çatal şöyle olacak, şurada duracak. Tabaklar şöyle konulmalı gibi bir sürü kural. Kim belirlemiş bu sofra kültürünü? Elbette köylü Mehmet ağa değil, dışarıda bir kültürün ürünü olarak doğmuş ve gelişmiş. Bizim için yabancı bir durum. Yabancı olduklarımıza ne kadar çabuk alıştık ve benimsedik. Hatta o kadar benimsedik ki, kendi ulusal değerimiz ilan ettik. Kuru fasulye öyle olmadı mı? Milli içkimiz olan rakımız, o kadar çok milli değerimiz var ki, çoğu bize ait değil! Olsun, milli oldu ya, onları savunmak can borcumuzdur.
Yemekteyiz programı milli yemeklerimizi de sofraya getirilişini, yapılışını kameralar aracılığı ile izliyoruz. En azından evde yemek yapan erkek resmi ekrana yansıması bile güzel. Erkek imajını bozuyor, bu durumda milli erkeklerimiz neden itiraz etmediler anlamadım! Erkek ancak ve ancak yemek yapmayı ya asker ocağında yapar ya da lokantada! Kadın aşçı olmaz, o yüzden oraları erkeklere kalmıştır! Hatta bir kasabanın erkekleri potansiyel aşçı olarak görülür, oradan nedense başka meslekler çıkmaz! (Öyle olup olmadığını bilmiyorum elbette, latife olsun diye öyle yazdım, fazla ciddiye almayın efendim!) Lokantalar demek ki eskiden sadece erkelere aitti! (Bizler erkek toplu değimliyiz, bazı şeyler bizi bozar diyerek nara atan sokak kabadayıları yok mu oldular? Bozulduk, çok bozulduk, değer filan da kalmadı!)
Yemekteyiz programı bizim ne kadar insanın arkasından konuşan bir millet olduğumuzu gösteriyor. Yemek eleştirisi yapmayı bilmeyen ne yapar, adamın hareketlerini eleştirir, o yüzden program yemek yapmaktan çok, nasıl misafir ağırlanıra doğru geçiş yapıyor. Bir de ne kadar bencilleştiğimizi de gösteriyor, çünkü başkasını beğenmeyen bir tipoloji ortaya çıkarıyor. Sadece kendi yaptığının en güzel olduğunu düşünen bencil olmazda ne olur?
Yemekteyiz programı bilmeden gerçek yüzümüzün ekrana yansıması olmasın! Gerçi, yemekteyiz programına bakamıyorum, çünkü o saatlerde başka kanallarda izlediğim diziler var. İzlemek için ekranın karşısında oturduğumda, beklediğim diziler haber verilmeden yayından kaldırılmış oluyor son dönemde, o yüzden yerine konan filmlere bakar oldum.
Yemekteyiz programı ucuz bir programdır, fazla kurguya gerek duyulmayan, en az insan ile yapılan bir çalışmadır. Oraya konuk olanlar acaba programa katılmak için bir ücret ödüyorlar mı? Fakat benim gördüğüm, ekranlar artık ucuz ve seyirci çeken programlar medya sahipleri tarafından isteniyor, bu sayede kasalarından para çıkmış olmuyor diye düşünüyorum.
Yemekteyiz programı bakalım hangi yüzümüzü ekrana taşımaya devam edecektir?!
‘Yemekteyiz’ programı ülkemizde izlenme rekoru kırıyormuş, bende oturup izleyeyim dedim. Neden kırıldığını izledikten sonra kendimce yorumladım. Kamera önünde programa katılanlar dedikodu yapıyorlardı, sonra dedikodu yaptıkları kişinin yüzüne gülüyorlardı. İşte ülkemin insanı! Masadan kalkan kim olursa olsun, onun arkasından konuş, üstelik tanımadan!
Yemekteyiz programı bir standardı içinde barındırıyor. (Program yurtdışından ithal edilmiştir, çünkü yurtdışında da değişik ülkelerde benzer programlar var. Son yıllarda yurtdışından program alıp, bize uyarlamak moda oldu. Düşünmeden ithal et, ‘garantili’ rating listesine gir!) Çatal şöyle olacak, şurada duracak. Tabaklar şöyle konulmalı gibi bir sürü kural. Kim belirlemiş bu sofra kültürünü? Elbette köylü Mehmet ağa değil, dışarıda bir kültürün ürünü olarak doğmuş ve gelişmiş. Bizim için yabancı bir durum. Yabancı olduklarımıza ne kadar çabuk alıştık ve benimsedik. Hatta o kadar benimsedik ki, kendi ulusal değerimiz ilan ettik. Kuru fasulye öyle olmadı mı? Milli içkimiz olan rakımız, o kadar çok milli değerimiz var ki, çoğu bize ait değil! Olsun, milli oldu ya, onları savunmak can borcumuzdur.
Yemekteyiz programı milli yemeklerimizi de sofraya getirilişini, yapılışını kameralar aracılığı ile izliyoruz. En azından evde yemek yapan erkek resmi ekrana yansıması bile güzel. Erkek imajını bozuyor, bu durumda milli erkeklerimiz neden itiraz etmediler anlamadım! Erkek ancak ve ancak yemek yapmayı ya asker ocağında yapar ya da lokantada! Kadın aşçı olmaz, o yüzden oraları erkeklere kalmıştır! Hatta bir kasabanın erkekleri potansiyel aşçı olarak görülür, oradan nedense başka meslekler çıkmaz! (Öyle olup olmadığını bilmiyorum elbette, latife olsun diye öyle yazdım, fazla ciddiye almayın efendim!) Lokantalar demek ki eskiden sadece erkelere aitti! (Bizler erkek toplu değimliyiz, bazı şeyler bizi bozar diyerek nara atan sokak kabadayıları yok mu oldular? Bozulduk, çok bozulduk, değer filan da kalmadı!)
Yemekteyiz programı bizim ne kadar insanın arkasından konuşan bir millet olduğumuzu gösteriyor. Yemek eleştirisi yapmayı bilmeyen ne yapar, adamın hareketlerini eleştirir, o yüzden program yemek yapmaktan çok, nasıl misafir ağırlanıra doğru geçiş yapıyor. Bir de ne kadar bencilleştiğimizi de gösteriyor, çünkü başkasını beğenmeyen bir tipoloji ortaya çıkarıyor. Sadece kendi yaptığının en güzel olduğunu düşünen bencil olmazda ne olur?
Yemekteyiz programı bilmeden gerçek yüzümüzün ekrana yansıması olmasın! Gerçi, yemekteyiz programına bakamıyorum, çünkü o saatlerde başka kanallarda izlediğim diziler var. İzlemek için ekranın karşısında oturduğumda, beklediğim diziler haber verilmeden yayından kaldırılmış oluyor son dönemde, o yüzden yerine konan filmlere bakar oldum.
Yemekteyiz programı ucuz bir programdır, fazla kurguya gerek duyulmayan, en az insan ile yapılan bir çalışmadır. Oraya konuk olanlar acaba programa katılmak için bir ücret ödüyorlar mı? Fakat benim gördüğüm, ekranlar artık ucuz ve seyirci çeken programlar medya sahipleri tarafından isteniyor, bu sayede kasalarından para çıkmış olmuyor diye düşünüyorum.
Yemekteyiz programı bakalım hangi yüzümüzü ekrana taşımaya devam edecektir?!
11 Ocak 2009 Pazar
Dünyayı virüsler yönetir!
Dünyayı virüsler yönetir!
Dünyayı insan kendisinin yönettiğini sanır, aslında gerçek öyle değildir. Bunu virüslerin kontrol edilemeyen gücü ile daha iyi anlarız. Virüsler her türlü ortama hızlı bir şekilde uyum sağlıyor ve değişimi insandan daha hızlıdır, insanın hızı sayesinde dünyaya hızlı bir şekilde yayılmaktadır.
İnsandan önce virüs vardı, insandan sonrada varlığını sürdürecektir.
Virüsleri tam kontrol edeceğimizi düşündüğümüz an, o bizi yataklara düşürmüş, zayıflatmış olabiliyor. Hatta bir çoğumuzun son nefesinin sebebi dahi oluyor. Virüsler her şekilde yayılmaya devam ediyor. İnsanın elinde silah oluyor ve önce yaratanı yok ediyor.
Virüsler kontrol edildiğinde bir bakıyorsunuz başka bir virüs olarak karşımıza çıkıyor.
Virüsler o kadar hayatımızın içindeki sanal dünyamızı dahi karıştırabiliyor. Virüssüz ortam düşünülemiyor.
Virüs kelime anlamı ile zehir demektir. Zehir olan yerde ondan bahsedilir. Antibiyotikler virüslere etki yapmaz, o yüzden virüs kapanın tedavisi zordur. Virüslerin üremesi de ilginçtir, hücresel bölünme olarak çoğalmazlar, çünkü hücre değildirler. Hücrenin özelliklerini kullanarak kendilerini kopyalarlar, o yüzden virüsün çoğalmasını sağlamak için ortamda hücre olması yeterlidir.
Virüsler ancak canlı bir hücrenin enzimlerini kullanarak çoğalabilirler. O yüzden virüs canlı hücre olmayan yerde çoğalamadığından dolayı canlı mı, cansız mı tartışması yapılmış, fakat duruma göre cansız, duruma göre canlı denmiştir. Virüs canlı olabilmesi için hücreye ihtiyaç duyar.
Virüs silah olarak kullanılmaktadır. Laboratuvarda çoğaltılan virüsler kullanılarak silahlar üretilmiştir. Biyolojik silahların temelinde virüs vardır. Son yıllarda salgın hastalıklar bu silahların geniş kitleler üzerinde denenip denenmediği konusunda soru işaretleri oluşturmuştur.
Dünyayı yönetenleri bile yok edecek güçte olan bu virüslerdir. AİDS hastalığının yaratılması ve yaygınlaşması bu konuda örnektir. Kuş gribi olarak bildiğimiz H5N1 Virüstür. Tedavisi yoktur.
Virüs bir hücreye girdiğinde hücreyi parçalar ve kendisi yönetir. Virüsün hakim olduğu insanlar vardır bu dünyada. Virüs gibi toplumların içine girer ve o toplumu yok eder. Virüs tanımına göre zehir. Yaşadığımız büyük kriz bir virüs belirtisi olabilir mi? Toplumları ve sistemli çalışan bir yapı artık bakıma muhtaçtır. O virüsü tespit edebiliyor muyuz? Grip virüsünün belirtileri bellidir ve o belirtiler içinde son dönemde gelişen hali ile insanı öldürebilecek düzeye gelmiştir. İngiltere sağlık bakanlığı sürekli dikkatli olun çağrısı yapmaktadır ve korkularını/ beklentilerini basına açıklamaktadırlar. Son kriz ile ortaya çıkan dönüşüm acaba bazı devletlerin ölümü olabilir mi?
Dünyayı insan kendisinin yönettiğini sanır, aslında gerçek öyle değildir. Bunu virüslerin kontrol edilemeyen gücü ile daha iyi anlarız. Virüsler her türlü ortama hızlı bir şekilde uyum sağlıyor ve değişimi insandan daha hızlıdır, insanın hızı sayesinde dünyaya hızlı bir şekilde yayılmaktadır.
İnsandan önce virüs vardı, insandan sonrada varlığını sürdürecektir.
Virüsleri tam kontrol edeceğimizi düşündüğümüz an, o bizi yataklara düşürmüş, zayıflatmış olabiliyor. Hatta bir çoğumuzun son nefesinin sebebi dahi oluyor. Virüsler her şekilde yayılmaya devam ediyor. İnsanın elinde silah oluyor ve önce yaratanı yok ediyor.
Virüsler kontrol edildiğinde bir bakıyorsunuz başka bir virüs olarak karşımıza çıkıyor.
Virüsler o kadar hayatımızın içindeki sanal dünyamızı dahi karıştırabiliyor. Virüssüz ortam düşünülemiyor.
Virüs kelime anlamı ile zehir demektir. Zehir olan yerde ondan bahsedilir. Antibiyotikler virüslere etki yapmaz, o yüzden virüs kapanın tedavisi zordur. Virüslerin üremesi de ilginçtir, hücresel bölünme olarak çoğalmazlar, çünkü hücre değildirler. Hücrenin özelliklerini kullanarak kendilerini kopyalarlar, o yüzden virüsün çoğalmasını sağlamak için ortamda hücre olması yeterlidir.
Virüsler ancak canlı bir hücrenin enzimlerini kullanarak çoğalabilirler. O yüzden virüs canlı hücre olmayan yerde çoğalamadığından dolayı canlı mı, cansız mı tartışması yapılmış, fakat duruma göre cansız, duruma göre canlı denmiştir. Virüs canlı olabilmesi için hücreye ihtiyaç duyar.
Virüs silah olarak kullanılmaktadır. Laboratuvarda çoğaltılan virüsler kullanılarak silahlar üretilmiştir. Biyolojik silahların temelinde virüs vardır. Son yıllarda salgın hastalıklar bu silahların geniş kitleler üzerinde denenip denenmediği konusunda soru işaretleri oluşturmuştur.
Dünyayı yönetenleri bile yok edecek güçte olan bu virüslerdir. AİDS hastalığının yaratılması ve yaygınlaşması bu konuda örnektir. Kuş gribi olarak bildiğimiz H5N1 Virüstür. Tedavisi yoktur.
Virüs bir hücreye girdiğinde hücreyi parçalar ve kendisi yönetir. Virüsün hakim olduğu insanlar vardır bu dünyada. Virüs gibi toplumların içine girer ve o toplumu yok eder. Virüs tanımına göre zehir. Yaşadığımız büyük kriz bir virüs belirtisi olabilir mi? Toplumları ve sistemli çalışan bir yapı artık bakıma muhtaçtır. O virüsü tespit edebiliyor muyuz? Grip virüsünün belirtileri bellidir ve o belirtiler içinde son dönemde gelişen hali ile insanı öldürebilecek düzeye gelmiştir. İngiltere sağlık bakanlığı sürekli dikkatli olun çağrısı yapmaktadır ve korkularını/ beklentilerini basına açıklamaktadırlar. Son kriz ile ortaya çıkan dönüşüm acaba bazı devletlerin ölümü olabilir mi?
Suikast!
Suikast!
Çeteler tutuklanıyor, çetelere karşı operasyonlar devam ediyor diye düşünceler içindeyiz son günlerde. Ne güzel, kendisini devlet yerine koyanlar devlet olmadıklarını anlıyorlar. Yasa dışı her hareketin bir sonu vardır!
Fakat, devletin yer altındaki örgütü, genel kabul gören ismi ile kontrgerilla bir çete değildir. Çete olmadığı içinde çeteler ile ilgili yapılan operasyonlarda tutuklanmıyorlar. Tutuklananlar ise, o hizmetin dışına düşmüş insanlardır. Bu genel kabul gören yaklaşımın dışında gelişmelerde yaşanıyor son günlerde.
Reislerden birinin üzerinden ya da evinden aramalar sonucunda suikast listesi çıkar. Bu listeler zaman zaman yakalanır ve kamuoyuna sunulur. Listelere dikkatli bir şekilde bakılırsa, geçmekte olduğumuz zaman dilimi içinde toplumsal dalgalanmalara yol açabilecek kişilere yöneliktir.
Listelerde genelde muhalif kesimin isimleri olur. (İstisna olarak zaman zaman iktidarın başında olan kişiye de yönelebilir, Ecevit, Demirel, Özal’a yönelik suikastlar bunu göstermektedir.) Dikkat edin iktidar değil. Muhalif, zaten gelecekte olacak iktidarın sahipleri olarak kabul edilir, bu sayede muhalefeti yok etmek demek gelecek olanı yok etmektir. İktidarı koruyan bir sonuç ortaya çıkar.
Kontrgerilla var olan devlet yapısını koruyandır. Çünkü örgütlenme modeli, var olan devlet yapısını düşmana karşı korumak için NATO tarafından geliştirilmiştir. Kontrgerilla örgütlenmesi bize özgü değildir, bize özgü olan bizim insanın içinde yer almasıdır.
Suikast listeleri neden yapılır?
Suikast listeleri yapanlara bakmak ile sorunun çözümü yolunda önemli adım atılır, fakat listeyi yapanlar genelde karanlıkta kalır, uygulayıcıların elinde yakalanır. O yüzden listeye bakarken yapanları göremeyeceğimiz için, onların gölgelerinden yola çıkmak zorundayız… Suikast listesini eline alan ne yapacağını bilir, eğer bir engel çıkmaz ise yerine getirilir. Fakat at izi, it izine karıştığı dönemlerde, suikastı yapan kendi izini belirtmek için tetikçiyi yakalatabilir. Tetikçinin bildiği çok az şey vardır, o yüzden yakalanması büyük sorun oluşturmaz. Tetikçisi yakalanmış birçok suikast olayı ile karşı karşıya kaldık ama tetiği çektirene ulaşılamamıştır.
Suikastların hedefinde siyasi sonuç yatar. Siyasi sonuç uzun vadeli olabileceği gibi kısa vadeli de olabilir. Planlayıcıların hedefi ile ilgilidir, bizler sadece sonuca göre yorum yapabiliriz. Suikastlar eylemden önce tesadüfi ya da içeriden birinin ihbarı ile ortaya çıkar. Fakat genelde bizler olay olduktan sonra, sonucu ile karşılaşırız.
Bugünlerde ele geçen suikast listesinde ermeni papaz ve alevi önderleri durmaktadır. Bu liste ne gibi sonuç yaratacaktır? Bu suikastlar sonuç olarak, nasıl siyasi bir sonuç elde edilecektir?
Bu listeye göre suikastlar halkalar arasında düşmanlık tohumunu geliştirecek ve birinin diğeri üstünde baskı oluşturmasını ve sinmesini istemektir. Hak mücadelesi engellenecek ve yaşadıklarına dua et anlamındadır.
Son günlerde gelişen homojen devlet yapısının parçalanması ve çok kültürlü, inançlı topuma ve devlet yapısına doğru dönüşüme engel olmaktır.
Tarihin gelişmesi önünde bir çelme takmaktır suikastlar. Azınlıklar ve inançların önder kadrolarına doğru yapılan atılımlar o kesimlerin taleplerinin uzun vadeli olarak ertelenmesini sağlamaktır. Bu sayede var olan devlet yapısı korunmuş olacaktır.
Kontrgerilla elinde silah dağ dağa dolaşan ve silah ile iş yapan olarak anlaşılmasın, görevlerinin içinde sadece bir bölümdür. Kontrgerillanın görevi var olan devlet yapısını korumaktır. Örgütlenmesi de geniştir, siyasi sonuçları planlayabilecek ve sonuca yönelik müdahil olabilecek bir örgütlenmedir.
Siyasi hedefi olan suikastlar önceden en ince ayrıntısına kadar planlanır ve sonuçları hakkında öngörüleri olur. Sonuçları kimin işine yarıyor diye bakarak gölgenin üzerine ışık dalgaları gönderebiliriz, fakat düğmeye basan parmak her ne kadar soyut olarak bilinse de somutlanma da zorlukları söylemek fazladan olur sanırım. Kontrgerilla örgütlenmesi ayakta olduğunu ülkemizde gelişmelere bakarak söylemek sanırım abartı olmasa gerek.
Muhalif olanların istemleri var olanın değişimidir, kendilerine yaşam alanı istemeleridir. Onlara yapılacak saldırılar geçmişte olduğu gibi planlı ve sistemli olacaktır. Bu saldırılar direkt olabileceği gibi, içten de olabilecektir.
Çeteler tutuklanıyor, çetelere karşı operasyonlar devam ediyor diye düşünceler içindeyiz son günlerde. Ne güzel, kendisini devlet yerine koyanlar devlet olmadıklarını anlıyorlar. Yasa dışı her hareketin bir sonu vardır!
Fakat, devletin yer altındaki örgütü, genel kabul gören ismi ile kontrgerilla bir çete değildir. Çete olmadığı içinde çeteler ile ilgili yapılan operasyonlarda tutuklanmıyorlar. Tutuklananlar ise, o hizmetin dışına düşmüş insanlardır. Bu genel kabul gören yaklaşımın dışında gelişmelerde yaşanıyor son günlerde.
Reislerden birinin üzerinden ya da evinden aramalar sonucunda suikast listesi çıkar. Bu listeler zaman zaman yakalanır ve kamuoyuna sunulur. Listelere dikkatli bir şekilde bakılırsa, geçmekte olduğumuz zaman dilimi içinde toplumsal dalgalanmalara yol açabilecek kişilere yöneliktir.
Listelerde genelde muhalif kesimin isimleri olur. (İstisna olarak zaman zaman iktidarın başında olan kişiye de yönelebilir, Ecevit, Demirel, Özal’a yönelik suikastlar bunu göstermektedir.) Dikkat edin iktidar değil. Muhalif, zaten gelecekte olacak iktidarın sahipleri olarak kabul edilir, bu sayede muhalefeti yok etmek demek gelecek olanı yok etmektir. İktidarı koruyan bir sonuç ortaya çıkar.
Kontrgerilla var olan devlet yapısını koruyandır. Çünkü örgütlenme modeli, var olan devlet yapısını düşmana karşı korumak için NATO tarafından geliştirilmiştir. Kontrgerilla örgütlenmesi bize özgü değildir, bize özgü olan bizim insanın içinde yer almasıdır.
Suikast listeleri neden yapılır?
Suikast listeleri yapanlara bakmak ile sorunun çözümü yolunda önemli adım atılır, fakat listeyi yapanlar genelde karanlıkta kalır, uygulayıcıların elinde yakalanır. O yüzden listeye bakarken yapanları göremeyeceğimiz için, onların gölgelerinden yola çıkmak zorundayız… Suikast listesini eline alan ne yapacağını bilir, eğer bir engel çıkmaz ise yerine getirilir. Fakat at izi, it izine karıştığı dönemlerde, suikastı yapan kendi izini belirtmek için tetikçiyi yakalatabilir. Tetikçinin bildiği çok az şey vardır, o yüzden yakalanması büyük sorun oluşturmaz. Tetikçisi yakalanmış birçok suikast olayı ile karşı karşıya kaldık ama tetiği çektirene ulaşılamamıştır.
Suikastların hedefinde siyasi sonuç yatar. Siyasi sonuç uzun vadeli olabileceği gibi kısa vadeli de olabilir. Planlayıcıların hedefi ile ilgilidir, bizler sadece sonuca göre yorum yapabiliriz. Suikastlar eylemden önce tesadüfi ya da içeriden birinin ihbarı ile ortaya çıkar. Fakat genelde bizler olay olduktan sonra, sonucu ile karşılaşırız.
Bugünlerde ele geçen suikast listesinde ermeni papaz ve alevi önderleri durmaktadır. Bu liste ne gibi sonuç yaratacaktır? Bu suikastlar sonuç olarak, nasıl siyasi bir sonuç elde edilecektir?
Bu listeye göre suikastlar halkalar arasında düşmanlık tohumunu geliştirecek ve birinin diğeri üstünde baskı oluşturmasını ve sinmesini istemektir. Hak mücadelesi engellenecek ve yaşadıklarına dua et anlamındadır.
Son günlerde gelişen homojen devlet yapısının parçalanması ve çok kültürlü, inançlı topuma ve devlet yapısına doğru dönüşüme engel olmaktır.
Tarihin gelişmesi önünde bir çelme takmaktır suikastlar. Azınlıklar ve inançların önder kadrolarına doğru yapılan atılımlar o kesimlerin taleplerinin uzun vadeli olarak ertelenmesini sağlamaktır. Bu sayede var olan devlet yapısı korunmuş olacaktır.
Kontrgerilla elinde silah dağ dağa dolaşan ve silah ile iş yapan olarak anlaşılmasın, görevlerinin içinde sadece bir bölümdür. Kontrgerillanın görevi var olan devlet yapısını korumaktır. Örgütlenmesi de geniştir, siyasi sonuçları planlayabilecek ve sonuca yönelik müdahil olabilecek bir örgütlenmedir.
Siyasi hedefi olan suikastlar önceden en ince ayrıntısına kadar planlanır ve sonuçları hakkında öngörüleri olur. Sonuçları kimin işine yarıyor diye bakarak gölgenin üzerine ışık dalgaları gönderebiliriz, fakat düğmeye basan parmak her ne kadar soyut olarak bilinse de somutlanma da zorlukları söylemek fazladan olur sanırım. Kontrgerilla örgütlenmesi ayakta olduğunu ülkemizde gelişmelere bakarak söylemek sanırım abartı olmasa gerek.
Muhalif olanların istemleri var olanın değişimidir, kendilerine yaşam alanı istemeleridir. Onlara yapılacak saldırılar geçmişte olduğu gibi planlı ve sistemli olacaktır. Bu saldırılar direkt olabileceği gibi, içten de olabilecektir.
10 Ocak 2009 Cumartesi
Tezek kokuyordu sokaklar…
Tezek kokuyordu sokaklar…
Tezek kokuyordu şehirler bir zamanlar, şimdi kömür. Denilecek ki, tezek kokusundan kömür kokusuna geçmek ilericiliktir. Doğru, ileri bir adımdır, fakat kömürden sonra doğal gaz havasına geçmemiş olsaydık!
Tezek kokan zamanlarda sokaklarda her türden hayvanın olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. Sokaklarda at arabaları ve köpekler cirit atardı. Kediler çöplüklerde tek değillerdi, tavuklar, horozlar ve değişik kuş sürüleri. Özellikle minicik kuşlar her yerdeydi. Serçe bir çoğunuza bir şey ifade etmez, çünkü şehirlerde artık onları pek görmezsiniz.
Sokaklar zaman içinde temizlendi, toplu yaşamanın kurallarına uygun hale geldi, evrensel olarak şehirler birbirine benzemeye başladı. Hangi şehre giderseniz gidin, şehir bir düzeni ifade eder. Sokaklar tezek koktuğu zamanlardaki gibi parke taşları ve Arnavut kaldırımları ile döşeli değildir, asfalt ile örtülmüştür. Elektrik ilk geldiğinde sokakları teller kaplamıştı. Arkasından telefon telleri, arkasından derken sokakların üstü, binaların cephesi teller ile örülmüştü. Arkasından gelen televizyon ile çatılar antenler ile örülmüştü. Tezek kokan zamandan bugüne kadar şehirler şekil değiştirdi. Şekil değiştirirken içeriği de değişti. Bir düzen yerleşti, bütün dünya aynı düzeni kabul etti. Hangi şehre giderseniz gidin, sokaklar birbirine benzer, tek ayrımı binaların inşası ve camlarıdır. Şehirleri bir birinden ayıran şey dillerdir. Her şehir kendi dilini konuşur. Fakat bu da zaman içinde yok olmaya başladı, çünkü ulus kavramı içinde belirli sınırlar içinde yer alan şehirler konuşmaları ile de ötekine benzedi. Öteki hep yüksek dil olarak kabul edildi. Türkçede İstanbul Türkçesi kabul gördü ama onu da zaman içinde Anadolu Türkçesi ile başka bir biçime dönüştürdük. Şu anda bütün şehirler tek bir şive konuşur gibi. Bazı ülkelerin şehirleri kendi dilini korudu ama değişimden kaçamadılar. Şiveler bile artık dil okulunda okutulur hale geldi, kısaca yok olmak üzereler.
Türkçe denince belirli kuralları olan bir dil olarak anlaşılır. Kuralları ve ses dizimi bellidir. İstisnası sanki yok gibidir. Araya bir w atamazsın, x bizim 29 harfin arasında yoktur ama günlük yaşamımız içinde hepsi vardır. Standarda gittin mi, kaçınılmaz olarak bütün dünyanın şehirleri de zaman içinde bir birine benzemeye başladı, bu benzeme dalgası liberal ekonominin global olarak uygulanması ile daha çıplak olarak göze batar oldu. Hangi şehre giderseniz gidin, mağazalar bir birine benzer oldu. Mağazaların isimleri değil yalnız, camekanları da aynı oldu.
Tezek kokan zamandan bugüne kadar çok şey değişti. Tezek kokan zaman içinde komşuluk vardı, mahallede bir şey olduğunda imece olarak koşulur yardım edilirdi. Düşmanlık, ayrımcılık bugünkü kadar sert çizgiler içermiyordu. Bugün şehirde yaşayan yalnızlar bireyleriz. Arkadaşlarımızı da teknoloji sayesinde bulur olduk. Arkadaşlığı da çabuk tüketir hale geldik.
Tezek zamanından bugüne gelirken bir çok değişimleri fiziki olarak da yaşadık, fakat esas değişim anlayış ve kavrayış alanında oldu. İnsanların içine sanki bir art niyet akmış gibidir. Kendisine göre yorumlayan bir bakış açısı içinde karşındakini düşünmeyen, ne tepki vereceğini önemsemeyen bir duruma dönüştük.
Evinde hayvan besleyenlerin durumuna bakın, eskiden evde hayvan besleyenler hayvanlardan yararlanmak için beslerlerdi ve onları günlük yaşadıkları alana koymazlardı. Onların alanı hep yaşam alanı olarak bahçe olurdu. Şimdi hayvanlar oturma odasında özelliklerini kaybetmiş şekilde bulunmaktadır.
Bugün evine hayvan besleyen kişi, hayvan dostu değildir, sadece kendisin duygularını tatmin etmek isteyen kişidir. Efendi olma, hükmetme duygusudur bu. Hayvanı istediği gibi biçimlendiren, genetiği ile oynayan insan, şehir yaşamına uygun, evde beslenecek, sadece görüntüsel olarak değil, davranış olarak da biçim değiştiren bir canlıya hükmetmektedir. Ona karşı davranış geliştirirken kendisini ve çocuğunu düşünür. Çıkarına ters geldiği an gözden rahat bir şekilde çıkarır. Çıkarlar duyguların yerini aldı. Eskiden hayvan sevmek demek farklı anlaşılıyordu, bugün hayvan sevgisi olduğunu söyleyenlere bakın, hangi duygularını okşuyorlar?
Sokaklar tezek koktuğu zamanlardan daha fazla başıboş hayvanlar ile istila edilmiştir. Kulaklarında küpeler ile dolaşan köpekler, kediler. Bu hayvanlara küpe takılmasının sebebi artık her şehirde yaşayan tarafından biliniyor. Peki, kulağına küpe taktığın canlıyı neden sokaklara bırakırsın? Sokaklar onların doğal yaşam alanları mı? Onları öldürmüyorsun, kısırlaştırıyorsun! Kısaca kısırlaştırılan canlı ne olacak? Bir süre sonra gözlerden uzak ölecek, soyunu takip ettiremeyecek. Şehir yaşamından uzun vadeli olarak uzaklaştırmak. Bir an içinde ölüm ile uzun vadeli ölüm arasında ne fark var? Uzun vadeli ölüm daha büyük acı değil mi?
O canlıları sokaklara bırakanlar kimlerdir? Evinde beslerken bir anda sokağa bırakılan canlı ne yapar? Tatile giderken evinin kapısının önüne bırakılan canlı ne olur? Irkı bozulmasın diye sürekli kontrollü dolaştırılan cins köpekler, kediler ve diğerlerinin sahipleri, o canlıları birer meta olarak görüp görmediklerini kim söyleyebilir. Cinsi belli olanın yavrusu iyi para getiriyormuş, yapılan masraflar bir şekilde karşılanmalı değil mi? İşte hayvan sevgisi bu konuma dönüşmüştür. Verimlilik sevgi konusunda da hakim olmuştur.
Tezek kokan zamandaki duyguları özler oldum, o dönemdeki ilişkiler ve tek yüzlülük. Modern insan çok yüzlüdür ve bencildir. Kendisinin çıkarı için her türlü rezaleti yapmaktan çekinmez, düşünmez. Modern insan düşmüştür, düşkündür
Bir zamanlar tezek kokuyordu sokaklar, o günden bugüne çok şey değişti. Değişim kaçınılmazdır, fakat değişim insan yaşamını daha basitleştireceğine daha çok karmaşıklaştırmıştır. Karmaşanın ortasında, ne olduğunu dahi anlayamayan, yaşamın akıntısına kapılmış, her şeye hükmetmek isteyen, her şeye sahip olmak isteyen garip bir insan türü ile karşılaştık. Paylaşanları da neden paylaşıyor diye ayıplayan bir dünyadayız! Kesin sınırları belli olan, o sınırlar içinde başka şeyler olduğunda itiraz eden bir topluluk olduk. Her konuşmanın, davranışın bir yeri ve zamanı vardır, o aşıldın mı rahatsız oluruz!
Kendisini ve kendi doğrusunu ifade etmek isteyenlere burası yeri değil diyerek itiraz ederiz. Burası senin ifade alanın değil, burası senin özgürce paylaşacağın alan değil, çünkü buranın amacı budur, bu amaç için buradayız deriz. Amaçları beli gruplar içinde kalırız bir anda ve o grup bizi ifade etmez! Bir yanımızı okşar ama ifade etmez, ayrılık yakındır artık, başka yerlere doğru gidişler. Tezek kokan zamanda ayrılık ne kadar azdı, şimdi ise birleşmeler ne kadar azaldı?
Sokakların tezek koktuğu zamandan bugüne geldik, akşamları soğukların bastırdığı günlerde kömür kokar oldu. Sokaklar kömür kokarken, evlerden cesetler çıkmaya devam ediyor.
Sokaklar kömür kokarken, geçmişin cinayetleri ve kullanılan silahlarda toprak altından çıkarılıyor. Fakat korkarım ki, o cinayetler neden işlendiği ve neden yapıldığı tam anlaşılmadan birkaç kişinin üstüne kalacak ve vicdanımızı rahatlatacağız. Hitler Almanya’sının suçları yargılayan mahkeme gibi sadece vicdan rahatlatacağız ve suçluları kullanmaya devam edeceğiz.
Tezek kokuyordu şehirler bir zamanlar, şimdi kömür. Denilecek ki, tezek kokusundan kömür kokusuna geçmek ilericiliktir. Doğru, ileri bir adımdır, fakat kömürden sonra doğal gaz havasına geçmemiş olsaydık!
Tezek kokan zamanlarda sokaklarda her türden hayvanın olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. Sokaklarda at arabaları ve köpekler cirit atardı. Kediler çöplüklerde tek değillerdi, tavuklar, horozlar ve değişik kuş sürüleri. Özellikle minicik kuşlar her yerdeydi. Serçe bir çoğunuza bir şey ifade etmez, çünkü şehirlerde artık onları pek görmezsiniz.
Sokaklar zaman içinde temizlendi, toplu yaşamanın kurallarına uygun hale geldi, evrensel olarak şehirler birbirine benzemeye başladı. Hangi şehre giderseniz gidin, şehir bir düzeni ifade eder. Sokaklar tezek koktuğu zamanlardaki gibi parke taşları ve Arnavut kaldırımları ile döşeli değildir, asfalt ile örtülmüştür. Elektrik ilk geldiğinde sokakları teller kaplamıştı. Arkasından telefon telleri, arkasından derken sokakların üstü, binaların cephesi teller ile örülmüştü. Arkasından gelen televizyon ile çatılar antenler ile örülmüştü. Tezek kokan zamandan bugüne kadar şehirler şekil değiştirdi. Şekil değiştirirken içeriği de değişti. Bir düzen yerleşti, bütün dünya aynı düzeni kabul etti. Hangi şehre giderseniz gidin, sokaklar birbirine benzer, tek ayrımı binaların inşası ve camlarıdır. Şehirleri bir birinden ayıran şey dillerdir. Her şehir kendi dilini konuşur. Fakat bu da zaman içinde yok olmaya başladı, çünkü ulus kavramı içinde belirli sınırlar içinde yer alan şehirler konuşmaları ile de ötekine benzedi. Öteki hep yüksek dil olarak kabul edildi. Türkçede İstanbul Türkçesi kabul gördü ama onu da zaman içinde Anadolu Türkçesi ile başka bir biçime dönüştürdük. Şu anda bütün şehirler tek bir şive konuşur gibi. Bazı ülkelerin şehirleri kendi dilini korudu ama değişimden kaçamadılar. Şiveler bile artık dil okulunda okutulur hale geldi, kısaca yok olmak üzereler.
Türkçe denince belirli kuralları olan bir dil olarak anlaşılır. Kuralları ve ses dizimi bellidir. İstisnası sanki yok gibidir. Araya bir w atamazsın, x bizim 29 harfin arasında yoktur ama günlük yaşamımız içinde hepsi vardır. Standarda gittin mi, kaçınılmaz olarak bütün dünyanın şehirleri de zaman içinde bir birine benzemeye başladı, bu benzeme dalgası liberal ekonominin global olarak uygulanması ile daha çıplak olarak göze batar oldu. Hangi şehre giderseniz gidin, mağazalar bir birine benzer oldu. Mağazaların isimleri değil yalnız, camekanları da aynı oldu.
Tezek kokan zamandan bugüne kadar çok şey değişti. Tezek kokan zaman içinde komşuluk vardı, mahallede bir şey olduğunda imece olarak koşulur yardım edilirdi. Düşmanlık, ayrımcılık bugünkü kadar sert çizgiler içermiyordu. Bugün şehirde yaşayan yalnızlar bireyleriz. Arkadaşlarımızı da teknoloji sayesinde bulur olduk. Arkadaşlığı da çabuk tüketir hale geldik.
Tezek zamanından bugüne gelirken bir çok değişimleri fiziki olarak da yaşadık, fakat esas değişim anlayış ve kavrayış alanında oldu. İnsanların içine sanki bir art niyet akmış gibidir. Kendisine göre yorumlayan bir bakış açısı içinde karşındakini düşünmeyen, ne tepki vereceğini önemsemeyen bir duruma dönüştük.
Evinde hayvan besleyenlerin durumuna bakın, eskiden evde hayvan besleyenler hayvanlardan yararlanmak için beslerlerdi ve onları günlük yaşadıkları alana koymazlardı. Onların alanı hep yaşam alanı olarak bahçe olurdu. Şimdi hayvanlar oturma odasında özelliklerini kaybetmiş şekilde bulunmaktadır.
Bugün evine hayvan besleyen kişi, hayvan dostu değildir, sadece kendisin duygularını tatmin etmek isteyen kişidir. Efendi olma, hükmetme duygusudur bu. Hayvanı istediği gibi biçimlendiren, genetiği ile oynayan insan, şehir yaşamına uygun, evde beslenecek, sadece görüntüsel olarak değil, davranış olarak da biçim değiştiren bir canlıya hükmetmektedir. Ona karşı davranış geliştirirken kendisini ve çocuğunu düşünür. Çıkarına ters geldiği an gözden rahat bir şekilde çıkarır. Çıkarlar duyguların yerini aldı. Eskiden hayvan sevmek demek farklı anlaşılıyordu, bugün hayvan sevgisi olduğunu söyleyenlere bakın, hangi duygularını okşuyorlar?
Sokaklar tezek koktuğu zamanlardan daha fazla başıboş hayvanlar ile istila edilmiştir. Kulaklarında küpeler ile dolaşan köpekler, kediler. Bu hayvanlara küpe takılmasının sebebi artık her şehirde yaşayan tarafından biliniyor. Peki, kulağına küpe taktığın canlıyı neden sokaklara bırakırsın? Sokaklar onların doğal yaşam alanları mı? Onları öldürmüyorsun, kısırlaştırıyorsun! Kısaca kısırlaştırılan canlı ne olacak? Bir süre sonra gözlerden uzak ölecek, soyunu takip ettiremeyecek. Şehir yaşamından uzun vadeli olarak uzaklaştırmak. Bir an içinde ölüm ile uzun vadeli ölüm arasında ne fark var? Uzun vadeli ölüm daha büyük acı değil mi?
O canlıları sokaklara bırakanlar kimlerdir? Evinde beslerken bir anda sokağa bırakılan canlı ne yapar? Tatile giderken evinin kapısının önüne bırakılan canlı ne olur? Irkı bozulmasın diye sürekli kontrollü dolaştırılan cins köpekler, kediler ve diğerlerinin sahipleri, o canlıları birer meta olarak görüp görmediklerini kim söyleyebilir. Cinsi belli olanın yavrusu iyi para getiriyormuş, yapılan masraflar bir şekilde karşılanmalı değil mi? İşte hayvan sevgisi bu konuma dönüşmüştür. Verimlilik sevgi konusunda da hakim olmuştur.
Tezek kokan zamandaki duyguları özler oldum, o dönemdeki ilişkiler ve tek yüzlülük. Modern insan çok yüzlüdür ve bencildir. Kendisinin çıkarı için her türlü rezaleti yapmaktan çekinmez, düşünmez. Modern insan düşmüştür, düşkündür
Bir zamanlar tezek kokuyordu sokaklar, o günden bugüne çok şey değişti. Değişim kaçınılmazdır, fakat değişim insan yaşamını daha basitleştireceğine daha çok karmaşıklaştırmıştır. Karmaşanın ortasında, ne olduğunu dahi anlayamayan, yaşamın akıntısına kapılmış, her şeye hükmetmek isteyen, her şeye sahip olmak isteyen garip bir insan türü ile karşılaştık. Paylaşanları da neden paylaşıyor diye ayıplayan bir dünyadayız! Kesin sınırları belli olan, o sınırlar içinde başka şeyler olduğunda itiraz eden bir topluluk olduk. Her konuşmanın, davranışın bir yeri ve zamanı vardır, o aşıldın mı rahatsız oluruz!
Kendisini ve kendi doğrusunu ifade etmek isteyenlere burası yeri değil diyerek itiraz ederiz. Burası senin ifade alanın değil, burası senin özgürce paylaşacağın alan değil, çünkü buranın amacı budur, bu amaç için buradayız deriz. Amaçları beli gruplar içinde kalırız bir anda ve o grup bizi ifade etmez! Bir yanımızı okşar ama ifade etmez, ayrılık yakındır artık, başka yerlere doğru gidişler. Tezek kokan zamanda ayrılık ne kadar azdı, şimdi ise birleşmeler ne kadar azaldı?
Sokakların tezek koktuğu zamandan bugüne geldik, akşamları soğukların bastırdığı günlerde kömür kokar oldu. Sokaklar kömür kokarken, evlerden cesetler çıkmaya devam ediyor.
Sokaklar kömür kokarken, geçmişin cinayetleri ve kullanılan silahlarda toprak altından çıkarılıyor. Fakat korkarım ki, o cinayetler neden işlendiği ve neden yapıldığı tam anlaşılmadan birkaç kişinin üstüne kalacak ve vicdanımızı rahatlatacağız. Hitler Almanya’sının suçları yargılayan mahkeme gibi sadece vicdan rahatlatacağız ve suçluları kullanmaya devam edeceğiz.
6 Ocak 2009 Salı
İki yüzlülük görüyorum!
İki yüzlülük görüyorum!
Olaylara bakıyorum, anlamaya çalışıyorum ve verilen tepkilere bakınca genelde iki yüzlülük görüyorum. Eğer savaşa karşıysanız her türlü savaşa karşı olmanız gerekir, savaş ayırımı olmaz. Yok, ben savaşa karşı değilim, ama benim siyasi gücümü besleyenlere karşı yapılan saldırıya ya da savaşa karşıyım diyorsanız, işte orada iki yüzlüsünüzdür.
Savaşlara karşı verilen tepkilere bakıyorum, iki yüzlülük görüyorum. Çıkarı gereği savaşa karşıymış gibi gözüküp, taraf olanları izliyorum. Taraftırlar, çünkü kendi güçsüzlüklerini savaşa karşıymış gibi göstererek, lehlerine döndermeye çalışıyorlar. Tavrımız, iki katilin arasındaki savaşa / kavgaya müdahil olmak mıdır, yoksa sadece genelde yaptığımız gibi izlemek midir?
Savaş karşıtlığı evrenseldir ve dünyanın neresinde olursa olsun savaş varsa orada katliamlar, bebek ölümleri, kadınlara karşı tecavüz vardır. Suçlar evrenseldir, savaş sırasında duyulanda / hissedilen de evrenseldir. Korkunun dili olmaz, korkunun memleketi olmaz. Korku beklemektir, ölüme karşı duyulan acıdır. Ölümü gören, korkar. Savaş her an ölümü görmek demektir.
Filistin’e yapılan saldırı vardır. Güçlünün güçsüzü ezmesidir. Savaş yüzyıllardır dengesiz yapılır. Dengeli güçlerin çarpışması yoktur. Haksız bir durum mevcuttur. Güçlü gelir, bütün insanların gözü önünde kendisi için tehlike olanı yok eder. Yok ederken her türlü silahı kullanır. Hangi savaşta centilmenlik anlaşması yapıldı?
Filistin’de yapılan bir katliamdır, savaş dahi denmez, çünkü orada belirli alana sıkıştırılmış bir güce karşı her yerden ve orantısız olarak güç gösterisidir. Bu orantısızlık sadece silah anlamında değildir, siyasi olarak da orantısızlık vardır. Hamas, İsrail’in kurduğu ve Filistin halkını içten bölen bir örgüttür. Hamas’ın geçmişi o kadar parlak değildir. Eli kanlıdır. Kanlı elleri ile Filistin halkının biriktirmiş olduğu laik örgütlülük yapısını parçalamıştır. Devletleşme yolunda önemli adımlar atan, Filistin halkının önünde kullanılan bir piyon durumuna dönüşmüştür. Bu piyon rolünü en iyi şekilde yerine getirmiştir. Artık kuran tarafından gerek görülmediği ve kontrol dışı hareketlerini kontrol etmek için yapılan bir hareketten söz edilmektedir. Bu katliam bir anlamda Hamas örgütünün tasfiyesi hareketidir.
Gazze’de yapılan saldırı bir anlamda radikal olan unsurların yoluna su dökmektir. Radikal unsurlar bu tip saldırılardan beslenir. İsrail bu hareket ile dünya kamuoyu önünde radikal unsurları kendisine doğru çekerken, yaptığı saldırıyı da bir anlamda meşrulaştırmaktadır. İran’daki radikal güçlerin güçlenmesi ile yapılacak seçimlerde onların kazanmasını sağlamış olacaktır. Doğal olarak yıllardır planlanan İran saldırısı için zemin hazırlanmış olmaktadır. Suriye ile yapılan görüşmelerde, İsrail istediğini alabilmek için hem elini güçlendirmiş oldu, hem de Suriye içindeki radikal muhalefeti desteklemiş oldu. Bu durumda Suriye istediği gibi hareket etme alanı daralmıştır. Türkiye’de de aynı durum söz konusudur. Saldırı sonucu hükümet nasıl tavır geliştireceğini bilemez duruma düşmüştür. Stratejik ortağının ortağı ile ilişkileri vardır ve aynı zamanda yaklaşan yerel seçimler nedeni ile kazanmayı garanti gibi gördüğü şehirlerde kaybetmesi gündemdedir, çünkü içinden çıktığı güç, bu saldırı sonucu daha da güçlenmiştir. Kaybetmesinin sebebi, elbette muhalefetin iyi projeler getirdiği için olmayacaktır. Gelişen olaylar bir anda siyasi olarak lider yapabildiği gibi, yok olmaya da sebep olabilir.
İsrail saldırılar sırasında camileri bombalıyor diye avazı çıktığı kadar bağıranlar görmekteyim. Bu ikiyüzlülüğün en çıplak görünenidir. Çünkü camiler ilk defa bombalanmıyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve Avrupa’nın değişik yerlerinde bombalandı. O bombalar karşısında ne yaptın? Camiyi bombalayanın kendi görüşüne yakın olduğunda sustun, görmedin, duymadın. Kerbala’da Şii camisi bombalandı, yüzlerce insan öldürüldü, o zaman neredeydin? Sokaklar neden boş kaldı? Pakistan’da bombalanan camide onlarca insan öldürüldü, neredeydin? Senin katilin olduğunda haklı, başkası olduğunda mı haksız oluyor?
Savaşa karşı duruluyorsa eğer, bu her yer için geçerli olmalıdır. Benim savaşım, senin savaşın olmaz. Savaş savaştır. Savaşa karşı olmak evrensel insan olmak demektir. Siyasi amaçlar için kullanılan bir araç değildir. Eğer savaşta karşılıklı güçlerin dengeli olmasını savunuyorsan, yanı başındakine de bakman gereklidir. Uzakta değil, yakınına bakarak da duruşunu sergileyebilirisin.
Savaş karşıtlarının meydanı doldurması sevindiricidir, umarım ki bu karşıtlık bütün savaşlar için olur. Bir yandan katilleri kahraman ilan edip, öteki taraftan ölümlere karşı olmak büyük bir çelişkidir. Bu çelişki çıkarlara göre belirlenmektedir. Eğer çıkarlar senin tarafındaysa görme, duyma ve konuşma boyutundadır.
Bugün sokaklar Filistin için ayaktadır. Filistin bizim yakın geçmişimiz. Yakın geçmişimizin duyarlılığı bizi duygusal tepkilere değil, bilinçli tepkilere yönlendirmelidir. Bu savaş karşıtlığı gösterileri, cihat savaşı için destek gösterilerine dönüşmemelidir. Savaşa hayır derken, başka savaş çığırtkanlıkları yapılmamalıdır. Fakat gösterilerde gördüğüm kadarı ile, savaşa karşı savaş derken, yine ölümler kutsanmaktadır. Bebe ölümleri, kadınların tecavüzleri istenmektedir. Evrensel barış söylemleri henüz yoktur. Savaşa karşı olmak demek, evrensel olarak bakmak demektir. Çünkü savaşın insan için savunulacak tarafı yoktur.
Savaş demek, birilerinin ürettiği bombaların, silahların tüketilmesi demektir. Bu işten en çok onlar karlı çıkar. Savaş demek, açlık, sefalet, yaşam kalitesinden geriye gitmesi demektir. Bu durumda kimler karlı çıktığı ortadadır. Kendi yaşadıkları krizleri, bizim üzerimize yıkıp, kendilerine daha rahat ve sorunsuz yaşam yaratanları görmemiz gereklidir. Savaşlar hep ezilmişlerin topraklarında olur. O yüzden savaşa karşı olmak demek, mazlumun yanında olmak demektir.
Savaşa karşı olmak demek, insan olmak demektir. İnsanlığı savunmak demektir. İkiyüzlülerin yaptığı ise ihanettir. İnsanlığa yapılan ihanettir. Eğer karşıysan her türlü savaşa karşı olmak demektir. Taraf olmamak demektir. Taraf olmak demek, insandan yana, yaşamdan yana olmak demektir.
Meydanlarda bir anda binlerce insanın toplanması güzeldir, keşke tek yüzleri ile gelseler meydanlara… Siyasi çıkarları için bugün barış, yarın savaş söylemini dilendirenler ikiyüzlüdür. Bu ikiyüzlülüğün ideolojisi olmaz!
Olaylara bakıyorum, anlamaya çalışıyorum ve verilen tepkilere bakınca genelde iki yüzlülük görüyorum. Eğer savaşa karşıysanız her türlü savaşa karşı olmanız gerekir, savaş ayırımı olmaz. Yok, ben savaşa karşı değilim, ama benim siyasi gücümü besleyenlere karşı yapılan saldırıya ya da savaşa karşıyım diyorsanız, işte orada iki yüzlüsünüzdür.
Savaşlara karşı verilen tepkilere bakıyorum, iki yüzlülük görüyorum. Çıkarı gereği savaşa karşıymış gibi gözüküp, taraf olanları izliyorum. Taraftırlar, çünkü kendi güçsüzlüklerini savaşa karşıymış gibi göstererek, lehlerine döndermeye çalışıyorlar. Tavrımız, iki katilin arasındaki savaşa / kavgaya müdahil olmak mıdır, yoksa sadece genelde yaptığımız gibi izlemek midir?
Savaş karşıtlığı evrenseldir ve dünyanın neresinde olursa olsun savaş varsa orada katliamlar, bebek ölümleri, kadınlara karşı tecavüz vardır. Suçlar evrenseldir, savaş sırasında duyulanda / hissedilen de evrenseldir. Korkunun dili olmaz, korkunun memleketi olmaz. Korku beklemektir, ölüme karşı duyulan acıdır. Ölümü gören, korkar. Savaş her an ölümü görmek demektir.
Filistin’e yapılan saldırı vardır. Güçlünün güçsüzü ezmesidir. Savaş yüzyıllardır dengesiz yapılır. Dengeli güçlerin çarpışması yoktur. Haksız bir durum mevcuttur. Güçlü gelir, bütün insanların gözü önünde kendisi için tehlike olanı yok eder. Yok ederken her türlü silahı kullanır. Hangi savaşta centilmenlik anlaşması yapıldı?
Filistin’de yapılan bir katliamdır, savaş dahi denmez, çünkü orada belirli alana sıkıştırılmış bir güce karşı her yerden ve orantısız olarak güç gösterisidir. Bu orantısızlık sadece silah anlamında değildir, siyasi olarak da orantısızlık vardır. Hamas, İsrail’in kurduğu ve Filistin halkını içten bölen bir örgüttür. Hamas’ın geçmişi o kadar parlak değildir. Eli kanlıdır. Kanlı elleri ile Filistin halkının biriktirmiş olduğu laik örgütlülük yapısını parçalamıştır. Devletleşme yolunda önemli adımlar atan, Filistin halkının önünde kullanılan bir piyon durumuna dönüşmüştür. Bu piyon rolünü en iyi şekilde yerine getirmiştir. Artık kuran tarafından gerek görülmediği ve kontrol dışı hareketlerini kontrol etmek için yapılan bir hareketten söz edilmektedir. Bu katliam bir anlamda Hamas örgütünün tasfiyesi hareketidir.
Gazze’de yapılan saldırı bir anlamda radikal olan unsurların yoluna su dökmektir. Radikal unsurlar bu tip saldırılardan beslenir. İsrail bu hareket ile dünya kamuoyu önünde radikal unsurları kendisine doğru çekerken, yaptığı saldırıyı da bir anlamda meşrulaştırmaktadır. İran’daki radikal güçlerin güçlenmesi ile yapılacak seçimlerde onların kazanmasını sağlamış olacaktır. Doğal olarak yıllardır planlanan İran saldırısı için zemin hazırlanmış olmaktadır. Suriye ile yapılan görüşmelerde, İsrail istediğini alabilmek için hem elini güçlendirmiş oldu, hem de Suriye içindeki radikal muhalefeti desteklemiş oldu. Bu durumda Suriye istediği gibi hareket etme alanı daralmıştır. Türkiye’de de aynı durum söz konusudur. Saldırı sonucu hükümet nasıl tavır geliştireceğini bilemez duruma düşmüştür. Stratejik ortağının ortağı ile ilişkileri vardır ve aynı zamanda yaklaşan yerel seçimler nedeni ile kazanmayı garanti gibi gördüğü şehirlerde kaybetmesi gündemdedir, çünkü içinden çıktığı güç, bu saldırı sonucu daha da güçlenmiştir. Kaybetmesinin sebebi, elbette muhalefetin iyi projeler getirdiği için olmayacaktır. Gelişen olaylar bir anda siyasi olarak lider yapabildiği gibi, yok olmaya da sebep olabilir.
İsrail saldırılar sırasında camileri bombalıyor diye avazı çıktığı kadar bağıranlar görmekteyim. Bu ikiyüzlülüğün en çıplak görünenidir. Çünkü camiler ilk defa bombalanmıyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve Avrupa’nın değişik yerlerinde bombalandı. O bombalar karşısında ne yaptın? Camiyi bombalayanın kendi görüşüne yakın olduğunda sustun, görmedin, duymadın. Kerbala’da Şii camisi bombalandı, yüzlerce insan öldürüldü, o zaman neredeydin? Sokaklar neden boş kaldı? Pakistan’da bombalanan camide onlarca insan öldürüldü, neredeydin? Senin katilin olduğunda haklı, başkası olduğunda mı haksız oluyor?
Savaşa karşı duruluyorsa eğer, bu her yer için geçerli olmalıdır. Benim savaşım, senin savaşın olmaz. Savaş savaştır. Savaşa karşı olmak evrensel insan olmak demektir. Siyasi amaçlar için kullanılan bir araç değildir. Eğer savaşta karşılıklı güçlerin dengeli olmasını savunuyorsan, yanı başındakine de bakman gereklidir. Uzakta değil, yakınına bakarak da duruşunu sergileyebilirisin.
Savaş karşıtlarının meydanı doldurması sevindiricidir, umarım ki bu karşıtlık bütün savaşlar için olur. Bir yandan katilleri kahraman ilan edip, öteki taraftan ölümlere karşı olmak büyük bir çelişkidir. Bu çelişki çıkarlara göre belirlenmektedir. Eğer çıkarlar senin tarafındaysa görme, duyma ve konuşma boyutundadır.
Bugün sokaklar Filistin için ayaktadır. Filistin bizim yakın geçmişimiz. Yakın geçmişimizin duyarlılığı bizi duygusal tepkilere değil, bilinçli tepkilere yönlendirmelidir. Bu savaş karşıtlığı gösterileri, cihat savaşı için destek gösterilerine dönüşmemelidir. Savaşa hayır derken, başka savaş çığırtkanlıkları yapılmamalıdır. Fakat gösterilerde gördüğüm kadarı ile, savaşa karşı savaş derken, yine ölümler kutsanmaktadır. Bebe ölümleri, kadınların tecavüzleri istenmektedir. Evrensel barış söylemleri henüz yoktur. Savaşa karşı olmak demek, evrensel olarak bakmak demektir. Çünkü savaşın insan için savunulacak tarafı yoktur.
Savaş demek, birilerinin ürettiği bombaların, silahların tüketilmesi demektir. Bu işten en çok onlar karlı çıkar. Savaş demek, açlık, sefalet, yaşam kalitesinden geriye gitmesi demektir. Bu durumda kimler karlı çıktığı ortadadır. Kendi yaşadıkları krizleri, bizim üzerimize yıkıp, kendilerine daha rahat ve sorunsuz yaşam yaratanları görmemiz gereklidir. Savaşlar hep ezilmişlerin topraklarında olur. O yüzden savaşa karşı olmak demek, mazlumun yanında olmak demektir.
Savaşa karşı olmak demek, insan olmak demektir. İnsanlığı savunmak demektir. İkiyüzlülerin yaptığı ise ihanettir. İnsanlığa yapılan ihanettir. Eğer karşıysan her türlü savaşa karşı olmak demektir. Taraf olmamak demektir. Taraf olmak demek, insandan yana, yaşamdan yana olmak demektir.
Meydanlarda bir anda binlerce insanın toplanması güzeldir, keşke tek yüzleri ile gelseler meydanlara… Siyasi çıkarları için bugün barış, yarın savaş söylemini dilendirenler ikiyüzlüdür. Bu ikiyüzlülüğün ideolojisi olmaz!
4 Ocak 2009 Pazar
Issız Adam!
Issız Adam!
“Issız Adam, modern hayatın yalnızlaştırdığı insanları anlatan, yemekler, anneler, eski şarkılar ve aşk üzerine bir film.”
Tanıtımlarında bu sözler yer almaktadır. Tanıtımlar filme açılan kapıdır. O kapıdan içeriye bakılır, sonra karar verilir. Kararımı etkileyen en önemli neden aslında duyduklarımdır, o kadar çok şey duydum ki, git dedi içimdeki ses. Gittiğime pişman mıyım, elbette hayır. Yaptığım hareketlerden dolayı pişmanlık duymam, çünkü tercihimin yanlışlığını da ilk zamanlarda anlayamazsam da zaman içinde anladığım için kendimi hazırlayarak yol alırım. Birden ve aniden olaylar ile sık sık karşılaşmam, ani olaylar ve tepkiler bilinç ile yapılmadığında sonuç itibari ile pişmanlıklarımda olur.
Modern yaşamı yalnız yaşam olarak algıladım. Modern insan yalnızdır ve ilişkilerini para karşılığında ya da başka yollar ile giderendir. Bağlanmak istemez, bağlanmak onun sonu olacağını düşünür. Filmin kahramanı bakış açısından budur. Fakat filmin ikinci rolünde olan kadın için (Ada) öyle değildir. Bağlanmak ister ve ilişkileri onu hayal kırıklıklarına yol açmıştır. Tek başına ayakta durmak için iradelidir ve kendi işinin sahibidir. Boşluktadır, yeni bir ilişkiden çıkmıştır ve bağlanmak ve ilişkide olmak onun için başlangıçta cazip değildir ama olaylar o kadar hızlı gelişir ki bağlanır. Bir gecelik ilişki uzun süreli ilişkinin başlangıcı olur. Tutulur. Tutkudur onu oraya götüren. Çekicidir ve kendine güvenen bir yüz vardır. Çocuk yüzü yoktur ama gözleri hep yalnız adamın çekingenliği ve çocukluğunu sakalların altında yaşayan bir adam vardır. Farkındadır, kimin evine gittiğinin. Arkadaşını arar ama ayakları onu o eve götürür. Beklediği cinsel temas olur, beklemediği bir şey değildir. Beklemediği şey ona bağlanmaktır. Modern insan bir gecelik ilişkilere alışıktır.
Filmin kahramanı istediği an, cinsel ilişkiye gireceği kadın bulmakta zorlanmaz. Hatta cinsel fantezisi olan ailenin yanına bile gider, orada toplu sekse katılır. Oradan çıkarak başka bir kadın ile para karşılığında olur. Önünde gelen ile ilişkiye girebilecek düzeydedir. Adam iş yerindeki kadınlar ile cinsel ilişkiye girmez, (Öyle algılıyoruz, ama olup olmadığını bilmiyoruz!) iş saatleri dışında birden fazla kadın ile ilişkiye giren ve kendi gücünü kadına göstermekten mutluluk duyan biridir. Cinsel birleşmeden bir zevk almaz ama fiziki ihtiyacını giderirken, psikolojik ihtiyacını da giderir. Dominant olmak duygusunu tatmin eder. Kadına acı çektireceğini bile bile para karşılığında ilişkiye girer. Hatta girdikten sonra onu o hali ile bırakıp gittiğine dair bir alışkanlığı olduğu bir hayat kadını ile yaptığı sohbette ortaya serer. O sahnede hayat kadını ile konuşmak ister ama kadın konuşmaz gider. Parasını sadece daha uygun şekilde vermesini ister. Duygu yoktur, para karşılığında tatmin vardır.
Bir gün bir sahafçıda plak almak için bulunurken, orada tesadüfi sonucu bulunan güzel bir kadına karşı ilgi duyar ve onu etkilemek için aklına gelen her şeyi her şeyi dener. Sonunda başarırda!
Onun bir tutkusu vardır, plaklar. Eskiden plaklar doğal sesi kayıt ederdi, çünkü o günkü koşullarda teknoloji ancak o kadardır. Bugünkü kullandığımız müzikler hem sıkıştırılmış hem de ses kalitesi olarak eskisi gibi değildir. İnsan sesi yerine teknolojik ses duyarız. Yaşamın kendisi gibidir, yaşam sıkıştırılmış yaşamlar üzerine kuruludur. Modern yaşam apartmanda ve her dairede bireylerin olduğu yerdir. Yaşamın sadece görüne kısmını alır, onun üzerinden yola çıkar.
Her ilişki para karşılığında olduğu gibi değildir. Para verdiğinde istediğini alana kadar ilişki vardır, onun dışında yabancıdır iki kişi. Fakat elinde kitap ile peşinden koştuğu kadın ile başlayacak olan ilişki para karşılığında olduğu gibi olmayacaktır. O duygu koşarken yaşanmaz ama zaman içinde baskın olur. Başlayan ilişki ve sonlanması o peşinden koşarken duyduğu duygudur. Para karşılığında yaptığı gibi süreli olacaktır. Sekstir amacı, onun ile yatıp ayrılmaktır. Peşinden koştuğunu yakalayabilirsin, çünkü insanlar ilişkiye açtır. O açlık onu başarıya götürecektir. Yalnız insan biri ile yakaladığı fırsatı değerlendirir. Modern insan budur!
Başlatmayı başardığı ilişki bir süre içinde onu insan yönünü açığa çıkarır ve sevişmek aslında karşındaki olmaktır. Acı çektirerek zevk alan değil, onun ile birleşmenin getirdiği zevki öğrenir. Kitaplardan öğrendiği, seks filmlerinde gördüğü gibi değildir. Gönüllü yapılan cinsel birleşmek karşındaki olmaktır. Doyuma ulaşmaktır. İlk defa o duyguyu yaşar ve doyuma ulaşır. İlişki başlamıştır, yaşadığı aşk mıdır, tutku mu? Kafası karışıktır.
Uzaktan annesi gelir, ona tanıtır. Arkadaşını, tanıtırken gurur duyar. Fakat anne ile de ilişkisi uzaktır. Yabancıdır aslında. Paylaşımları o kadar çok azdır ki, konuşacak konusu bellidir. Arkadaşının düğününe gider ama kalabalıkta olmaktan ve tanıdık çevre içinde bulunmaktan kaçtığı için görünür ve kaçar. O yalnızdır ve yalnızlık onun modern yaşamın getirmiş olduğu doğal sonucu olduğunu hissettirir. O yalnızlığı tercih etmiştir, o yaşamın içindedir.
Kalabalıktan kaçış ve annesinin yolculaması onun kararını uygumla zamanı geldiğini gösterir ve eve varır varmaz ayrılmak istediğini belirtir. Tartışmaz, ayrılır. Ayrılık onu o an için yaralamaz, verdiği kararın doğru olduğunu bilir. O karar karşısında kadın şaşırmaz aslında ama aniden olması ve nasıl tepki vereceğini ilk anda bilemez. Tutulmuştur, onun ile olmaktan mutlu olduğu bir anda, neden ayrıldığını tam kavrayamaz. Ayrılık modern yaşamın ayrılmaz parçasıdır.
Ayrılık ve sonrası yaşananlar adam için değişik değildir, yabancısı olduğu bir duyguyu hep içinde yaşatacaktır. Tutku ile ayrıldığına bağlıdır. Çünkü ilişkide o olmuştur ve bir daha o olduğu ilişki yaşamamıştır. Yıllar sonra bir sinema girişinde o ile karşılaşır ve orada içsel konuşmalar ile duygular açıklanır. Ada isimi tesadüf sonucu seçilmediği daha çıplak olarak yansır. Ada ulaşılması zor olandır artık, arada deniz vardır. Büyük adaya gitmesi ya da İngiltere’ye gitmesi önemli değildir, o yaşadığı yerin adını almıştır, yalıtılmıştır, uzaklaşmıştır. Kendi dünyasında geçmişin tutkusu ile vardır. Tutkular karşılıklıdır ama artık ikisi farkı adadırlar.
Film sosyal çevrenden kopuktur. Psikolojik açılımı zayıf bir filmdir. Filmin türü dram/ romantik olarak belirtilmiş ama burada başka bir şekilde işlenmiş olsaydı daha başarılı olurdu diye içimden geçirdim. Film sosyal çevresinden o kadar kopuktur ki, dışarıda yaşanan sosyal gerçeklik ile hiç karşılaşmayız. Soyutlanmış insanların yaşamıdır. Geçmişin kültürü yoktur. Geçmiş orada sadece bir plaktır. O plak ile günümüze doğru yolculuk vardır ama yeterli değildir.
İstiklal Caddesi ve Galata Kulesi çevresinde geçen bir ayrıntıdır. Cımbız ile tutulmuş bir ayrıntı beyaz perdeye yansımıştır. Fakat bu filimin kişileri neden etkilediğini anlamadım açıkçası. Filmin güzel görüntüler ve kurgusu dışında bana bir şey vermedi. Öyle bir yaşantım olmadığı için belki bana sadece duygusuz geldi. Senaryo ve film biraz aceleye gelmiş gibi geldi. O yüzden olsa gerek benim hoşlandığım filmler arasına giremedi. Türk sineması içinde bana göre iz bırakacak filmler arasında olmayacaktır. Birileri etkilenmiş olması, ona övgüler düzmüş olması onun iyi olması anlamına gelmiyor.
Modern yaşam filmde anlatıldığı gibi değildir, fakat o yaşamı tercih edenlerinde olduğunu kabul edebilirim. Fakat tanıtımda anlatıldığı gibi değildir. En azından bizim sanatçılarımıza destek amacıyla da olsa gitmiş olduğum için pişman değilim.
“Issız Adam, modern hayatın yalnızlaştırdığı insanları anlatan, yemekler, anneler, eski şarkılar ve aşk üzerine bir film.”
Tanıtımlarında bu sözler yer almaktadır. Tanıtımlar filme açılan kapıdır. O kapıdan içeriye bakılır, sonra karar verilir. Kararımı etkileyen en önemli neden aslında duyduklarımdır, o kadar çok şey duydum ki, git dedi içimdeki ses. Gittiğime pişman mıyım, elbette hayır. Yaptığım hareketlerden dolayı pişmanlık duymam, çünkü tercihimin yanlışlığını da ilk zamanlarda anlayamazsam da zaman içinde anladığım için kendimi hazırlayarak yol alırım. Birden ve aniden olaylar ile sık sık karşılaşmam, ani olaylar ve tepkiler bilinç ile yapılmadığında sonuç itibari ile pişmanlıklarımda olur.
Modern yaşamı yalnız yaşam olarak algıladım. Modern insan yalnızdır ve ilişkilerini para karşılığında ya da başka yollar ile giderendir. Bağlanmak istemez, bağlanmak onun sonu olacağını düşünür. Filmin kahramanı bakış açısından budur. Fakat filmin ikinci rolünde olan kadın için (Ada) öyle değildir. Bağlanmak ister ve ilişkileri onu hayal kırıklıklarına yol açmıştır. Tek başına ayakta durmak için iradelidir ve kendi işinin sahibidir. Boşluktadır, yeni bir ilişkiden çıkmıştır ve bağlanmak ve ilişkide olmak onun için başlangıçta cazip değildir ama olaylar o kadar hızlı gelişir ki bağlanır. Bir gecelik ilişki uzun süreli ilişkinin başlangıcı olur. Tutulur. Tutkudur onu oraya götüren. Çekicidir ve kendine güvenen bir yüz vardır. Çocuk yüzü yoktur ama gözleri hep yalnız adamın çekingenliği ve çocukluğunu sakalların altında yaşayan bir adam vardır. Farkındadır, kimin evine gittiğinin. Arkadaşını arar ama ayakları onu o eve götürür. Beklediği cinsel temas olur, beklemediği bir şey değildir. Beklemediği şey ona bağlanmaktır. Modern insan bir gecelik ilişkilere alışıktır.
Filmin kahramanı istediği an, cinsel ilişkiye gireceği kadın bulmakta zorlanmaz. Hatta cinsel fantezisi olan ailenin yanına bile gider, orada toplu sekse katılır. Oradan çıkarak başka bir kadın ile para karşılığında olur. Önünde gelen ile ilişkiye girebilecek düzeydedir. Adam iş yerindeki kadınlar ile cinsel ilişkiye girmez, (Öyle algılıyoruz, ama olup olmadığını bilmiyoruz!) iş saatleri dışında birden fazla kadın ile ilişkiye giren ve kendi gücünü kadına göstermekten mutluluk duyan biridir. Cinsel birleşmeden bir zevk almaz ama fiziki ihtiyacını giderirken, psikolojik ihtiyacını da giderir. Dominant olmak duygusunu tatmin eder. Kadına acı çektireceğini bile bile para karşılığında ilişkiye girer. Hatta girdikten sonra onu o hali ile bırakıp gittiğine dair bir alışkanlığı olduğu bir hayat kadını ile yaptığı sohbette ortaya serer. O sahnede hayat kadını ile konuşmak ister ama kadın konuşmaz gider. Parasını sadece daha uygun şekilde vermesini ister. Duygu yoktur, para karşılığında tatmin vardır.
Bir gün bir sahafçıda plak almak için bulunurken, orada tesadüfi sonucu bulunan güzel bir kadına karşı ilgi duyar ve onu etkilemek için aklına gelen her şeyi her şeyi dener. Sonunda başarırda!
Onun bir tutkusu vardır, plaklar. Eskiden plaklar doğal sesi kayıt ederdi, çünkü o günkü koşullarda teknoloji ancak o kadardır. Bugünkü kullandığımız müzikler hem sıkıştırılmış hem de ses kalitesi olarak eskisi gibi değildir. İnsan sesi yerine teknolojik ses duyarız. Yaşamın kendisi gibidir, yaşam sıkıştırılmış yaşamlar üzerine kuruludur. Modern yaşam apartmanda ve her dairede bireylerin olduğu yerdir. Yaşamın sadece görüne kısmını alır, onun üzerinden yola çıkar.
Her ilişki para karşılığında olduğu gibi değildir. Para verdiğinde istediğini alana kadar ilişki vardır, onun dışında yabancıdır iki kişi. Fakat elinde kitap ile peşinden koştuğu kadın ile başlayacak olan ilişki para karşılığında olduğu gibi olmayacaktır. O duygu koşarken yaşanmaz ama zaman içinde baskın olur. Başlayan ilişki ve sonlanması o peşinden koşarken duyduğu duygudur. Para karşılığında yaptığı gibi süreli olacaktır. Sekstir amacı, onun ile yatıp ayrılmaktır. Peşinden koştuğunu yakalayabilirsin, çünkü insanlar ilişkiye açtır. O açlık onu başarıya götürecektir. Yalnız insan biri ile yakaladığı fırsatı değerlendirir. Modern insan budur!
Başlatmayı başardığı ilişki bir süre içinde onu insan yönünü açığa çıkarır ve sevişmek aslında karşındaki olmaktır. Acı çektirerek zevk alan değil, onun ile birleşmenin getirdiği zevki öğrenir. Kitaplardan öğrendiği, seks filmlerinde gördüğü gibi değildir. Gönüllü yapılan cinsel birleşmek karşındaki olmaktır. Doyuma ulaşmaktır. İlk defa o duyguyu yaşar ve doyuma ulaşır. İlişki başlamıştır, yaşadığı aşk mıdır, tutku mu? Kafası karışıktır.
Uzaktan annesi gelir, ona tanıtır. Arkadaşını, tanıtırken gurur duyar. Fakat anne ile de ilişkisi uzaktır. Yabancıdır aslında. Paylaşımları o kadar çok azdır ki, konuşacak konusu bellidir. Arkadaşının düğününe gider ama kalabalıkta olmaktan ve tanıdık çevre içinde bulunmaktan kaçtığı için görünür ve kaçar. O yalnızdır ve yalnızlık onun modern yaşamın getirmiş olduğu doğal sonucu olduğunu hissettirir. O yalnızlığı tercih etmiştir, o yaşamın içindedir.
Kalabalıktan kaçış ve annesinin yolculaması onun kararını uygumla zamanı geldiğini gösterir ve eve varır varmaz ayrılmak istediğini belirtir. Tartışmaz, ayrılır. Ayrılık onu o an için yaralamaz, verdiği kararın doğru olduğunu bilir. O karar karşısında kadın şaşırmaz aslında ama aniden olması ve nasıl tepki vereceğini ilk anda bilemez. Tutulmuştur, onun ile olmaktan mutlu olduğu bir anda, neden ayrıldığını tam kavrayamaz. Ayrılık modern yaşamın ayrılmaz parçasıdır.
Ayrılık ve sonrası yaşananlar adam için değişik değildir, yabancısı olduğu bir duyguyu hep içinde yaşatacaktır. Tutku ile ayrıldığına bağlıdır. Çünkü ilişkide o olmuştur ve bir daha o olduğu ilişki yaşamamıştır. Yıllar sonra bir sinema girişinde o ile karşılaşır ve orada içsel konuşmalar ile duygular açıklanır. Ada isimi tesadüf sonucu seçilmediği daha çıplak olarak yansır. Ada ulaşılması zor olandır artık, arada deniz vardır. Büyük adaya gitmesi ya da İngiltere’ye gitmesi önemli değildir, o yaşadığı yerin adını almıştır, yalıtılmıştır, uzaklaşmıştır. Kendi dünyasında geçmişin tutkusu ile vardır. Tutkular karşılıklıdır ama artık ikisi farkı adadırlar.
Film sosyal çevrenden kopuktur. Psikolojik açılımı zayıf bir filmdir. Filmin türü dram/ romantik olarak belirtilmiş ama burada başka bir şekilde işlenmiş olsaydı daha başarılı olurdu diye içimden geçirdim. Film sosyal çevresinden o kadar kopuktur ki, dışarıda yaşanan sosyal gerçeklik ile hiç karşılaşmayız. Soyutlanmış insanların yaşamıdır. Geçmişin kültürü yoktur. Geçmiş orada sadece bir plaktır. O plak ile günümüze doğru yolculuk vardır ama yeterli değildir.
İstiklal Caddesi ve Galata Kulesi çevresinde geçen bir ayrıntıdır. Cımbız ile tutulmuş bir ayrıntı beyaz perdeye yansımıştır. Fakat bu filimin kişileri neden etkilediğini anlamadım açıkçası. Filmin güzel görüntüler ve kurgusu dışında bana bir şey vermedi. Öyle bir yaşantım olmadığı için belki bana sadece duygusuz geldi. Senaryo ve film biraz aceleye gelmiş gibi geldi. O yüzden olsa gerek benim hoşlandığım filmler arasına giremedi. Türk sineması içinde bana göre iz bırakacak filmler arasında olmayacaktır. Birileri etkilenmiş olması, ona övgüler düzmüş olması onun iyi olması anlamına gelmiyor.
Modern yaşam filmde anlatıldığı gibi değildir, fakat o yaşamı tercih edenlerinde olduğunu kabul edebilirim. Fakat tanıtımda anlatıldığı gibi değildir. En azından bizim sanatçılarımıza destek amacıyla da olsa gitmiş olduğum için pişman değilim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)