12 Şubat 2009 Perşembe

Sağlık olsun!

Sağlık olsun!

Sağlık konusu nedense canımız acıyınca gündeme gelir, neler değiştiğini o an anlarız. Liberal ekonomi ve politika sağlık üzerinde öyle oyunlar oynadı ki, artık kimse bilmiyor son gelişmeleri.

Sağlık eskiden yani azda olsa sosyal devlet olduğumuz dönemlerde, vatandaşlarımıza eşit fırsatlar sunardı. şimdi ki gibi sonradan zengin olmalar yurtdışına çıkıp Türk doktorlarına muayene olmazlardı. O Türk doktorun ülkemizde çalışma koşullarının yaratılması için bir şeyler yapmak gerektiğini düşünmezler, onun orada kalması belki Türk lobisi için faydalıdır diye düşünür politikacı! Ülkemizin insanın sağlığı mı, sağlık olsun!

Sağlık, ticari sektör haline dönüştürüldükten sonra gelişmelerin fotoğraflarını çekip yan yana koymuş olsaydık, nasıl bir sonuç ile karşılaşabilirdik?

Sağlık tarihler boyunca ticari sektördür diyenleri duyar gibiyim, o ticari yönü olmasaydı bu kadar gelişme dahi olmazdı! Liberal bakış açısı içinde doğru gibi duran önerme, yanlışlıkları içinde barındırır, çünkü bu gelişmeler firmaların özel bütçeleri ile değil, devlet bütçeleri ile yapılmış harcamalar üzerine oturduğu, geliştirme ve ticaretleştirme işi ise firmalar tarafından yapıldığını görmezden gelinir. Dünyada kaç dev ilaç firması var? Kaç tıbbi teknik malzeme üreten firma? Bu firmaların askeri sanayi ile ilişkileri biliniyor mu?

Sağlık alanı gelecek kuşaklara ve bugüne dairdir. Sağlıklı bir toplum için, sağlık alanın düzgün işlemesi önemlidir. İnsan hakları gibi, hasta hakları vardır ve her ikisi de kağıt üzerinde durmaktadır. Parası olanlar her ikisinden kendi çıkarları yönünde faydalanır, olmayanlar ise, onların canları sağ olsun! Arada sırada ‘pardon’ diyenlerde oluyor elbette!

Son çıkarılan yasalar ve düzenlemeler sağlık sektörünün kimin hizmetinde olduğu daha çıplak olarak yüzümüze vurmaktadır. İnsan yaşamına direkt müdahale olan düzenlemeler karşısında bundan etkilenenlerin pek sesi çıkmıyor gibidir. Birkaç basın açıklaması dışında. Eczacılar kendi alacakları için ortak eylem yaparken, neden bu konuda suskun kalırlar? Sadece doktorların ve hastaların sorunu mu? Kazanmış oldukları kazanımlarını neden bu alanda göstermezler? İşlerini kaybetmemek için mücadele edenler, bugün bu değişikliğin pek farkına varacak durumları yok sanırım. Türk Tabipler Birliği basın açıklaması dışında ne yapmayı planlıyor?

Hasta haklarına açık bir tecavüz olan bu kararlar, karşısında sanırım sessizlik bir süre daha devam edecektir ama uygulama başladığında ve hayat kayıpları bu kararlar yüzünden olduğunda, sanırım birkaç ses çıkacak ama haber bültenlerinde birer magazin olarak algılanıp dramlaştırmadan öteye geçmeyecek gibidir. Bizde yasalar, insan lehine olanlar hep dışarının telkinleri ile geliştirilmiştir, bu konuda da sanırım AB ya da ABD’den gelecek ses önemli olur!

İnsan yaşamını bu kadar yakından ilgilendirilen düzenlemeler, şirketlerin bütçelerine göre yapılamaz. Sağlık bakanlığı bütçesi neden Milli Eğitim bütçesi ya da Savunma Bakanlığı bütçesinden geridir? Sağlık bu kadar önemsiz ise, neden iktidara yakın olanlar özel hastaneler açmaya devam eder? Bir ülkede özel hastanelerin varlığı, o ülkenin sosyal devlet olmadığının kanıtıdır. Bir ülke de kendi doktoruna güvenmeyen politikacının varlığı, o ülkenin sağlık düzenin çarpık ve yetersiz olduğunun kanıtıdır.

Dünya ile entegrasyon sözleri havada uçuşur ama sağlık alanında bir duvar ile karşı karşıyayızdır. Bu özel duvar, sağlık sektörümüzün yararınadır, onun çarpık işleyişini korur konumundadır. Eğer bir entegrasyon var ise, o da yaşam kalitesinin yükseltilmesi üzerine olmalıdır. Sağlık, her insan için eşit düzeyde uygulanmalıdır. Ayrımcılık bir anlamda katillerin oluşması ve korunması anlamına gelir.

Bir hasta, para için, hastalık süresi uzatılıp, tedavi ücretleri abartılıyorsa, orada doğru gitmeyen bazı şeylerin olduğunu söylemek abartı olmasa gerek! Bazı firmalar aleyhine açılan davalar, yurt dışında mahkumiyet ile sonuçlanıp, ülkemizde dava açılmıyorsa orada bir karmaşık çıkar ilişkilerinden bahsedilir. Bir ilaç firması, kendi ürünlerinin kullanımını artırmak doktorlara rüşvet verdiği kanıtlanıyorsa, orada yanlış giden bir şeylerin var olduğunu gösterir. İlaçların kalitesi, ülkeden ülkeye göre değişiyorsa, orada bir entegrasyon sorunun dışında daha büyük ve global olarak bir problem yaşadığımızı kanıtlar. Eğer bir firma, ülkelere göre ilaç üretiyor ve onu satıyorsa, orada bir insanlık suçu vardır. Eğer bir ülkede, bir ilacın kıtlığı yaşanıyorsa, orada sorunun kaynağına başka şeyler aramak gereklidir.

Sağlık alanı, ticari alan olarak kabul edilirse, onu o gözle yorumlanmaya devam edilirse, o zaman haksızlıklar ve ölümler doğal karşılanır. Hipokrat yemini kağıt üzerinde kalır, hasta hakları anımsanmaz bile.

Bütün bu bilgileri ortaya çıkaran fotoğraflara bakıp ‘sağlık olsun!’ diyorsak eğer, orada bizde bir sorun var olduğunu gösterir! Bunun için tedaviye gitsem, acaba sağlık sigortam karşılar mı masrafımı diye düşünüyorsak eğer, orada sağlık alanın ticarileşmiş olduğunu kanıtlar.

Bugün verdiğimiz vergiler ile tedavilerimiz karşılanamaz duruma düşmüşse, özel sağlık sigortalarına ayrıca ücret öder konuma getirilmiş isek, orada hastalar arası eşitlikten söz edilemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Çıkarılan yasalara ve kararnamelere karşı sesimizi yükseltelim, sesimiz çıkmadığı sürece bizler yaşamımızı riske almış oluyoruz! Yaşam bu kadar ucuz olmamalıdır!

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi

The Curious Case of Benjamin Buton,
Yönetmen; David FincherSenaryo; Eric Roth
Benjamin, 1918 yılında, New Orleans’ta, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda doğar. Doğmak için güzel bir gecedir. Benjamin’in annesi doğum sırasında ölünce, babası çocuğun görüntüsü karşısına dehşete düşer ve onu bir yaşlılar yurdu olan Nolan Evi’nin basamaklarına terk eder. Burada çocuk evin kahyası Queenie tarafından içeri alınır.

1918 yılı dünyanın başka yerinde bir çok kişi için başka anlamlar içerir. Sanayi devrimin getirmiş olduğu bir çevre kirliliği içinde garip bir olay olur. O garip olay sahnenin ilk görüntüleri eşliğinde sizi peşine takar ve koşmanızı ister. Elinizde olmadan olayın içine dalarsınız. Bir çocuk dünyaya gelmiştir, fakat onun kaderi bir yaşlılar yurdunda siyah bir kadının elindedir. Sıcak kanlı ve insancıldır. Ezikliğin getirmiş olduğu merhamet duygusu içindedir. Hıristiyan’dır ama kendi geleneklere göre ibadet edenlerdendir. Afrika’nın sıcaklığını barındırır. Queenie küçük bir yalan uydurur ve beyaz çocuğa analık yapar.

Bir film bir cümle ile tanımlanabilir mi? Bir cümle bütün filmin ruhunu ele verir mi? Film boyunca o cümle sürekli söylenir, izleyiciye doğru söylenendir, söylenmeyenler kulağa fısıldamalardır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında oğlunu kaybeden kör bir saatçi, kaybedilenlerin geri gelmesi umuduyla şehrin tren garı için ters işleyen bir saat yapar. Zaman savaşın sonucu ile bağlantılıdır, çünkü bir saat ustası oğlunu savaşta kaybetmiştir, saat ustasının gözleri görmez, gönül gözü ile dünyaya bakar. Gönlünün gözü ile elinin emeği sonucu bir saat ortaya çıkar ve tren garının açılışında bu saat New Orleans halkına hediye edilir. Saat normal değildir, çünkü geriye doğru gitmektedir. Saat kaybettiklerini geri çağırmak anlamındadır ve saat ustası bu durumun anlayış ile karşılanmasını ister, çünkü savaşta kaybedilen gençler aslında onların yalnızca gelecekleri değil, yaşam standartlarının yükselmesine sebep olacak emektir. Keşke savaş olmasaydı, keşke o kurşun o gençleri öldürmeseydi, keşkeler o kadar çoktur ki, aynı sahne daha sonra bir yerde başka bir biçimde tekrarlanacaktır. Saat mucizeye sebep olur ve savaşın sona erdiği akşam dünyaya gelen Benjamin Button için hayat tersine işlemeye başlar.

1920’lerde Mark Twain’in “80 yaşında doğup yavaş yavaş 18’imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu” sözünden etkilenen F. Scott Fitzgerald’ın kaleme aldığı kısa hikayedir. O kısa hikaye bir hayattır, hayatlardır. Hayatların kesişmesi ve karşılıksız sevgiler incelenir. Ananın öz çocuğu olmadığı halde sonsuz sevgisi, çocukluk tutkusunun aşka dönüşmesi, gelecek korkusu yüzünden özveri. Müthiş ikilemler iç içedir, hangi ikileminden çıkıp hangisine geçtiğimizi anlayamayız bile, yaşamın perdeye farklı bir şekilde hızlı olarak yansımasıdır.

Zaman bize bir çok şeyi yaşatır, kişinin değişimine etkisi işlenirken, tarihin kısa bir akışı da yansır. Bir dünya savaşının sonu, ikincisinin başlangıcı ve sonu anlatılır. Savaşların, acıların kişi üzerine bıraktığı iz gözlerdedir. Ancak ona sevgi ile bakan anlar, çünkü zaman her bireye aynı şekilde yansımaz. Çünkü biri yaşlılıktan çocukluğa doğru gitmektedir, o gençleşirken, çevresi teker teker yok olur ve o acıyı, kaybetmeyi öğrenir ve yalnız kalmayı da bu arada kavrar. Fırtınanın ortasında dost, karada kavga eden iki gemici adam gibidir yaşam. Kısa alanda yoldaş olanlar kendilerini güvende hissettiklerinde rakip olabiliyorlardır. Her bir sahnesi ayrı mesajı içinde taşıyor ve fısıldıyor kulaklarımıza.

Film, yaşlı bir kadın hastanededir ve yaklaşmakta olan bir kasırga vardır. 2005 yılıdır ve yaşlı kadın yanında duran genç kadından bir günlüğü okumasını ister. Günlük bize geçmişe götürürken, geleceğe de taşımaktadır. Zaman içinde iki zamanı aynı anda yaşarız. Günlük bazı gerçekler ile yüzleşmektir. Saklanan gizli kalan hislerin ortaya serilmesidir. Günlük okumak belki bize, siz olayın dışında izleyicisiniz imgesini vermek için yapılmıştır. Çünkü film içine o kadar çok giriyorsunuz ki, arada bir yabancılaşmak gerektiği okumlar ile verilmiştir.
Film kurgusu, konusu ile ilginçtir ve kulağa o kadar çok şeyler fısıldanır ki, film aslında ne anlatıyordu der gibi çıkıyoruz sinema salonundan. Filmin son sahnesi doğum ile biter, yeni doğanın masum bir gülümsemesi kalır. Bizim yüzümüzde o gülümseme kalıyor mu? Kasırga hastaneyi etkisi altına alırken, geriye giden saat suların yükselmesi ile depodaki yerinde zamanı durdurmak üzeredir. Tuhaf bir öykü sadece ona mahsustur ve bitmektedir.

Kimlerin yaşamı tuhaf öyküler ile örülüdür, kimler neleri yaşamıştır. Doğduğu memleketten çok uzaklara gidenler bir daha doğdukları topraklara dönememiştir. Yaşam kulaklarımıza bir şeyler fısıldar, siz bu filmi izledikten sonra o fısıldayan cümleyi bulabilecek misiniz? Yaşam bize neler anlatır ve neler fısıldar? Sorular içinde çıkarsınız salondan ama aslında bütün sorular cevaplanmıştır filem dair, peki, yaşama dair olanlar?

3 Şubat 2009 Salı

Bugün ilerici olan görüşler, yarın iktidara geldiğinde gericileşir!

Bugün ilerici olan görüşler, yarın iktidara geldiğinde gericileşir!

Tarih ilericiler ile tutucuların mücadelesi gibi algılanır. İlericiler adı üzerinde toplumun yeni sözleşme imzalatarak yola devam etmesini ister, tutucular ise var olan düzenin devamı yanındadırlar.

Düzen değişimi öyle kolay olan bir süreç değildir, birikimin sonucunda olur, tesadüfi gelişmeler bu birikimi tetikler ve toplum ileri bir adım atar, fakat bu adım her zaman aydınlığa doğru olmaz, bazen de karanlığa doğru olabilir. Tarih bir doğru üzerinde hareket etmez, o yüzden toplumların dönüşümü incelenirken tek doğru kavramı bakış açısı ile açıklanamaz!

Bugün ilerici olarak algıladığımız güçlerin, iktidara geldikten sonra kısa zamanda nasıl gericileştiğini ve kazanmış olduğu düzenin devamı için her türlü ilerici hareketi bastırdığına şahit oluruz. Onlar, iktidarın kendilerine verdiği olanakları sonuna kadar kullanma taraftarıdırlar. Gericileşen ve tutuculaşan iktidar, değişimin rüzgarı ile sarsılmaya mahkumdur, çünkü hiçbir iktidar, sonsuz olarak iktidarda duramazlar, mutlaka başka bir hareket onu yıkacaktır.

İktidara gelenler gericileşir. İktidara daha önce gelmiş güçler gericileştiği için, yeniden iktidara geldiklerinde ilerici olma özellikleri yok olmuştur. İktidardaki tutucu bir yapı, yerini başka bir tutucu yapıya bırakabilir. Bugün yaşadığımız demokrasi, bu görev değiştiren tutucuların iktidar mücadelesidir. Tutucu partiler, iktidar mücadelesi yaparken öz itibari ile birbirinden o kadar uzak değildirler, onları bir birinden ayıran lider faktörüdür ve iktidar nimetlerini paylaşan sermaye gruplarıdır. Her sermaye grubu kendine ait bir iktidarı ve iktidar adayını önceden belirleyerek, var olan sistemin daha uzun yaşamasına imkan sağlamak olarak algılayabilirsiniz. İktidardaki partilerin değişmesi, sistemin güvenliği açısından zaman kazanmak ve tıkanan sistem sorunlarının çözümünü sağlamak için kullanır. Fakat iktidara daha önce gelmiş partiler, toplumu ileriye taşıyamazlar, çünkü onlar gericileşmişlerdir.

Muhafazakarlaşan partiler ilerici partilerin büyümemesi için ellerinden geleni arkalarına koymazlar, onları kendilerine benzetmek için her türlü yolu denerler. O yüzden her ilerici unsur iktidar saldırısı altındadır. Bu saldırıdan kurtuluşun tek panzehir parti içindeki dayanışmadır, güvendir. Bu güven ve dayanışma ortadan kalktığında, iktidara gelememiş muhafazakar parti görünümüne düşer ve elde ettiği kazanımları koruma yoluna gider. O küçük ve marjinal yapı içinde dahi iktidar mücadelesi olur. Bu durum, iktidarda ve muhalefette yer alan muhafazakar güçler tarafından onaylanarak, onların yaşam alanları açılır ve her türlü olanak onlara sürülür, bu sayede onların çekim gücü sayesinde ilerici güçlerin enerjileri bir şekilde yok edilir. İlerici güçlerin enerjilerinin ve umutlarının yok edilmesi sistemin devamı için bir güvencedir.

Bireysel çıkışlar her zaman bireysel kazanımlara mahkumdur. Ondan dolayı muhafazakar partiler bireysel olarak yanlarına gelenlere kucak açar ve onları kendi listelerinden aday göstermekten sakınca görmezler. Bu sayede kısır döngü içine girmiş olan muhafazakar partiler, sistemin yaratmış olduğu krizlerden kurtuluş için geçici olarak kapı açılması anlamına gelebilir. İktidara gelen her ilerici yapı gibi bireyde zaman içinde gericileşir. Var olan sistemin güçlü savunucu rolüne hemen kavuşur!

Bütün bu sözlerim, sınırları belli olan ülkeler için geçerlidir, fakat bu sınırlara dışarıdan müdahaleler ile muhafazakar kavramı zaman içinde değişim gösterebilir. (ilişkiler daha karmaşıklaşabilir) O ülkenin iktidarının uzak görüşlülüğü, o dış müdahalenin yönü ile ilgilidir. Ülke üzerinde etkili olan güçlerin global siyasi tercihleri, ülkenin geleceğini ve bugününü belirlemektedir. Çünkü kendi içinde durağan hale gelmiş devletler, hiç beklenemedik bir şekilde dinamikleşmekte ve o global tercih yönünde biçim alabilmektedir. Değişim çok hızlı bir şekilde olmaktadır. Bu değişim, ülke içindekiler henüz tam olarak anlayamadan ve içselleştirmeden başka müdahaleler ile ülkeler biçim değiştirebilmektedir. Ülkenin iç dinamikleri de dış güçlerin etkisi altında olabilir ve dış güçlerin istedikleri sosyoekonomik politikaları uygulayacak liderler bulmakta zorlanmamaktadırlar. Bugünkü demokrasiler, demokrat olmayanların demokrasi oyunudur!

Demokrat olmayanlar derken onu kısaca açıklayayım, liderler gün geçtikçe daha az kelime ile çok şeyi açıklamaya çalışır hale geldiler, vücut dili daha önem kazandı. Vücut dilini öğrenmek için kurslara gidiyorlar, şimdi sormak lazım bu liderlerin kaçı gerçek anlamda edebiyat bilgisi ile donanımlıdır? Danışmanları tarafından yazılan alıntılar dışında kendilerin anında alıntı yapabilecek kadar kaç edebi eser okumuşturlar? Bu sorunun yanıtı, eğitim seviyesi ile orantılıdır. Bütün dünyada eğitim seviyesinin aşağıya çekilmesi, sağlık sektörün ticari olması, sosyal devlet gereklilerin ortadan kaldırılması bir global tercih sorunu değil midir? Glaobal güçler, glaobal çapta belirli program dahilinde ülkelere müdahil olmaktadırlar. Bu müdahale muhafazakar yapının yeni biçim alması ile sonlanmaktadır. İlerici güçler bu oyunu bozabilirler, örnek mi dersiniz, kafanızı kaldırın Latin ülkelerine bakın!

Bugün bir çok ülkede liderlik mücadelesi muhafazakar güçler arasında geçmektedir! Daha önce iktidara gelmiş olanlar her ne kadar ilerici unsurları içinde barındırmış olsalar da muhafazakardırlar. Muhafazakar partinin ilerici olarak yönlendirilmesi çok zordur, hatta bugünkü demokrasi anlayışı içinde imkansızdır!

Bugün global politikaya entegre olmuş ülkelerde demokrasiler, demokrat olmayanların demokrasi oyun olarak geçmektedir!

31 Ocak 2009 Cumartesi

Çok yaşa sen II. Abdülhamit!

Çok yaşa sen II. Abdülhamit!

Bu sözler yıllar önce söyleniyordu, o karanlık dönemler içinde. Şimdi Gazze şeridi içinde oranın karanlık sokaklarında söylenir oldu. Gazeliler II. Abdülhamit’in yeniden doğuşunu kutlar gibi, ellerinde posterler, Osmanlı ve de Türk bayrakları ile meydanları doldurmuşlardır. Sen çok yaşa Abdülhamit!

Tarihin yeniden doğuşu gibi algılanabilir, fakat tarih yeniden doğmaz, çünkü o gün olanlar öyle olmak zorunda olduğu için olmuş ve bitmiştir. Bugün aynı koşullar ortada değildir. O gün İsrail devletinin oluşumuna izin vermeyen Abdülhamit yoktur, çünkü devlet oluşmuş, baskı yapan bir kuruma dönüşmüştür çoktan. Filistinlilere karşı katliam yapmaktan çekinmeyen bir devlet ile karşı karşıyayız ve sınırımız dahi yoktur. Bir zamanlar orada olan her şey iç işlerimizdi, bugün olmadığının farkında dahi değiliz!

Hamas’a karşı gösterilen hassasiyet, nedense başkalarına karşı gösterilmez, çünkü başkalarına karşı gösterilmesi için, iç işlerimiz uygun olması gerekliydi. Seçim olması gerek, o seçimde iktidar olma hırsı olması gerekliydi. Eğer Irak, Afganistan işgalleri sırasında muhalif partilerin biri, kitlesel gösteriler yapmış olsaydı, iktidar partisinin elindeki iktidar erkini alma konusunda tehdit oluşturulmuş olsaydı, bu hassasiyet onlar içinde gösterilirdi diye düşünüyorum. Onlara gösterilmedi, çünkü iktidarı zorlayacak durum ortada yoktu! Bizde dış tepkiler içe dayalı olarak verilir. Dış dünyadaki gelişmelerden o kadar soyut yaşarız ki, gelen global krizi bile teğet geçecek diye bekleriz! Bizi sarstığında ise şaşkınlık içinde anlamaya çalışırız!

Ülke içinde, ülke insanına göre konuşmalar seçimde oy olarak döneceği hesaplanır, batılı gibi konuşmak bu ülke iç siyaseti için geçerli değildir. Bizim için büyük olan siyasi adamlar, dış dünyada büyük olmazlar, çünkü bizim siyasi adamlarımız için öncelik iç politikada gelecek oy hesaplamasıdır. Batılı gibi davrananlar ise iktidara hep teğet geçer!

Ülkemiz içindeki değişimler dış güçlerin tetiklemesi ile olmuştur. Darbeler bile dışarıdan yönetilir, içteki figüranlar oynar. Oynayan figüranların yüzlerini mahkeme önünde görmeyiz ama ekranlardan eksik olmazlar!

Son Davos kasabasındaki çıkış, bizim iç işlerimize yönelik bir hareket olmasını umarım dış devletler anlar da bize yeni bir müdahalede bulunmazlar, çünkü her bulunduklarında bizler çağdaş refah seviyesinden uzaklaşmaktayız! İç dinamiklerimiz bu dış müdahalelere karşı güçlü olmadığı son 80 yıllık tarihimiz içinde durmaktadır. Onlara rağmen yaptığımız hareketler, bizi ne kadar çalkantılar içinde bıraktığı, ne kadar kardeş kanı döküldüğü ile ortadadır.

Şimdi bu bir korkunun yazıya dökümü olarak algılanabilir, onlara rağmen bir şey yapmayacak mıyız, bağımsız değimliyiz diye içinizden geçirebilirsiniz. Elbette onlara rağmen yapılacak bir şeyler vardır, onların sisteminden kurtulmak ve onların bizim üzerimize yığmış olduğu bağımlılık zincirinden kurtulmaktır. Onun yolu da bellidir. Tam bağımsız, demokratik bir cumhuriyet mücadelesi hep var olmuştur, var olmaya da devam edecektir. Onlara bağımlı kalarak, onlara rağmen bir şey yapılamayacağını dillendirmek istedim.

Gazze’de atılan sloganlarda II. Abdülhamit söyleniyorsa eğer, bir ülke için pek hayra alamet değildir diye düşünüyorum, umarım sonumuz Osmanlı gibi olmaz!

29 Ocak 2009 Perşembe

Halimce Bedreddinem!

Halimce Bedreddinem!

“Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.”

Bir söz onu nerelere getirmişti, nerelere götüreceğini bilmiyordu. Bir mezarın başında sessizce duruyor ve taşın üstündekileri okumaya çalışıyordu. Okumaya çalışırken aklının içinde sesler ona bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile.

“Beni kara toprakta değil, hakikatı anlamış insanların yüreklerinde arayın!..Ben de halimce Bedreddinem...”

Mezar dedikte, bu mezar nerede diye kısa bir bilgi ile başlayayım sözüme; O İstanbul Divanyolu Caddesi üzerinde, II. Mahmut’un türbesi bahçesinde pek dikkat çekmeyen bir mezarın başında mırıldanıyordu. Mezar taşı gösterişli değildi, sonradan öylesine dikilmiş izlenimi veriyordu. Taşın üzerinde Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (K.S.) yazıyordu.

Sessizce durmuş elleri yanında oraya bakıyordu, dudakları konuşur gibi açıldı ve “Hakikat bize insanları varlıklarına, dinlerine, dillerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur.” sözleri duyulur duyulmaz gökyüzüne doğru savrulmuştu. Çevreye telaşlı gözlerle bir baktı, kimse yoktu. Sekizgen bir yapının içinde duran bir tek kendisiydi, mezarlıklar hep sessiz mi olur?

Mezarın hikayesi yazılı değildir. Sözler uçucudur, kalıcı olan eserlerdir. Mezar nasıl oldu da Bedreddin’e ölüm fermanı verenlerin bahçesine kondu? Onu idam edenler ile şimdi yan yana durmaktadır.

Gözleri geçmişin buğusu içinde tek noktaya odaklanmıştı. Geçmiş geleceği yazmaya devam ediyordu.

1924 yılı ülkemiz için kargaşanın ve telaşın olduğu yıldır. Lozan anlaşması gereği vatan aynı kalmış ama üzerinde yaşayanlar başka vatanlara göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerde kendi dilleri konuşur olunmuş ama vatan olarak bellememişler. İçlerinde hep özlem kalmıştır. Ülkenin etnik yapısını değiştiren bir durumdur. Nüfus değişimine yol açan mübadele sırasında sadece yaşayanlar değil, ölülerde yer değiştirmiştir. İşte bu dönüşüm sırasında idam edildikten sonra yattığı topraklardan koparılıp gelmiştir. Serez’den İstanbul’a yolculuk 508 sene sonra gerçekleşmiştir.

Mezarlığın başında dudaklarından Nazım’ın dizeleri dökülür.

“Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.”

Şeyh Serez’den yüzyıllar sonra idam fermanı verenlerin yanına getirilmiştir.

II. Mahmut’un türbesi oğlu Abdülmecit tarafından Ohannes ve Boğos Dadyan kardeşlere yaptırılmıştır. Bu türbenin bahçesi 1861 yılında türbeye bağlı mezarlığa dönüştürülmüş ve büyük çoğunluğu 1840–1920 tarihleri arasında görev yapmış devlet adamları ve yazarlar, şairler bu avluya defnedilmişlerdir. Şeyh Bedreddin mübadele sonrası buraya getirilmiş ama öyle sakin bir şekilde yatamamıştır. Yaşarken ne kadar çok korkuyorlarsa, öldükten sonrada ondan korkmaya devam edilmiştir.

1970’li yıllarda ülke yeni bir kargaşanın ortamındadır, o dönemde muhalif olarak gelişen sol güçler Bedreddin ve yoldaşlarının mücadelesini Nazım’ın destanından okur. Onu tanımak ve mezarını ziyaret etmek isterler. O dönem içinde yüzyıllar sonra mezarı bir kez daha tahrip edilir, eğreti olarak konulan taşı ortadan kaldırılır. Bu belirsizlik 1988 yılına kadar sürer, o yıl artık komünistler için esin kaynağı olmayacağına inanarak sanırım taşı yeniden yerine koyarlar.

“Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası. Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.. “

Sürgün Bedreddin’in sonun başlangıcıdır. Onun yoldaşları onun açtığı yoldan gidecektir. O sürgün yılları içinde düşüncelerini daha da arılaştırmış, yüreği daha bir hızlı çırpar olmuştur.

“Öğrenciler değişir, ama öğreti kalır” öğretisi artık Anadolu topraklarındadır. O topraklarda her türlü yasaklamalara, unutturmalara karşı direnmiştir.

Mezarı saklanmış gibidir, gidenler ancak tesadüfi sonucu görürler. Gösterişsiz ve aradadır.

“Gerçeğe engel olabilecek bir ceza daha icad olunmamıştır.” Bedreddin’in sesidir. Hiçbir ceza onun öğretisini yok etmemiştir. Bedreddin’i tanımadan Pir Sultan’ın isyanını anlayamazsınız! Onun sözüdür, onun sesinde olan. Unutturulan ve yok ettirilen dizeler içinde.

“Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir...” onun dostu Nazım geniş kitlelere destan ile ulaştırmıştır.

Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in asıl hedefleri; din, dil, ırk, cinsiyet ve düşünce ayrımı yapmadan, insanların adil bir düzende insanca, özgürce, eşit ve kardeşçe yaşamalarıydı. Bu düşünceleri bugün dahi bu topraklarda filiz vermeye devam ediyor, her filiz daha büyümeden koparılırken, başka bir yerden yeniden güne doğru boynunu çıkarmaya devam ediyor.

“Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven, en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...

*
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler. Yenenler,
yenilenlerin dikişsiz,
ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek o, bu dilden anlamaz pek. O, «hey gidi kambur felek, hey gidi kahbe devran hey,» der. Ve teker teker, bir an içinde, omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri, yüzleri kan içinde geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..”

Cem Karaca’nın sesi gelir kulağına, o mezarın başında o toprağa bakarken.

Bedreddin ve yoldaşları Ege topraklarında din ayırımı, ırk ayırımı yapmadan yoldaş olmuştu, onların kavgasında her bir can, bir beden olmuştu.

Yarın yanağından gayrı her yerde, hep beraber! Onlar şimdi ayrı yatıyor olsalar da bütün yoldaşları ile gülümsemeye devam ediyorlar.

“Boynu vurulacak iki bin adam, Mustafa ve çarmıhı cellât, kütük ve satır her şey hazır her şey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir haşa altın üzengiler kır bir at. Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk Amasya padişahı şehzade sultan Murat. Ve yanında onun bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
Satırı çaldı cellât. Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi, yeşil bir daldan düşen elmalar gibi birbiri ardına düştü başlar. Ve her baş düşerken yere çarmıhından Mustafa baktı son defa. Ve her yere düşen başın kılı depremedi: —İriş Dede Sultanım iriş! dedi bir, başka bir söz demedi.. “

Mezarın başında “Dede Sultanım iriş!” dedi seslice ve mazerlıktan dışarıya doğru yol aldı.
Kalabalık içinde belki Bedreddin’di, belki de yoldaşlarından biriydi.

“İriş Dede Sultanım iriş!”

25 Ocak 2009 Pazar

Olaylara bakarken…

Olaylara bakarken…

Olaylar arka arkaya ve sıra beklemeden devam ediyor. Yaşamın kaosu olayların oluş biçimine de yansıdı. O kadar olay arka arkaya ve üst üste geliyor ki, hangisine yorum yapacağımızı şaşırdık.

İstiklal Caddesinde cam aşağıya düşüyor ve altında birçok insan. Sorumlu var mı? Yok! Çünkü, tutuklanan kimse yok. Peki, sorumsuz çok mu diye sorarsak soruyu, evet demek zorundayız. Sorumsuzların cirit attığı bir ülkede yaşıyoruz. Ölen öldüğü, acı çeken acı çektiği ile kalıyor. Yaşam bir tesadüf demekten başka bir şey gelmiyor elimizden!

İstiklal Caddesi değişik eylemlerin olduğu bir ana cadde. Bu caddede değişik görüşten insanlar ve gruplar eylemlerini yapar. İstiklal caddesi normalde çok kalabalıktır, kalabalığın içine karışarak, kalabalık gözükmek isteyenler ve seslerini daha çok kesime ulaştırmak isteyenler orayı eylem alanı olarak seçer. İstiklal Caddesinde, en büyük eylemler bile caddeyi dolduran insan sayısından azdır. Fakat bu az olma durumu haberlerde konu olmaz, işte şu kadar kişi ile yaptığı eylem diye haberler okuruz. O anda istiklal caddesinde insan sayısı içinde, göstericinin sayısına bir bakın, kim daha başarılı? Bu durumu yaratanlar mı, eylem yapanlar mı?

Depolitizasyon politikaların başarısı ortadadır. Eylem yapanlara dinozor gözü ile bakıyorlar. Fakat bazen o dinozorların başarısından yaralanmayı ise onur olarak görüyorlar. Katılmadıkları eylemlere sahip çıkan insan sayısı, katılanlardan fazladır. Başkalarının emeği üzerine politika yapmak alışkanlık haline geldi ve kimse onu sorgulamıyor bile. Sorgulasa da eline bir şey geçmeyeceğini biliriz, ne yapalım ülkemizin gerçekliği budur.

Yenilgi sonucu sol marjinallikten kurtulmak için çaba sarf eder, tam kurtulma umudu olduğu anda parçalanır, sonra yeniden umutlar beslenir.

Kendisine sol diyen bazı kesimler ise, marjinallikten kurtulmak, eylemine daha fazla insan gelmesi için, değişik sosyal gruplar ile ortak eylem birliklilerine girer. Karşılıklı bir çıkar durumu vardır.

İnsan Hakları Mücadelesi normalde ayrımcılık yapmaz, fakat bizim gibi gelişmemiş ülkede ayrımcılık doğaldır. İdeolojik duruş bu ayrımcılığı sonuna kadar gözler önüne serer. İslami kesimin insan hakları mücadelesi veren örgütlenmeleri vardır. Bu örgütlenmeler zaman zaman solcu olarak bilinen kişiler veya örgütler ile eylem birlikteliklerine girerler. Demokrasi mücadelesi içinde her kesim katılması kadar güzel bir şey yoktur. Ne mutlu, demokrasi mücadelesi veriliyor!

Eylem birlikteliklere bir bakıyoruz, iki tarafın çıkarının olduğu birliktelikler oluyor. Demokrasi mücadelesi bile parçalı olur, e nede olsa gelişmemiş ülkede bunlar doğaldır. Güçlü olan kendi istemini öne çıkarıp, ötekini renk olarak yanında taşır. Demokrasi için 40 milyon ayak olmadık mı? O zaman bu durumdan mutlu olmak gereklidir!

Başörtüsü olarak yutturulan türban özgürlüğü mücadelesi içinde yer alan solcular. Türban özgür olduğunda ne kadar özgür oldukları ise tarih içinde açık açık durmaktadır.

Türban özgürlüğü için eylem birlikteliği yapanlar, Alevilerin istemleri için yapılan eylemlere katılımı ne kadar olmuştur? Eylem birlikteliği yaptıkları İslamcı mücadele arkadaşlarını o etkinliklere getirebilmişler midir? Aleviler mücadelelerinde neden yalnız kalırlar?

O anlı şanlı İslamcı insan hakları dernekleri, Alevilerin istemlerini demokrasi mücadelesinden görmedikleri için, ellerine gelen ilk fırsatta boğmaya çalışırlar. Her türlü ihlal davranışları gösteririler ama eylem ortakları onları görmez, görmek istemez. Sonuçta demokrasi mücadelesidir!

Mazlum Der ile ortak eylemlere giren solcu olduğunu söyleyenlere bakın, neyi savunuyorlar? Kimi destekliyorlar? AKP bile onlar için demokrasi mücadelesi için önemli bir güçtür, onların yoluna su dökmekten çekinmezler. Bugün yaşananlar ve baskılar içinde onların sorumlulukları yoktur! (Onlara göre!)

İşine geldiği gibi hareket etmek, ilkelerin olmaması, bir sol gelenek olarak önümüze sürülüyor. İlkesizlik, eylem birlikteliklerinde kendisini gösteriyor, işine geldiği kadar yol al, sonra diyerek marjinal kalanlar, hep marjinal kalmaya devam ediyorlar. Onları eylemleri içine alan İslami kesim ise demokrat olmuş oluyor. Çünkü onlar gelin bizim ile yürüyün diyebilmektedir, dünya kamuoyu önünde bakın bizim eylemlerimizde solcular bile yanımızda diyebilmektedir. Solcuları da içimize aldığımıza göre haklıyız demekten çekinmiyorlar. (Paradigmanın iflası mı yaşanıyor yoksa?)

İslami kesimin yaptığı hangi eyleme polis zor kullanmıştır? Görülmüş şey midir? polisin davranışı bile ortada durmaktadır. Polisin demokrasi mücadelesi ortada değil mi? Solcular bir şeyi protesto ettiğinde coplar ve gaz bombaları kullanılır, kullanılmaması şaşırtıcı oluyor! İslami kesim eylem yaptıklarında, eylemcilerin güvenliği alınır. Demokrasi mücadelesi hepsi, demokrasimiz içinde her şey doğal akıyor değil mi?

Gazze saldırısı protestolarında bir gün önce Ankara Kızılay’da neler yaşandı, ertesi gün neler yaşandı? O fotoğrafları görebiliyor muyuz? Her şey gözümüzün önünde oluyor, birileri birilerin koltuk değneği görevini görmeye devam ediyor…

Sorumsuzların ortada cirit attığı bir ülkede yaşıyoruz, sorumlular sorumsuz olmuşlar! Her şey demokrasi mücadelesi için!…

19 Ocak 2009 Pazartesi

19 Ocakta ne olmuştu?

19 Ocakta ne olmuştu?

Soru kafamızın içine düştüğünde cevabını arama macerası da yola düşer. 19 Ocakta Ermeni asıllı olan, sosyalist bir yazarın suikast sonucu öldürülmesidir. Azınlıkların sorunlarını çoğunluğun dilini kullanarak tartışmak ve demokrasimizi geliştirmesi yönünde adımlar atmak olarak tanımladığı yaşamında, 19 Ocak günü susturulmak istendi.

Hrant öldürüldü, binlercesi sokaklarda yeniden doğduğunu kanıtladı.

Ülkemizin sorunları keskindir ama üzerine çoğunluk konuşmak istemez! Genelde sorunları ya görmezden gelinir, ya da bulunduğu zemin altına görülmeyecek şekilde süpürmeye çalışılır. Tarih bilgimiz o yüzden önemsenmez, hep gelecek konusunda konuşulur.

O anda yaşadıklarımız geçmişin birikimi ve yakıcılığı önemsenmez. Bir çöp alanında çıkan gazlardan oluşan büyük bir patlama duyarız, belki yüzlerce insan ölür ve bizler bu olayı bile çöp patladı diye algılarız. O çöpün etrafında oluşan ya da oluşturulan gecekonduları düşünmeyiz. O çöpün oraya neden toplandığını sorgulamayız. Bir iki gün çöpü katil olarak görür ve unuturuz. Sorunumuzu unutarak geçiştiririz. Bayrampaşa’da patlamada ölenlerin katili olarak kimi görüyoruz? Kaç gün geçti üzerinden?

Her ölüm unuttuklarımızın aslında unutmadığımızın göstergesidir.

Hrant öldürüldü, arkasından ölüm listeleri bulundu, yine ermeni vatandaşları namlunun ucunda gözüküyordu. Sadece ermeni mi? Elbette değil, azınlık olan kim varsa, öteki olan kimse varsa hepsi namlunun ucunda duruyor. Namlunun kabzasındaki el bellidir, unutturmaya çalışan, unutmamız için her türlü ortamı yaratandır.

Hrant öldürüldü ve onu arkadaşları sanki bir Ermeni azizi gibi anmaya başladılar. Hrant Ermeni Hıristiyan aziz değildir, o sosyalisttir. Sosyalist inancına uygun olarak yazılar yazmış, kavgasını vermiştir. Sosyalist dünya görüşüne göre dergi çıkarmış, Ermeni halkının sorunlarını Türkçe olarak yayınladığı AGOS gazetesinde dillendirmiştir. Gazete içinde ermeni cemaatinin bir çok tepkisini çeken yazılarda yazmıştır. Ermeni patriği ile çelişkilere düşmüş, direkt sorunlarını dillendirmeyi seçmiştir. Gördüklerini açık açık ve patadan söylemiştir. Öyle politika yapayım, şuradan kıvırtayım gibi bir art niyeti olmadan. Yurtdışında olan ermeni cemaatleri ile çatışmaktan çekinmemiştir. Sorun varsa ve sorunun olduğu yerde sorun çözülür inancını hep korumuştur. Bu ülkede Ermeni doğmak suç olmadığını ve bu ülkede yaşadığı sürece de herkes gibi sevebileceğini göstermiştir.

Ermeni doğmak ayrıcalık değildir, fakat Ermenilere karşı bakış bu ayrıcalığı doğumdan hemen sonra başladığını hisseder. Çünkü Ermeniler bu topraklardan zorla koparılan bir halk olarak tarih sayfalarında durur. Unutturulmaya çalışılsa da onlar oradadır. Sıraya dizilmiş, çöllerin sıcağına doğru yol alan o fotoğraflar tarih sayfalarında durmaktadır. Sadece cephe arkası olarak ileri sürülen sürgün, aslında cephe arkası olmadığı Anadolu topraklarının en batı kesiminden de götürüldükleri tarih sayfaları içinde yerlerini almıştır. İki şehrin Ermenileri bu büyük sürgünden kurtulmuşlardır ama yıllar süren büyük bir korku bulutu altında da yaşmak o sürgüne gidenlerden daha büyük acıları içlerinde yaşamış olduklarını kim farkına varabilir?

Sizler, kaybolanlar için oluşturulan başvuru merkezlerine gittiniz mi? Onlar için yapılmış sitelerde, onlar için oluşturulmuş kurumlara adımınızı attınız mı? Sizler, hiç yakını kaybetmiş, kimsizler yurdunda büyümüş bir insanın acısını hissetiniz mi?

Ermeniler ve kaybolanların acıları tarih sayalarında durmuyor, yaşamaya devam ediyor.

Bir yerde kayıp vatandaş varsa, orada acı kendisini yeniden büyütür ve dünyayı sarar!

Hrant Dink anmalarına bakıyorum, mumlar yanıyor, onun adına türküler okunuyor, sanki bir ayinde okunan ses tonu ile. Hrant bir aziz değildir, o sosyalisttir ve bu ülkenin aydınıdır. O acıları seslendirmiş ve acılar son bulsun diyen çığlığını sonsuzluğa bırakmış bir aydındır.

Onun dostları, arkadaşları onu bir sosyalisti anar gibi anmalıdır. O bu ülkenin insanı ve tarihi olarak görmelidir.

Ermeni doğmak ayrıcalık değildir, kimse doğumunda hangi ulusa ait olacağını seçemez. Ayrımcılık doğumdan sonra başlar. Bizler, bir arada yaşamı savunan insanlar olarak, her türlü ayrımcılığa karşı olmalıyız. Karşımızdakini olduğu gibi kabul ederek, onu kendi gerçekliği içinde değerlendirmeliyiz.

Nazım’ı komünist kimlikten soyutlamak istemeleri gibi, kişileri siyasi kimliklerinden soyutlayarak sahip çıkmak ne anlama geldiğini yaşayarak bilmekteyiz.

Nazım komünisttir, memleket sevdalısıdır.

Hrant sosyalisttir ve memleket sevdalısıdır.

Memleket sevdalıları namlunun ucunda yaşamıştır, Nazım, Kıvılcımlı, Sabahattin Ali, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan…. Binlerce memleket sevdalıları bu ülkede namlunun ucunda toprağa düştüler ama binlerce memleket sevdalıları bu ülkede yaşamaya devam ediyorlar, binlerce Hrant, Mahir, Nazım olarak.

19 Ocakta ne olmuştu sorusu soruldun mu, cevap için artık ilk adımı atmış oluyorsun!