Rüşvet, kendisini koruyarak devam ediyor!
Bir rüşvet dosyası açılmış olsa, acaba sonuçtan neler çıkardı. Büyük olasılıkla yeterli kanıt bulunamadığı için dava düşecektir.
Bir boşanma davası ve onu izleyen haberler ile ortaya dökülen kirli çamaşırlar, bazı şeylerin üzerini mi açacak, yoksa unutulup gidecek mi?
Askeriyenin bütçesinin büyüklüğü bilinir ama nerelere harcandığı gündeme pek gelmez, bir amiralin davası ile bir ucu gözükmüş olmasına rağmen, daha ileriye gidilememişti.
Askeriyeye bir insan neden rüşvet verir? Veren firmalar hangileridir, kimse bu konuda bilgi sahibi değildir, fakat sezgisel olarak hangilerinin olabileceğini söyleyebiliriz. Askeriye ile iş yapan firmalar! Bu firmalarının hangileri sürekli iş alıyor ve ihalelerde genelde aynı firma grubu işi yapmak için üstleniyorsa, oralara büyüteç ile bakmakta fayda olduğunu, son olarak gündeme gelen iddialar ışığı altında bakmakta yarar vardır. Bir askeri elemana bir firma nasıl olurda dolarlar ile rüşvet verme ihtiyacı duyar? Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmediğine göre, tavuğun boyutunu biliyoruz da, kazın boyutu ne oluyor? Bu konuda bilgi sahibi olmak vergi veren her vatandaşın hakkıdır diye düşünüyorum, çünkü vergilerimizin en büyük bölümü askeriyeye gitmektedir.
Elbette rüşvet, sadece askeriye ile sınırlı değildir. Ulusal firmalar ile de sınırlı da değildir. Evrensel olarak iş yapan firmaların rüşvet davaları da zaman zaman gündeme gelmektedir. Bu davaların bir ucu ülkemiz içinde olmasına rağmen, bugüne kadar davalar açılmamıştır. Kara paranın transferi, başka ülkede sonuçlanan davalar olurken, faili olanlar ülkemizde mevki sahibi olmayı koruyabilmektedir. Rüşvetin öteki boyutu kara paradır! Yani, kontrol ve denetim dışı paranın hareketliliği…
Ülkemiz içinde, büyük paraların döndüğü alanlar yanında, küçük paraların (bazısına göre küçük, bazına göre büyük paralar) döndüğü alanlarda da açıklık yani saydamlık yoktur. Bir çok işlem kapalı kapılar arkasında olduğu için, ihaleler ile ilgili mafya örgütlenmelerin olduğu mizah dergilerinin sayfalarından çıkmış, dava konuları da olmuştur. Mafyanın varlık sebebi, kara paranın hareketliliğidir. Kara parada denetim dışı olan karanlık noktalarda olur. Mafyanın etki alanı; karanlık noktalarda olan olaylar ve olgulardır. Kara paranın hareket alanı ise, bu gibi karanlık noktaların yaratılmasına sebep olmaktadır.
Bir boşanma davası ve davanın boyutunun genişlemesi sonucu bir kere daha bu konuda düşünmemize yol açtı, elbette biz sadece düşünmekle kalacağız, olan ve olmakta olan olgular varlıklarını yine kapalı kapılar arkasından eskiden geldiği gibi devam edecektir. Çünkü bu gidişe dur diyebilecek, ne yasal alt yapımız var, ne de ona uygun örgütlenmiş denetim mekanizmamız vardır.
Rüşvetin boyutu, eğer denildiği gibi ise, cumhurbaşkanı seçtirebilecek boyutta olabiliyor! Ülke yönetimini çok yakından ilgilendiren rüşvet sarmalından nasıl kurtulabilinir?
Rüşvetin sonuçları; elde edilmiş mülk, para ve yakın akrabaların yaşam kalitesi ile ölçülebilinir. Bugün ülke içinde ve dışında yazlık sahibi/ yat sahibi olan, kritik noktalarda görev yapmış devlet memurlarının emeklilerinin geçmişi şöyle bir sorgudan geçilmiş olsa acaba neler ile karşılaşırız? Emeklilerin üzerine gitmenin, var olanın üzerine gitmekten daha kolay olduğunu, sürmekte olan davalar ile görmekteyiz!
Bir boşanma davası, bir bakmışsınız bir rüşvet davasının sarmalının açılmasına dönmüş olsun, olur mu olur! Çünkü ilgisiz olaylardan, ilgisiz sonuçlar çıkmasına alıştık!
16 Nisan 2010 Cuma
Zor yıllar…
Zor yıllar…
Zor yıllar geçtikten sonra anlaşılıyor, içinde yaşarken her şey ne kadar doğal ve olağan geliyor. İçinde yaşarken hangi olayın farkında olabiliyoruz, geçip gittikten sonra eskinin defterleri birer birer açıldığında, demek o yılları yaşamışım hissine kapılıyor insan. Yaşarken kimliksiz bireylerin, kimlik bulması yıllar sonrasına dayanıyor…
Her dönem kendi içinde zorlukları ve kolaylıkları taşır. Zor kavramı görecelidir, bazıları için zor olan, bazıları için teğet olabiliyor. Kavramların iç içe geçtiği, bilerek deforme edildiği günlerde, insanın kafası karışık olması, yaşamının hangi boyutta devam ettirdiğini bilmemesi kadar doğal ne olabilir. Her dönemin yağdanlığı olanlar, bir birine zıt konuma gelmiş gündemlerde bile, o gündeme uygun tavır almasını doğal karşılar olduk. Her dönemin insanı hep gündemdedir.
Ülkelerden ülkeye değişen zor yıllar vardı eskiden, biz ülkeden ayrılmadığımızdan öyle bilirdik, fakat karşılaştırmalı tarih sayesinde bizim zor günlerimiz içinde de başka ülkelerinde zor günler yaşadığını öğreniyoruz. Kendimize özgü tarihin iflas ettiği, devlet eli ile yalanların üretildiği dönemin içinde yaşarken, zor kavramını yeniden tanımlamaya başladık! Zor; 12 Eylül dönemindeki anlamı ile, bugün kullanılan anlam arasında fark vardır. O günlerde, sorgusuz sualsiz insanları bir karanlık odaya alıp, cesedini Ankara Samsun yoluna halı, kilim içinde bırakıldığını unutmadık, fakat unutturulmaya çalışılıyor. 12 Eylül’de zor; silah gölgesi altında, korku ile besleniyordu. Bugün zor; Samsun’da bir yumruk olarak ortaya çıkabilmekte ve Hakkari’de bir çocuğun yerlerde sürünmesini yansıması olarak görebiliriz. Zor, devlet ideolojisini savunanların başvurduğu yöntem olmaya devam ediyor…
Almanya 1930’lu yıllarda zor; kendisini nasıl sembolize etti? Anımsayanlar bilir, Gamalı Haç zor kavramının sembolü olmuştu. Yahudi, Komünist, Çingene ve Homoseksüellerin kapısında zor’un sembolü olarak çizildi. Sonra onlar tek tek ölüm yoluna düştüler. Maraş katliamı öncesi kapılara çizilen çarpı işareti neyi sembolize ediyordu? Birinci dünya savaşı öncesi Trabzon’da, Tarsus’da, Çanakkale’de, Edirne’de kapılara çizilen çarpı işaretinden kimlerin haberi vardı? Kapsında çarpı işareti görenler, şimdi neredeler? Alman faşizmin sembolü, devletin sembolüydü! Gamalı haç devlet bayrağı olmuştu. Sporcular, o bayrağı göklere çekebilmek için uluslar arası yarışmamalarda yarışmışlardı. Gurur ile Alman marşını okumak için alın terlerini, yarıştıkları pistlere bırakmışlardı. Nazi döneminde birinci olan bir atletin gururunu bugün kim tarif edebilir? Dünya ağır sıklet birincisi olan Alman’ın, evinde birkaç Yahudi’yi sakladığı ortaya çıktığında, o duruma karşı duruşunu kim anlatabilir. Bir anda gözde olanın gözden düşmesi ve sürgüne gitmesi, öldükten sonra o evde saklanan çocuklar; onun için anma toplantısı düzenlediğinden kaçımızın haberi var? O, Almanya adına birinci olduğunda Alman bayrağını gurur ile öpmüştü. Bütün o döneme ait fotoğraflar bu gururu yansıtır. Faşizm sembolleri; zoru sembolize ederken, aynı zaman dilimi içinde gururu da sembolize edebilmektedir.
Biz de açık faşizm yaşandı mı? Eğer yaşandı diyorsanız, kullandığı semboller neydi? Anımsayanız var mı? Bizde faşist görüşün temsilcisi olarak gamalı haç ile birlikte çizilen üç hilal acaba faşizmin yanlış sembolü mü oluyor bu durumda, çünkü iktidarda olanlar o sembolü kullanmamışlardı, sokaklar o semboller ile dolu değildi. İktidarda olanlar çekinmeden istedikleri sembolleri kullanmakta özgürdürler, neden o sembolleri kullanmadılar? Yoksa halkın tepkisinden mi korkuyorlardı? Korkmadıklarını Anaysa oylamasında hodri meydan diyerek göstermediler mi? Zor kavramının o günkü anlamından bugüne ne kaldı?
Elbette, o dönemi açık faşizm olarak tanımlamazsanız, yukarıda öne sürdüğüm görüşlerin doğru olmadığı ortaya çıkar. O yüzden kendi yorumunuzu kafanızda yazarken ciddiye almayın derim… Hani bir türkümüz var ya, orda bir köy uzakta, o köy bizim köyümüzdür… İşte, gidip gelmediğimiz ama atalarımızın geldiği ülkede geçtiğini kabul edelim derim! Zor yıllar, insanda bilmeden iz bırakıp geçiyor ama ne kötü bir şey ki, bu iz; çocuklarımızın üzerine de yansıyor… Bizim hatalarımızın izlerini gelecek kuşağa aktarıyoruz…
Zor yıllar geçtikten sonra anlaşılıyor, içinde yaşarken her şey ne kadar doğal ve olağan geliyor. İçinde yaşarken hangi olayın farkında olabiliyoruz, geçip gittikten sonra eskinin defterleri birer birer açıldığında, demek o yılları yaşamışım hissine kapılıyor insan. Yaşarken kimliksiz bireylerin, kimlik bulması yıllar sonrasına dayanıyor…
Her dönem kendi içinde zorlukları ve kolaylıkları taşır. Zor kavramı görecelidir, bazıları için zor olan, bazıları için teğet olabiliyor. Kavramların iç içe geçtiği, bilerek deforme edildiği günlerde, insanın kafası karışık olması, yaşamının hangi boyutta devam ettirdiğini bilmemesi kadar doğal ne olabilir. Her dönemin yağdanlığı olanlar, bir birine zıt konuma gelmiş gündemlerde bile, o gündeme uygun tavır almasını doğal karşılar olduk. Her dönemin insanı hep gündemdedir.
Ülkelerden ülkeye değişen zor yıllar vardı eskiden, biz ülkeden ayrılmadığımızdan öyle bilirdik, fakat karşılaştırmalı tarih sayesinde bizim zor günlerimiz içinde de başka ülkelerinde zor günler yaşadığını öğreniyoruz. Kendimize özgü tarihin iflas ettiği, devlet eli ile yalanların üretildiği dönemin içinde yaşarken, zor kavramını yeniden tanımlamaya başladık! Zor; 12 Eylül dönemindeki anlamı ile, bugün kullanılan anlam arasında fark vardır. O günlerde, sorgusuz sualsiz insanları bir karanlık odaya alıp, cesedini Ankara Samsun yoluna halı, kilim içinde bırakıldığını unutmadık, fakat unutturulmaya çalışılıyor. 12 Eylül’de zor; silah gölgesi altında, korku ile besleniyordu. Bugün zor; Samsun’da bir yumruk olarak ortaya çıkabilmekte ve Hakkari’de bir çocuğun yerlerde sürünmesini yansıması olarak görebiliriz. Zor, devlet ideolojisini savunanların başvurduğu yöntem olmaya devam ediyor…
Almanya 1930’lu yıllarda zor; kendisini nasıl sembolize etti? Anımsayanlar bilir, Gamalı Haç zor kavramının sembolü olmuştu. Yahudi, Komünist, Çingene ve Homoseksüellerin kapısında zor’un sembolü olarak çizildi. Sonra onlar tek tek ölüm yoluna düştüler. Maraş katliamı öncesi kapılara çizilen çarpı işareti neyi sembolize ediyordu? Birinci dünya savaşı öncesi Trabzon’da, Tarsus’da, Çanakkale’de, Edirne’de kapılara çizilen çarpı işaretinden kimlerin haberi vardı? Kapsında çarpı işareti görenler, şimdi neredeler? Alman faşizmin sembolü, devletin sembolüydü! Gamalı haç devlet bayrağı olmuştu. Sporcular, o bayrağı göklere çekebilmek için uluslar arası yarışmamalarda yarışmışlardı. Gurur ile Alman marşını okumak için alın terlerini, yarıştıkları pistlere bırakmışlardı. Nazi döneminde birinci olan bir atletin gururunu bugün kim tarif edebilir? Dünya ağır sıklet birincisi olan Alman’ın, evinde birkaç Yahudi’yi sakladığı ortaya çıktığında, o duruma karşı duruşunu kim anlatabilir. Bir anda gözde olanın gözden düşmesi ve sürgüne gitmesi, öldükten sonra o evde saklanan çocuklar; onun için anma toplantısı düzenlediğinden kaçımızın haberi var? O, Almanya adına birinci olduğunda Alman bayrağını gurur ile öpmüştü. Bütün o döneme ait fotoğraflar bu gururu yansıtır. Faşizm sembolleri; zoru sembolize ederken, aynı zaman dilimi içinde gururu da sembolize edebilmektedir.
Biz de açık faşizm yaşandı mı? Eğer yaşandı diyorsanız, kullandığı semboller neydi? Anımsayanız var mı? Bizde faşist görüşün temsilcisi olarak gamalı haç ile birlikte çizilen üç hilal acaba faşizmin yanlış sembolü mü oluyor bu durumda, çünkü iktidarda olanlar o sembolü kullanmamışlardı, sokaklar o semboller ile dolu değildi. İktidarda olanlar çekinmeden istedikleri sembolleri kullanmakta özgürdürler, neden o sembolleri kullanmadılar? Yoksa halkın tepkisinden mi korkuyorlardı? Korkmadıklarını Anaysa oylamasında hodri meydan diyerek göstermediler mi? Zor kavramının o günkü anlamından bugüne ne kaldı?
Elbette, o dönemi açık faşizm olarak tanımlamazsanız, yukarıda öne sürdüğüm görüşlerin doğru olmadığı ortaya çıkar. O yüzden kendi yorumunuzu kafanızda yazarken ciddiye almayın derim… Hani bir türkümüz var ya, orda bir köy uzakta, o köy bizim köyümüzdür… İşte, gidip gelmediğimiz ama atalarımızın geldiği ülkede geçtiğini kabul edelim derim! Zor yıllar, insanda bilmeden iz bırakıp geçiyor ama ne kötü bir şey ki, bu iz; çocuklarımızın üzerine de yansıyor… Bizim hatalarımızın izlerini gelecek kuşağa aktarıyoruz…
11 Nisan 2010 Pazar
Özgürlük üzerine…
Özgürlük üzerine…
“Türban bildirisine imza attım. Özgürlükçüyüm. Birey hakkına değer veririm…” kim demiş; iktisatçı, üniversitede kürsü sahibi olan prof, gazetede köşesi olan gazeteci - yazar… adının önemi var mı? Özgürlükçü, birey hakkına saygılı bireye sormazlar; neden Alevilerin, Kürtlerin, diğer halkların hakları olunca duyulmaz, onlar için bir şey yapılmaz? Onlar birey değildir, başlarında taktıkları türban değildir, o yüzden onları birey olarak kabul edemezsiniz! Birey olmayanların hakları olur mu?
Özgürlükçülük anlayışı değişim yaşayan kelimelerden biridir. Gericiliğin odağı olan bir partinin yaptıklarını savunmak ve destek vermek ve onları eleştirmemek özgürlükçülük anlayışı içinde olabilmektedir. Özgürlük kavramı içinde ekmeğimde olmalı diyenlere gaz atmakta vardır. Gaz atanlara, kanunların gereklerini yerine getiriyor diye destek çıkılır, ekmek mücadelesini ideolojik olarak görülür!
Özgürlük anlayışı içinde, Avrupa mahkemelerinin almış olduğu kararları uygulama zorunluluğu olmasına rağmen, görmemezlikten gelmekte vardır. Zorunlu din dersinin kaldırılması, eğitimde karşılaştırmalı tarih eğitimin olmasını düşünmek bile özgürlük kavramı içinde olmaz. Onlar toplumsal sözleşmede olmasına gerek yoktur. Bilimsel çalışmalarda bile dini görüşlerin almasını olağan karşılamak vardır. Fetva alınarak bilimsel çalışmaların yapılmasını savunmak özgürlük kavramı içinde olmaktadır. Üniversitelerin bilim üretim yerine, meslek elemanı yetiştirme alanı olarak görülmesi ve onu içinde sınavların varlığını savunmakta özgürlük kavramı içinde yer alır... Eğitiminin ezber ve şıklar arasında olmasını savunmak ve bunun için örgütlenen YÖK’ü savunmakta özgürlük kavramı içindedir.
Özgürlük kavramı içinde, işine geldiğinde kararları değiştirecek yasal düzenleme yapmakta vardır. Suçlu olanları, odak noktası olanları af etmek ve var olan yasalar içinde suç olanları, yasal düzenleme ile suç kavramının dışına çıkarmakta vardır. Dokunulmazlık zırhı altında, suçların ertelenmesi, zaman aşımı sayesinde davaların düşmesi de yer almaktadır. Özgürlük öyle bir kavramdır ki, zaman ve coğrafyaya göre değişim gösterebilmektedir. Sınırları sürekli olarak değişen bir kavrama dayanarak, bir şey yapanların başlarına ne geleceği de belli olmaz, çünkü özgürlüğün sınırlarını oluşturan duvarlar sürekli hareket halindedir ve her an bir duvara çarpma tehlikesi vardır.
Mahkemelerin karar veren mekanizmasında yer alanların, önyargıları ve önyargılarına göre karar almaları bugüne kadar gündeme gelmiş midir? Bu konuda yapılmış bir çalışma var mıdır? Mahkemede karar verenlerin, özgürlük sınırları yasalar ile çizildiğini kabul ederiz ama bir yandan da takdir haklarından bahsedilir. Şimdi bu hakların sınırı neye göre belirlenmektedir? Hakimlerin yaşama bakışları, devletin bakış açısı ile paralel olduğu düşünülür ama bu paralellik acaba devletin görme dediğini görmeme hakkını içinde barındırıyor mu?
Dokunulmazlık zırhı içinde olanların listeleri eğer yayınlanmış ve onların mal varlıkları açıklanmış olsaydı, neler olurdu? Nasıl bir sonuç ile karşılaşırdık? Demokrasimizin özgürlük sınırını anlamamız için acaba yararı olur muydu?
Özgürlük kavramı içinde bazı hakların öne alınması, bazıların yok sayılması doğal mıdır? Örneğin Amerika’da siyahların, istedikleri her işte ve her yere yerleşme özgürlüğü var mıdır? Özgürlüğün anavatanında, neden bazı vatandaşları için seçme seçilme hakları senato kararlarına ihtiyaç duymaktadır, neden belirli süreler için uzatılmaktadır? Senato bu uzatma sürelerini, dalgınlıkla oylamadığında bu kesimin seçme özgürlüğü yok mu olacaktır? Özgürlük sınırları, neden birilerinin dudakları arasında çıkacak iki kelime ile belirlenmektedir? Parti başkanın evet dediğine, üyelerin hayır deme özgürlüğü hangi ülkeler içindir?
Özgürlüğü, bugün nasıl tarif edersiniz?
“Türban bildirisine imza attım. Özgürlükçüyüm. Birey hakkına değer veririm…” kim demiş; iktisatçı, üniversitede kürsü sahibi olan prof, gazetede köşesi olan gazeteci - yazar… adının önemi var mı? Özgürlükçü, birey hakkına saygılı bireye sormazlar; neden Alevilerin, Kürtlerin, diğer halkların hakları olunca duyulmaz, onlar için bir şey yapılmaz? Onlar birey değildir, başlarında taktıkları türban değildir, o yüzden onları birey olarak kabul edemezsiniz! Birey olmayanların hakları olur mu?
Özgürlükçülük anlayışı değişim yaşayan kelimelerden biridir. Gericiliğin odağı olan bir partinin yaptıklarını savunmak ve destek vermek ve onları eleştirmemek özgürlükçülük anlayışı içinde olabilmektedir. Özgürlük kavramı içinde ekmeğimde olmalı diyenlere gaz atmakta vardır. Gaz atanlara, kanunların gereklerini yerine getiriyor diye destek çıkılır, ekmek mücadelesini ideolojik olarak görülür!
Özgürlük anlayışı içinde, Avrupa mahkemelerinin almış olduğu kararları uygulama zorunluluğu olmasına rağmen, görmemezlikten gelmekte vardır. Zorunlu din dersinin kaldırılması, eğitimde karşılaştırmalı tarih eğitimin olmasını düşünmek bile özgürlük kavramı içinde olmaz. Onlar toplumsal sözleşmede olmasına gerek yoktur. Bilimsel çalışmalarda bile dini görüşlerin almasını olağan karşılamak vardır. Fetva alınarak bilimsel çalışmaların yapılmasını savunmak özgürlük kavramı içinde olmaktadır. Üniversitelerin bilim üretim yerine, meslek elemanı yetiştirme alanı olarak görülmesi ve onu içinde sınavların varlığını savunmakta özgürlük kavramı içinde yer alır... Eğitiminin ezber ve şıklar arasında olmasını savunmak ve bunun için örgütlenen YÖK’ü savunmakta özgürlük kavramı içindedir.
Özgürlük kavramı içinde, işine geldiğinde kararları değiştirecek yasal düzenleme yapmakta vardır. Suçlu olanları, odak noktası olanları af etmek ve var olan yasalar içinde suç olanları, yasal düzenleme ile suç kavramının dışına çıkarmakta vardır. Dokunulmazlık zırhı altında, suçların ertelenmesi, zaman aşımı sayesinde davaların düşmesi de yer almaktadır. Özgürlük öyle bir kavramdır ki, zaman ve coğrafyaya göre değişim gösterebilmektedir. Sınırları sürekli olarak değişen bir kavrama dayanarak, bir şey yapanların başlarına ne geleceği de belli olmaz, çünkü özgürlüğün sınırlarını oluşturan duvarlar sürekli hareket halindedir ve her an bir duvara çarpma tehlikesi vardır.
Mahkemelerin karar veren mekanizmasında yer alanların, önyargıları ve önyargılarına göre karar almaları bugüne kadar gündeme gelmiş midir? Bu konuda yapılmış bir çalışma var mıdır? Mahkemede karar verenlerin, özgürlük sınırları yasalar ile çizildiğini kabul ederiz ama bir yandan da takdir haklarından bahsedilir. Şimdi bu hakların sınırı neye göre belirlenmektedir? Hakimlerin yaşama bakışları, devletin bakış açısı ile paralel olduğu düşünülür ama bu paralellik acaba devletin görme dediğini görmeme hakkını içinde barındırıyor mu?
Dokunulmazlık zırhı içinde olanların listeleri eğer yayınlanmış ve onların mal varlıkları açıklanmış olsaydı, neler olurdu? Nasıl bir sonuç ile karşılaşırdık? Demokrasimizin özgürlük sınırını anlamamız için acaba yararı olur muydu?
Özgürlük kavramı içinde bazı hakların öne alınması, bazıların yok sayılması doğal mıdır? Örneğin Amerika’da siyahların, istedikleri her işte ve her yere yerleşme özgürlüğü var mıdır? Özgürlüğün anavatanında, neden bazı vatandaşları için seçme seçilme hakları senato kararlarına ihtiyaç duymaktadır, neden belirli süreler için uzatılmaktadır? Senato bu uzatma sürelerini, dalgınlıkla oylamadığında bu kesimin seçme özgürlüğü yok mu olacaktır? Özgürlük sınırları, neden birilerinin dudakları arasında çıkacak iki kelime ile belirlenmektedir? Parti başkanın evet dediğine, üyelerin hayır deme özgürlüğü hangi ülkeler içindir?
Özgürlüğü, bugün nasıl tarif edersiniz?
Gladio varlığını korurken…
Gladio varlığını korurken…
Galdio Roma devletinden alınmış ödünç bir kelimedir. Dün başka anlamlar yüklenen kelimeler, bugün başka anlamlar içinde anılıyor olması tesadüfi değildir. Çünkü dünün bugünkü yansımasını ve gölgesinin başka anlamlara neden olabileceğini göstermesi açısından önemlidir.
Galdio’yonun tavsiye edildiğini söyleyen devletler içinde de varlığını koruduğuna inanıyorum. Var olan bir gizli yapılanma ve büyük maddi varlığı içinde barındıran bir örgütü ‘hadi ben tavsiye ediyorum, ilişkilerini elinden alıyorum’ demekle yok olmaz. İtalya, Gladio’yu tasfiye ettiğini iddia etmektedir, fakat orada son cezaevindeki siyasi cinayet (intihar olarak bildirilen) ile varlığını ortaya koymuştur. Gladio, yeni yapılanması içinde varlığını korumaktadır.
Ülkemiz, Gladio’nun tasfiye edilmediği ülkeler içinde yer almaktadır, neden olarak da; adı konulmamış düşük yoğunluklu savaş öne sürülmektedir. Gladionun tasfiyesi olarak öne sürülmese de, varmış gibi gösterilen bir dava ile yakın geçmişin bir hesaplaşmasının olacağı farz edilmiştir, fakat bu farz edilen durum bugüne kadar gerçekleşememiştir. Çünkü adı Ergenekon Terör Örgütü olarak verilen örgütün varlığı, yapılan operasyonlar ve tutuklamalar sonucunda henüz kanıtlanamamıştır, fakat bir çok olay hakkında da ipucunu taşımaktadır. Kısa yakın tarihimiz içinde bir çok faili meçhul cinayet işlenmiştir. Cinayetin bütün ipuçları ortada olmasına rağmen, onların üstlerini açacak ve aydınlığa kavuşturacak ne hukuki alt yapımız var, ne de bunu yapacak bir yapısal örgütlenmemiz vardır. (Devlet sırrının olduğu yerde, bir çok olay açıklanamayacaktır.) Devlet yapımızın olayların üstünü açmak üzerine değil, kapatmak üzerine olduğunu tarihimizin içindeki işlenen ve bugüne kadar karanlıkta kalan cinayetlere bakarak söyleyebiliriz. Katili belli, ölenler belli olan davalar bile devletin işine gelmediğinde, zaman aşımına uğratacak şekilde dava yol izlemiş ve sonuç olarak davalar düşmüştür. Davaların düşmesi bir anlamda, o davanın üstünün örtülmesi ve tarihin dehlizlerine bırakmak anlamına gelmektedir.
Ergenekon Örgütü davası; henüz kanıtlanamamış örgüt, karmaşık ilişkilerin olduğu davadır. Atalarımızın deyimi ile at izi, it izine karışmıştır. Kim kim ile ilişki içindedir, kim neden olaylara alet olmuştur belli değildir. Bu belirsizlik olayları daha da karmaşıklaştırmıştır ve Amerika’da yapılan bir toplantıda dillendirildiği gibi; böyle bir örgütün olmadığı ortaya çıkacaktır. Olmayan örgütün davası olmayacağı içinde, bugüne kadar suçlu, suçsuz içeride yatanların davası düşecek ve tazminat verilerek bir döneminde üzerine örtü örtülecektir. Gladio’nun tasfiyesi söyleme ile yola çıkılan süreç, bir anlamda birilerin işine gelecek şekilde sonlanacaktır. Bugün taraf olanların, yarın ne tarafta yer alacakları belli değildir, çünkü 12 Eylül rejimine alkış çalanlar, bugün onun tasfiyesi için demokratçılık oynamaktan çekinmiyorlar. Her dönemin rengine bürünmek ve o dönemden çıkar elde etmeyi bir başarı görenler, her zaman gündemde kalmaya devam edeceklerdir.
Gladio, varlığını bugün de korumaktadır, çünkü bugün dahi kaybolanlar, kimler tarafından (organize edildiği) yapıldığı belli olmayan olaylar olmaya devam ediyor. Kim tarafından yapıldığı belli olmayan olayların olması, açıklanamayan nedenler ile sonuçlar çıkarılmaya devam ediliyorsa, orada Gladio varlığını koruyor diyebiliriz. Gladio devletin varlığı tehlikede olduğu anlayışı olduğu sürece, varlığını korumakta ve biçim değiştirmeye devam edecektir.
Galdio Roma devletinden alınmış ödünç bir kelimedir. Dün başka anlamlar yüklenen kelimeler, bugün başka anlamlar içinde anılıyor olması tesadüfi değildir. Çünkü dünün bugünkü yansımasını ve gölgesinin başka anlamlara neden olabileceğini göstermesi açısından önemlidir.
Galdio’yonun tavsiye edildiğini söyleyen devletler içinde de varlığını koruduğuna inanıyorum. Var olan bir gizli yapılanma ve büyük maddi varlığı içinde barındıran bir örgütü ‘hadi ben tavsiye ediyorum, ilişkilerini elinden alıyorum’ demekle yok olmaz. İtalya, Gladio’yu tasfiye ettiğini iddia etmektedir, fakat orada son cezaevindeki siyasi cinayet (intihar olarak bildirilen) ile varlığını ortaya koymuştur. Gladio, yeni yapılanması içinde varlığını korumaktadır.
Ülkemiz, Gladio’nun tasfiye edilmediği ülkeler içinde yer almaktadır, neden olarak da; adı konulmamış düşük yoğunluklu savaş öne sürülmektedir. Gladionun tasfiyesi olarak öne sürülmese de, varmış gibi gösterilen bir dava ile yakın geçmişin bir hesaplaşmasının olacağı farz edilmiştir, fakat bu farz edilen durum bugüne kadar gerçekleşememiştir. Çünkü adı Ergenekon Terör Örgütü olarak verilen örgütün varlığı, yapılan operasyonlar ve tutuklamalar sonucunda henüz kanıtlanamamıştır, fakat bir çok olay hakkında da ipucunu taşımaktadır. Kısa yakın tarihimiz içinde bir çok faili meçhul cinayet işlenmiştir. Cinayetin bütün ipuçları ortada olmasına rağmen, onların üstlerini açacak ve aydınlığa kavuşturacak ne hukuki alt yapımız var, ne de bunu yapacak bir yapısal örgütlenmemiz vardır. (Devlet sırrının olduğu yerde, bir çok olay açıklanamayacaktır.) Devlet yapımızın olayların üstünü açmak üzerine değil, kapatmak üzerine olduğunu tarihimizin içindeki işlenen ve bugüne kadar karanlıkta kalan cinayetlere bakarak söyleyebiliriz. Katili belli, ölenler belli olan davalar bile devletin işine gelmediğinde, zaman aşımına uğratacak şekilde dava yol izlemiş ve sonuç olarak davalar düşmüştür. Davaların düşmesi bir anlamda, o davanın üstünün örtülmesi ve tarihin dehlizlerine bırakmak anlamına gelmektedir.
Ergenekon Örgütü davası; henüz kanıtlanamamış örgüt, karmaşık ilişkilerin olduğu davadır. Atalarımızın deyimi ile at izi, it izine karışmıştır. Kim kim ile ilişki içindedir, kim neden olaylara alet olmuştur belli değildir. Bu belirsizlik olayları daha da karmaşıklaştırmıştır ve Amerika’da yapılan bir toplantıda dillendirildiği gibi; böyle bir örgütün olmadığı ortaya çıkacaktır. Olmayan örgütün davası olmayacağı içinde, bugüne kadar suçlu, suçsuz içeride yatanların davası düşecek ve tazminat verilerek bir döneminde üzerine örtü örtülecektir. Gladio’nun tasfiyesi söyleme ile yola çıkılan süreç, bir anlamda birilerin işine gelecek şekilde sonlanacaktır. Bugün taraf olanların, yarın ne tarafta yer alacakları belli değildir, çünkü 12 Eylül rejimine alkış çalanlar, bugün onun tasfiyesi için demokratçılık oynamaktan çekinmiyorlar. Her dönemin rengine bürünmek ve o dönemden çıkar elde etmeyi bir başarı görenler, her zaman gündemde kalmaya devam edeceklerdir.
Gladio, varlığını bugün de korumaktadır, çünkü bugün dahi kaybolanlar, kimler tarafından (organize edildiği) yapıldığı belli olmayan olaylar olmaya devam ediyor. Kim tarafından yapıldığı belli olmayan olayların olması, açıklanamayan nedenler ile sonuçlar çıkarılmaya devam ediliyorsa, orada Gladio varlığını koruyor diyebiliriz. Gladio devletin varlığı tehlikede olduğu anlayışı olduğu sürece, varlığını korumakta ve biçim değiştirmeye devam edecektir.
8 Nisan 2010 Perşembe
Sessizliğin çığlığını duydunuz mu?
Sessizliğin çığlığını duydunuz mu?
Sessizlik hüküm sürüyordu, gözler acıyı anlatıyordu. Şanslıydılar, şansızlıkların içinde. Yaşıyorlardı. Yaşamak dediğin nefes almaktı. Gözleri ile acıyı anlatıyorlardı, gördüklerini fısıldıyorlardı. O gözler, keşke o acıları görmeseydi. Keşke o gözler yuvalarından çıksa da, o kan ırmaklarını görmeselerdi. Görmüşlerdi. Şanslıydılar, yaşıyorlardı. Belki de ilk göçün başladığı anda, son nefeslerini verenler şanslıydı. Şans, nasıl anlatılırdı.
Dağlar, çocuk çeteleri ile dolu olduğunu söylüyorlardı. Biraz kendine gelmiş, bıyığı henüz terlememiş çocuklar, dağlarda bir birine kucak açarak yaşıyor deniyordu. Açlık, onları vahşileştirmiş, bir ekmeğin kokusundan dağları düz eylemişlerdi. Ayaklarında çarık yokmuş önemli değildi, dağlar onların yuvası olmuş, onları kucaklamıştı. Bıyığı terlememişler, göğüsleri henüz ortaya sermemiş olan çocuklar, omuz omuza kan ırmağında yüzmemek için ata diyarının dağlarına kendilerini vurmuşlardı. Atalarının diyarı, artık onlar için el diyarı olmuştu. El diyarıydı, kökleri ile birlikte yok ediliyorlardı.
Göçün dönüşü olmadığını bilmiyorlardı. Bir kere yola çıktın mı, bir de yanında jandarma varsa, dönüşü yoktu. Dönüşü olmayan göç; nice acıları yaşatmış, nice toprakları kan ile sulamıştı. Geçtikleri yerler, durdukları alanlar, bulundukları geçitlere kanlarını, gözyaşlarını bırakıp gitmişlerdi. Onların arkasından sadece gözyaşı vardı, kan vardı. Toprak, binlerce yıldır gibi su ile değil, kan ile sulanmıştı. Kan ile sulanan topraklar, bozkır olmuştu, çöle dönmüştü. Kan içinde çiçek beslemez, eritir, yok ederdi.
Dağlar kaçaklar ile dolmuştu, kaçakların peşinde jandarma. Jandarmanın olmadığı yerde gönüllü birlikler. Gönüllü olanlar, ele geçirdiklerini yağmalamakta serbesttirler. İstediklerini köle, istediklerini ırgat, istediklerini cariye yapma hakkında görüyorlardı kendilerinde. Varsa kaçakların yanlarında malları, onlarında sahibi olma hakkını kendilerine veriyorlardı. Hele bir söylence çıkmaya görsün, ‘dağda elinde altın olanlar dolaşıyormuş’ diye, bozkırın insanı, bir söylence ile çölleri göze alır, onu ele geçirmek için gözlerinin rengini değiştirirdi. Kaçakların kayıtları yoktur, dereler belki kemikleri ile bir şey anlatır bugün, fakat o kemiklerden de haber olunmaz. Çünkü kaçakların sahipleri olmaz.
Kaçaklar can derdindedir, peşinde olanlar mal derdinde. Hele bir avcı düşmeye dursun kurbanın peşinde, vurmadan dönmez, eğer döner ise, avcılığı alay konusu olur. Destanlar yazılır avcılar üzerine, kurbanların gözlerindeki acının masalı okunmaz. Hangi masal, hangi destan kurbanın duygularını anlatır?
Bir öksüzün omuzlarında sessizlik, bir hain kurşun yeter ki delip deşmesin. Aşklar artık iki kişilik olmaktan çıkmıştır, gözler geçmişin aşklarını bile acı olarak görür… Diller acıyı söyler… Ezgiler acı ile dokunur, acı bir dönem değildir, artık sonsuzluğa bırakılmış ve zaman aşımı olmayan duruma gelmiştir. Gözler acıları anlatır, ezgiler acılara ses olur... Ama ezgilerin bile yetersiz kaldığı yaşanmışlıklar, hep bilinçaltında yaşanmaya devam etmiştir.
Güvenlik öyle bir kavramdır ki, komşuyu komşuya kırdıran, bir birini katili olarak gören, güvensizliği yaratan bir anlama bile dönüşebilmektedir. Bin yıllardır yan yana yaşayan, avluları bir birinin avlusuna açılanlar, birlikte düğün yapanlar, birlikte sıra gecesi düzenleyenler, şimdi sadece yok olan anılar içinde kaldılar. Torunları, dedelerinin bu çok sesliliğinden ve mutlu geçmişinden haberi yok olarak yaşarlar. Çünkü bugün torunları, ‘güvenlik’ adı verilen zorunlu göçün sonuçlarını yaşamaya devam ediyorlar… Sanal olarak yaratılmış korkuların önyargılarını yaşıyorlar.
Devlet, kendisine göre tarihi yazmak zorundadır, çünkü varlık sebebi kendisine göre yazdığı tarih ile anlamlandırmaktadır. Geçmiş destanlar, kahramanlıklar ile doludur. Çünkü geçmiş ile övünmek devlet için önemlidir. O yüzden devlet, yaşanmışlıkları kendisine göre biçimlendirir ve vatandaşlarına bu biçimin doğru olduğuna inandırmak ile yükümlüdür. Devlet için anlaşılır bir durumdur. Fakat tarih, hiçbir devleti sabit anlayış ile sonsuza kadar yaşatamaz… Anlayışlar zaman içinde değişir, tarih yeniden yorumlanır. Ret edilenler, görünmek istenmeyenler bir gün, gün yüzüne çıkar ve o gözlerdeki çığlık, sessizlik ve acılar ile yüzleşmek gerekir.
Devlet, ret ettiği ile sürekli yüzleşmeyi yaşar. Yüzleşme kaçınılmazdır. Elbette direnir yüzleşmemek için, yetiştirdiği kuşaklara ve sözde bilimsel çalışma yapan tarihçilerine güvenir ama kaçınılmazdır. Kaçınılmazı yaşar.
Kürtler ‘Dağ Türkü’ olmaktan çıkıp, bugün varlığı kabul edilen, hatta siyasi çözüm için yol alınan, iki dilli hizmet veren ya da vermek için mücadele edilen konuma geldi. Devletin geçmişi ile yüzleşmesi kolay değildir, çünkü yetiştirdiklerine; ‘aslına ben size varlığım için yalan söyledim. Gerçekler; size öğrettiğim, yazdığım gibi değildir, özür dilerim…’ demektedir. Söylenen yalana gerek olmadığını bugün yaşayarak öğrenmekteyiz, o gün yalan üzerine kurulan devlet mekanizması bugünün ihtiyaçlarına göre dönüşmektedir. Elbette devlet kendi varlığı için yalan söylemek zorundadır, daha doğrusu yalan demeyelim de gerçeği saptırmak zorundadır, çünkü gerçekleri tam olarak ortaya sermiş olsa, devletin varlığı tartışılır konuma gelir… Güvenliği zayıflar! Güvenlik için zamana uygun gerçekler saptırılır… Güvenlik nedeni ile bir halk yaşadığı topraklardan sürülür, komşularından koparılır… Her şey güvenlik içindir… Güvenlik için kendi vatandaşını kaybeder, güvenlik için öç alır, güvenlik için idam eder… Her şey güvenlik içindir… Güvenlik için acıyı yaşatır ama acıyı yaşayanın gözlerindeki çığlığı hep yok sayar… Güvenlik nedeni ile yapılanlar, gelecek kuşaklara bırakılmış acı, karanlık bir tarihtir ve yüzleşilmesi gereken…
Sessizliğin çığlığını duydunuz mu? Tarih bu çığlığı bugüne taşıyor… Yaşananlar da suçlu aramamak gereklidir, olduğu gibi kabul edebilecek konuma geldiğimiz gün, belki o çığlık yerini başka bir şeye bırakacaktır… Eğer suç ve suçlu aramaya devam edersek, o çığlık hep varlığını koruyacaktır… Çünkü aramak taraf olmayı beraberinde getirir…
Sessizlik hüküm sürüyordu, gözler acıyı anlatıyordu. Şanslıydılar, şansızlıkların içinde. Yaşıyorlardı. Yaşamak dediğin nefes almaktı. Gözleri ile acıyı anlatıyorlardı, gördüklerini fısıldıyorlardı. O gözler, keşke o acıları görmeseydi. Keşke o gözler yuvalarından çıksa da, o kan ırmaklarını görmeselerdi. Görmüşlerdi. Şanslıydılar, yaşıyorlardı. Belki de ilk göçün başladığı anda, son nefeslerini verenler şanslıydı. Şans, nasıl anlatılırdı.
Dağlar, çocuk çeteleri ile dolu olduğunu söylüyorlardı. Biraz kendine gelmiş, bıyığı henüz terlememiş çocuklar, dağlarda bir birine kucak açarak yaşıyor deniyordu. Açlık, onları vahşileştirmiş, bir ekmeğin kokusundan dağları düz eylemişlerdi. Ayaklarında çarık yokmuş önemli değildi, dağlar onların yuvası olmuş, onları kucaklamıştı. Bıyığı terlememişler, göğüsleri henüz ortaya sermemiş olan çocuklar, omuz omuza kan ırmağında yüzmemek için ata diyarının dağlarına kendilerini vurmuşlardı. Atalarının diyarı, artık onlar için el diyarı olmuştu. El diyarıydı, kökleri ile birlikte yok ediliyorlardı.
Göçün dönüşü olmadığını bilmiyorlardı. Bir kere yola çıktın mı, bir de yanında jandarma varsa, dönüşü yoktu. Dönüşü olmayan göç; nice acıları yaşatmış, nice toprakları kan ile sulamıştı. Geçtikleri yerler, durdukları alanlar, bulundukları geçitlere kanlarını, gözyaşlarını bırakıp gitmişlerdi. Onların arkasından sadece gözyaşı vardı, kan vardı. Toprak, binlerce yıldır gibi su ile değil, kan ile sulanmıştı. Kan ile sulanan topraklar, bozkır olmuştu, çöle dönmüştü. Kan içinde çiçek beslemez, eritir, yok ederdi.
Dağlar kaçaklar ile dolmuştu, kaçakların peşinde jandarma. Jandarmanın olmadığı yerde gönüllü birlikler. Gönüllü olanlar, ele geçirdiklerini yağmalamakta serbesttirler. İstediklerini köle, istediklerini ırgat, istediklerini cariye yapma hakkında görüyorlardı kendilerinde. Varsa kaçakların yanlarında malları, onlarında sahibi olma hakkını kendilerine veriyorlardı. Hele bir söylence çıkmaya görsün, ‘dağda elinde altın olanlar dolaşıyormuş’ diye, bozkırın insanı, bir söylence ile çölleri göze alır, onu ele geçirmek için gözlerinin rengini değiştirirdi. Kaçakların kayıtları yoktur, dereler belki kemikleri ile bir şey anlatır bugün, fakat o kemiklerden de haber olunmaz. Çünkü kaçakların sahipleri olmaz.
Kaçaklar can derdindedir, peşinde olanlar mal derdinde. Hele bir avcı düşmeye dursun kurbanın peşinde, vurmadan dönmez, eğer döner ise, avcılığı alay konusu olur. Destanlar yazılır avcılar üzerine, kurbanların gözlerindeki acının masalı okunmaz. Hangi masal, hangi destan kurbanın duygularını anlatır?
Bir öksüzün omuzlarında sessizlik, bir hain kurşun yeter ki delip deşmesin. Aşklar artık iki kişilik olmaktan çıkmıştır, gözler geçmişin aşklarını bile acı olarak görür… Diller acıyı söyler… Ezgiler acı ile dokunur, acı bir dönem değildir, artık sonsuzluğa bırakılmış ve zaman aşımı olmayan duruma gelmiştir. Gözler acıları anlatır, ezgiler acılara ses olur... Ama ezgilerin bile yetersiz kaldığı yaşanmışlıklar, hep bilinçaltında yaşanmaya devam etmiştir.
Güvenlik öyle bir kavramdır ki, komşuyu komşuya kırdıran, bir birini katili olarak gören, güvensizliği yaratan bir anlama bile dönüşebilmektedir. Bin yıllardır yan yana yaşayan, avluları bir birinin avlusuna açılanlar, birlikte düğün yapanlar, birlikte sıra gecesi düzenleyenler, şimdi sadece yok olan anılar içinde kaldılar. Torunları, dedelerinin bu çok sesliliğinden ve mutlu geçmişinden haberi yok olarak yaşarlar. Çünkü bugün torunları, ‘güvenlik’ adı verilen zorunlu göçün sonuçlarını yaşamaya devam ediyorlar… Sanal olarak yaratılmış korkuların önyargılarını yaşıyorlar.
Devlet, kendisine göre tarihi yazmak zorundadır, çünkü varlık sebebi kendisine göre yazdığı tarih ile anlamlandırmaktadır. Geçmiş destanlar, kahramanlıklar ile doludur. Çünkü geçmiş ile övünmek devlet için önemlidir. O yüzden devlet, yaşanmışlıkları kendisine göre biçimlendirir ve vatandaşlarına bu biçimin doğru olduğuna inandırmak ile yükümlüdür. Devlet için anlaşılır bir durumdur. Fakat tarih, hiçbir devleti sabit anlayış ile sonsuza kadar yaşatamaz… Anlayışlar zaman içinde değişir, tarih yeniden yorumlanır. Ret edilenler, görünmek istenmeyenler bir gün, gün yüzüne çıkar ve o gözlerdeki çığlık, sessizlik ve acılar ile yüzleşmek gerekir.
Devlet, ret ettiği ile sürekli yüzleşmeyi yaşar. Yüzleşme kaçınılmazdır. Elbette direnir yüzleşmemek için, yetiştirdiği kuşaklara ve sözde bilimsel çalışma yapan tarihçilerine güvenir ama kaçınılmazdır. Kaçınılmazı yaşar.
Kürtler ‘Dağ Türkü’ olmaktan çıkıp, bugün varlığı kabul edilen, hatta siyasi çözüm için yol alınan, iki dilli hizmet veren ya da vermek için mücadele edilen konuma geldi. Devletin geçmişi ile yüzleşmesi kolay değildir, çünkü yetiştirdiklerine; ‘aslına ben size varlığım için yalan söyledim. Gerçekler; size öğrettiğim, yazdığım gibi değildir, özür dilerim…’ demektedir. Söylenen yalana gerek olmadığını bugün yaşayarak öğrenmekteyiz, o gün yalan üzerine kurulan devlet mekanizması bugünün ihtiyaçlarına göre dönüşmektedir. Elbette devlet kendi varlığı için yalan söylemek zorundadır, daha doğrusu yalan demeyelim de gerçeği saptırmak zorundadır, çünkü gerçekleri tam olarak ortaya sermiş olsa, devletin varlığı tartışılır konuma gelir… Güvenliği zayıflar! Güvenlik için zamana uygun gerçekler saptırılır… Güvenlik nedeni ile bir halk yaşadığı topraklardan sürülür, komşularından koparılır… Her şey güvenlik içindir… Güvenlik için kendi vatandaşını kaybeder, güvenlik için öç alır, güvenlik için idam eder… Her şey güvenlik içindir… Güvenlik için acıyı yaşatır ama acıyı yaşayanın gözlerindeki çığlığı hep yok sayar… Güvenlik nedeni ile yapılanlar, gelecek kuşaklara bırakılmış acı, karanlık bir tarihtir ve yüzleşilmesi gereken…
Sessizliğin çığlığını duydunuz mu? Tarih bu çığlığı bugüne taşıyor… Yaşananlar da suçlu aramamak gereklidir, olduğu gibi kabul edebilecek konuma geldiğimiz gün, belki o çığlık yerini başka bir şeye bırakacaktır… Eğer suç ve suçlu aramaya devam edersek, o çığlık hep varlığını koruyacaktır… Çünkü aramak taraf olmayı beraberinde getirir…
6 Nisan 2010 Salı
Kar hırsı…
Kar hırsı…
Kar hırsı, ortada ne inanç bırakır, ne de başka bir şey… Kar etmek için her şeyi göze alanın önünde hiçbir engel kalmaz!
Talep edilen malda, arz eksikliği doğduğunda, talep edilen malın taklitleri hemen ortaya çıkar ve orijinalinden ucuz olmamak kaydıyla satışa sunulur. Bu durum haksız kazanç hanesine yazılır. Son günlerde etlerde yaratılan haksız kazanç karşısında, “ucuz etin yahnisi…” gibi anlamsız bir cümle durum açıklanmak istenir ve ucuz et almayın, kuşkulanın denir. Pahalı olan etin dana eti olduğu vurgulanır ama kimse demez ki, pahalı olanın hangisi gerçekten dana eti orijinalidir, dana eti gibi gözüken başka et olup olmadığını nasıl anlayacağız? Bu ayrımı sıradan bir vatandaşın yapması kolay değildir, bunu anlayacak olan denetim mekanizması içinde olan yapılardır ve bunların kamuya vereceği bilgilerdir. Fahiş fiyata çıkan talep edilen mal, taklitleri de o fiyata satılmış olduğunda ne olacak? Bu hileyi yapanların hesap numarasına bol sıfırlar eklenmek dışında?
Malların toplum içinde hareketini kontrol eden devlet mekanizmaları vardır, fakat bu mekanizmaların günlük ihtiyaca karşılık verecek bir sosyal devlet anlayışından yoksundur. Sosyal devlet anlayışının çöp sepetine atılarak, yerine serbest piyasa adı altında yağma kültürünün oturtulması, bu gibi haksız kazançlarının da kapısını açmıştır.
Yağma kültürü, var olanın yağmalanması ve yerine yeni bir şeyi getirmemeyi ortaya çıkarır. Sadece tüketime ve kar amacına yöneliktir. Daha fazla tüketmek için toplum eğitimi, yapılandırması ona göre biçimlendirilir. Son yıllar içinde eğitim/sağlık sistemimizin çökmesi tesadüfi değildir. Sosyal devletin varlığını temsil eden kurumların teker teker elden çıkarılması ve yerine parası olanın, parası karşılığında hizmet aldığı bir dönemi yaşamaktayız. Üniversiteler, meslek elemanı yetiştiren kurumlara dönüştürüldü ve doğal olarak oradan alınan diplomaların meslek bilgisi gibi kabul edildiği ve çalışma hayatında içinde anlamlandırıldığına şahit olmaktayız. O diploma için gidilen yollar tamamı ile ticari hayatın bir parçası olmuştur, sektörel gelişime önem verilmiştir. Devlet dairelerinde işe girmenin bile sınav sistemine dahil edilmesi, bu ticari yolun daha da genişlediğini kanıtlamaktadır. Dershanelere gitmeyenin başarı şansının yok edildiği süreç, bilinç ile sosyal devletin yok edilmesi yolunda döşenmiş mayınlar olarak görebilirsiniz.
Kar amacına yönelik olarak yaşanan bu süreç içinde insanın sağlığı önemini kaybetmiştir. Para kazandıran her yol mubah sayılmaktadır. Kırmızı mercimeğin içine atılan kiremit kırıntısından, dana eti diye domuz etinin satılması, sınavda başarı için dershane veya özel okula gönderilmenin arasında fark yoktur. Bütün bu bir birinden bağımsız gelişmelerin temelinde kar hırsı yatmaktadır. Kar elde edebilmek için her türlü reklam aracı kullanılmaktadır. Rüşvet girdabının içinden akla hayale gelmeyen yollardan para kazanan yeni zenginlerin türemesi tesadüfi değildir. Halk krizin etkileri altında yok olurken, bankaların tarihlerinin en büyük kar marjinaline erişmesi tesadüfi değildir. Her şey ve her yol; kar elde etmek içindir. Kanser olmayan hastaya kanser tedavisi yapılması, böbrek taşının olmayanın böbreklerin iflas edildi diye alınması ve organ nakli artık sıradanlaşmıştır. Meslek odaları bu kar için yapılanların üstünü kapatmak için meslek dayanışması içinde olması da tesadüfi değildir.
Ucuz olanın her daim çakma olduğu anlayışı yanlıştır. Ucuz mal üretip, pahalı satanların kasasına daha fazla paranın akmasından başka bir anlam ifade etmeyebilir. Kontrol ve denetim mekanizmanın yok edilmesi, kar etmek için her yolu mubah görenlerin, memurların ‘iş bilirliliğini’ peşinen kabul edenlerin anlayışının hakim olduğu bir sistem içinde, bu yaşananlar doğaldır, çünkü her duruş daha fazla kar etmek üzerine kuruludur. Kar etme anlayışının hakim olduğu yerde; sosyal devlet olmaz, insanın değeri olmaz. Her şey para ile alınıp satılan metaya dönüştürülmesi kolaydır ve de doğallaştırılmıştır.
Kar hırsı, insanlığı ortadan kaldırırken, insanlığın yaratmış olduğu ve biriktirmiş olduğu tüm değerlerinde metaya dönüştürülerek tüketilmesini de yanında getirmiştir.
Kar hırsı, ortada ne inanç bırakır, ne de başka bir şey… Kar etmek için her şeyi göze alanın önünde hiçbir engel kalmaz!
Talep edilen malda, arz eksikliği doğduğunda, talep edilen malın taklitleri hemen ortaya çıkar ve orijinalinden ucuz olmamak kaydıyla satışa sunulur. Bu durum haksız kazanç hanesine yazılır. Son günlerde etlerde yaratılan haksız kazanç karşısında, “ucuz etin yahnisi…” gibi anlamsız bir cümle durum açıklanmak istenir ve ucuz et almayın, kuşkulanın denir. Pahalı olan etin dana eti olduğu vurgulanır ama kimse demez ki, pahalı olanın hangisi gerçekten dana eti orijinalidir, dana eti gibi gözüken başka et olup olmadığını nasıl anlayacağız? Bu ayrımı sıradan bir vatandaşın yapması kolay değildir, bunu anlayacak olan denetim mekanizması içinde olan yapılardır ve bunların kamuya vereceği bilgilerdir. Fahiş fiyata çıkan talep edilen mal, taklitleri de o fiyata satılmış olduğunda ne olacak? Bu hileyi yapanların hesap numarasına bol sıfırlar eklenmek dışında?
Malların toplum içinde hareketini kontrol eden devlet mekanizmaları vardır, fakat bu mekanizmaların günlük ihtiyaca karşılık verecek bir sosyal devlet anlayışından yoksundur. Sosyal devlet anlayışının çöp sepetine atılarak, yerine serbest piyasa adı altında yağma kültürünün oturtulması, bu gibi haksız kazançlarının da kapısını açmıştır.
Yağma kültürü, var olanın yağmalanması ve yerine yeni bir şeyi getirmemeyi ortaya çıkarır. Sadece tüketime ve kar amacına yöneliktir. Daha fazla tüketmek için toplum eğitimi, yapılandırması ona göre biçimlendirilir. Son yıllar içinde eğitim/sağlık sistemimizin çökmesi tesadüfi değildir. Sosyal devletin varlığını temsil eden kurumların teker teker elden çıkarılması ve yerine parası olanın, parası karşılığında hizmet aldığı bir dönemi yaşamaktayız. Üniversiteler, meslek elemanı yetiştiren kurumlara dönüştürüldü ve doğal olarak oradan alınan diplomaların meslek bilgisi gibi kabul edildiği ve çalışma hayatında içinde anlamlandırıldığına şahit olmaktayız. O diploma için gidilen yollar tamamı ile ticari hayatın bir parçası olmuştur, sektörel gelişime önem verilmiştir. Devlet dairelerinde işe girmenin bile sınav sistemine dahil edilmesi, bu ticari yolun daha da genişlediğini kanıtlamaktadır. Dershanelere gitmeyenin başarı şansının yok edildiği süreç, bilinç ile sosyal devletin yok edilmesi yolunda döşenmiş mayınlar olarak görebilirsiniz.
Kar amacına yönelik olarak yaşanan bu süreç içinde insanın sağlığı önemini kaybetmiştir. Para kazandıran her yol mubah sayılmaktadır. Kırmızı mercimeğin içine atılan kiremit kırıntısından, dana eti diye domuz etinin satılması, sınavda başarı için dershane veya özel okula gönderilmenin arasında fark yoktur. Bütün bu bir birinden bağımsız gelişmelerin temelinde kar hırsı yatmaktadır. Kar elde edebilmek için her türlü reklam aracı kullanılmaktadır. Rüşvet girdabının içinden akla hayale gelmeyen yollardan para kazanan yeni zenginlerin türemesi tesadüfi değildir. Halk krizin etkileri altında yok olurken, bankaların tarihlerinin en büyük kar marjinaline erişmesi tesadüfi değildir. Her şey ve her yol; kar elde etmek içindir. Kanser olmayan hastaya kanser tedavisi yapılması, böbrek taşının olmayanın böbreklerin iflas edildi diye alınması ve organ nakli artık sıradanlaşmıştır. Meslek odaları bu kar için yapılanların üstünü kapatmak için meslek dayanışması içinde olması da tesadüfi değildir.
Ucuz olanın her daim çakma olduğu anlayışı yanlıştır. Ucuz mal üretip, pahalı satanların kasasına daha fazla paranın akmasından başka bir anlam ifade etmeyebilir. Kontrol ve denetim mekanizmanın yok edilmesi, kar etmek için her yolu mubah görenlerin, memurların ‘iş bilirliliğini’ peşinen kabul edenlerin anlayışının hakim olduğu bir sistem içinde, bu yaşananlar doğaldır, çünkü her duruş daha fazla kar etmek üzerine kuruludur. Kar etme anlayışının hakim olduğu yerde; sosyal devlet olmaz, insanın değeri olmaz. Her şey para ile alınıp satılan metaya dönüştürülmesi kolaydır ve de doğallaştırılmıştır.
Kar hırsı, insanlığı ortadan kaldırırken, insanlığın yaratmış olduğu ve biriktirmiş olduğu tüm değerlerinde metaya dönüştürülerek tüketilmesini de yanında getirmiştir.
4 Nisan 2010 Pazar
Korku öğrenilir!
Korku öğrenilir!
“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmektir. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek…” Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları, s.90
Önlerine geleni onaylamaya alışmış bir devlet memuru, masasının başında biriken kağıtlara baktı, iç geçirdi. Bir an gözleri dalmıştı, nereye daldığını kendisi de bilmiyordu. O kadar okul okumuş, o kadar ders kitabını ezberlemişti. Neden öğrendiğini düşündü. Bu masanın arkasında duran bir sandalyeye oturup, sabah geldiğinde iş arkadaşlarına gülen yüz ile günaydın demek ve bir çay içmek için miydi? Eğer o kağıtlara mühür ve paraf atmasaydı, ne olurdu? Değişen ne olacaktı? Bilmiyordu, soru da sormuyordu. O işe başladığı gün, hayatını kurtardığını düşünmüştü. Geleceği garanti altındaydı. Bir mesleği vardı, mühür basmak, paraf atmak üzerine. Hasta olduğunda gideceği doktora para ödemeyecekti. Alacağı bir sevk kağıdı onun o hizmetten yararlanmasına olanak tanıyacaktı. Devlet nerede isterse, oraya gidecek ve orada da mühür basacak, paraf atacaktı. O okulları bunun için okumuştu, o kadar uykusuz gecelerini bu kariyer için yapmıştı.
Okul bitmişti, işe girdikten sonra günlük gazetelere de arada sırada bakar olmuştu, daha çok mesleğini ilgilendiren yönetmelikler okuyordu. Memur olunca, evlilik kaçınılmazdı. Mesleği olanın bekar gezmesi hoş karşılanmazdı. Evlenmişti, anasının seçtiği, çevresinin hoş gördüğü ve kendisine yakıştırılan bir kız ile evlenmişti. Mutluydu evlendiği gün, ayrı bir evi olmuş, artık çift kişilikli yatakta yatacaktı. Yanında bir kadın olacaktı, okurken ve ilk gençliğe adım attığı günlerinde kafasında canlandırdığı her türlü fantezisini yerine getirecekti, üstelik yasal olarak! O odaya girdiğinde ne yaptığını herkes bilecekti. Gurur duyuyordu. Hedefine varmıştı. Okulunu bitirmişti, memur olmuştu, geleceğini garantiye almıştı. O fantezilerin sonunda çocuğu olmuştu, fakat fantezileri ve okuduğu o porno kokan kitaplardaki gibi şey olmadığını yaşayarak öğrenmişti. Seksi sadece erkek ister anlayışını evliliğinin ilk günlerinde yerle bir olduğunda şaşırmış ama hemen düşünmeden kabul etmişti. Kahve sohbetleri eskisi gibi çekici gelmiyordu, kafalarda olan ve kahvelerde sohbet edildiği gibi değildi, evlilik ve ortak yaşam. Okumuyordu, öğreneceklerini yaşayarak öğreniyordu. Yaşayarak öğrendikleri ise, okuduklarını çürütüyordu. Yaşam, dersini veriyordu. Her yeni şey ona korku olarak dönüyordu.
Paraf attığı ve mühürlediği bir karar bir gün ona soruşturma olarak dönmüştü. O zamana kadar okumadan paraf atıyor, mühürlüyordu. O ilk soruşturma ona korkuyu öğretti, ve korku yüzünden okur olmuştu ama aldığı maaş onu geçindirecek konumdan da düşmüştü. Her senin sonunda bütçe açıklanırken, başbakanın yapacağı zammı öğrenmek için gazete alır olmuştu. Seneler içinde gazetede almaz olmuştu, çünkü açıklanan maaş ayarları, yaşamın koşullarının çok gerisine düşüyordu. Maaşı azaldıkça itibarı da düşüyordu. Çünkü mühüre ve parafa ihtiyaç duyan, kağıdın altında para bırakıyor ve istediğini elde ettiğinde ise, bıyık altında gülümseyerek çıkıyordu. Korkuyordu, bu gülümsemenin ne anlama geldiğin sorgulamıyordu. Masası vardı, sözü geçiyordu. Evden daha çok işinde olmaya özen göstermişti, çünkü zaman geçtikçe evin ihtiyacı artmış, yokluk sözleri karşısında ne yapacağını bilemez hale gelmişti. İş onun kafasının dinleyebileceği, nefes alabileceği bir yer olmuştu. Ev, öğrenmesi gereken yaşam derslerini içinde barındırıyordu. Okul masrafları, çocuğun dershaneye gitmesi gibi yeni şeyler giriyordu hayatına. Pazardaki sebzenin fiyatının kış yüzünden yolların kapanmasından kaynaklanan birden fazlalaştığını öğreniyordu, korkuyordu. Ev içinde konuşmak yerine TV bakar olmuşlardı. Ev içinde sohbetler, misafir geldiğinde oluyordu, diğer zamanlar evin içinde TV dizilerinin sesi ile doluyordu. Evin her bireyi için ayrı TV dönemi işte bu sohbetlerin kesildiği döneme geliyordu. Yaşam çaktırmadan öğretiyordu ve korkuyordu.
Şanslıydı, en azından devlet kapısında işi vardı, işten atılma korkusu yoktu. İşsiz kalmak korkusu ile yaşamak yerine, müdürünün anlamsız istekleri altında yaşamayı yeğ tutuyordu. Kaprisli müdürlerin biri gidiyor, bir başkası geliyordu. Memurluk bir anlamda atışmayı da içinde barındırıyordu. Kariyer çatışması memurlar içinde olması şaşırtıcı değildi.
Öğrenmemek için okumuyor, öğrenmemek için tayini istemiyordu. Çünkü yeni yere gitmek demek, oranın koşullarını yeniden öğrenmek demektir. Her öğrendiği şey ona korku olarak dönüyordu. Yaşam dersinde korkuyu öğrenmişti. Okulda ise bilmeden korkudan korkmayı öğrenmişti. Sınava girip başarısız olma korkusu, arkadaşlarından geri kalma korkusu, yaramazlık ettiğinde alacağı ceza korkusu, ailesinin yüzünü kara çıkarma korkusu… O kadar çok korkuyu öğrenmişti ki, hiç birini derste öğrenmemişti, yaşarken öğrenmişti. Yaşam korkuyu besliyordu! Okul ise, dar alanda korkunun nasıl besleneceğini çaktırmadan öğretildiği yerlerdi. Okula başlamadan önceki hayal dünyası, zaman içinde yok olduğunu bilmeden öğrenmişti. Yaşama ilk bağımsız adım attığında, öğrenmenin korkuyu beslediğini bilmeden öğrendi…
Yaşamın sonuna doğru adım attığında, en çok korktuğu şeyin aslında ölüm olduğunu biliyordu. Açlık, evsiz kalmak derken, hepsinin arkasında karanlıkta tek başına kalma korkusu ve sonsuzluğun içinde bir nokta olacağı korkusu daha ağır basmıştı. Yaşama ilk adım atarken yanında annesi babası vardı, yaşamı noktalarken çocuklarının yanında olacağından kuşku duyar olmuştu. Korku karanlığın ta kendisi olmuştu.
“Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmektir. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek…” Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları, s.90
Önlerine geleni onaylamaya alışmış bir devlet memuru, masasının başında biriken kağıtlara baktı, iç geçirdi. Bir an gözleri dalmıştı, nereye daldığını kendisi de bilmiyordu. O kadar okul okumuş, o kadar ders kitabını ezberlemişti. Neden öğrendiğini düşündü. Bu masanın arkasında duran bir sandalyeye oturup, sabah geldiğinde iş arkadaşlarına gülen yüz ile günaydın demek ve bir çay içmek için miydi? Eğer o kağıtlara mühür ve paraf atmasaydı, ne olurdu? Değişen ne olacaktı? Bilmiyordu, soru da sormuyordu. O işe başladığı gün, hayatını kurtardığını düşünmüştü. Geleceği garanti altındaydı. Bir mesleği vardı, mühür basmak, paraf atmak üzerine. Hasta olduğunda gideceği doktora para ödemeyecekti. Alacağı bir sevk kağıdı onun o hizmetten yararlanmasına olanak tanıyacaktı. Devlet nerede isterse, oraya gidecek ve orada da mühür basacak, paraf atacaktı. O okulları bunun için okumuştu, o kadar uykusuz gecelerini bu kariyer için yapmıştı.
Okul bitmişti, işe girdikten sonra günlük gazetelere de arada sırada bakar olmuştu, daha çok mesleğini ilgilendiren yönetmelikler okuyordu. Memur olunca, evlilik kaçınılmazdı. Mesleği olanın bekar gezmesi hoş karşılanmazdı. Evlenmişti, anasının seçtiği, çevresinin hoş gördüğü ve kendisine yakıştırılan bir kız ile evlenmişti. Mutluydu evlendiği gün, ayrı bir evi olmuş, artık çift kişilikli yatakta yatacaktı. Yanında bir kadın olacaktı, okurken ve ilk gençliğe adım attığı günlerinde kafasında canlandırdığı her türlü fantezisini yerine getirecekti, üstelik yasal olarak! O odaya girdiğinde ne yaptığını herkes bilecekti. Gurur duyuyordu. Hedefine varmıştı. Okulunu bitirmişti, memur olmuştu, geleceğini garantiye almıştı. O fantezilerin sonunda çocuğu olmuştu, fakat fantezileri ve okuduğu o porno kokan kitaplardaki gibi şey olmadığını yaşayarak öğrenmişti. Seksi sadece erkek ister anlayışını evliliğinin ilk günlerinde yerle bir olduğunda şaşırmış ama hemen düşünmeden kabul etmişti. Kahve sohbetleri eskisi gibi çekici gelmiyordu, kafalarda olan ve kahvelerde sohbet edildiği gibi değildi, evlilik ve ortak yaşam. Okumuyordu, öğreneceklerini yaşayarak öğreniyordu. Yaşayarak öğrendikleri ise, okuduklarını çürütüyordu. Yaşam, dersini veriyordu. Her yeni şey ona korku olarak dönüyordu.
Paraf attığı ve mühürlediği bir karar bir gün ona soruşturma olarak dönmüştü. O zamana kadar okumadan paraf atıyor, mühürlüyordu. O ilk soruşturma ona korkuyu öğretti, ve korku yüzünden okur olmuştu ama aldığı maaş onu geçindirecek konumdan da düşmüştü. Her senin sonunda bütçe açıklanırken, başbakanın yapacağı zammı öğrenmek için gazete alır olmuştu. Seneler içinde gazetede almaz olmuştu, çünkü açıklanan maaş ayarları, yaşamın koşullarının çok gerisine düşüyordu. Maaşı azaldıkça itibarı da düşüyordu. Çünkü mühüre ve parafa ihtiyaç duyan, kağıdın altında para bırakıyor ve istediğini elde ettiğinde ise, bıyık altında gülümseyerek çıkıyordu. Korkuyordu, bu gülümsemenin ne anlama geldiğin sorgulamıyordu. Masası vardı, sözü geçiyordu. Evden daha çok işinde olmaya özen göstermişti, çünkü zaman geçtikçe evin ihtiyacı artmış, yokluk sözleri karşısında ne yapacağını bilemez hale gelmişti. İş onun kafasının dinleyebileceği, nefes alabileceği bir yer olmuştu. Ev, öğrenmesi gereken yaşam derslerini içinde barındırıyordu. Okul masrafları, çocuğun dershaneye gitmesi gibi yeni şeyler giriyordu hayatına. Pazardaki sebzenin fiyatının kış yüzünden yolların kapanmasından kaynaklanan birden fazlalaştığını öğreniyordu, korkuyordu. Ev içinde konuşmak yerine TV bakar olmuşlardı. Ev içinde sohbetler, misafir geldiğinde oluyordu, diğer zamanlar evin içinde TV dizilerinin sesi ile doluyordu. Evin her bireyi için ayrı TV dönemi işte bu sohbetlerin kesildiği döneme geliyordu. Yaşam çaktırmadan öğretiyordu ve korkuyordu.
Şanslıydı, en azından devlet kapısında işi vardı, işten atılma korkusu yoktu. İşsiz kalmak korkusu ile yaşamak yerine, müdürünün anlamsız istekleri altında yaşamayı yeğ tutuyordu. Kaprisli müdürlerin biri gidiyor, bir başkası geliyordu. Memurluk bir anlamda atışmayı da içinde barındırıyordu. Kariyer çatışması memurlar içinde olması şaşırtıcı değildi.
Öğrenmemek için okumuyor, öğrenmemek için tayini istemiyordu. Çünkü yeni yere gitmek demek, oranın koşullarını yeniden öğrenmek demektir. Her öğrendiği şey ona korku olarak dönüyordu. Yaşam dersinde korkuyu öğrenmişti. Okulda ise bilmeden korkudan korkmayı öğrenmişti. Sınava girip başarısız olma korkusu, arkadaşlarından geri kalma korkusu, yaramazlık ettiğinde alacağı ceza korkusu, ailesinin yüzünü kara çıkarma korkusu… O kadar çok korkuyu öğrenmişti ki, hiç birini derste öğrenmemişti, yaşarken öğrenmişti. Yaşam korkuyu besliyordu! Okul ise, dar alanda korkunun nasıl besleneceğini çaktırmadan öğretildiği yerlerdi. Okula başlamadan önceki hayal dünyası, zaman içinde yok olduğunu bilmeden öğrenmişti. Yaşama ilk bağımsız adım attığında, öğrenmenin korkuyu beslediğini bilmeden öğrendi…
Yaşamın sonuna doğru adım attığında, en çok korktuğu şeyin aslında ölüm olduğunu biliyordu. Açlık, evsiz kalmak derken, hepsinin arkasında karanlıkta tek başına kalma korkusu ve sonsuzluğun içinde bir nokta olacağı korkusu daha ağır basmıştı. Yaşama ilk adım atarken yanında annesi babası vardı, yaşamı noktalarken çocuklarının yanında olacağından kuşku duyar olmuştu. Korku karanlığın ta kendisi olmuştu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)