14 Eylül 2013 Cumartesi

Eziklik…


Eziklik…

Kuşaklar toplumun ilerleyişinin bir anlamda göstergesidir ve diyalektik yasası gereği her yeni kuşak bir geçmişinden ileri olmalıdır. Tarih bize öyle söyler ama son kırk yıllık tarihimiz içinde kırk kere maşallah diyecek örgütlü kuşaklarımız vardır ve diyalektik yasalarının dışında bir görünüm sergilerler. Elbette bu kendilerini örgütlü olarak gösterenler arasında hayat bulur, yaşam örgütlü olduğunu sananların dışında toplumsal yapı içinde yaşayan ama örgütsüz gibi gözüken çoğunluk için başka türlü akmaya devam eder.
Son yıllar içinde kuşaklar, kuşak tarihlerine göre örgütlülük içine girmiş ve kuşaklarının sorunlarını bugüne taşıyan ve çözüm arayışı içinde olan yapılar olarak kendilerini göstermişlerdir. İlk başta çok olumlu bir izlenim ortaya sermelerine rağmen, zaman içinde bu olumlu görünümün başka boyuta döndüğüne şahitlik etmekteyiz.
Son yıllarda, günlük yaşamın gündeminde daha çok 12 Eylül günleri yaklaştığında gelen kuşak yapıları söz konusudur. 12 Eylül sanki o kuşak anacakmış ya da sorgulayacakmış gibi algılandığından olsa gerek bir çok sol grup onların yaptığı etkinliklerde yer almaya ve flamaları ile katılmaya özen göstermektedir. Kendi duruşlarını o kuşak örgütlenmesi altında seslendirilmesine sessizce onay vermekteler.
Sol yapıların baktığı noktadan sanırım bakmıyorum, o yüzden örneğin en popüler olan 78 kuşağını ve örgütlü yapılarını anlamıyorum, gerçi onlara örnek olan yaşayan 68 kuşağının tüm olumsuzluklarını üzerilerinde taşıyor... İki ayrı örgütlü yapı var, biri açıkça AKP ve PKK destekliyor ötekisi ise daha mahcup destekliyor yaptıkları etkinlikler ve çalışmalar ile... (Elbette söz ve yazı ile başka şeyler söyleniyor olabilir ama ben söz ve yazıdan daha çok ileri gelenlerinin ve örgütlenmesinin yaptıkları etkinliklere bakarak görüşümü biçimlendirdim.)
Kuşakların travmaları elbette olacak, ama 78 kuşağının yaşadığı süreç bir kuşağın altından kalkamayacak boyutta olmuş ve panzerlerin altında kalacak şekilde keskin olmuştur.
Olaylar yaşarken olayların ağırlığı ve sorumluluğu tam anlaşılamadan, kendilerini işkencehanelerde, ölüm tuzaklarında ve ihanetin ortasında bulmuşlardır. 12 Eylül bir kırılma noktasıdır ve o kırılma noktası 78 kuşağının hayatı üzerinde olmuş ve onları ezmiştir. Kolay değildir, henüz yaşaması gerekenleri yaşayamayanlar bir cephenin içinde karşılıklı çatışırken hayata gülümsemeyi öğrenmişlerdir. Onlar için keskin çizgiler vardır ve bu keskin çizgiler birbirini henüz tanıyamayan ve anlayamayanları aynı hücrede buluşturmuş ve aynı acıları ve darağaçlarının gölgesinde yaşamaya zorlanmıştır.
Beslenmeyen ama asılan bir kuşaktır. Yaşı büyütülüp ceza alması sağlanan bir kuşaktır. İşkence tezgahlarında, cezaevlerinde seslerini duvara yazan kuşaktır. Panzerler altında ezilmişler ve o eziklik uzun yıllar üzerinde atamayanların kuşağıdır.
78 kuşağının travması ezilmek olduğu anlaşılıyor ve kendilerini “ezene karşı” yapılan her türlü “sözde girişim”i gözü kapalı desteklemek veya sessiz kalarak destek sunmak şeklinde kendisini gösteriyor...
AKP, sözde 12 Eylül’ü yargılayacaktı. Referandum ile yasalarda değişim yaptı, sözde kaldı, çünkü Dink cinayeti üzerindeydi... Sözde kalacağı ortada iken, referandumda ‘boykot’ ya da ‘yetmez ama evet’ diyerek dolaylı ya da direkt olarak referandumun olumlu çıkması sessizce onay vermişlerdir.
AKP uzun süredir yaşanan Kürt sorununa karşı  “çözüm süreci” adlı sözde yeni girişim başlattı ve sözde olanlara 78 kuşağı diğerinde olduğu gibi gözü kapalı gitti... (hepsi değil, örgütlü olanlar.) Kürt sorununda çözümsüzlüğü besleyen politikaları katıksız şekilde uygulayan ve katliamlarda parmak izi olduğunu unutularak çözüm süreci girişimine “söz” almışçasına destek verdiler, hatta, hatları belli olmayan sözde çözüm süreci hakkında savunan görüşler belirttiler, desteklerini karşılıksız olarak; hangi dili kullanacağını AKP liderine soracak boyutta verdiler.
78 kuşağı beyini kullanacağına duygusunu ve çıkarını düşünüyor izlenimi var bende.
“Ezik olanlar, yaşanan süreçten de ders çıkarmıyor, sözde olanlar yerine; hedefi net ve mücadele biçimi ortada iken, sözde girişimler ile yeniden yenilgi için (kendi içlerinde) ortam hazırlıyorlar” diye yaşananlardan sonra düşünüyorum. Çünkü AKP başlattığı girişimler sözde kalmış, ileri bir adım dahi atmamıştır, başlangıç noktasından hatta bir çok açıdan daha geri konuma gelmiştir. Dink cinayeti bugün başlangıcından daha geri konumda ve cinayete kastedenler devletin mevkilerinde korunmacı haldedir.
AKP çıkarına geldiği gibi hareket etmekte ve destekçilerinin beklentisini hiç önemsememektedir.
Devrim hedefi olamayanlar, sözde yapılan her girişime gözü kapalı olarak destek verir ve reformlar ile kendi ezikliklerini ortadan kalkmasını umarlar.
Bu sözlerim kendilerine örgütlü olarak gören ve ezik duygusunu ortak yaşayanlar içindir... Yoksa devrimci duygular içinde acı çekenler ve bugün dahi çocukları ile meydanda olanlar için değildir.
Yazının bu satırlarına kadar ezik kavramı kullandım ama anlamını açıklamadım. Kısaca “ezik” olanlar kelimesinden anladığım; kendi çocuklarını apolitik yapıp (güya bilim adamı yetiştirecekler ve “onların acısını yaşamak istemiyoruz, biz yeteri kadar acı yaşadık” diyen korumacı aile veya baskıcı aile yapısı olanlar…), başkalarının çocukları üzerinden politika yapanlardır.
Ezik olmak; hayatın kontrolünü yabancıların eline bırakmak, cesur olmamak, düşüncelerin ve cesaretin zihinden silinmesine izin vermek olarak da okuyabiliriz.
İsmail Cem Özkan

9 Eylül 2013 Pazartesi

Çocuklar feleğin yatağından geçmiş…


Çocuklar feleğin yatağından geçmiş…

Beyoğlu denilince bir çok insanın aklına mutlaka bir şeyler gelir. Kimi için ilklerin yaşandığı yerdir, kimiler için bir devrin sonlandığı ve bağımsızlık bayramının ilk kutlandığı alandır. Kimiler için taksimdir. Kimiler için işçi sınıfının meydanını içinde barındırır. Kimiler için her yer taksim, her yer direniştir.  
Beyoğlu’nun çok yüzü vardır, o yüzlerinden dolayı her kişiye göre anlamlar içerir.
Eğlencenin merkezidir, eğlencenin olduğu yerde her türden yer altı (yasadışı) ilişkiler meşrudur. O meşrutiyet içinde, yasak olmasına rağmen herkesin gözleri önünde ama gizli yapılır. Gizli olanda ekranlara yansır, hukuk önünde yerini almaz. Bir anlamda göz yumulur, çünkü o eğlencenin tadı tuzu kaçması istenmez. Beyoğlu’nda yaşananlar yıllardır süren bir gelenektir.
Kulaktan kulağa, ekrandan ekrana, kameradan kameraya, fotoğraf sergilerinde yerini alan bir Beyoğlu yaşamı vardır. O yaşam içinde her renkten, her ırktan, her hangi bir yerden gelenin hikayesi vardır. Beyoğlu’nda her bireyin bir öyküsü vardır, o öykülerin küçük bir kesimi sinemaya aktarılmış ya da belgesel sinemanın içinde yerini almıştır. Bir de alınamayanlar, öyküleştirilmeyen öyküler!
Beyoğlu’nda bir çok çocuk görürsünüz, sokaklarda özgürce dolaşırlar. Bazılarının elinde tiner, bazılarının elinde yaşanmamış hayatın öyküsü vardır. Bir de ellerine, kollarına dövme yaptırmış çocukları görürsünüz. Genelde bunlar kız çocuklarıdır. Henüz ilk okula gitme yaşlarında olan bu çocuklar, gerçek yaşlarını yüzlerine bakarak anlayamazsınız. Dışarıdan baktığınızda her hangi bir savaştan kaçan ailenin çocukları olduğunu ve açlık ile mücadele ettiğini tahmin edebilirsiniz.
Savaş ile sınır olmayan İstanbul’un bu semtinde çocuklar başka bir savaşın içindedir.
Kız çocukları grup grup dolaşır, şakalaşırlar. Büyümüşte küçülmüş gibi bakarlar etraflarına. Kimse görmez kalabalığın içinde, arka sokaklara gidince daha dikkat çeker olurlar. Beyoğlu’nun belki savaş kaçkını kızları, ailelerinden bağımsız grup halinde dolanır. Sokaklar onların kahkahaları ile renklenir.
Beyoğlu eğlencenin sınır tanımayan boyutu olduğunu bu çocuklara bakarken kulağıma gelen fısıltılar ile irkildim, çünkü bu çocuklar feleğin yatağından geçmiş… Her biri, kendilerinden yaşça ve boyutça çok büyük insanlar ile aynı yatağı paylaşmış, paylaşmaya da devam ediyor. 
Parayı veren, istediği çocuk ile aynı yatakta ucuz bir otel odasında cinsel zevkini yaşıyor!
Kulağıma gelen bir fısıltı değildi, isyandı, sessiz bir haykırıştı.
Çocuklar çocukluklarını yaşayamadan hayatın yatağında birer meze oluvermişti, üstelik her şey hizmet sektörü içindi… Hizmet sektörü sınır tanımayan eğlence vaat etmiyor, gerçekleştiriyor…
İsyandı, gözleri önünde yaşanan bir dram / trajedi vardı ama ellerinden bir şey gelmiyordu, uzaktan izliyorlar ve sadece gözlerinden hüzün dökülüyordu.
O çocuklarının bazıları ile konuşuyorlar ve hayatın ve yaşanan günlük koşturmanın ayrılmaz parçası olmuşlardı ve kanıksanmıştı. Yaşanan şeyler doğal gibi geliyordu. Hizmet sektöründe çalışan garsondan, işletmecisine kadar her bir birey bu çocukları görüyor ve ne yaptıklarını biliyordu. Belki bazıları bu çocukların müşterisi bile olmuş olabilir.
Kız, erkek çocuklar “sıra geceleri”nin birer son noktası gibidir, onların kolları arasında uyuyan yaşlı erkekler, kadınlar… Baba şevketine ihtiyaç duyan çocuklar babalarından büyük yaşta olan ve parası olan erkeklere, kadınlara kiralanıyor ve kiralandıkları saatler içinde kiraya verene yeteri kadar para kazandırıyorlar.
Çocuklar yaptıkları işten dolayı para kazanabiliyorlar mı, sanmıyorum, çünkü çocuk paranın ne olduğunu daha bilecek yaşta değilken para ile satılan metaya dönüştürülmüşler.
Beyoğlu’nun arka sokaklarında çocuklar göze çarpıyor ama İstiklal Caddesinde kalabalık içinde gözden uzak yaşıyorlar.
Kız çocuğu olarak daha dikkat çeker yer altında yaşanan cinsel yaşam ama sadece kız çocukları ile sınırlı değildir. Erkek çocuklar ve başka çıkış yolu bulamayan ailelerin çocukları her işi yaparak ayakta ve hayatta kalmaya çalışıyorlar. Savaştan, katliamdan kaçan, sürgünde yaşamak zorunda olanların çocuklarıdır ama elbette sadece onların değil, fakirliğin çemberinde kalmış ve girdaptan kurtulamayan ailelerin de çocukları bugünlerde Beyoğlu’nda ya da başka semtte veya şehirde, ülkede aynı kaderi paylaşmaya devam ediyor.
Gözlerimizin önünde yaşanıyor, eğlencenin sınır tanımayan merkezlerinde…
Gözlerimiz görüyor, vicdanlarımız isyan ediyor ama…
Bir çok insan dua ediyor, kendi çocuğunun başına gelmediği için, ama kimse garanti vermez bu yaşanan çılgınlıklar içinde…
Gözlerimiz ile tanık oluyoruz, sessizliğim ile fısıldıyoruz yaşanan ve bizden uzak olan gerçekleri…
İsmail Cem Özkan

4 Eylül 2013 Çarşamba

Benim savaşım değil!


Benim savaşım değil!

Son günlerde sıkça gördüğüm ve duyduğum bir cümle oldu, “Benim Savaşım Değil!” . Bir propaganda cümlesi gibi duruyor. Bir anlamda deniliyor ki; bu savaşta ölen ben değilim. Ben olmadığıma göre neden taraf olayım? Uzakta bir köy (ülke / devlet) var, o köyde bomba patlamış, insan ölmüş, aç kalmış, organları tüccarlar tarafından sökülüp savaşın olmadığı ülkelerde satılmış … gibi şeyleri gözüm görmediğine göre, orada her türden insanlık dışı cinayet işlensin! Çünkü benim savaşım değil!
Her savaş bir şekilde bizi etkilemektedir, bilmeden, hissetmeden ve direk bağlantı kuramadan etkilemektedir.
Doğal olmayan bir yıkım yaşanmaktadır savaşın olduğu yerde, doğası, kültürü, yaşam kalitesi, yaşam seviyesi ve geçmişin bütün birikimleri savaş ile birlikte yok edilmektedir.
Savaş yok eder, var ettiği şey ise cinayettir, yıkımdır.
Her yıkım, her bomba; uzakta savaşa sınırı olmayan bir ülkede yaşayan bireyi dolaylı ya da direkt olarak etkileyebilir, çünkü küçülen dünyamızda, savaş teknolojisi o kadar gelişmiş ve yıkıcı olmuştur ki, bir nükleer, kimyasal ya da biyolojik silahın etkisi bir dünyayı sınır tanımadan kuşatabilmektedir. Biyolojik değişim yanında ekonomik etkisi göz ardı edilmemelidir. Ekonomik olarak çıkış kapısı olarak gören kapitalist sistem, savaşlar ile kendi varlığını yaşatmayı ve yaşadığı krizlerden çıkış kapısı olarak görmektedir.
Savaş, bir anlamda kapitalist ilişkilerin yoğrulduğu ticari yaşam için çıkış kapısı olarak görülmekte ve istisnasız olarak uygulanmaktadır. (Ucuz iş gücünden, yeniden yapılacak şehirlere kadar her şey rant için kullanılmakta ve emperyalist devletleri destekleyen şirketler aracılığı ile savaş kışkırtılmaktadır.)
Her savaşın tarafı vardır ve taraflık bizim istemlerimizin dışındadır.
İster yakınımızda, ister uzağımızda yaşanan savaşlara karşı olmak ve emperyalist güçlerin çıkarlarına karşı; yerel halkın çıkarını ve kendi kendi yönetmesini savunmak gereklidir. Bu cümleyi biraz açmak gerekli olduğunu düşündüm; yerel halk iktidarı derken; sanki diktatörleri, soykırım yapanları ve zalimleri savunduğum anlaşılabilir, çünkü her iktidar; halkı için ve halk adına yaptığını söyler, fakat ben onların söylemlerini kastetmiyorum. Gerçek bir halk iktidarından bahsediyorum ve bu iktidarın çıkarı emperyalist ülkelerin çıkarları ile aynı olmaması gereklidir. (devlet için çalışan halk yerine, halk için çalışan devleti savunuyorum, halkların çıkarı emperyalist çıkarların her zaman karşısındadır.)
Savaşın tarafı olan bir hükümete sahibiz, bu durumda ben muhalif duruşumu sergilemem ve hükümetin taraf olmasını ortadan kaldırmam gereklidir. O yüzden acil bir şekilde savaşa hayır eylemleri tüm ülke safına yayılması tarafındayım ve ben, barış konusunda tarafım...
Kısaca “benim savaşım değil” diyerek ölümlere onay veremem, çünkü her savaş birazda olsa benim savaşımımdır, bir anlamda emperyalist savaşa karşı olmak zorunluluğu olduğunu hissediyorum.
Geçmişte Vietnam savaşında olduğu gibi emperyalist savaşa karşı evrensel barış eylemleri örgütlenmeli ve daha fazla Vietnam etkisi yaratılmalıdır...
Emperyalist güçler yenilmelidir... Yenilmediği sürece bizlerin üzerinde düşmeye hazır birer bomba durmaya devam edecektir... 
Ve bizlerin istemleri dışında her hangi bir savaşa girmek ve tarafı olmamız kaçınılmaz olarak iktidarların önünde ödev olarak durmaktadır. Çünkü çıkarlar, emperyalist güçlerin çıkarları ile paralel olduğunda; kaçınılmaz olarak onların suçuna da ortak olmak anlamına gelir…
Yaşamı savunan her birey, savaşa karşı olmalıdır diye düşünüyorum...
Savaş sınır tanımaz, çıkarların çatıştığı her yerde savaş olabilir ve bizler ister istemez taraf olabiliriz!
Bir arada yaşamak, sınırların ortadan kalktığı bir dünya için savaşa hayır, barış hemen şimdi!
İsmail Cem Özkan

3 Eylül 2013 Salı

Savaş kapımızı çalıyor…


Savaş kapımızı çalıyor…

Kelimeler beynimin içinde fırtınalar estiriyor, dışarıda sükunet. Olaylar benim dışımda gelişiyor, ben ise sonbaharda düşen bir yaprak gibi kendimi rüzgara vermiş, bir sağa bir sola, bir yukarı bir aşağıya doğru gökte asılmış gibiyim. Rüzgar nereye isterse beni oraya sürükler diye düşünüyorum ama doğa yasası içinde rüzgarında bir gücü olduğunu ve zaman içinde yok olacağını biliyorum. Toprağa düşeceğim ve çürüyeceğim, tıpkı diğer canlılarda olduğu gibi.
Toprağa düşen, toprağa kavuşur.
Savaş çığlıklarının gökyüzünü kuşattığı bu günlerde kuşlar bildik yollarına devam ediyorlar. Göç yolları binlerce yıl içlerine işlemiş ama insan o göç yollarını sürekli değiştiriyor, yok ediyor. Göç yolunun üzerine bir rüzgar gülü dikiyor. Donkişot gibi kuşlar saldırıyor ama teker teker ya yok oluyor ya da yaralı olarak toprak ile buluşuyor. Şanslı olanlar rüzgar gülünün yarattığı çekim gücünden uzakta bildikleri yollar içinde uçmaya devam ediyor.
Savaş çığlıklarının gökyüzünü kuşattığı bugünlerde, geceler daha da soğuk olmaya ve kendisini hissettirmeye başladı.
Soğuk, evsiz insanlar için ölüm demektir.
Savaş ise binlerce insanı evsiz bırakacak ve sığınacağı olmayan insanlar, olmayan sokaklarda ve caddelerde yıkıntılar içinde sonbahar havası içinde bir birlerine daha da düşman olacaklar, bir ekmek için bir birlerini öldürmekten geri durmayacaklar, açlık insanın biriktirdiği tüm değerleri yok eder, birikimleri siler ve toprak artık onlara daha yakındır…
Savaş, günlük yaşamımızı etkileyen doğa dışı olaydır. Savaş zenginleri etrafımızda cirit atarken, bizler kuyruklarda; yok olan geçmişimizi düşünemeyecek bir şekilde birbirimiz ile kavga ederken bulacağız. “Öne kaynamayın!”
Savaş, bizim için kurtuluş değildir, fakat ekonomik kriz yaşayan kapital sistem için bir çıkış kapısı olacağı kesindir, çünkü kan ile beslenecek sistem, kendisini yeniden yaratmak için zaman kazanacaktır ve her seferinde olduğu gibi yeniden krize düşecek ve her kriz bizi bir birimize kırdırmaya devam edecek.
Savaş, çıkar kavgasıdır, o çıkar kavgasında bizler birer tüketici ve tüketilen olacağız…
Kelimeler beynimin için fırtınalar çıkarıyor, zaman zaman kasırgaya dönüşüyor, dışarıda ise yaşam kavgasının telaşı var.
Sessiz ve haksızlıklar karşısında suskunum, çünkü çıkarlar suskun olmayı getiriyor… Korkutulmuşum, sindirilmişim, sessizleştirilmişim. Görüyorum, biliyorum ama…
Savaş çok yakınımda, evimin oturma odasında bir ekran içinde…
Evimin odasında savaşı izliyorum…
Oturma odamda savaş için bahane üretenleri görüyorum, sessizce ve izliyorum…
Bir bomba geliyor, sesli…
Oturma odam yok!
Ekran yok..
Ekran karşısında koltuk yok…
Bir zamanlar koltukta oturan ben, toprağa daha yakın ve sonbahar rüzgarını üzerime çekiyorum…
Üşüyorum…
Çürüyorum…
Toprağa karışıyorum…
Kelimeler beynimin içinde…
Tarihe bir dip notu dahi bırakamıyorum…
Rakam oluyorum, savaşta kayıplar listesi içinde…
Sessizce ve kimse fark etmeden, diğerleri gibi…
Savaş toplu cinayettir…
Her birimiz kurbanız…
Kanımız toprağı suluyor, toprak ölüyor!
Kelimeler, gökyüzüne asılı kaldı, çünkü artık beynim gökyüzüne savruldu…
Bir ses...
Bir bomba…
Son nefes…
Savaş çığlıkları gökyüzünü kuşattı, altında bizler ölüyoruz…
İsmail Cem Özkan

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Sol, devrimci olamadı, henüz!

Sol, devrimci olamadı, henüz!

Disk Genel Başkanı Kemal Türkler 22 Temmuz 1980 günü öldürüldü. Onun ölümü 12 Eylül sürecinin kırılma noktalarından biridir, çünkü 12 Eylül darbecileri karşılarında ki gücü test etmek amacı ile cinayetler işlemiş, operasyonlar düzenlemiştir.  Kemal Türkler bir simge isimdir. TKP ve türevlerinin gücü onun ölümü ile test edilmiş ve tepkilerin beklenenin altında kalması üzerine 12 Eylül generalleri bu süreç içinde kendilerince önemli bir aşamayı atlamışlardır.
11 Temmuz 1980 günü Fatsa Nokta Operasyonu Devrimci Yol ve türevlerinin gücünün test edildiği bir kırılma noktasıdır. On gün sonra ise ikinci güç olarak görülen yukarında açıkladığım cinayet ile TKP çevresi test edilmiş ve 12 Eylül askerler için sorunsuz olacağı öngörüsü hayata geçirilmiştir. Elbette bu iki kırılma noktası direnç ve kitlesel olarak ülke saffında protesto edilmiş olsaydı, 12 Eylül darbesi belki o sabah olmayacaktı ama sonuçta olması kaçınılmaz bir olarak hayatta yerini alacaktı. Her iki olayda yeteri kadar direnç olmuş olsaydı belki devrimci yapılar gerçek anlamda örgütlü olduklarını göstererek, 12 Eylül sabahı teslim olmak için sendikacılar cezaevleri önünde sıraya girmeyebilirdi. 
Devlet kendi karşısında gördüğü güçleri zaman zaman test etmiştir, provokasyonlar yaratarak olayları kendi kontrolünde hareket etmesine izin vermiştir. Bunun en iyi örneği Maraş katliamı ve sonrası gelişen Çorum ve Sivas katliamlarıdır. Bu katliamlar kontrollü ve bilinçli olarak yapıldığı 12 Eylül darbesi ile daha iyi anlaşılmış, bu olaylar ile kontrollü bir şekilde ülke kaos ortamına sürüklenmiştir. Dinci kesimin gücünü Konya mitingi ile (6 Eylül 1980) kontrol etmiş, bu gösteri 12 Eylül için bir bahane olarak kullanılmıştır.
Türkiye solu 12 Eylül günü yenilmemiş, aksine daha faşist darbe gerçekleşmeden kısmi olarak yenilmiş olduğu cinayet ve operasyonlara karşı göstermiş oldukları tepkiler ile ortaya çıkmıştır. 12 Eylül darbecileri ve onların danışmanları bilinçli bir şekilde nokta atışlar yaptırmış, o yapılan nokta atışlar ile güçler test edilmiştir. Yılar sonra Devrimci Yol ana davasında kendilerinin örgüt olmadıkları ve dergi çevresi oldukları belirtilmiş, bir anlamda örgüt olamadıkları için yenildiklerini itiraf etmişlerdir.
12 Eylül bir kırılma noktasıdır, o kırımla noktasında sol gerçek anlamda devrimci bir örgütlenme kurmadığı için yenilmiş ve panzerlerin altından bir türlü ayağa kalkamamıştır. Bugün Gezi eylemleri ile daha da çıplak olarak gün yüzüne çıkmıştır ki, sol; devrimci bir anlayış ile örgütlenemediği için Gezi Direnişini örgütleyememiş, iktidarın saldırısına göre tepkisel olarak direnmeyi seçmiş ile kendisini toparlamaya çalışmıştır. (Bu tepkisel örgütlenme biçimi 12 Eylül öncesi sol, sivil faşist saldırılar karşısında gösterdiği refleks ile aynıdır.)  İktidar saldırı yapmadığı günler içinde gezi direnişi bir panayır havasına bürünmüş, gelecek olan saldırılar karşısında hazırlıksız beklemiştir. AKP iktidarı Gezi eylemlerini bir seçim çalışması olarak görmüş, ülke içinde cepheler yaratarak kendi zayıf noktalarının üzerini kapatma yoluna gitmiştir.
Gezi eylemleri iktidar hedefli olmadığı için devlet istediği gibi operasyonlar düzenlemeye devam etmektedir. Açıkça direnişçileri birey olarak yalnızlık duygusu içinde kalmasına özen gösterilmiş, mahkemeler aracılığı ile korkuyu ülke üzerine yaymış ve iktidar korkunun hakim olması için elindeki tüm medya araçlarını kullanarak topluma yeni bir düzen vermeye çalışmaktadır.
12 Eylül yenilgisinden kurutulup, yeni bir devrimci örgütlenme yaratamayan sol, bugün yaşanan cadı avından bir anlamda sorumludur. Sol, kendi kitlesi olan kesimi örgütleyememiş, koruyamamış, devrim için mobilize edememiştir, çünkü devrim anlayışı yapılar içinde henüz hayat bulamamıştır. Dergilerinde, sloganlarında, gazetelerine sürekli devrim vurgusu yapılmış olması, o vurguya yönelik örgütlenme yapıldığı anlamına gelmediği bu son olaylar ile daha çıplak olarak ortaya serilmiştir.

İsmail Cem Özkan 

18 Temmuz 2013 Perşembe

Karşıda neler oluyor?

Karşıda neler oluyor?

Her toplumsal olayın tarafları vardır, her tarafın kendisine göre kahramanları. Bu zaman diliminde yaşayan olayların tarafları ve her tarafın kendisine göre olaylara bakışı var. Çatışan taraflar kadar çatışma içinde olmadan izleyen ve umursamaz kalan bir kesim olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Her koşulda ve her zaman diliminde yaşayan tepkisiz bir çoğunluk…
Olaylara tek pencereden bakarsak elbette yaşanan gerçekliğin sadece bir tarafını görebiliriz, penceremizin genişliği ne kadar büyükse dışarıda yaşanan olayları o kadar açıdan görme ihtimalimiz artar. Yenilgiler genelde görüş alanımızın dışında yaşanan olayların sonucunda olmaktadır, çünkü görmediğimiz ve göremediğimiz alanda gerçekleşen birliktelikler, ayrılıklar ve çatışmalar bizim hem zayıf karnımızı hem de güçlü tarafımızı büyütebilir…
Gezi Parkı olayları ve direnişi bugünlerde değişik kitaplara konu olmaya başladı. Albümler çıkartılıyor, anılar toplanıyor ve yeni bir piyasa açısından önemli verileri içinde barındırıyor. Yakın bir zaman içinde “Gezi aşkları”nı anlatan öyküler, onları dizi haline getirecek senaristler, çizgi film ustaları …vb piyasa için ürün verenler için alan olmaya şimdilik aday ama yakında aday olmaktan çıkacağına dair ilk piyasa için üretilen kitaplardan görmekteyiz.
Sermayenin koşullarının girdiği yerde; doğru ve gerçek anlamda bilginin akışı olacağına karşı inancım yoktur, çünkü müşteri istemleri yönünde gerçeklikler çarpıtılacak ve müşteri (parayı veren) istemleri gerçeklikleri yeniden yazdıracaktır.
Piyasa için ürün verilir, o yüzden bugünlerde piyasaya çıkan her ürünün bir alıcı kitlesi vardır ve o kitleye yönelik ürün çıkarılır. Kısacası piyasa için çıkan ürünlerde gerçekliğin sadece bir bölümünü göreceğiz ve yaşananları bir bütün olarak görme şansına sahip ne yazık ki olamayacağız.
Gezi Parkı olayları ve direnişinin tek muhatabı yoktur, sürekli değişen ittifakların içinde olaylar devam etmektedir.
Olaylar bir sabah vakti, ezan sesinden hemen sonra Gezi Parkı’na gaz bombaları eşliği ile bir baskın ile başlar. Henüz uyku sersemliği içinde olan direnişçilerin parktan kovulması ile olay iki gün içinde ülkenin her karış toprağına kadar ulaşacak bir dalga yarattı. Bu dalga içinde çok muhataplı bir algılayışı ortaya çıkardı.
Başlangıçta saldıran (saldırı emrini veren ve uygulayan) ve direnenler vardı, zaman içinde bu algıda çıkarların ittifak arayışı içinde değişime uğradı. Saldıran ve emri uygulayan AKP ve devlet güçleri bugünde sıkı bir işbirliği içinde bildiklerini uygulamaya devam etmektedir. AKP ve yan cebinde yer alan cemaatler, partiler, kitle örgütleri direniş karşısında bir dil yarattılar. Başlangıçta direnişçilerin kullandığı dile karşı saldırı ve “liderimizi yedirtmeyiz” anlamında bir savunma araçları geliştirmişlerdir.  Fakat bugün onların sosyal medyadaki sayfalarına girdiğimizde bu dilin yerini direnişçilerin kullandığı dilin taklidi aldığı ile karşılaşıyoruz. Direnişçilerin Erdoğan dedikleri yere onlar CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nu koymuşlar. Sanatçılar içinde ağırlıkla Levent Kırca hedeflerinde olduğunu görüyoruz. Direnişi bastırmaya çalışan güçler; direnişin dilinden etkilenmiş ve yandaşlarına sosyal medya aracılığı ile mesaj göndermeye ve direnişin etkisini kendi kitleleri içinde birliği yok edebilecek bakış açısını nötralize etmek için çaba içinde olduklarını görüyoruz. Erdoğan bir kahraman olarak sunulan çalışmalarda, her saldırgan bir anlamda Erdoğan konuma konulmuş… Direnişçilere karşı saldıran polislerin ibadet etmeleri ve ekmekleri için çalışan baba görüntüleri öne çıkarılırken, bayrak ve ülke birliği ve ülkeyi zayıflatmak isteyen güçler olduğu vurgusu yapılmaktadır. Direnişçileri dış güçler kullanmaktadır, onlar gerçekleri saptıran haber kaynakları olarak gösterilmektedir.
Erdoğan’ın her konuşması ve mesajları öne çıkarılırken, direnişçiler ile yapılabilecek her türlü empatiyi yok etmek için cephenin öteki tarafı olarak kendi okuyucu kitlesine sunulmaktadır. Ülkemizdeki olayları yapanlar Mısır’da darbe yapanlar ile aynı olduğu ve Erdoğan büyük başarısı ile darbenin önün kapatıldığı ve olaylara izin verilseydi bir askeri darbenin yapılmış olabileceği imgesi kelimeler arasında mesaj olarak verilmektedir. Mısır’daki seçilmiş cumhurbaşkanı vurgusu yapılarak seçilmişler ancak seçim ile gider mesajı verilerek ülke içindeki erken seçimi yok edecek bir istifanın önü kapatılmaktadır.
Erdoğan kaybettiği liberal desteği Kürt sorunun açımlı olan “çözüm süreci” ile yeniden kazanmaya çalışmaktadır. Liberalleri zaman zaman ödüllendirmekte ve onların küçük bir bölümüne ‘akil’ lakabını bile kayık görmüştür. Gezi Direnişi ile bu liberal desteğini kısmi olarak kaybeden Erdoğan ve ekibi her çıkışı ile onlara göz kırpmayı ihmal etmemekte ve onların kendi lehine laf söyleyebilecekleri yandaş ekranlarda konuk etmeye özen göstermektedir. AKP bilmektedir ki, çıkarları için fır fır dönebilecek bir liberal kesim ve sol içinden “kapı kulu” yapabileceği kesim her dönem vardır. Ekonomik zorluklar içinde olan, ekonomik sorunu olmayıp da kariyer ve kendisini göstermek peşinde olanlar her dönem var olmaya devam etmektedir. O kişiler dikkatli bir göz ile bakıldığında aslında gözlerimizin önünde olduğunu görebiliriz. Kişilerin kullandığı dil, içinde bulunduğu çevrede bir değişim yaşayanların son noktası direniş karşısında olanın politikasını ve yaptıklarını savunur konuma gelmesidir. (üniversitelerde kürsü, maaş peşinde koşan bir çok sol görüşü savunan insanın yaşanan süreçte sessiz kalması ve tepkisiz bir şekilde tatil fotoğraflarını sosyal medyada paylaşımlarını izleme şansına her zaman sahipsiniz.)
Direniş sürecinin bir de saldıran ve direnişi yok etmek isteyen tarafından baktığımızda; onların kelimelere başka anlamlar yüklediği gerçekliği ile karşılaşıyoruz. Liberallerin ve AKP yandaşlarının dilinden düşürmedikleri, özgürlük, seçim, demokrasi, yaşam biçimi, mahalle baskısı gibi kelimeler direnişçilerin yüklediği anlamların çok dışındadır. Anayasa ve yasalarda yapılan değişimler onlar için demokrasi ve özgürlük için büyük adımlar olarak görülürken, Gezi Parkı olayları sonucunda bu büyük adımların aslında içinin başka şeyler olduğu gerçeği ile karşı karşıya geldik.  Asker vesayeti ortadan kalmış gibi gözükürken, başka bir vesayet içinde birer kapıkulu yaratıldığı gerçekliği ile karşılaştık. AKP iktidarını savunan ve onların yan cebinde bulunanlar bu kapı kulluğu özeliklerini büyük bir inanç ile hayata geçirmeye devam ediyorlar.
Sosyal medya karşı görüşlerin karşılıklı ama birbirinden habersiz olarak (sosyal medyaya görsel ve yazılı mesaj yazanlar hariç) yaşam alanı içinde ortak bir zeminde bulundukları gerçeği ile karşı karşıyayız. Her kesim bu medya içinde birbirinden habersiz, bağımsız kendi yandaşına ve okuyucusuna kendi penceresinden ne görüyorlarsa yansıtmaya devam ediyorlar. Sosyal medya bir anlamda tereciye tere satanların ve propaganda haberlerin yaygınlaştığı, gerçekliğin bir yüzünün görüldüğü alanlar olarak ekranlarımızda gözükmeye devam ediyor…
Yeni piyasa koşullarının hakim olduğu bu alanda yeni pazarlama yöntemleri uygulanmakta ve geliştirilmektedir. Sosyal medya hızlı tüketimin olduğu bir alan olarak gün be gün bir anlamda yeni çöplük dağları yaratmakta ve her olay ile yaratılan çöplükler unutulmaya yüz tutuluyor…

İsmail Cem Özkan

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Sembollerin anlamları değişirken…

Sembollerin anlamları değişirken…

Hiç zamanı değil biliyorum ama beni rahatsız eden semboller o kadar çok yaygınlaştı ki, o sembollerin ne anlama geldiğini bir kere daha anımsatayım dedim.
Biliyorsunuz 12 Eylül ülke tarihimiz için kırılma noktasıdır, ikinci kırılma noktasını Gezi Parkı direnişleri ile yaşadık. İki kırılmanın da kendisine ait sembolleri ve söylem biçimleri oldu. Elbette her iki kırılmadan birileri ticari zekaları sayesinde ekonomik gelir kapısı bile açtılar. Bizler sembollerin ekonomik değerlerinden daha çok, o semboller ile neler anlatıldığını kısaca anımsatalım dedik.
12 Eylül faşist bir darbedir, bugün bu darbenin yani kırılma noktasının faşist olup olmadığını artık tartışmıyor. Yıllar içinde ortak zeka dedi ki, bu faşist bir darbedir, darbenin olduğu gün ve ilerleyen günlerde adları komünist olan örgütler kabul etmemiş ama yıllar sonra onlarda kabul etmiştir. Geç oldu ama sol tarih içinde dip not olarak o günkü tepkiler tarihin zaman çizgisi içinde yerli yerinde durmaktadır.
12 Eylül faşist darbesi toplumu sindirmek için cadı avı başlatmış, soldan olan, sol gibi gözükenler üzerine acımasız olarak gitmiş, yan güç olarak kullandığı sivil faşist hareket üzerine ise karşısında direnecek devrimci direnç bulamayınca sivil faşistleri de içeriye almış aynı şiddet ile üzerine gitmiştir. Sol – sağ (!) görüşteki kişiler kafesler ve hücreler içine atılmış, bir birine kaynaştırma programını zor ile uygulatılmıştır. Faşist rejim işkence haneleri gizleme ihtiyacı duymadan toplumun gözü önünde ölümleri sıradanlaştırmış, işkence altında ölenleri faili meçhul olarak kabul ederek yok saymıştır. Kilim, halı içine sarılı işkence görmüş insanların cesetleri o dönemde caddeler üzerinde bulunması normal sayılmıştır. Terör adı verilmiş ve anarşi yuvalarını gösteren özel programlar yaptırılmıştır. Kendi yaptıkları işkenceleri haklı göstermek amacı ile solcu olan örgütlerin güya hücre evlerinde bulunan işkence tezgahları halka sunulmuş, her yakalananın önünde kitaplar sergilenerek suç okuyan insanlar yapıyor imgesi topluma gösterilmiştir. Okumak yerine kısa yönden zengin olma hayallerini besleyen özel programlar yaptırılmıştır.
12 Eylül cezaevi ile anılması ve sembolize edilmesi doğaldır, çünkü baskı, işkence, zulüm o dönem ile özdeşlemiştir. Şimdi o dönem işkence merkezi olan cezaevlerinde ve cezaevleri dışında toplumu yeniden yönlendirme merkezleri olan okullarda kullanılan sembollere bir bakmamız gereklidir.
12 Eylül generalleri Kemalizm ya da Atatürkçülük denen kavramları öldürmek ile işe başlamıştır. Kurucu olanların ideolojileri, doktrinleri 12 Eylül ile birlikte tarihin tozlu raflarında yerine bırakılırken, yeni bir tarif ile kamuoyunun karşısında olmuşlardır. 12 Eylül darbeci başı kendisini kurucunun yerine koymuş, onun gibi giyinip kameraların karşısında poz verme ile artık yeni ideolojinin ve ülkenin yeni rotasının hangi yolda olacağı konusunda ipuçları miting alanlarında halka açıklamıştır. Ülke yeni rotası Ortadoğu’dur ve yeni rotasına uygun olarak ılımlı İslam iktidarı için ortam ve zemin hazırlanmıştır. Askerler siyasi sahnesinden uzakmış gibi gösterilip, siyaseti belirleyen ve birilerin çocukları olmaktan gurur duymaktadır. Askerler emir komuta zinciri içinde firesiz olarak bu yeni ülkenin yolu için elbirliği içinde çalışmış, toplum mühendisleri için büyük bir laboratuar alanı yaratmışlardır. Tv dizileri ile gençler spora yönlendirilmiş, liseli gençliği çay partileri ve davetler yapması için özendirilmiştir. Toplum ahlakı olarak parklar denetim içine alınmış, el ele tutuşan gençlere uyarı cezası dahi verilmiştir. Baskı, toplumun tüm hücrelerinden hissettirilmiştir.
Bu baskı araçlarının sembollerini artık açıklayabiliriz. En önemli sembol bayraktır. Bayrak her yere asılmış, pop müzik parçası haline getirilmiş, Türkiyem Türkiyem sözleri cıs taklar eşliğinde bayrağa sarılmış seksi bir kadın portresi her gün ekranlardan sesi duyulur olmuş. O parçayı duyan bayraklı kadını hemen anımsar olmuş. Bayrak yasası değiştirilmiş, bayrak yaşamın her alanında değişik biçimlerde karşımızda olması sağlanmış. Cezaevlerinde mahkumlar, okullarda öğrenciler bayrak karşısında durması bir rutin haline getirilmiş, istiklal marşı duyan biri nerede olursa olsun ayakta ve dik durması sağlanmış. Ana dili farklı olan analara, babalara çocukları ile görüşmeye gittiklerinde Türkçe konuşma zorunluluğu getirilmiş, mahkum çocuklar ile Türkçe bilmeyen analar ve babalar gözleri ile konuşması zorunlu kılınmıştır.
Atatürk’ün yüzüncü yıl doğum günü nedeni ile dağ, taş, devlet daireleri, her yer 100. yıl logoları ile doldurulmuş, nereye bakarsanız Atatürk suratlı arkası bayrak olan metal bir sembol ile karşılaşırsınız. Bu sembol aynı zamanda yeni oluşturulan liberal ekonominin sembolü olan Kemalizm ve Atatürkçülüğün sembollüdür. Okullarda inkılap tarihi adı altında verilen yeni Atatürkçülük ideolojisi, mahkumlara her sabah zorunlu, okullarda eğitim gören çocukların ezberlemek ve bilmek zorunda olduğu bir çok bilgi verilmiştir. Bu sembol 12 Eylül rejiminin sembolüdür. Ve ikinci sembol yaşamın her alanında kullanılmıştır.
12 Eylül aynı zamanda çok kültürlü, çok dinli, çok dilli olan ve yasalarda karşılığı bulunmadığı için yasak olmayan bir ulus devleti idi. 12 Eylül ile bu çok olan özelliklerimiz “klasik ulus” devleti kavramı anlayışı ile birlikte yasaklandı ve uygulamaya katı bir şekilde kondu. Ülkede yaşayan tüm etnik, farklı dilli, inançlı kişilerin topluma uyum sağlanması için katı asimilasyon programı yürürlüğe kondu. Alevi köylerine camiler yapıldı, Kürt köylerin adları değiştirildi. Bu ülke topraklarında yaşayan her birey, suni, Türk ve mezhebi Hanefi olarak kabul gördü. Lozan anlaşması ile kabul edilenlerin dışında olanlara katıksız bir şekilde uygulandı. Süryanilerin binlerce yıllık yaşam alanına müdahil olundu ve onların büyük çoğunluğu yurtdışına gitmek zorunda kaldı. Ezidi inançlı olanlarda Süryaniler gibi sürgüne gitmek zorunda kaldılar… 12 Eylül ülke tarihinde daha önce hiç görülmemiş kadar insanın yurtdışına sürgüne gittiği ve vatandaşlıktan çıkarıldığı yıllardır.
12 Eylül ötekileştirilenlerin bir cephe içinde olmasını sağladı ve ötekiler, öteki olmadıklarını kanıtlamak için Türk’ten daha çok Türk, yeni Kemalizm’den daha çok Kemalist, Atatürkçülüğün yeni biçimini hemen kabul etti ve yeni liberal yaşam biçimine uyum sağladı. Muhalefet hareketi de rejimi ve generalleri rahatsız etmeyecek şekilde ılıman, satılacak köprüyü “sattırmam”, yağmalanacak her hangi bir şeyi “yağmalatmam” diye bağıran ama sokakta eylem yapamayan bir muhalefet yaratıldı. İktidarın elinde oyuncak olan bu muhalif anlayışı sayesinde iktidarda kim olursa olsun, tüm isteklerini liberal ekonomi anlayışına uygun olarak hayata geçirilmiştir. Albaraka Türk 12 Eylül rejiminin faizsiz bankacılığın sembolü olarak hayatımıza girmiş, rabıta ile halkın her katmanına yayılmıştır.
Yastık altında yer alan paraların kullanıma girmesi için banker ve bankalar o dönemin sembolüdür. Paralar toplanmış ve sermayenin hizmetine sunularak yeni bir sınıf yaratılmasına olanak sağlanmıştır. O sayede okullu olmayan ama gözü açık bireylerin yeni yağmada rollerini iyi oynamışlar ve yanlarında okumuşları çalıştırarak bir anlamda okumamışların ekonomik iktidarı kurulmuş oldu.  Bu yeni sermaye sahipleri bugün ki iktidarın yolarını hazırlamıştır. 28 Şubat post modern darbe ile bir mağdur kesim toplum önünde yaratılmış ve o mağdur kesimin iktidar süreci hızlandırılmıştır. Bütün bunları 12 Eylül darbesi yapanlar ve o darbenin ürünü olan bir iktidarlar, yine darbenin ürünü olan anayasa ile bu olanaklara kavuşmuş ve seçim ile gelen seçim ile gider söylemi bu dönemin en popüler söylemi olmuştur.
Bugün var olan tüm Kemalist ve Atatürkçü örgütler dikkatli incelenirse her biri 12 Eylül ile bir şekilde ilişkisi vardır. Onun üründür. Bugün çevremizde kullanılan bir çok sembolün aslında başka şeyleri sembolize ettiğini ve ama algılarımız ile oynanarak sanki başka anlamlar yüklediğimizi düşünüyorum…
12 Eylül Mustafa Kemal’i öldürdü, bugün kendisini kurucuların devamı olarak görenler öncelik ile onu öldürenler ile hesaplaşmak zorundadır. Eğer hesaplaşmıyorlarsa o dönemin kültürü ve sembolleri kendi anlamları ile yaşamaya devam ediyor demektir.

İsmail Cem Özkan