12 Şubat 2017 Pazar

Köprüyü geçene kadar…

Köprüyü geçene kadar…

Kitaplarım var ama hiç biri basılı değil, (toplu imzalı olanlar hariç) çünkü hacimli ve birbirinden faklı alanlarda ürün vermişim. İlk oluşturduğum kitabım karikatür alanındadır ve onu kitap haline getirmişim ama henüz baskı yapmamışım, çünkü karikatür satılmaz. Yayınevleri de para almadan kitap basmaz, onu bilen eski ustalarım sponsor bulduğunda hemen kitabını bastırır, üstelik zıtlıkların bir bütünü gibi yansır, kapitalist sistemi eleştirir ama kitabın arkasında sponsor yazar… Önemli olan o ustam için geleceğe meslek adına bir şeyler bırakmak, gazete, dergi sayfalarında yayınlananlar yok olup gitmektedir… Gündemin bu kadar hızlı değiştiği dönemlerde kitaplar gelecek için bırakılmış dip notlardır… Ustamın bu çabasını saygı ile karşılarım, duruş noktası bellidir.

Belediyeler karikatür sergisi yaparlar ama onlarda karikatür için kitapçık, tanıtım broşürü yapmaz, belki de siyasi gündemde kendisine karşı bu yayınladığı eser belge olarak kullanılmasın diye, sadece açılan sergi afişleri kalır…

Karikatür dışında benim öykü kitabım bulunur, yayınevinde yayınlanacak en son kitap olarak durur, belki bir gün yayınlanır… Öykü kitabı da karikatür gibi satılmaz, şiir, öykü kitapevlerinin hiç istemediği ve hacim kaplayan nesneler olarak görüldüğü alandır, satmaz. Satılmayan şeyinde kitap raflarında raf işgal etmesi verimlilik ilkesi gereği zarardır… Adam orada kültür satmıyor ki her hangi bir ticari mal, o da süpermarket mantığı içinde bakmak zorunda, en çok satan en çok yer kaplaması gereklidir… Ticari kurumlar kar zarar mantığı içinde verimlilik esasını uygular. Kitapevlerini eleştirmek kolay ama ticari hayat bu şekilde…

Karikatür dışında görsel alanda ürettiğim afişlerimdir. Son yıllarda afişler ile günlük tutuyorum. Sosyal medyadan da yayınlıyorum. Oradan herkes yararlanabilir ama kronolojik çalışma yapmak isteyenler için biraz karışıktır, kitap olarak çıkarsa elbette bir düzende bir öykü içinde verilecektir… Her afişin, karikatürün bir öyküsü vardır, şiirsel imgeleri içindedir. Şiir, karikatür, grafik bunlar hepsi bir birine akraba alanlardır, öykü hepsini içinde taşır… Seksenli yıllarda Ankara’da Asaf Koçak, Adnan Yücel ve benim Mülkiyeliler Birliği bahçesinde işgal ettiğimiz masanın konusuydu. Asaf, Sivas’ta mızıka çalarken son nefesini verdi, son nefesini verdiği zaman heykelleri ile ilk defa geçinecek kadar elde ettiği günlere denk geliyordu, Adnan Yücel dostum ile Ankara dışında yıllar sonra Almanya’da buluşmuştum, daha sonra erken yaşlarda aramızdan ayrıldı… Şiir, karikatür imgeler bizim dünyamızdı, o sohbetlerin ürünü eserlere da yansıdı, kitap haline gelecek şekilde toparlandı… Kitabı olanın adının olduğu bir dünyada kitapsız biriyim…

Geçenlerde bir arkadaşım siyasetten davran, direkt yazma, konuşma dedi, bende ona dedim ki beni böyle kabul etsinler, basacaklarsa kitabımı benim düşüncemi bilerek bassınlar, ikiyüzlü olamam...

Bir çok yayıncı arkadaşım var, bir çok kitabın kapağını yaptım, yayınevi sahibi arkadaş çevremin geniş olması benim kitabımın basılması anlamına gelmiyor, çünkü ne kadar para o kadar kitap anlayışının hakim olduğu ticari yaşamda, dönüşü olmayan depoda bekleyecek kitap basılmaz… Bazı yayınevleri de ticari kaygıdan daha çok siyasi kaygıları ve parası kendi okuyucu kitlesinde eritebileceği bir hazır etnik pazara sahip. O etnik pazara başka ve farklı görüşün girmesini istemezler. Birbirini besleyen ve destekleyen kitaplar basarlar… Kendilerinin ne kadar haklı olduğunu kanıtlayacak arka zemin oluşturacak kitaplar onların yayın listesindedir ki, benim gibi özgün ve düşünceleri tamamı ile eleştirel konumda olanı istemezler, çünkü benim gibi biri bir düşünceye ne tam biat eder ne de tam uyar.

Özgünlüğüm özgürlüğümdedir.

Özgün olmak ve özgür olmak bir anlamda ekonomik özgürlük demektir. Ekonomik özgür olmayanların siyaset arenasında yeri olamaz, çünkü siyaset, politika para işidir ve parası olan parasının gücü kadar sesini duyurabilir. Siyaset hayat yayın hayatımızdan farklı değildir.

Kitap yayınlamak aslında pazarlamaktır. Yazanın pazarladığı bir dünyada yayınevinin isteği ile ya da kendi verdiği parayı kurtarmak için değişik mecralarda sergi, toplantı, okuma günü, kitap fuarları, kitap satın alan kütüphaneler, kitap eki çıkaran gazete ve yayınevleri ile işbirliği içinde olmayan benim gibi bir üreticinin kitabı sürekli sanal olarak varlığını korur ama kağıt üzerine düşmez…

Para ilişkisi dostlukları ortadan kaldıran, çıkar üzerine kurulu yeni bir ilişkinin doğmasına sebep olur. O ilişki içinde insan ister istemez ilke diye kavramı bir kenara bırakmak zorundadır, çünkü ilişkiler çıkar üzerine kurulur…

Yayınevi sahibi arkadaşlarım bana gel senin kitabını basalım demediği günler içinde “yahu dedim” kendi kendime “o kadar geniş çevrem var, paranın suyu çektiği günlerde vakıflar ile görüş.” Vakıflar değişik alanlarda hizmet veren kurumlardır ve karşılıksız işler yaparlar. Elbette siyasi beklentilerine uygun olanlara yardım ederler. Bu alanda en meşhur olanları Almanlardır ama Amerikan ve İngiliz sermayesinin de azımsanamayacak vakıf işleri vardır. Değişik vakıflar ile görüştüm, birisi kabul etti ama sanırım Trump sonrası değişim onların varlığını sorgular kıldı ki bana dönüş yapamadılar... Bakalım vakıf adına iş yapanlar ne zaman dönüş yapacak?

Köprüyü geçene, meşhur olana kadar ayıya ‘dayı de’ mantığı içinde olmuş olsaydım bugünlerde farklı şeyler yapıyor olabilirdim. Çünkü popüler kültür yayın dünyasında böyle olanaklar yarattı, sipariş ile yazdırılan kitaplar, sipariş işi proje içinde yayınlanan broşürler, kitapçıklarda imza karşılığı para almalar…

Dünya değişmektedir, değişimin yaratmış olduğu büyük kırılmaların yaşadığı zaman diliminden geçmekteyiz ve hayata bakışıma uygun düşüncelerimi durduğum yere göre yorumlayan köşe yazıları yazıyorum. Köşe yazılarım birilerini kollayan ve onu görmezden gelen içerikte değildir. Çünkü köprüyü geçerken ayıya ayı diyorum, onu görmezden gelmiş olsam hayata bakışımda bir şeyler eksik olacaktı, çünkü dünyanın değişiminde önemli figürlerden birini yok saymak hayata bakışını topal bırakır ki, ülkemizde muhalefet ne yazık ki çok şeyi gömemezden gelerek çıkarlarına göre davranış içinde olduğu için gerçek anlamda muhalefet hareketi yaratamadı. Son otuz yılda muhalefetin neden çapsız olduğunu sorgulamayanların projeleri çıkar gereği yapılması gereken ve aktivistler ile hayata dokunulduğunu dillendirilir. Projeler ve aktivistler muhalefetin ehlileştirilmesinde kullanılan sadece araçlardan bir kaçıdır ve ekonomik temelleri tartışılmayan her girişim birilerine hizmet eder.  

İlkelerin hakim olmadığı bir alanda ben hala ilke diye tutunmayı bıraksam mı?

Özgünlüğün özgürlük olmadığını gelinen bu süreçte görmüş bulunuyorum…


İsmail Cem Özkan

6 Şubat 2017 Pazartesi

Küresel oyunlarda rol değişimi!

Küresel oyunlarda rol değişimi!


Küresel arenada beklenen gerçekleşmiyor, hayat yeni rota çiziyor, çünkü liberal ekonomistlerin tahmin ettikleri küresel hukuk kuralları henüz oluşmadan kürselleşme adına yapılan tüm adımlar ulusal direniş ile karşı karşıya geldi ve kapitalizm yeni rotasını yeni bir imparatorluğun doğumuna doğru rüzgarların esmesine sebep olmaktadır.

Ulus devleti kapitalizmin can suyuydu ama bu can suyu artık sistemin içinde sistemin boğulmasına doğru evrilen bir sarmaşık olarak algılandı. Bu algı kapitalistlerin önünde başka kapıların açılmasına yol açtı. Ulus devleti içinde sermaye biriktirenler, bu sermayeleri ile haksız rekabetin koşullarının oluştuğu diğer ülkelerin sınırları içinde yayılmaya ve şirketler arası rekabet şirket birleşmesine ve uluslar arası şirketlerin doğmasına sebep oldu. Bu sürecin sonucunda ulus devletin politikasını belirleyenler kendi çıkarları için devletler arası ulusal çatışmayı aynı zamanda rekabeti de körükledi.  Bu yeni durum emperyalist politikaların feodal süreçten devralınan sömürgeci anlayışın yeni kalıplar içinde oluşmasına doğru evrildi. Sömürgeci anlayışın yerini daha kanlı ve daha acımasız bir sömürü sistemi kuruldu. Eskiden gelen miras ve yeni göz doymaz saldırgan ve her şeyi tüketmeye yönelik bu dizginlenemeyen güdü emperyalist devletler arasında rekabet ve çatışma için de zemin oluşturdu ve iki büyük savaş bu zemin üzerinde meydana geldi. 

Dünya savaşı ve kitlesel katliam ve soykırımlar olarak hayatımızın içinde yerini aldı. Bu iki büyük savaş kapitalizmin iki büyük krizini ve krizin yönetilememesi olarak ortaya çıkmış ve çözümü savaş sanayinin gelişiminde bulmuştur. Savaş sanayisi teknolojiyi ileriye taşıyan bir ivme olmasından dolayı geleneksel üretimin dışında yeni üretimin ve haksız rekabet için olması gereken teknoloji birikimi yapması için savaş yeni sistem için önemlidir. Bu sayede hem yönetmek ve yönlendirmekte olduğu hazır tüketici toplumun bireylerini meydanlarda bir birine kırdırırken diğer yandan yeni kasa yapımına ve yeni kasaların güvenliği için hukuk kuralları oluşturmaya gitmiştir. Elbette savaş çıkaranların beklentileri ile sonuçlar arasında uçurumların oluşması doğaldır, çünkü savaş çıkaran şirketler her durumda kar elde ederken aynı zamanda üretim alanların da yok olmasını getirmiştir. Düşünüldüğü gibi savaş teknolojik olarak ileriye taşırken toplumu geriye çekmiş ve var olan borsanın dağılması ile sonuçlanmıştır.

Sarmaşık ile mücadele etmek ana gövde için önemliydi, çünkü ana gövde paradır ve paranın 24 saat hiç aralıksız sürekli hareket etmesi gerekmektedir küresel dünyamız içinde. Paranın hareket alanı oluşturmuş olduğu kelebek etkisi ile iktidarlar devrilecek kadar güçlü sarmalların oluşmasına sebep olan borsa oyunları da bu sürecin parçasıydı. Borsa kapitalizmin küresel gücünün bir sembolüdür, orada şirketler yeni kurallara göre davranış sergilerken, aynı zamanda şirketler arası hukuk kurallarının da oluşma noktasıdır. Haksız rekabeti önlemek adına birçok kural orada hayat bulmuş gibi gösterilir, çünkü kuralsız rekabet tröstleşmeye ve ulus devleti yok etme ile sonuçlanacağını yaşanana süreçlerde öğrenilmiştir. Kaynakların tek elde toplanılması piyasa adına toplum toptan yok olması anlamını da içinde taşımaktadır aynı zamanda teknolojik ilerlemeyi durduran ve piyasanın kısa zamanda doyması ile sonuçlanan bir sonucu yıkıcı olabileceğini kapitalistler kısa zamanda öğrenmiş ve ona karşı önlemler almıştır. Elbette her önlemin bir de hile yolu ile aşılması da mevcuttur. Hile ile şirketler arası evlilikler yapılarak yeni şirketlerin ve piyasanın oluşmasına sebep olunmuştur.

Küreselleşme adı verilen ve liberal ekonominin nihai hedefi olan uluslararası hukuk kurallarının oluşturulması ve ticaretin denetim altında ama denetimsiz serbest piyasa koşulları içinde oluşmasını teminat altına alacak süreç sanıldığı gibi pürüzsüz değildir. O amaçla bir çok kurum oluşturulmuş ve Dünya Ticaret Örgütü bunlar içinde en önemlilerinden biridir. Bu örgüt dünyada ki sınırlardan geçecek ürünlerin kısıtlanmasına karar veren bir üst yapı işlevindedir ama bu örgüt içinde istisnai durumları da barındırmaktadır. O istisnai ülkelerin başında Amerika Birleşik Devletleri yer almaktadır. O ülke içinde üretmiş olduğu ürünü ihtiyaç duyduğunda daha ucuza başka ülkenin üretim alanına sokmakta ve o ülkenin ekonomisinin çökmesine sebep olabilmektedir. Elbette sadece ekonomi çökmesi borsa ile olmamaktadır, üretiminin tamamı ile yok olmasına ve tek tip üretime ve yaşam biçimine insanları zorlamaktadır. Dünya Ticaret Örgütü tıpkı Birleşmiş Milletler gibi istisnai ülkelerin denetiminde ve gözetiminde serbest piyasa adı altında birkaç ülkenin şirketinin kollandığı bir yapıdır. Küreselleşme işte bunun aşılacağını vaat eden ama aksine var olan büyük uluslararası şirketlere zırh giydiren konumdadır.

Amerikan şirketlerinin çıkarı her şeyin üstündedir ve güvencesi altındadır.

Şimdi Amerika da yapılan seçimler bize başka şeylerin de olduğu ve göz ardı edilen ulus devletinin anlayışının gizliden gizliye ve üstelik liberallerin eli ile büyüdüğüne şahitlik ettik. Liberallerin ari olarak oluşturduğu yerde başka bir sarmaşık oluşmuş, (ulus devletini anımsatan ama ulus devletini çoktan aşmış bir yaban otu, ki yakında ona isim verirler.) Trump bu yeni sürecin lideri olarak karşımızda bir anda gelip oturdu. Aslında bir anda dediğime bakmayın, çünkü Reagan döneminden Bush’ların Irak’ı açık işgali ile en üst seviyeye çıkmış olan politikaların ve doktrinlerinin bir sonucu olarak karşımıza gelmiştir. Amerika içinde kapanan fabrikalar, kapanan madenler, işsizliğin işçi şehirlerini teslim aldığı ve işçi sınıfının işsizler blokuna dönüştüren bu süreç popüler söylemlerin de halk arasında taban bulmasına sebep olmuştur. İkinci dünya savaşı öncesi Almanya’da enflasyonun kontrol dışına çıkması, işsizliğin tüm şehirleri teslim alması ve toplum içinde baş gösteren huzursuzluğun sesi olan popüler söylemler ile iktidara gelen Hitler ortamından pek farkı yok gibidir. Biçimsel aynı olmasına rağmen elbette dönemin özelliklerinin karakteristik tarafını da göz ardı edemeyiz. Trump bu dönemin sermayeyi temsil eden ve sermaye sahibi bir liderdir ve kabinesini de temsilcilerden değil bizzat sermaye sahiplerinden seçmiş bir şirketin yönetim kurulu gibi bir kabine oluşturmuştur. Şirketler artık temsilcilerine kusura bakmayın demiş ve bizzat işin başlına oturmuştur. “Önce Amerika” demek aslında var olanların daha kuralsız ve daha yağmaya açık politikaların olacağı işaretini vermiştir. 

Küresel hukuk kuralları yerine Amerikan hukuk kuralları ve çıkarları belirleyici olacaktır demekteler. Ve bunu da sakınmadan açıkça ifade etmekteler. Küresel imparatorluk ve onun temsil ettiği şirketler Amerikan bayrağı altında Amerika halkı için dünyayı daha rahat yağmalayacaklar ve Amerika ceo masasında cetveller ile yeni sınırlar çizilecek ve eskilerinde düzenleme yapılacaktır. Liberal ekonominin temsilcisi konumda olan Soros ve benzerleri bu süreçte artık yeni yerleri çöp kutusunda olduğunu söylemeye bile gerek yoktur, çünkü hemen Trump ile birlikte Soros’un dünya çapında örgütlediği kurumlar faaliyet gösterdiği ülkelerin bazılarında yasa dışı ilan edilerek bir anlamda işlevsiz hale getirilmeye başlanmıştır. Sermaye çıkarında öncelik Amerikan şirketleri ve onlar ile işbirliği yapan şirketlerin olmuştur.

Soros, faaliyet gösterdiği ülkelerde yerel kültürlerin korunması ve yerelde işlenmiş kültürel cinayetler ile var olan ülkenin yüzleşmesini sağlamak olarak kendisini ifade etmiş ve sermaye için borsa düzleminde paranın özgür hareket etmesini destekleyen liberal tüm eğilimlere destek vermiştir. Kamusal üretim yerine şirketlerin üretim yapmasını ve hatta global entegrasyonu savunmuştur. Özelleştirme ve yeniden sermaye piyasası gibi oluşumları desteklemiş ve yeni borsaların kurulması için projelere destek vermiş ve kredilendirilmesi için aracı olmuştur. Trump işte bu oluşunun yerine daha kaba ve daha merkezi ve de daha ari bir yapının sözcüsü olarak iktidara gelmiştir. 

Ari üretim yapan entegre üretim alanları dünyanın her yerine yayılarak paket içinde satılan üretime dönüşüm olacağını söylemek için henüz erken bile değildir, çünkü büyük üretim alanları entegre üretim için planlanmış ve hayat bulmuştur. Ülkemizin tarımının yok olması ve sanayileşmesi bu entegre üretim yapan ari üretim alanlarının oluşması ile mümkün olmuştur. Doğal olan artık yok olmuş, doğal etiketli bazıları helal etiketli üretim sonucu ortaya çıkmış tüketim malzemeleri marketlerde ki yerini almıştır.

Küresel ticaret ari çiftliklerin oluşması anlamına gelir, ari çiftliklerde sadece para eden ürün yetiştirilir, diğer canlıların ölümü anlamına gelir. Bu da ari üretilen ürünün içinde olması gereken tüm minerallerin, vitaminlerin yok olması anlamındadır. Aslında ari çiftliklerde üretilmiş olan ne olursa olsun insan sağlığına aykırı üründür ve o ürün kutular ya da kavanozlar içinde marketlerde satılır. Markette satılan her zararlı değildir ama paketlenmiş ürün zararlıdır, çünkü ari çiftliklerde üretilmiş ve diğer canlıların yaşamasına izin verilmeyen alanlardır. Bu da Nazilerin ari ırkı yaratmasının küresel ticaret içinde hayat bulmasıdır...

Trump iktidarı sermayenin ari bir piyasa oluşturması için bir fırsat olarak ortaya gelmiştir, buna direniş de kaçınılmazdır. Yerel olanı savunan ve yerel ürün tüketenler olmakta olana karşı sessiz direnişin sadece bir parçasıdır…

Üretenler tüketici olmadığı sürece bu sistemin çıbanbaşı olmaya devam edecektir, kapitalist sistemde çıbanların daha da fazlalaşması umuduyla…

İşçi sınıfı bu yeni sürece evrensel dayanışma ve direniş ile yanıt verecektir, çünkü Amerika’da ki işçi kadar ücret talep etme hakkıdır…


İsmail Cem Özkan

1 Şubat 2017 Çarşamba

Hayır!

Hayır!


Referandum yolu açıldı ama henüz yazı yazarken tarihi belli değildi, meclisten geçirilmesi için acele edenler imza atıp hadi tarih verelim konusunda aceleleri yok, çünkü bekledikleri gibi bastır kazan stratejileri bu sefer tutmadı gibi. Gezi direnişinden sonra tecrübe kazanan örgütsüz çoğunluk hemen hayır etiketleri ile yaşamın içine karıştı. Meclisler kuruluyor, birlikler yeniden gözden geçiriliyor, daha geniş ve heterojen yapı içinde hayır diyenler ile homojen tek amacı olan evet karşısında direnişin tohumları kısa zamanda ekildi…

Gezi direnişi bizim tarihimiz içinde önemli bir kırılmadır, çünkü ilk defa orada özgürlük sloganları bir siyasi gruba dahil edilmeden her kesimin ortak istemi olarak meydanda kendisine yer buldu ve özgürlük için insanlar meydanlara, sokaklara her yeri gezi yaptı. Gezi direnişi bir meydanın değil, tüm meydanların adı oldu. Bu büyük ve kendiliğinden gelişen süreç karşısında böl parçala yönet yöntemini kullanan iktidar kendi içinde paralel olarak parçalanmış ve iktidar kavgasını bir darbe girimi ile en üst noktaya çıkarmıştır. Darbe girişimi başarılı olup olmadığı duruş noktasına göre değişmektedir, çünkü sonuca bakarak yorum yazmak bugünden daha kolaydır. Çünkü darbe yapanlar ortalıktan silinirken darbeye muhatap olanlar darbenin sahibi olmuşlardır.

Elbette ülkemiz içinde gelişmeler dışımızda ve bizden çok uzakta olanlar ile bağlantılıdır, çünkü dünya daha da küçülmüş, çıkarı olan şirket sayısı azalmış (azalmış demeyelim de var olanları yuta yuta tröst firmalar ortaya çıkmış diyelim) ve onların çıkarları elbette bizim iç işleyişimizde de etki edecektir. Neoliberal ekonominin bayraktarlığını yapan, Reagan’dan bugüne kadar dünyaya birçok şey dayatan ve ulus devletini çökmesini hızlandıran liberal ekonominin bayrağı olan ülkede de ulus devletini anımsatan, gümrük duvarları yanında sınıra duvar örmek ile daha da somut hale gelen yeni bir anlayış ortalıktadır. İşte bu yeni durum dünyadaki öngörülen tüm teorilerin gözden geçirilmesi anlamını da içermektedir. Devlet, beklenildiği gibi uluslar arası evrensel hukuk kurallarına tabi olmayacak ama bir ülkenin şirketlerinin çıkarları o devletlerin hukuk ve günlük yaşantısını belirleyecek konunda değişim söz konusudur. Serbeste rekabet adı verilen soyut ama gerçeklikte olmayan bir rekabet koşulunun daha açık ve net görünür halde güdümlü, destekli yeni bir sermayeler arası çatışmanın ortasında olacağız. Amerika yeni yönetimi ile yeni bir kırılmanın ve çatışmanın da habercisi olmaktadır.

"insan kalmanın tek yolu, insanlık dışı bu düzene karşı savaşmaktır..." Karl Marx

Hayır demek bu var olan değişimler karşısında direnmek anlamını içermektedir, çünkü itiraz etmeyen ve sessiz kalanlar (boykot) bu düzenin daha da ağırlaşarak üstümüze çökmesine destek vermiş olurlar. Kavgayı emperyalistler kendi kulvarlarında davet ediyorlar ama bizler onların kulvarında ki kavgaya evet dememiz onların teknolojik üstünlükleri karşısında yenilgiyi peşinen kabul etmemiz anlamına gelir, o yüzden onların kulvarı değil bizim açacağımız bir Gezi Direnişi gibi kulvarda kavgaya evet hazırız dememiz onların şaşırması ve onların birlikteliğinin ve kapı kullarının ve üzerimize saldıkları çoban köpeklerinin zayıflaması anlamına gelir. Hayatın her alanında direniş, hayatın her alanında onların dayattığı tüketim kültürüne hayır demek insanlığın geleceğinin kurtulması için atılan ilk adım olarak tarihteki yerini alacaktır.

Bodrum katta yanarak ölenlerin acısını içinde hissetmeyenlere de hayır...

Daha çok para kazanacağım diye GDO'lu tohum ekenlere de hayır...

Yıkılacağı belli olan binalara sağlam raporu verenlere de hayır…

Göçmen kuşların konakladığı göletleri doldurup hava limanı yapanlara da hayır...

Kızım bakire diyerek düğünlerde gelinliğin üzerine kırmızı kurdele takılmasına da hayır...

Senin iyiliğini güvenliğini düşünüyorum diyerek belirli alana hapsedenlere de hayır...

HES'ler, RES'ler doğa dostu diye söyleyene de hayır...

Yanında çalıştırdığı işçiye mobbing uygulayanlara da hayır...

Yalan söylediğini bile bile yalan söyleyenlere de hayır...

Anasının bacağından tahrik olanlara da hayır...

Kadının saçını gören ve pantolonun önüne çadır kuranlara da hayır...

Çocukları cinsel obje olarak görenlere hayır...

Dikenli teller ve jilet gibi keskin olan duvar üstüne örülen güvenlik tellerine de hayır!

Çocukları cinsel istismara uğramış ailelerin sessizliğine hayır!

Kadını alınıp satılan mal olarak görenlere hayır!..

Hayır diye biten binlerce cümle kurabilirsiniz, demektir ki her hayır bir protesto, bir itirazı ortaya koyabilir. Yaşadığımız süreç içinde hayır diyecek o kadar çok olay gerçekleşti ki, canlı bombalar aramızda, katiller ellerinde silahlar ile gece gündüz insan öldürebilmekte, sürekli güvenlik görevlilerinin yerleri değiştirilmekte ve açığa alınmaktadır, o kadar güvensiz bir ortam ki istikrarlı hiç bir şey kalmadı ölümler dışında…

Yaşadığımız süreçte sokaklar daha tehlikelidir, çünkü 12 Eylül öncesi süreçte sokakları tehlikeli kılan aslında beklenendir, şimdi ise beklenmeyen anda ve yerde canlı bomba olarak bizim gibi görünenler tarafından işleniyor... Yani daha sinsi ve daha kanlı ve de daha fazla cana mal olan olaylar... 12 Eylül öncesinde ölen insan sayısı 5 bin kadardır, fakat şu ana kadar elli binden fazla insan öldü ve katiller daha tecrübeli ve daha acımasız... Son bir yıl içinde işlenen katliamlar Maraş, Çorum katliamından daha fazladır...

Elimizde cep telefonu olması aslında bombayı elimizde taşıyoruz anlamındadır, çünkü teknoloji elimizde ama teknolojiyi yaratan olmadığımızdan o teknolojiyi yaratanlar istedikleri amaç için onu rahatlıkla kullanabilir... Teknoloji sahibi parayı verene her türlü hizmeti verir...77 yılının 1 Mayısında ki olay açık kontrgerilla katliamıdır ve güvenlik alınmayan yerden yapılmıştır. Güvenlik anlayışı o dönemde kortej güvenliği idi, ki meydan güvenliği göz ardı edilmiştir... Şimdi durum Ankara, Sur, İstanbul, Ortaköy, Maslak... katliamlarında uygulanan yöntemler iyi incelenmesi gereklidir, çünkü canlı bomba bir araç ile geldiği gibi, yürüyerek de gelmektedir... Şu anda iyi düşünülmüş, muhteşem planlama ve zamanlama ile karşı karşıyayız. Hiç bir şey tesadüf değildir...

Tesadüf olmayan ölümleri durdurun!

Hayır demek sizi biat etmekten çıkarır, çünkü biat edenler efendilerin her sözüne evet demek ve son sözü onların söylemesine izin verir. Direnenler her daim son sözü söyleyecektir, ekmeğimiz, özgürlüğümüz, yaşam hakkımız ve demokrasi için hayır diyerek itiraz edin gelmekte olan tek adam rejimine… Çünkü sadece var olan değil, gelecekte ve şu anda hayal dahi edemediğimiz büyük tehlikeleri içinde zemin hazırlamış oluyor bu var olan değişikliklere evet diyerek… O yüzden var olanı düşünmeyin, çocuğunuzun geleceği için, çocuğunuz kimin yönetiminde kim için kurban gideceğinizi düşüneceğinize, çocuğunuz daha çağdaş özgür ve ne istediğini bilen olarak hayata kucak açsın…

Daha kısa zamana kadar çocuğunuzun geleceği için endişe edip onları en iyi okullara göndermek için her şeyinizi ortaya koyarken bugün kendi ve sevdiklerinizin hayatından endişe eder hala geldiniz. Yarın ne getireceği belli değil, çünkü bu katliamlar, cinayetler sürecek diyen bir iktidar sözcüsü var… Onlar bizim güvenliğimizi bugün, hemen sağlayamıyorsa, yarın sağlayacağını kim garanti edebilir?

Yaşama hakkı için hayır!


İsmail Cem Özkan 

23 Ocak 2017 Pazartesi

Ayrımcılık nefret söylemini tetikler ve yaşatır...

Ayrımcılık nefret söylemini tetikler ve yaşatır...

Hayatta insan olarak geldik, bizim tercihimiz değildi. Gelirken bize nasıl göz rengi alacağımız, hangi dil konuşacağımız tercihi yapılmadı. Bizim tercihlerimiz olmayan şeyler yüzünden ömür boyu ya öteki ya da biat etmiş olarak yaşamaya mahkum ediliriz. Zengin gelenler ise zaten bu satırlarımı okumayacaktır, çünkü onlar bizim dünyamızın dışında yaşayamaya ve zenginliklerini daha fazla nasıl artıracağını düşünürler.  Biz fakirler, öldürülenlerin öldüğü yere karanfil bırakanlar her düşüncemizi, her satırımızı yaşadıklarımızın toplamından süzülerek acıları dillendiririz.

Bizim tercihimiz olmayan yaşama katılmışız ve sürmekte olan kavgaya dahil olmuşuz. Yaşadığımız yüzyıl burjuvazinin bize açmış olduğu ve sürekli meydan okuduğu kavgada taraf olmuşuz. Bizim tarafımız emeği ile geçinen, mazlum hakların yanıdır… Bu bizim tercihimiz ile olmuş değildir, bizim içinde olduğumuz toplumun bize yüklediği görevdir. Madem böyle bir görev içindeyiz o halde kavgamızı daha bilgili, bilinç ile bizden önce yaşanmış yenilgilerden deneyim alabileceğimiz tarih bilinci içinde olmak ile yükümlüyüz… Elbette burjuvanın beslediği beyaz yakalı işçi olunca sınıftan kopmuş olunmaz ama hayat tarzı ve yaşam kalitesi farkı içinde olanlar kendilerini bizden görmek istememesi anlamlandırabilmek ile de yükümlüyüz, çünkü burjuvazi elini kirletmez kendi adına elini kirleteceği beyaz yakalı işçiler yanında özel güvenlik ve devlet güvenliğini kendi amacı yönünde kullanır. Bizi içimizden parçalamak için her türlü aracı kullanır, çünkü biz birlik olursak karşımızda ki azınlık olanların elinden bizim üzerimizden kazandıkları zenginliği alabiliriz.

Bugün dünya nüfusunun binde biri bize hükmediyor. Bizi yönlendiriyor... Bizim günlük yaşantımızı da ne tüketeceğimizi, ne üreteceğimiz, nasıl eğleneceğimizi bize sormadan belirliyor ve ellerindeki medya, eğitim, devletin kendilerine vermiş olduğu gücü kullanarak yapıyorlar…

Burjuvazi kendisini var eden feodal dünyanın içinden gelirken din ile savaşmış ve sonra dini kendi yanına çekerek kendi amacına göre biçimlendirmiştir. Burjuvazi, din gibi insanları kategorize ederek onlara payeler dağıtır ve o payeler ile unvanlar verilir, unvanlar ile toplum içinde kategoriler yaratılır… Devlet mekanizmasını bu unvanlar ile yönetir ve yönlendirir, ihtiyacına göre sistem değişikliği yapar.

Devlet, din gibi yaşayan insan gibi ölü insanları da kategorize eder ve ayrımcılık yapar.

Vatanı için ölenler aslında vatanında yaşayan burjuvanın çıkarı için öldüğünü hiç öğrenemeyecektir, çünkü öyle bir eğitimden geçmiştir ki vatan sermaye birikimi için uydurulmuş bir ulus devleti olduğu gerçeğini bile kabul edemez. Vatan serbest ticari hayatın olduğu coğrafyadır. O coğrafyada önemli olan ticari yaşamdır, diğer tüm unsurlar o ticari yaşamın yan değneği ya da orta direği işlevini görür. Çünkü hayat içinde olan çoğu insan yaşadığını değil yaratılmış gerçekliğin içinde yaşar…

Her caddeye, her sokağa bir ölünün ismi verildi... İnsanlar mezarlığa gitmekten korkarken artık ölüler arasında yaşar oldu. Sokaklarda ne ıslık duyuluyor ne de müzik. Sessizlik içinde kaderine boyun eğer gibi yeni sokaklar ve caddeler yaratıyorlar, gelmekte olan ölülerin isimleri verilsin diye... Ülke inşaat sektörü sayesinde ayakta duruyor, inşaat sektörü olmasaydı nasıl verilirdi ölülerin isimleri yeni sokaklara?

“Ayıyı başkan yapan köy, armudu ancak rüyasında görür.” Çin atasözü.

Ayrımcılık yaşamın bir parçasıdır demek isterdim ama yaşamın kendisi olduğu gerçeği ile yaşamaktayız. Ayrımcılığı gücü elinde bulunduranlar yapar, mazlumlar ve azınlık olanlar ise her daim ayrımcılıktan şikayetçidir. Gücü elinde bulunduranlar her zaman azınlık olmasına rağmen çoğunluk gibi davranır ve hatta demokrasinin göstergesi gibi gösterilen seçimlerde her zaman çoğunluğu ellerinde bulundururlar. Nasıl bulundururlar diye sormaya gerek yoktur, her şey ortada ama kimse dillendirmeye cesaret edemez, çünkü ayrımcılığın negatif tarafında olmak istemez! Yasalar adaleti sağlayacağı sürekli vurgulanır ama hukuk devleti olmamıza rağmen yasalar sanki kişiye özgü gibi işlem görür. Yasaların olması adaletin olması anlamına gelmediğini hukuk maddeleri karşısında verilen kararların çelişkilerinden öğreniyoruz. 

Yasalar adaleti sağlamayacaksa yasalar ne işe yarar ki?

Yasalardan söz açılınca hukuk maddeleri gözlerimizin önünden geçmez ama biz farkına varalım varmayalım toplum düzeni bu kağıt üzerine kayıtlı ve geleneksel yaşam tarzımıza uygun yazılı olmayan maddeler hayatımıza çeki düzen verir ve toplumu bir hizaya sokmaya çalışır. Devletin istediği bireyi yaratmak ve kontrol etmek için hukuk maddeleri önemlidir ve hukuk kurum itibari ile toplumun her zaman gerisinden gelir hatta çoğu zaman toplumun ilerleyişi önünde engel teşkil ederler. Hukuk maddeleri ilerici olamaz, gericidir.  Ona rağmen insanlığın toplum sözleşmesinin ilk maddeleri ile düzen içinde önemlidir ve vazgeçilmezdir. Toplum sözleşmesinin başlangıçtaki amacı mazlum olanın hakkını erk sahibi karşısında korumaktır. Bir hukuk devletinde önemli olan azınlıkların haklarını koruyan ne kadar çok madde varsa o toplum daha demokratik ve özgürdür. Fakat bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde ayrımcılık saklanamaz ve alenidir, çoğunluğun hakkını azınlık hakkı karşısında korur...

Devlet ayrım yaptığı sürece hukuk sadece kağıt üzerine kalan lekedir... Ayrımcılık nefret söylemini tetikler ve yaşatır...  Toplum içinde bölünmenin birincil nedeni devletin bu ayrımcı tutumunda yatar...

Ülkede ki tüm medya cenaze medyasına dönüştü...

Ülkemizin içinde ve dışında gerçekleşen çatışmalar ve katliamlar toplum içinde haklı bir öfke birikimine sebep olmaktadır. Öfkelerini doğru hedeflere yönlendiremeyenler daha fazla öfkelenecekler, çünkü öfkelendiği olayı tekrar tekrar olacak ve sonrasında alışacaklar, ortada öfkelenecek şey görmeyecekler hayatın bir parçası olarak görecekler...

Alışmayın, alışmamak için öfkenizi doğru hedefe yönlendirin...

İsmail Cem Özkan


16 Ocak 2017 Pazartesi

Değiş!

Değiş!

Çocukluğumuzda kaldı topaç oyunu, elbette yaşı tutmayan günümüz gençliği topacı ya çizgi filmde görmüştür ya da nostaljik filmlerden birinde saniyelik görüntü içinde. Artık topaç yok! Topacın yerini insan aldı, topaç gibi insan dönüyor…

Türkiye’de fırfır dönmeler bu kadar revaçta değildi ama çizgi film olarak hayatımıza girdi önce… “Değiş Tonton, değiş!..” Sonra her fırfırcı oldu bir çizgi film kahramanı, ortamına uygun değişim yaşamaya başladı... Çizgi filmlere sadece eğlence diye bakmayın, bakın bir çizgi film bile cemaat propagandası yaptığı gerekçesi ile yasaklandı... Henüz mahkeme karar vermedi ama büyük olasılıkla mahkum edecektir.

Şimdi hadi oyna deseler topaç döndüremem, o kadar uzak kaldım ki çocukluk oyuncaklarımdan ne yapacağımı bilemem, içinde nasıl oynanacağına dair bir rehber kitapçık olmazsa her hangi bir yapbozu bile yapamam diye düşünüyorum!

Kullanım kılavuzu olmadan elimize aldığımız her hangi bir şeyi yapmaya cesaretimiz yok, çünkü elimizden aldılar. Nereye gidersek gidelim, ne yaparsak yapalım bir kılavuz bize eşlik eder. İlk yardım çıkışı, çıkış, tek yön levhaları da birer kılavuzdur. Kılavuzu olmayan gemi boğazı geçemez, yalıya çarpar diye bekleriz ama binde bir gemi gider kötü hava koşullarında yalıya çarpar diyeceğim de artık yalıda kalmadı, yalıların önünde kazıklı yol geçer!

İnsanlarında kullanım kılavuzu olduğunu düşünüyorum, çünkü işe başlarken imzalanan iş anlaşması bu kılavuz için başlangıç adımdır ama yazılı olmayan başka bir kılavuz vardır ki bilim adamları psikoloji ve de sosyal psikolojide gelişmeye uygun olarak yöntemleri tavsiye olarak alır ve de uygularlar. Bir fabrikada çalışan işçiler hangi kılavuza göre verimlilik yasası uygulandığının farkına bile varmazlar, bilim adamlarının işverenler için geliştirdiği yöntem bir ışık/ses oyunu ile çaktırmadan uygulanır bile… Toplum bilimciler adı verilen yeni bilim alanına göre ise toplumların nasıl ortak akla ulaşılacağı ve hangi konularda ortak ve doğru (!) yola gireceği topluma nasıl dikte edileceği konusunda dünya çapında değişik toplumlar üzerine yaptıkları deneylerin sonucuna göre dünyayı yöneten şirketlerin sahiplerine her türlü bilgiyi proje adı altında aktarırlar. Onlar da çıkarlarına uygun devlet yönetimi belirleyip devletten kendileri için ayrıcalıklı işler elde ederler… Kendi ürünleri daha fazla tüketilsin diye medyanın her türlü aracını kullanırken, eğitim aracı olan okullar ve güvenlik güçlerinden de sonsuz yararlanırlar… Toplumlar kendi kaderlerini çizme aşamasından çıkalı çok oldu, tüm dünyada ortak tüketim alışkanlıkları kazanıyor ve ortak markalar tüm şehirlerin camekanlarını süslemeye devam etmektedir…

Benliklerimiz ile oynama kılavuzları proje yapmaları için para aktaranların elinde birer silah olarak durmakta ve projeler için verdikleri paralar ile insanların benlikleri ile oynamak ile kalmıyorlar var olan tüm gerçekleri yaratıyorlar. Yaratılan gerçekler içinde yaşayan toplumlar ise gözleri önünde yaşananları görmüyorlar, kılavuz olarak gördükleri medyadan izliyorlar.

Medyaya gereğinden fazla önem verilir oldu, onların etkisi ile ülkenin siyasi ortamı değiştiği vurgulanır ama aslında medyaya hakim olan bu düşünce toplumu dönüştüren teknolojinin sadece gözden uzak tutulması için abartısından başka şey değildir, çünkü hedef ve bakılması istenilen yerin alt yapısına bakarsanız aslında bizi dönüştüren medya değil, onu biçimlendiren teknolojidir. Teknoloji o kadar hızlı ellerimize verdiler ki, o teknolojin ekranına bakarak hayatımızı izlemeye başladık, fakat bize pahalı teknoloji neden ucuz şekilde elimizde olduğunu dahi düşünemez konuma geldik… Teknoloji hızla ilerlerken insan denen canlıyı sosyal yaşantısı içinde daha dar alanda daha özgür yaşıyormuş gibi bir simülasyona sebep oluyor. Bu hayali yaratılan ortamı bizler gerçek yaşamın bir parçası olarak görmekteyiz. Elimize geçmeyen para ile alış verişler yapıp, tatil planları organize ediyoruz. Fakat rakamlar bankada bizim borç hanemizi doldurduğunu ve artık borçlar ile kontrol edilen ve tüketim alışkanlıklarımızın sürekli pompalandığı bir durma düşürüldük. Bu durumda ki insanın özgürlüğü sadece simülasyonlar ile mümkün kılarak onun toplum içinde başkaldıran ve itiraz eden birey olmaktan uzaklaştırmıştır.

“Biat et rahat et” adı verilen düzende her birey biat etmek için değişmek zorunda... bu ulus devleti anlayışının daha bireyci ve çıkarın daha önde olan anlayışa tekabül eder. Eğer arzu edilen sistemde birey “değişmiyorsa” o toplumda ‘huzur’  olmaz diye düşünenlerin hakim olduğu devlet yönetimi ile bireysel ve toplumsal özgürlüklerden bahsetmek imkansızdır. Devleti bir kendi amaçları yönünde ve hukuku bireye özgü kurallar içinde yorumlandığında hukuk kavramı adalet kavramı gibi kağıt üzerine dökülmüş bir lekeden örte başka anlam ifade etmez. Bu düzende her şey “yaratılan” gerçekliğin üzerine oturduğundan uzun süre yaşayamadan çökmek ve toplumsal yüzleşmenin / çatışmanın kaçınılmaz olduğu gerçeğini sanal olarak ne kadar öteleseler de ötelensin kaçınılmaz olacağını söylemek sanırım abartı olmasa gerek…

Peki, bu düzeni kimler ister sorusu aklınıza gelebilir, kısaca kestirmeden yanıtlayayım, kaybedecekleri çok şeyleri olanlar böyle bir düzen isterler. Kaybedeceği çok şeyi olanlar suçlamaların arkasını getirmez, sürekli suçlayarak haklı konumda kalmaya çalışırlar….


İsmail Cem Özkan

13 Ocak 2017 Cuma

Korku!

Korku!

"..Anlamak, yasak değildi benim ülkemde...
Anlatmak yasak...''
Hasan Hüseyin Korkmazgil

Korku canlıların bir duygusudur, sadece insan ait ve öğrenilmiş olan değil doğanın tüm canlılara hediye ettiği bir duygu olarak görmekteyim ama korkuyu büyüten şey ise öğretilen ve korkuya hapsedilen canlı artık doğal olmayan koşullarda yaşamaya mahkum olmuş bir mazlumdur aynı zamanda zalimdir.

Korku ile büyüyenler çevrelerine korku yayarak yaşarlar.

Korku üzerine bir şeyleri düşünürken elimde ki saksıyı düşürdüm yere, saksıda açmış olan çiçekler her biri teker teker döküldü. Korkmuştu çiçeğim, kendisini soldurdu duygularını ifade ederken, hala gözüm gibi bakıyorum eski güzelliğine kavuşsun diye… O gün iş saatinden önce karanlığın içinde yola çıktım, karanlıkta yollar kalabalıktı. Okula giden çocuklar uykulu şekilde ebeveynlerinin elinde, biraz büyük olanlar ellerinde cep telefonlarının yüzünü aydınlatması ile dalgın dalgın yolda yürüyorlardı. Soğuk, ayaz varmış dışarıda kimse farkında değildi sanki, sıkı ve hızlı adımlar ile amaçları yönde yürüyorlardı. Ne kadar çok değişik amaç var, her birey sanki başka yöne yürüyor! Gelen giden, karşıya geçen… Bütün bunların içinde bir köpek, kuyruğunu bacağının arasına sıkıştırmış olanları anlamaya çalışıyor, çünkü eskiden karanlıkta tek tük gördüğü insan güruhu şimdi kalabalık ve sanki bir şeyi fethedecekmiş gibi hızlı adımlar ile ilerliyor. Siyah beyaz dünyasında anlamlandırmaya çalışırken korkuyordu, çünkü sinmiş ve aç karnının gurultusu içinde çöp kutusuna ulaşıp yanına bırakılmış bir parça şey bulma hayalindeydi belki... Diğer köpekler yoktu... Karanlıkta köpekler toplu gezer ama artık karanlık da karanlık olmaktan çıkmış gün gibi aydınlıkmış gibi davranan insanların yaratığı atmosfer içinde her şey değişmişti.

Korku değişim karşısında duyulan bir duyguydu.

Her değişim güzelliğe açılmıyordu, çoğu zaman ülke kaosu içinde güzellik yerini vahşete kapısını açıyordu. Açılan kapıdan masum insanlar girmiyordu. Masum insanların son nefesi havaya karışıyordu açılan her hangi bir kapının arkasında gelen gürültü ile…

Kapının önünden geçer araçlar ana bazıları karanlıkta durur bazı kapıların önünde. O duran araçtan inen silahlı insanlar korkuyu yayan ve büyütenlerdir. Çünkü kimin kapısına gelseler ölümü de yanlarında taşıyorlardı. Faili meçhul cinayetler kapı önüne gelen araçlar ile gelmişti… Bugün dahi faili meçhule kurban gitmiş oğulları ve kızları için anneler her cumartesi günü Galatasaray Lisesi önünde sessiz oturumlarına devam ediyorlar.

Korku, kendisiyle yüzleşildiğinde yenilen bir duygudur.

Korkuyla yaratılan ortam ile yüzleşildiğinde bür çok olasılık birden ortaya çıkar, bu olasılıklarda birey hangisine doğru yöneleceği kendi bilgi birikimi ve çevresinden aldığı güç ile orantılıdır. Sonuçta birey üzerinde rahatlama ile birlikte ya tam teslim olunur ya da direnç olarak kendisini gösterir.

Korkunun karşısında direnmek ve cesaret kelimesi yerini alır…

Ülkenin her yeri hapishane olmuştur ama işkence tezgahları olan hücrelerin duvarlarında yazılanları okuma şansızlığına uğrayanlar bilir, direniş üzerine kısa cümleler duvarda kazılıdır. “Yılma, yıkılma” gibi... Direnmenin nasıl bir cesaret isteyen ve olmazsa olmaz olduğunu bilir, çünkü direnmeyen bir insanın boynuna her an bir urgan bağlanır ve işlemediği suçlardan dolayı yıllarca hapis yatması bir yana ölebilir de.

Düşmanlık ve cepheleşme sadece suçu ortaya çıkarmaz, suçunda üzerini de örter.

Hapishanelere insanlar ıslah olunur diye konur ama genelde orası hayat okuludur, çünkü orada arkadan şişlenmeyi de yaşar, sıkı dostluğu, yoldaşlığı da… Duygusal olarak bir birine borçlananların oluşturmuş olduğu organize işler içinde her şey doğal ve olması gibi algılanır, kimse neden ve niçin diye sorgulamaz, çünkü yaşananların hepsinin kurbanı olarak orada dururlar. Onları oraya atan korkudur ve o korku ile yüzleşmektir...

“Korku ve itaat” toplumu yaratmayı başardılar…

“Çalışmak için yaşayanlar” aslında bir korkuya teslim olmuş bireylerin oluşturmuş olduğu toplumdur, çünkü o toplumlarda çalışmayan insanın başına ne geleceğini sokakta yaşayan evsizler göstermektedir. Sokakta yaşayan bir evsizin başından geçenler gözler önündedir, dondurucu havada donan, sel felaketinde suya kapılan, sigortası olmadığı için en basit hastalıktan sokakta ölenlerin haberleri basın bültenlerine düşer, aynı hızla sosyal medya aracılığı ile bilincimizin arkasına kazınır…

Korku salgın bir hastalık gibi her yerimize saran bir sarmaşıktır, boğazlar bizi. Boğulmamak için daha fazla çalışılır, daha fazla birikim sağlamak ve tasarruf için teşvik ediliriz. Yeni yıldan itibaren tüm dünyada geçerli olan bireysel emeklilik kanunu ülkemizde de yürürlüğe girdi, kısaca emekli olunca korkusu şimdiden verilmeye başlandı, çünkü emekli olunca daha fazla para ihtiyacın var. Peki neden daha fazla paraya? Devletten alacağınız emekli maaşınız sizi geçindirmeye yetmeyecektir, gün be gün kesilen emeklilerden paralar dar boğaza düşmüş şirketleri kurtarmak için kullanılacak…  Şirketler neden iki de bir darboğaza girerler? Onlar zaten uluslararası firmaların ülkemize ki taşeronları ya da temsilcileri değil mi? Serbest piyasa koşulları içinde müdahil olmamak gerekmez mi? Serbest piyasa diyerek aslında güdümlü bir piyasa içinde yaşadığımız ve yandaş şirketlere verilen teşvikler ile haksız rekabet koşuları içinde plansız büyüme ve harcamalar cari açıkları meydana getirdiği biliriz.  Ve bu açıkların ise emeklilerin, işçilerin ve de memurların maaşlarından kesinti anlama geldiğini de biliriz ama neden ses çıkarmayız, çünkü ülkemizi ayakta tutan ticarettir ve ticaret var odluğu sürece işimiz olur, işimizi kaybetmemek için bu çirkin oyunu bile bile ses çıkarmayız! Devletimiz bakidir! Ama devlet kimindir sorusu sorulamaz, çünkü korkarız. Devlet sürekli korkutmuştur…

Ruh hali güvercin tedirginliği ile yaşamak!

Bir yerde ‘öteki’ oldun mu, her üzerine bir nefret söyleminin boşalması mümkündür… Öteki olan her zaman tedirgindir, çünkü çoğunluk tarafından yok edilmeye ve homojen adı altında asimile veya yok edilme ile karşı karşıyadır. Homojen toplum ve sorunsuz birey yetiştirme eğilimi eğitim denen kavramı ortaya çıkarmıştır, eğitilmiş insanın veya canlının belirli komutlar karşısında belirli tepki vermesi beklenir, eğer veremez ise korkunun en önemli sebebidir, çünkü korku beklenilmeyenin aniden ortaya çıkası ve ortaya çıkan kriz ortamını yönetmemektir. Korkanlar krizi yönetemezler, çünkü kriz onları sarmalın içine alır ve kendi gücü ile savrulmalarına sebep olur…

Linç yapanlar aslında birer korkaktırlar, kendilerini güçlü gördüklerinde zayıfı yok etmek için saldırılar…

Standartlaşmak korkuya çekiz düzen vermektir.

Teşhisler standartlaşmanın ortaya çıkarmış olduğu genel çözüm yolarlına verilen isimdir. Bu genel doğruların her bireye ve topluma uygulanacağı varsayılır ve kalibre edilmediği içinde yanlış teşhisler ile yanlış beklentiler ortaya çıkarır ve bu beklenmeyen yanlışlar ise korkuyu büyütür ve yayılmasına sebep olur…

Bütün dünyada kimlikler kredi kartı boyutuna indirilerek standartlaşmaya gidiliyor, aynı şekilde pasaport ve diğer kimliklerde… Bütün bunlar dünya siyasi siteminin korkusuna karşı aldığı önemlerdir. Elektrik prizinde standartlaşmaya gidemeyenler neden kimlikleri kredi karlarına benzetmek için standartlaşmaya gittiler?

Korku yayanlar aslında korktukları gelecekleridir.

Gelecek yönünde öngörüler ortaya çıkarken, korkuların bu öngörülerin ortaya çıkardığını düşünüyorum. Tıpkı insanların birikimi gibi toplumların birikimi de standartlaşma adı altında yok edilmekte ve tek tip insan, tek tip toplum, tek tip dil ve tek tip tüketim toplumu yaratılarak farklı düşünme yönetimlerinin önüne geçilmeye çalışılıyor… Çünkü özgür düşünce farklılıklar içinde olabilir, tek tip yaşamın olduğu yerde özgür düşünce ve yaşam olmaz…

Geçmişi anımsar geleceği düşünürüz, gerçekte bunun tersi olsaydı acaba korkularımız ne olurdu? Doğuştan gelen ve güdüler halinde içimize işlenen ve sonra yaşadığımız çevre, toplum tarafından işlenen korkular ne halde olurdu?

Bilinenin çok olduğu yerde korku yok olur ama zalimin zalimlikleri çok biliniyorsa orada korku artar... Her bilgi korkuyu yenmek için değil, korkuyu büyütmek içinde kullanılabilir…

Korkunun hakim olduğu toplumlar karanlıkta yaşamaya mahkum edilmişlerdir, fakat ondan daha kötüsü zifiri karanlıkta bilinmezlikler içinde yaşamaktır. Bilinmezlik korkuyu paranoya boyutundan daha ileriye taşır. İnsanlık tarihi ortaçağ karanlığında bunun ile ilgili bir çok birikimi geleceğe taşırken tarih bilgisi eksik bırakılmış toplumların bireyleri ortaçağ karanlığına birilerin çıkarları uğruna atılmıştır.  Çünkü var olan kapitalist sistem kronik hale gelmiş sorunlarını ancak savaş endüstrisini canlandırarak atlatacağını düşünür ve o yüzden sürekli savaş çıkarmak için var olan tüm çelişkilerden yararlanır ve yeni yaratılmış gerçekler ile toplumlar içinde ve toplumlar arasında savaş kışkırtılır. Ulus devleti süreci içinde iki büyük dünya savaşı yaşanırken, ulus devletinin çökertilmesi sonucunda hibrit savaşları adı verilen savaşlar ile ikinci dünya savaşında kaybedilen insan kadar insan toprağa düşmüştür. Ulus devletinin yerini alacak devlet henüz tam oluşturulamamıştır, bu sürecin karmaşası içinde devletin görevleri de artık eskisi gibi net değildir, sadece görüne sermayeyi korumak ve kollamaktır ama eskisi gibi ulus sermayesi değil uluslar üstü sermayenin hizmetindedir, onların önünde yer alan tüm engelleri ortadan kaldırdığı gibi ulus devletin yarattığı veya henüz rant alanına dönmemiş bakir alanları ranta açarak onların hizmetine yerli iş birlikçiler eli ile verilir… Ulus devletin yarattığı korkunun yerini yenilenmiş ama içeriği aynı korkular ile yaşama devam etmektedir…

Neden sigara dumanı yeninden sigaranın içine girmez… Korku neden yeninden doğru yere dönmez?

Zaman tersine işlemediği sürece korkular ile birlikte yaşamaya devam edeceğiz… Zaman zaman korkularımız büyüyecek, zaman zaman azalacak... Azaldığında daha mutlu olacağız, gülümseyeceğiz, korkularımız artıkça endişelerimiz yüzümüze vuracaktır… insanlığın kurtuluşu ve korkularımızın en aza ineceği zaman devlet denen mekanizmanın tamamı ile ortadan kalkacağı ve sınıflı toplumun ortadan katlığı süreç ile oluşacağı öngörüsü hala canlılığını korumaktadır.


İsmail Cem Özkan 

10 Ocak 2017 Salı

Toplum sözleşmesinden bireyin toplum ile sözleşmesine…

Toplum sözleşmesinden bireyin toplum ile sözleşmesine…

Toplum sözleşmesi kralların ve imparatorların keyfi yönetimine karşı burjuvazinin ve işçi sınıfının keyfiliğe son veren bir düzenlemenin Jean-Jacques Rousseau tarafından kitap adı yapılmış bir çalışmadır. Kısaca toplum sözleşmesi ile toplum içinde ayrıcalıklı kimse yoktur ve yasalar tüm toplum bireyleri için eşittir. İmparator ve kralların keyfi karar verme hakları ellerinden alınırken hukuk önünde feodal dönemin hakimlerinin diğer vatandaşlar ile bizim sözlerimiz ile dağdaki çoban ile eşit konuma getiriliyordu. Elbette bu eşitlik kavramı ve kavgası her ülkede farklı şekilde seyretti. Ama en önemlisi ayrıcalıklı olan ve tanrının yeryüzünde ki gölgesi olanların gölge olması ellerinden alındığı gibi tanrı kavramı da devlet (kamu) alanından da uzaklaştırılarak sıradan ve ticaret dışında olan vatandaşlar içinde başlangıçta yaşanabilir hale getiriliyordu. Tanrıların yasaları genelde parası olan ve siyasi gücü olanların lehine işlemişti ve milyonlarca insan bu çelişki yüzünden hayatını kaybetmişti. Krallar ve imparatorların yandaşları bu ayrıcalıklı durumdan uzaklaştırılıyor ve tarih artık daha eşitlikçi akacağı yönünde umut ışıklarını yakıyordu. Başlangıçta yaratılan bu illüzyon kısa sürede ortadan kalkacak ve din yeni hakimlerin hizmetine biçim ve reform yaparak yerini alacaktı. Din eskiden kralların ve imparatorların lehine kullanılırken, yeni düzende burjuvaziye hizmet eden ve burjuva egemenliğinden yararlanan bir konumda yerini alıyordu. Burjuvazi dini kontrol altına almak adına kurumlar kurmuş, o kurumlar aracılığı ile toplumun eğitiminde kullanacaktı. 

Fransız devrimi ile umut, bir kıvılcım olarak insanlığın yüreğinde yakılmıştı, onu daha ileriye taşıyacak olan işçi sınıfı ve onların oluşturacağı devlet organizmasıydı, fakat beklenen ile akan (yaşanan) tarih farklılığını ortaya koyacaktı. Beklenilen hız ve düzende tarih akmıyordu, tarihin akışında söz hakkı artık burjuvazinin eline geçmişti, krallar ve imparatorlar artık ya tarihin dehlizlerinde yerini alıyordu ya da işlevsizleştirilip sadece bir sembole dönüştürülüyordu. Burjuvazi bazı toplumlarda toplum sözleşmesi kağıt üzerine olmayan ama güçlü sözlü ve toplum sözleşmesine denk gelen hukuk kurallarını oturturken, toplumlar krallarının geçmişte yaptıklarını özeleştirini /yüzleşmesini yok ettikleri, eziyet ettikleri, köle haline getirdikleri toplumlara vermeden yeni ve daha katı bir baskı sistemi kuruyordu. 

Kapitalizm ile birlikte sömürgenin yerinin emperyalizm alıyordu. Emperyalist duygular ve aç gözlülükle dünya yeniden paylaşılıyor ve ulusal sermaye birikimi adı altında bir takım burjuva daha da güçlü hale getiriliyordu. Burjuvazinin elinde ki kapital yenidünyanın ve düzenin adı olacaktı. Kapitalizm kralların yerine yeni kralı yani para düzenini koymuş ve toplum sözleşmesini kendi lehine düzenleyecekti. Düzenledi de… 

Zengin ülkeler ve onların şirketleri her daim ayrıcalıklı ve istisnai haklar elde ederken emperyalizm altında zor nefes alan halklar ve ülkeler gittikçe fakirleştiler, ellerinde biriktirdikleri ulus devletin birikimi olan her türlü zenginlik özelleştirme adı altında zenginlerin şirketlerine pazarlandılar… Halklar gittikçe fakirleşirken dünyayı yöneten aile sayısı gittikçe azalmaya başladı, çünkü zenginler zenginliklerine emperyalist güdüler ile katkı yaparken, diğer halkların daha da denetim altına kalması için hukuk düzenlemeleri için kafa yoruyorlar… 

Kapitalist sistem iki büyük dünya savaşı ile girmiş olduğu krizden kurtulurken ulus devletin yaratmış olduğu zenginliklerden yararlanmış olduğunu çok kısa zamanda unutmuş, minnettarlık duygusu hiç duymadan ulus devletin yaratmış olduğu evrensel ticaretin önünde ki engelleri de ortadan kaldırmak için bir standartlaşmaya gidiyor. Çünkü yaratılan ulus devletler istenildiği gibi homojen olmadıkları için kendisine özgü yasaları ve ekonomideki koruma duvarları varken, bu duvarlar paranın 24 saat hareket etmesi önünde engel olmaya ve firmaların evrensel anlamda yayılmasının önünde engel oluşturmaya başlamıştı. Para her ülkenin içine sızarken paranın gerçek sahipleri de taşeron ve montaj sanayisini oluşturmuş olduğu temsilci firmalar ile marka olarak ülkelerin ticari hayatına sızmışlardır. Fakat sızmak yeterli değildir, aynı zamanda ülkeyi de kontrol etmek ve önlerine çıkma olasılığı olan tüm engelleri dahi ortadan kaldırmayı zaman içinde düşünmeye de başlamışlardı, çünkü ihtiyaçlar yeni durumları yaratıyordu. 

Kapitalizm çıkarları için bazı şeylerin baştan kokması için başı çürütmüş...

Üretmeden tüketerek zengin olmak! Krediler ve verilen projeler bu hayalin gerçek olmasını sağladı. Ülkeler üretime yatırım yapmadan zenginlerini dışarında gelen krediler ile sağladı ama krediyi verenlerin niyeti de zaten buydu, bu sayede üretimi olmayan ülkeler kendilerini kapı kulu olacaktı ve kredi almak için kapılarını arşınlayacaklardı.  Kredi ile zengin ülkelerin yöneticileri ister istemez çürümenin içinde kendilerini buldular ve kısa zamanda buna uyum sağladılar. 

Ülkelerde daha fazla yolsuzluk, daha fazla çürüme olsun diye dünya bankası ve IMF verdiği krediler ile yeni bir bürokrat insan yarattı, bürokrat insan çevresinde onun ile işbirliği içinde olan bir üretmeden kredilerden elde edilen para ile zengin olan kesim. Proje ve verilen kredileri hayata geçirmek için kurulan naylon firmaların parayı aldıktan sonra o amaca uygun iş yapıyor gibi gözüküp aslında elde edilen paranın pay edilmesi sürecidir… Ülkenin biriktirmesi gereken ve halkın yaşam kalitesinin artması gereken yerde her mahallede bir zengin yaratılmadı ama proje ve kredilerin aktığı yerlerde zenginler oluşturuldu. Dünya zenginler kategorisi içinde bizim ülkemizden bir kaç kişi o listeye dahil olurken, yaşam kalitesi ve de alım gücü gün be gün azalmaktadır.  

Liberal ekonomi ve politika en büyük başarısını Reagan ve Thatcher ile göstermiş ve o günden bu güne dünya büyük değişime sahne olmuştur. Klasik ulusal devlet ve sosyal devlet ortadan kalmış ama yerine koyacakları her hangi bir devlet şekli ortaya çıkaramamışlar. Amerika’da en son seçilen Başkan Trump ise korumacı politikasını kendi ülkesi için uygulamaya koyarken diğer kalan tüm devletlerden şirketlerinin önünde ki tüm engelleri kaldırmasını beklediğini ilan etti. Kısaca kapitalist sistem yeni bir dönemecine girerken liberal ekonominin yaratmış olduğu bireysel kurtuluş hayali var olan tüm sosyal direnci de örgütlü olmaktan çıkarmıştır.  

Ticari küreselleşme, daha büyük yoksulluğa, işçilerin yerlerinden edilmesine, düzenli iş sahibi olmak yerine sözleşmeli istihdama ve sendikalara yönelik tehditlere yol açmaktadır...

Paranın önünde engeller kalkmış ama bunun evrensel hukuk kuralı henüz oluşmamıştır, onun yaratmış olduğu kaos ortamı mülteci kavramının evrensel olarak oluşmasına, savaşların sıradanlaşmasına, hibrit savaşlarının amacının aslında şirketlerin enerji ve ham maddeye ulaşımını hızlandırırken, istikrasızlaştırılmış ülkeler yeni dünya düzenin olmazsa olmazdır, çünkü istikrarın olmadığı yerde emperyalizm istediği ortamı yaratır ve istediği biçimi verebilir… 

Ülkemiz öznelinde ulus devletin yaratmış olduğu toplum sözleşmesi artık kağıt üzerine kalmış bir leke konuma gelmiştir, ulusların toplum sözleşmesi uluslararası hukukun gölgesinde ve ona tabi konuma gelmiştir. Ulus istediği toplum sözleşmesini yazabilir ama hukuk artık uluslararası sözleşmenin vermiş olduğu emirlere tabidir… Liberal ekonominin zorlaması ile sosyal devlet ortadan kalkmış ve birey bazında tasarruf gibi birey geleceğini garantiye alma adına daha fazla kapı kulu olmaya ve köleleştirme sürecine girmiştir… 

Toplum sözleşmesinde toplumun yararından daha fazla bireyin / şirketlerin yararı öne çıkarılırken iktidar koltuğunda oturan bireyin istemleri hukuk kuralı haline getirilirken o bireyin de kapitali gerçek anlamda elinde tutan emperyalist güçlere tabi ve biat etmesi beklenmektedir… 

Hukuk, toplumu düzenlemek amaçlı kullanılan bir silaha dönüşürken, adalet denen kavram şirketlerin karına daha fazla kar getiren her türlü uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya sistemi tabandan yukarıya doğru örgütlenme yerine, yukarıdan aşağıya doğru standartlar oluşturularak ve buna uygun hukuk kuralları ile yeninden biçimlendirildiği bir süreci yaşamaktayız, fakat burada handikap hala şirketlerin çıkarını koruyan uluslararası bir hukuk kuralların henüz kağıt üzerine yazılmamış olmasıdır… 

İsmail Cem Özkan