10 Nisan 2022 Pazar

Cahiller akıl verir!

Cahiller akıl verir!

 

Tarihte cahillik ne zaman başlamıştır diye soru sorulmuş mudur bilemiyorum ama son yıllarda sürekli tekrarlanan bir konu haline geldi, “cahil doğulmaz ama cahil olunur” kavramı.

 

“Cahil olmak” kavramını doğrudan “eğitim” kavramı ile de bağlantılıdır, çünkü siyasi tercihlere/çıkara göre gerçekleri “ret etme” ve “yeniden yaratım” sürecidir.

 

Eğitim denilen kavramın içinde sisteme uygun insan yetiştirmek ve sistemin devamını sağlayacak kültürel birikim yaratarak “yeni insan”ın oluşumu vardır. Sistem ancak kendi ihtiyacını karşılayacak ve sistemin doğruluğuna inanmış bireyler olduğu sürece ayakta kalacaktır.

 

Eğitim, soru sormayı değil inanmayı teşvik eder...

 

İnanmak, cahilliğin temel kuralıdır, insan sorgulamadan gerçek diye inandığı şey cahillik belirtisidir, elbette burada kime göre, çünkü inanılan kitleselleşmişse o artık toplumun doğrusudur. Galileo idam edilmemek için bulduğu gerçeği ret ederek hayatını “cahillerin” hakim olduğu düzende korumuştur…

 

Cahillik iktidar olabilir, çünkü sistem kendi iktidarını oluşturmak için eğitir…

 

"Öğretmenleri cahil yetiştirin ki, cahil nesiller oluşsun".

 

Eğitim, sistemin ihtiyacına verecek şekilde oynanan bir sistematik düşünme ve algılama yöntemidir.

 

Sistem nasıl bir nesil istiyorsa, hangi ihtiyacına cevap verecek bir insan istiyorsa, ona göre değiştirilir ve mesleki bilgisi olan ama başka bir meziyeti olmayan bir bireyi ortaya çıkarır.

 

Eğitim, sabit değil, değişkendir. Dinamik bir yapısı olduğu içinde her döneme uygun tarihe bakış ve eğitim modeli var olur.

 

Eğitim bir anlamda asimilasyondur, var olan (atasından gelen) bilgileri siler, yerine yeni bilgiler yerleştirir. Eğitim, insanın hayallerini ellinden alır ve ütopyasını sistemin ütopyasına uygun hale getirir.

 

Bugünlerde çok moda söylem olan “Küresel eğitim” kavram yerel olanın küçümsenmesi veya ret edilmesini kuşaklara aktarılır ve üst kültürün altında yok olacağı peşinen kabul edilmesi için bireylerin algıları ile oynanır. Anadili yerini İngilizce alması için her türlü teşvik yapılır. Amerikan dizilerinin tüm ülkelerde çok ucuza sunulması, küresel ürünlerin hepsinin üstünde İngilizce yazıların yer alarak sunulması bu gizli asimilasyonun parçasıdır. Eğitmenlerin yerini tüketim ürünleri/ maddeleri almıştır.

 

Ulus devletinin mantığı içinde eğitilmiş eğitmenler resmi tarihe çok inanır ve onu ölesiye savunur, çünkü sonuçta sisteme uygun eğitilmiş bireylerdir...

 

Ülkenin bekası için…

 

Dışarından verilen direktifler, sistemin çıkarına uygunsa sorgulanamadan yerine getirilir, insanların denek olarak kullanılmasının pek önemli yoktur, önemli var olan bir sorunun ihtiyacını karşılayacak maddi girdi olsun. Gelişmekte olarak adlandırılan ülkelerin insanları zaman zaman gelişmiş ülkelerin / silahlı güçlerinin test alanı olmuştur. Teorilerin pratikteki deneme alanları teoriyi geliştiren ülkelerin topraklarından daha çok kendi kamuoyu tarafından az bilinen ülkelerde denenmiş olması tesadüfi değildir… Batıda “demokrasi” vardır, insan hakları gibi kavramlar ile iktidar ve sistemin hakimi olan şirketler göreceli olsa da sorgulanır ve karşı kampanyaların konusu olabilir… Verimliliğini düşünen devletler ve şirketler kendi kamuoyundan uzak ülkelerde her türlü deneyi ve testi rahatlıkla yapar, yeter ki gizli ve sorgulayacak her hangi bir kurum olmasın… Biyolojik/ kimyasal silah üreten laboratuarların ve test alanlarının üçüncü dünya ülkelerinde olması tesadüfi değildir. Üçüncü ülkelerde biyolojik silah üreten laboratuarlarda teknolojinin son hali bulunmaz, onlar ancak o biyolojik ürünün ortaya çıkaran daha gelişmiş laboratuarlarda kullanımı söz konusudur. Şirketler ve devletler üçüncü dünya ülkelerine eski teknolojiyi kullanımına izin verirken, kendileri daha gelişmiş ve daha güvenli olarak kabul edilen teknolojileri kullanmaya devam eder.

 

Yakın tarihimiz, iktidara verilmiş rüşvetlerin uluslararası medyada gündem olmasına rağmen bizde soruşturma konusu dahi olmaması, bu konuda bizi bu ülkeler içinde “çekici ülkeler” konusunda “öncelikli ülke” konumuna getirir…

 

"Süt tozunu öğrencilerine içireceksin" dendi, sorgulamadan içirdiler, çünkü Marshall Yardımı ile hibe edilmişti, hibe edilen "bizim iyiliğimiz için" verilmişti, emir yukarıdan gelmişti, dağıtılmıştı. Kimse demedi ki "yahu köylerimizde zaten doğal süt var, çocuklarımıza bu doğal olanı verelim"...

 

Bize teknoloji gelmedi, emperyalizm yardım paketi içinde saklanarak geldi. 

 

Sistem dağıt demişti, devletimizin bekası için dağıtılmıştı.

 

“Köy Enstitüleri” kavramı tarihimizde çok önemli bir yeri işgal eder, onlar sayesinde dünya edebiyatının klasikleri tercüme edilmiş, ulus devletinin ihtiyacı olan öğretim görmüş öğretmenler ile ulus fikri en ücra köşelere kadar ulaşacak bir ağ örülmesine olanak sunmuştur. Köy Enstitülerinde verilen "öğretim" ile devletin ihtiyacını karşılayan aydın öğretmenler yetiştirilmiştir.

 

Köy Enstitülerin konusu başka bir tartışma konusudur, o yüzden üsten geçtim. “Yatılı okullar” diye ayrı bir başlık açılıp tartışılması gereken bir dram ve trajedinin iç içe geçtiği tarihide içinde gizler...

 

Köy Enstitüleri, sonuç ve istenilen sistem açısından değerlendirildiğinde çok başarılıdır, fakat iktidarın zihniyetinin el değiştirilmesi ile ulus devleti kavramın yazılan öyküsü birden bize özgü bir rotaya oturtulacaktır. “Ulus devleti geri dönülmeyecek bir aşamaya gelmiştir ve bize bu öğretim bol gelmektedir, devletin vücuduna uygun yeniden bir eğitim politikası oluşturulmalıdır” diyenlerin iktidarı ile ulus devletini sosyal devlet kavramına çıkarmak isteyenlerin tasfiyesi ile karşılaşırız.

 

Öğretimin yerini eğitimin alması ile bireyler eğitim almadığı alanda "benim işim bu" diyerek bilgiçlik taslayanlar doğal karşılanır olmuş...

 

Belki baştan beri belki de zaman içinde bilgisi olmayan ama fikri olan insanlar topluluğuna dönüştük...

 

Bugün ülkemizin içinde yaşadığı tüm krizler, eğitilmiş bireylerin siyasetten yönetici olmalarından kaynaklanıyor...

 

O süt tozunu içmeyecektik, her şey o süt tozu ile başladı...

 

Sorunun temeli her ne kadar sistem ve onun ihtiyacını karşılayan uygulamalar da olsa sistem dışına düşmüş ve sistemin içinden yeni sistemin nüvesi olan işçi sınıfı ve onun örgütlü güçleri açısından olaylara bakarsak eğer, sorun daha da karmaşık kalıyor… Çünkü sistem tarafından eğitilmiş insan eğitimin yaratmış olduğu önyargılarını kırması çok zordur, onlar resmi tarihe gerçekten inanıyorlar ve resmi tarihin gerçeklerini “gerçek” kabul ediyorlar.

 

Elbette devletin resmi tarihi yanında diğer yapılarında kendisine özgü resmi tarihi söz konusudur, çünkü duruş noktası temsil ettiği sınıf adına hareket eden “örgüttün çıkarı”ndan bakarsanız, resmi tarihin karşısında başka resmi tarih oluşturursunuz, elbette gerçeklerden resmi tarih kadar “uzak” olunur…

 

Sosyalist bir insan işçi sınıfının çıkarını korur, o pencereden hayata bakar,  sermayenin değil...

 

Bugün kendisine sosyalistim, devrimciyim diyen bazı yapıların bakış açısına bakın, temel çelişki iktidar ve onun lideri gibi algılar ve ona karşı söz yetiştirme yarışı içinde olduğunu görürsünüz, fakat sorun birey değil, o bireyi oraya getirip ona o yetkiyi veren atmosfer ve ortam olduğunu düşünmez.

 

Yaşadığımız süreç bir tarihi kırılma noktasındadır, geçmişte var olan bir çok kavramın altı boşalmış ve yeni kavramlar ve algılar ile dolmuş olmasına rağmen, kavramların içeriğine dikkat edilmeden yapılan yorumların bir çoğu boşa düşmektedir.

 

Ezberletilmiş ve eğitimimizden kaynaklanan tarihi bilgileri sorgulamadan kabul edilerek yapılan her adım, bizi hedefimizden daha uzak noktaya atmaktadır…

 

Cahiller yukarıda da belirttiğim gibi eğitilmiş bireylerdir, onlar bize bilgi birikimlerini aktarmak yerine akıl vermeyi seçmektedir. Akıl verenlerin çok olduğu zamanda/ yerde amaca doğru hareket edecek birey kalmaz… Örgütsüz toplumsal hareketlerden büyük sonuçlar çıkaran teorisyenlerin bilgi kirliliği ile yarının iktidarı kurulmaz.

 

Karanlık gün geçtikçe arttı…

 

Zifiri karanlığı yaşıyoruz, gün dönecek umudu içinde doğuya bakıyoruz, ha doğdu ha doğacak...

 

İsmail Cem Özkan

6 Nisan 2022 Çarşamba

Resmi tarih gerçeğin ne kadarını yazar?

Resmi tarih gerçeğin ne kadarını yazar?

 

1.Dünya Savaşı sırasında Yunanistan kapitalist bir devlet miydi?

 

Bu sorunun yanıtı “hayır” ise bu durumda Yunanistan “emperyalist devlet” de olamaz.

 

Hani her sözde solcu "kurtuluş savaşı anti- emperyalist savaştı" diyor ya, peki biz hangi cephede emperyalist devletler ile çarpıştık kuruluş/kurtuluş aşamasında?

 

Kuruluş aşaması ne zaman başladı?

 

Resmi tarihimize göre; savaşın lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün kaleme aldığı Nutuk kitabını doğru olarak kabul edilir ve sorgulanmadan kabul edilen net bir tarih vardır. “1919 yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun'a çıktım” diye başlayan bir cümle… Bu ilk cümle resmi tarihimize göre kurtuluş savaşımızın başlangıcıdır.

 

Acaba öyle mi?

 

Biraz daha geri gidelim İstanbul işgal edildikten sonra, yeni bir devletin kuruluş kavramı kullanılmadan kurtuluş kavramı üzerinden bir örgütlenme söz konusudur...

 

Hiçbir şey birden başlamaz, bir kişi de bir ülkeyi kurtarmaz, kadro gereklidir, o kadroda zaten o döneme kadar ülkeyi yönetmiş bir siyasi partinin tabanında mevcuttur. İttihat ve Terakki partisi her ne kadar kendisini fesih etmiş olsa da teşkilatı varlığını korumaktadır… Teşkilat vardır, hala görev başında teşkilatın güvendiği ve yetenekli subaylar vardır… Sürgüne çıkmış liderlerinde ret edemeyeceği bir isim üzerinden elbette kurtuluş savaşı verilebilinir… Tarihte başarıya imza atmış ve kurtuluş için bir kök ve zemin olacak bir isim üzerinden ve çevresinden bu kurtuluş başlatılabilinir… İstanbul’da bu konuda değişik toplantılar olmuş, sevkiyat, yani lojistik, para, istihbarat gibi konular ele alınıp planları yapılarak Samsun’a izinli olarak bir çıkış söz konusudur…

 

Başlangıcın her zaman bir kökü vardır, birden filiz yeryüzüne çıkıp ağaç olacağım demez!

 

Yangında ilk yapılması gereken yapılır, cam kırılır ve balta çıkarılır. O balta İzmir’e çıkartma (15 Mayıs 1919) yapan Yunanistan’dır. Zayıftır, hiçbir konuda bağımsız değildir. Kral vardır ama sözde bir kraldır, tamamı ile Birleşik Krallık ( İngiltere)  bağlıdır. Gerek olduğunda ipi uzatılır, gerek olduğunda çekilecek durumdadır. Onların hayalleri vardır, Küçük Asya’ya açılmak, o rüyaların üzerine fazla emek ve para harcamadan gidilir ve hayallerinin peşi sıra kral sonu belli olan bir maceraya girer… Yunanistan bir kapitalist devlet değildir ve işgali doğal olarak sadece işgaldir, emperyalist duygular ve amaçlar ile İzmir’e adım atmadılar...

 

İzmir işgali İstanbul’da yenilmiş devletin kendisini fesih etmiş bir partinin tarafları arasında yeni bir kıvılcım yakmıştır. Kısa zamanda yer altında örgütlenmiş ve yeni bir devlet için ilk fikirler ortaya çıkmıştır. Eğer Osmanlı devletinin eski idarecilerinin bu hassas oldukları konulara dokunulmamış olsaydı, belki tarih başka türlü akacaktı, fakat Ermeni meselesi, açılmış davalar, arkasından Yunanistan’ın İzmir’e çıkarma yaparak işgal etmesi, var olan devletin askeri kanadının yer altı örgütlenmesine doğru kaymasına neden olacaktır.

 

Bugüne kadar tarihi yazanlar Yunanistan’ın bir kapitalist devlet gibi algılayıp, algılatmış... Geçmişe yönelik hikayeler anlatılır ama gerçeklerin üzerinden zıplanarak anlatılır bir çoğu. Örneğin İzmir yangınında olduğu gibi, yangın sanki kaçanlar tarafından yakılmış gibi anlatılır ama İzmir meydanındaki konağa bayrak çekildikten (9 Eylül 1922) bir süre sonra (13 Eylül 1922) İzmir yanar… Yunanistan’ın yenilgisinin temelinde yetersiz silah, istihbarat ve lojistik eksiliğidir. Onlara bu ihtiyaçları veren İngiltere’nin çıkarı ve stratejisi yeni kurulmakta olan devlet ile işbirliği üzerine oturunca, Yunanistan kaçınılmaz sonu yaşamıştır. Eğer Yunanistan güçlü olmaya devam etmiş olsaydı, Çerkez Ethem (Dipşov Ethem) düzenli ordu kurulması sürecinde Yunanistan’a sığınma talebi olacağı bir ortam olur muydu? Soruyu başka açıdan sorarsak eğer, Ankara iktidarı Çerkez Ethem’i rahat bir şekilde gözden çıkarabilir miydi? Çerkez Ethem yaşadıkları hala bir sır olarak kalmaya devam etmektedir.

 

Kısaca Yunanistan kapitalist devlet değildir…

 

“1.Dünya Savaşı sırasında Yunanistan kapitalist bir devlet miydi?” sorusunu sorup yanıt arayınca anlatılan tarih birden çöküyor... İzmir çıkarmasını yapan bir kapitalist devlet değil, doğal olarak emperyalist değil.

 

Tamam, emperyalist devletlerin kullandığı bir nesne diyelim, İngilizler desteğini çektiğin an yenilen bir devlet... Bu durumda sosyalist solun, hadi onun öncüsü Lenin’in anti emperyalist savaşımızı selamlıyorlardı ya, sanki ihtiyaca uygun kurulan bir cümle olarak çıplak olarak ortada kalıyor, Lenin devrimini korumak ve kurtarmak adına, güney sınırını güvenceye almak adına dönemin en güzel cümlesini kurmuş; “anti emperyalist kurtuluş savaşı” bir anlamda kendi devrimi ile paralellik kurmuş gibi ama olmadığını kendisi de çok iyi bilmektedir, siyaset öyle gerektirdiği için öyle bir cümle kurmaktadır. Emperyalist devletlerin güney sınırında olması elbette istenmeyecek bir şeydir. Devrim yapılmış ama devrimi yaşatacak kapitalist devletten sosyalist devlete geçiş için gerekli süreç henüz tamamlanmamıştır. Sınırların geçişken olması içte gerçekleşen değişime karşı büyük bir risk oluşturmaktadır… Devrimin liderleri Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de boğulmasına gerektiği kadar tepki verememelerinin altındaki en büyük neden ülke çıkarlarıdır…  Bunu elbette Atatürk’de çok iyi bilmektedir, istihbaratçı olmanın getirmiş olduğu bilgi birikimine sahiptir, stratejisini ve ülke içinde gücünü oturtacak süreci çok iyi planlayabilmekte ve stratejiler oluşturmaktadır. Oluşturmak istediği ülkenin çıkarına geldiği sürece katilleri bile yanında eksik etmez, önemli olan kendi liderliğine tam bağımlılık ve ülkeyi Rusya’da olduğu gibi “işçi devleti”ne dönüştürecek vizyonu olanları çevresine yaklaştırmadan yok etmek…

 

Osmanlı imparatorluğu kapitalist bir devlet değildi, sömürgeci bir devlet dağılmaktadır. Ulus devleti rüzgarı imparatorluğu dağıtmaktadır… Hatta son Müslüman olmayan milletlerden olan Millet-i Sadıka”  olan Ermenileri bile gözden çıkarmış, İstanbul ve İzmir haricinde tüm Anadolu ve kuzey Mezopotamya’dan köklerini kazıyarak “tehcir” kararı alarak çöllere sürmüştür…  Geride kalan birkaç Ermeni ise ya korkudan din değiştirmiş ya da kendisini saklamış ve olmakta olana nefer olarak katılmıştır… Atatürk imzasını yaratanın bir Ermeni olması tarih bilmeyenler için şaşırtıcıdır, aynı şekilde ırkçı parti MHP’nin logosu yapanında bir Ermeni olması gibi…

 

Sömürgeci devletten toprakları parçalanan yenilmiş devletin içinden ulusal bilince sahip olan kadroların elbette kendi ulus devleti savaşı vermesi kaçınılmazdı. Fransa’dan esen rüzgar “Misaki Milli” sınırını yaratacaktı. Meclis kararını İstanbul’daki son toplantıda (28 Ocak 1920) kayıta alıp Ankara’ya doğru göç yoluna çıkacaklardı… Osmanlı devleti, meclis kararı ile artık sözde kalacak, Ankara’da olan yapı devletin devamı olarak oluşacaktı… 

 

Her işgalci devlet emperyalist olmaz... Emperyalist devlet olmak için kapitalizmin gelişmiş ve kurulmuş olması gereklidir...

 

Yunanistan krallık devletiydi, kapitalizmin kırpıntısı dahi yoktu...

 

İşgal edenin arkasında İngiltere’nin olması onu emperyalist yapmaz, işgalci yapar...

 

Yunanistan, Makedonya şehri olan Selanik’i 9 Kasım 1912’de Osmanlı İmparatorluğu’ndan savaşmadan aldı. Makedonya bu şekilde Yunanistan işgali altına girmiş oldu. İşgalci bir devlettir, aynı şekilde İzmir’den başlayıp Küçük Asya’da alacağını düşündürülmüş olduğunu sonuca bakarak anlıyoruz, Küçük Asya bir Selanik değildir.  Direniş ile karşılaşmıştır, yerel olarak başlayan Kuvayi Milliye hareketi dağınık olduğu savaşında görevini düzenli orduya geçerek tamamlamıştır.

 

Kurtuluş savaşı kronolojik incelendiğinde savaş diplomasidedir ağırlıkla, cephede değildir... Diplomasi savaşında ise anti-kapitalist, anti-emperyalist savaş değil, var olan sınırları koruma mücadelesidir...

 

Emperyalist devletler anlaşmalardan istediklerini aldılar mı?

 

Aldılar…

 

Peki, İttihat Ve Terakki Partisi’nin içinden doğan yeniden oluşmuş o tarihte henüz adı konuşmamış partisi ve lider kadrosu aldı mı?

 

Evet, eksiklerine rağmen aldı sayıldı...

 

Kurtuluş savaşı destanın bir çok hikayesi yazılmıştır, yazılmaya da devam edecektir, devlet var olduğu sürece. Her rejim kendi resmi tarihini yazar, o yüzden tarih durağan bir şey değildir…

 

İsmail Cem Özkan


3 Nisan 2022 Pazar

Paylaşmak…

Paylaşmak…

 

Sosyal medyanın yaygınlaşması ile birlikte ölen bir arkadaşımız, uzaktan dostumuz, yazar, çizer falan filan ile birlikte fotoğraf paylaşılıyor, belki sosyal bir itibar getirdiği içindir... “Bakın çevremde ne değerli bir insan vardı!” demek için, belki ben de o aydınların arasında bir aydınım, fark etmemiş olsanız da!” ne amaçla paylaşıldığının artık pek önemi yok, moda oldu, moda olan bir şeyi yapmanın da mantığı yok, popüler kültür her şeyi tükettiği gibi, o anlık paylaşımla geçmişte tüketilir.

 

Ölen hepsi badem gözlü bu konuda sıkıntı yok, iktidara gelmediği sürece iyidir, tecavüz, uyuşturucu satıcısı filan işleri olmadığı sürece iyidir.

 

Ölümsüzdür sözü en fazla bir kaç sene gider, sonra kimse anımsamaz, zaten anımsansaydı insanlık tarihi ölenleri anma günü olarak giderdi...

 

Demek ki kişiler değil, kişilerin ileriye ne taşıdıkları önemli, ileriye ne bıraktıkları önemli olduğu için bazı yazarlar, çizerler önemlidir. Her yazar, her çizer önemsizdir demiyorum, çoğu önemsizdir diyorum. O halde her ölen badem gözlü bu konuda sıkıntı yok ama her tanıdığı tarihe iz bırakmış gibi algılamak ve algılatmak için uğraş niye?

 

Güzel yaşamış, kendi doğrularını yaşamış, ama onun doğruları bana doğru gelmez, onun yaşamı bana ahlaki gelmez, o tercihi yapmanın da bir anlamı yok!

 

Tarih kimin nasıl yaşadığı ile ilgilenmiyor, ileri kuşaklara ne bıraktıkları ile ilgileniyor...

 

Bırakın artık ölen kişinin arkasından aşırı güzellemeleri, vicdanınızı rahatlatıp, yokluğuna alışmak için yakılan ağıttır.

 

Ağıtlar, acılar kişiseldir, kitleselleştirmenin anlamı yok...

 

Evet, bazı insanlar şanslıdır, iz bırakanlar ile aynı havayı soluduğu için, o şansını kendisine ne kattığı ile ilgilensin, fotoğraf karesinde bir anlık bir ölümsüz an kişilere bir şey katmaaaaaz, katmayan anıların da değerli olmasının bir anlamı yok...

 

“Ahh!”, “uff”!, “neden şimdi, çok erken” gibi kavramları kurmadan önce toprağa karışmayı bekleyenin ne acılar çektiğini bir düşünün, hayat devamlılık üzerine ve birikimlerin taşınması üzerine kuruludur, önemli olan ondan sana kalan ne varsa ileriye taşıyabiliyor musun?

 

İlerisi hep güzel olacak derler de hep güzel olmaz, çünkü taşınan şeyler hep güzel şeyler değildir. Bakın tarihe sizin kahramanlarınızın hemen hemen çoğu katildir ama badem gözlüdür... Nasıl anlatabildin mi?

 

Ezilenlerin kahramanları ise hep onurlu rüzgara karşı durabilmiş, nerede durduğunu bilenlerdir...

 

Bugün onurlu, iktidardan yana olmamış, nemalanmamış, onlara el açmamış, meclise girip halkın parası ile saç ektirmemiş, ceylan koltuğuna oturup liderinin dediğinde el kaldır, dediğinde meclis dışında beklemiş bir rakam olmamış biri mi diye bakın yeterli...

 

Kısaca her onurlu diye gördükleriniz aslında onurlu değil, para için eğilip bükülmüş belediye başkanına, milletvekiline, danışmanlık yapmış, ondan gelen para ile ayakta durmaya çalışmış biride olabilir, sonuçta bireysel kurtuluş değil mi, bireysel kurtulmuş “toplumu kurtarmak” isteyen...

 

Her ölen badem gözlüdür ama onurlu değildir...

 

Onurlu olanlar bir parmağın sayısı kadardır ama onu da ancak tarih yazacak...

 

İsmail Cem Özkan

 

26 Mart 2022 Cumartesi

Perde arası…

Perde arası…

 

Çocuktum, köyde yaşam gaz lambası ve çıra arasında bir zaman çizelgesi gibiydi. Bizim için gün kararınca havayı aydınlatan ay ışığı ve gaz lambasıdır. Fakirlik vardı. Gaz da öyle kolay kolay ha deyince alınan bir şey değildi. Hafta bir gidilen kasabadaki pazar bizim için bulunmaz nimetti. “Köyden indim şehre” derler ama biz köyden inince kasabaya sonu başı olmayan insan kalabalığına geldiğimizi düşünürdük… Köyde yaşam hiç değişmez, zaman durmuş gibi gelirdi, hele mevsim bir de kışsa, kasabaya gidişlerde olmazdı. Kar izin verdiği zaman, kardelenler kardan başını çıkardığı an “seyahat etme özgürlüğüne” kavuşmuş gibi sevinirdik.

 

Fırtınada, yağmurda, güneşte, ayazda yollarda olmak demek zamanın hareket ettiğini anlamak anlamına gelirdi. Zaman akardı, köyde yaşayanlar için zamanın akışı ölümler ve doğumlar demekti. Köyde biri ölünce hepimizin kara kaderi önümüze serilir, bilinçli bilinçsiz zamanın akışına hayıflanırdık. Eskiden bugün ki gibi yaşlı insanlar yoktu, 35’ine gelen çok yaşlı sayılır, saçından ak, alnından çizgi eksik olmazdı. Tendeki ayaz yanığı gerçek ten rengini yok etmişti…

 

Köyde olanlar için damın üstüne çıkıp geceleri gökyüzüne bakmak kadar büyük bir zevk yoktur. Gök hareket eder, bulutların hızına gözümüzü alıştırdığımızda arkasında olan yıldızlara dalardık…

 

Bir yanar bir söner, sanki dünyada yaşayanlara göz kırpar dururlardı…

 

Zaman, uzakta yanan bir ışık gibidir.

 

Bizim için ışık, zaman demektir… Bizim için o ışık, uzaktaki yaşamı temsil ederdi. Bilmezdik o zamanlar o ışıkların kaynağı çoktan öldüğünü, meğer biz tarihe bakarmışız…

 

Ölmüş olanın ışığı bize oyun gibi gelirdi…

 

Işıklar içinde bir yol çizerdik, büyük ayı, tavşan… Uydururduk uzak diyarları ama hiç birimiz bilmezdik, askerden dönenlerin anlattığı hikayeler dışında, bizim için uzak yoktu, uzak kasabanın içinde kaybolmak anlamına gelirdi…

 

Pınar Çekirge’nin kitaplarını okurken hep akıma köy yaşamım ve yıldızlar gelir. Yanıp sönen ışık demetleri…

 

Sonsuzluk içinde ışığın hareketi…

 

Kelimeler içinde yaşayanlar meğer çoktan ölmüşler, onlardan Pınar’a kalan hayran veren anıları.

 

Pınar Çekirge, her sanatçıya aslında hayrandır, yeri doldurulamayacak büyük sanatçılar. Sahne tozuna bulanmış, “rolün büyüğü küçüğü olmaz” diyenlerdir… Her yazı bitiminde aslında öldüğü ile gerçeği ile karşılaşırız, meğer o anlatılan yıldız yılar önce ölmüş, ışığı bugün bize yanıp sönen ışık olarak gelmesidir…

 

Biz, damda değiliz Pınar’ın satırları arasında, sahnenin önünde bulunan kırmızı koltuktayız. Yani seyirci koltuğu. Pınar, küçük yaşlardan itibaren annesinin babasının elini tutarak gitmeye başlamış tiyatroya, hala gidiyor, şimdilerde elini tutan var mıdır bilemiyorum ama onun eli kalem tutuyor, durmadan not alıyor, hayranlıkla izlediği oyuncu hakkında…

 

Kitabı okurken bazı kelimelere takılıyorum; “rolün büyüğü küçüğü olmaz”! Bana göre olur, elbette olur ki rol dağılımı yapılırken ona göre de emek ücreti belirlenir, küçük rolde olanlara düşük ücret, büyük rolde olanlara hatırı olan bir ücret… Kısaca rolün büyüğü ve küçüklüğünü belirleyen ücrettir. Seyirci için, o ayrımın pek önemi yok diyemem, onlar içinde önemlidir. Popüler olanın rolü ile popüler olmayanın rolü denk değildir. Seyircinin bir bölümü oyunu izlemeye değil, popüler olanı oyuncuyu görmeye ve sahnede her boyutu ile ona hayran hayran bakmaya gider, izlemez, sadece kafasındaki şablona uygun hareketler bekler… Sinemadan, dizilerden, ekranda olan yarışma programlarından… popüler olan bir oyuncu sahnede rol alıyorsa, onun gişesi sorun oluşturmaz, aksine bereket oluşturur. Kim için, elbette tiyatro sahibi için…

 

Eskiden tiyatroların (özel olan) sahibi tiyatrocular arasından çıkardı. Şimdi ise tiyatroların sahipleri, sahibi olmazsa da büyük sponsoru iş adamlarımdan ve şirketlerden oluşmaya başlaması bir dönüşümü işaret eder, çünkü tiyatro aynı zamanda vergiden düşülen, reklam getirisi olan bir popüler kültürün “sanat” halinin yansımasıdır…

 

Tiyatrocu olan bir tiyatro sahibi, tiyatro oyununda kendisini genelde yan rollerde konumlandırır, çünkü sahip olanın sahneden olan görevi dışında başka görevi vardır. Gişe ile ilgilenmek, oyuncuların ve sahne giderlerinin karşılanması… Her birey her şey ile ilgilenmez, ilgilenmeye kalkarsa da zaten yetişemez, verimli olamaz, o yüzden tiyatroda olduğu gibi hayat içindeki roller ve görevlerde önceden belirlenmeli ve ona göre davranılmalıdır.

 

Bir oyuncu için gişenin pek önemi yoktur, gelen ve gidenden bilgisi olmaz ama fikri olur… Çünkü gelirler ve giderler işletene ait bilgilerdir ve o bilgilerin oyunculara yansıtması sadece zarar durumunda olur… Kısaca tiyatro özel işletmeler olunca sorunların önemli bölümü ekonomiktir, en düşük maliyet ile en üst verimi elde etmeyi hesaplar ve oyunlarını da, sahne, kostüm, dekor vb tiyatronun vazgeçilmezleri de ona göre planlanır, en pratik, en taşınır, en az masrafı olandır… Oyuncuların bir bölümü sahneyi düzenler, bir ortaklaşma vardır, fakat şehir ve devlet tiyatrolarında öyle değildir, çünkü oralarda işler daha farklı ilişkiler ağı içinde oluşur.

 

Parayı verenin “kültür politikası”na uygun oyunlar sahneye konur. Zamanı gelir ete süte dokunmayan, ne bugünü, ne yarını eleştiren, geçmişe duyulan özlemlerin bol bol sergilendiği ya da tiyatro tarihinde klasik olmuş, binlerce defa sahneye konmuş, oyuncu ve yönetmen değiştirilerek yeniden yorumlanarak (gerek olursa bazı bölümleri çıkarılarak) sahneye konulması seçilir. Ne kadar apolitik oyun sahneye konuluyorsa, o dönemde/ zaman diliminde baskı o kadar şiddetlidir, sansür kılıcı herkesin başının üzerindedir…  Sansürün olduğu yerde sahneden güncele dair söylemler azalır, risklidir, çünkü işten atılma riski daha önce işten atılanların başından geçenler her oyuncunun gözü önünde olmuştur…

 

Ekmek söz konusu olunca demokrasi, özgürlük gibi kavramlar çalıştığın yerde değil de özel hayat içinde olur ama sahnede üstü örtülü olarak dolaylı anlatımların içinde satır aralarında gizli bir şekilde yerini alır…

 

Pınar Çekirge’nin son kitabı “Perde Akası” elime geçtiğinden bu yana masamın bir yanında durdu, çünkü daha önce bana hediye edilmiş kitapları okuyordum, onlar hakkında da yazılar yazacağım elbette, gerçi bir çok köşe yazım içinde onlardan alıntılar yaptım, fakat kitabın geneli üzerine düşüncemi yazacağım.

 

Okunan her satırın arkasında notlar kalıyor, notlar bazen bir yazıya dönüşüyor, bazen bir sohbet içinde cümleye…

 

Pınar Çekirge çok şanslı, çünkü köşeye yazdığı yazıları kitap haline geliyor ve okuyucusuna ulaşıyor, geleceğe bırakılan notlardır. Unutulan, unutturulan, ışığı yanıp sönerken bize göz kırpanların uzaktan gelen bir selamlamasıdır. Pınar, kendi penceresinden ya da damından göğe bakarak yazıyor, elbette adını andığı oyuncular hakkında geniş bir bilgi vermiyor, sadece Pınar’a yansıyanı okuyoruz, okurken bazen bende diyorum, bazen tanımıyorum, demek böyle biri de varmış… İyi ki yazmış, not almış, onun sayesinde gökyüzünde yaşayan yıldızlardan haberim oluyor…

 

Şimdi diyeceksiniz ki Pınar’ın neden sadece ön ismini yazıyorsun, açıklayayım; o benim kırk yıllık olmasa da kahvesini içtiğimden dolayı olsa kırk yoldan fazla arkadaşım olarak kalacak, o yüzden senede bir buluşup, o kırk yılı uzatıyoruz!.. Kitapta beni rahatsız eden tek şey var, yazdığı yazıların tarihi yok, keşke olsaydı, çünkü zamanlardan bahsederken boşlukta kalıyor, okurken bana hak vereceksiniz, çünkü anlattığı oyuncu “on yıl önce hayata gözlerini yumdu” derken o “on yıl” neye göre hesaplanacak? Bu arada kitap tek Pınar Çekirge’nin yazılarından oluşmuyor, her ne kadar yazar Pınar Çekirge olsa da, o çok sevdiği dostlarını da kitaba dahil etmiş, onlardan bölümler alarak kitabını daha da zenginleştirmiş…

 

Büyük olasılıkla yakında yeni bir kitabı gelecek, o yüzden yazıyı fazla uzatmadan burada noktalayayım. İyi ki Pınar’ı tanımışım, tanımasaydım belki bu kitabı alıp okumayacaktım, çünkü o kadar çok kitap yayınlanıyor ki, bir çok değerli eseri gözümüzün önünde olsa da okuyamadan geçiyoruz… 

 

Tarih bize hala göz kırpıyor, o ışıkların farkına Pınar gibi dostlarımızın yazdığı kitaplar sayesinde öğreniyoruz. İyi ki yazmış…

 

İsmail Cem Özkan

 

Pınar Çekirge

Perde Arası

Kanon Yayınları, Şubat 2022

ISBN: 978 -605- 70879-8-0


23 Mart 2022 Çarşamba

Faşizm derken…

Faşizm derken…

 

Medeniyet dünyada eşit zamanda ve ortamda gelişim göstermemiştir. Devlet kavramı medeniyet ile ortaya çıkmış ve çıkarların sınırlarını ve güç alanlarını belirlemiştir… Devlet hakim gücün çıkarını koruyan bir mekanizmadır.

 

Tarih yazıcıları çatışmalar ve kazananların üzerine kurgulanmış ve insanlık birikimine notlar bırakmıştır. Tarih, güçlülerin gözü ile güçsüzlerin yenilgilerinin alayları ile doludur, güçlüler için destanlar yazılırken, yenilmiş, ezilmiş, mazlumlar ise sözlü tarihte türkülerde, söylencelerde yerini almıştır, çoğu da unutulup gitmiştir…

 

Medeniyet dünyada eşit ve aynı zamanda gelişmediği içinde başlangıçta savaş teknolojisini geliştiren toplumlar önce yakın çevrelerinde, zaman içinde göreceli olarak dünya hakimi olmuş, ellerinde olan teknolojiyi geçen başka bir teknoloji bulunana kadar iktidarlarını korumuşlar. Elbette sadece teknoloji değil, onu kullanacak insan gücü. Hükmettikleri topraklarda kontrolü yapacak savaşçılarını besleyebildiği sürece güçlerini korumuşlardır, savaşçısını beslemeyecek kadar zayıf düştüklerinde elbette zayıflığın yarattığı boşluk hemen başka bir güç tarafından doldurulacaktır.

 

Tarih bir anlamda güçlülerin çöplüğüdür.

 

Tarih, güçlü olanların istilaları ve yok ettikleri, önüne katıp sürdükleri halkların hikayeleri ile doludur.

 

Bizim tarihimiz Anadolu, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerinin çatışması üzerine bereketli topraklar üzerinde gelişmiştir. Zaten medeniyet öncelikle bereketli topraklar üzerinde oluşur ve yayılır…

 

Uzak Asya’da medeniyet Çin ve Hindistan arasındaki çatışmalar ile gelişmiş ise de bugün hakim olan ve bizim de içinde olduğumuz öğretilerde, anlayışta uzak Asya’daki, Afrika’daki ve elbette ki Amerika kıtasındaki tarih yoktur, onun yerini alan sömürge anlayışından bize miras kalan ve emperyalist anlayışa uygun olarak biçimlenmiş anlayış ve düşünce yapısı içindeki medeniyet mevcuttur.

 

Bize eğitim aracılığı ile verilen doğrular, tarihi bilgiler tamamı ile batının hakim olan emperyalist düşünce yapısının şablonlarına uygundur. Onların oluşturmuş olduğu kalıplar ve düşünce ve de yaşam biçimini istemsiz olarak kabul etmiş ve onların oluşturmuş olduğu ortamda yaşamaya zorlanmış bireyleriz. Onların düşünce biçimini kabul eden ve tüketen bireyler elbette o düşünce biçimi ve yöntemi dışındaki tüm yeni olanlara kapalı ve diğer düşünce biçimlerine karşı saldırgan ya da küçümseyerek bakandır…

 

Hakim olan diğerlerini ötekileştirir ve kendi yaşam kalitesini ve düzenini bozacak düşman olarak görür. Aynı bayrak altında yaşayan vatandaşların hakimi ve ötekinin olması gibi medeniyetlerin eşitsiz gelişimi de bu öteki kavramını geliştirmiştir…

 

Öteki, sömürülen, ihtiyacı karşılayan, yer altı ve üstü zenginliklerini emperyalistlerin paylaşımına açan ve kendi toprakları üzerinde emperyalist kavgada kimse güçlü olan onun yanında saf tutan olarak algılanır. Onlar farklı medeniyet ve “gelişmekte olan” denilen aslında “geri bıraktırılan” medeniyetin bir parçası olarak kabul edilmez, çünkü ötekinin ne söz, ne de yaşama hakkı vardır, onlar sadece emperyalistlerin ihtiyaç duyulanı karşılayandır…  

 

Faşizm kavramı kapitalist sistemin bir ürünüdür.

 

Faşizm ancak emperyalist bölüşüm için oluşturulan ortamın yan ürünü olarak ortaya çıkar ve tamamı ile savaş üzerine kendisini konumlandırır. Kapitalist sistemin geliştirmiş olduğu tüm “demokrasi” kazanımların yok sayılıp otokrasi bir yönetimin oluşturulması ve öteki olarak kabul edilen yurtiçi ve dışı düşmanları yok edip homojen devlet kurmayı hedefleyen bir düşünce ve yaşam biçimidir… Faşist rejimlerde söz, yetki, karar tek liderindir, diğerleri onun istemlerini yerine getirmek ile yükümlüdür. Faşizmde güçlü muhalefet kavramı yoktur, var olanlar zor ile hiçbir kurala uymadan yok edilebilinir, muhalefetin tek hakkı vardır, oda ezilme hakkı!

 

Faşizm, feodal sistemde olmaz, çünkü zaten ülkenin tek lideri vardır, o da tanrının yeryüzündeki gölgesidir. Sınırsız gibi gözüken hakları vardır ama onun gücünü sınırlayan elbette bir kast sistemi mevcuttur ve bu da ağır mücadeleler ile elde edilmiş kan ile yazılmış bir tarihin kazanımıdır.

 

Feodal düzende öteki olarak kabul edeceği bir ulusu yoktur, çünkü ulus kavramı kapitalist sistemin bir kavramı olarak ortaya çıkmış ve sermaye oluşturmak için oluşturulmuş ırkçı bir kavramının üstüne geçirilmiş söylemidir…

 

Irkçı söylem açık ve net olarak kendisini ifade etmeye başladığı an faşizm kavramı ortaya çıkar. Ulus, kapitalist sistemin için başlangıçta olmazsa olmazıdır, çünkü ulus devletin sermaye birikimi ancak belirli coğrafyada devlet eli ile desteklenen ve korunan sermayenin güçlenmesi için var olmak zorundadır. İnsanlara özgürlük, demokrasi gibi kavramlar içinde yeni dünya düzeninde maaş alan ama köle olduklarını kabul etmeyen özgür bireylerleri bir arada tutacağı bir kavramlar birliği olarak ortaya çıkar ve bireyin hakkı sözde yasalar ile korunur ama sermayenin çıkarı o hakları gerek gördüğünde genişletir ve gerek gördüğünde yok sayar, çünkü ulus devletin varlık sebebi sermaye biriktirmek, sermayesini korumak, sermayesini büyütmektir…

 

Kapitalist sistem her yerde aynı düzlemde ve eşit şartlarda ortaya çıkmadı.

 

Sanayileşme ve sanayinin ortaya çıkardığı sermaye ve sermayeye sahip olan kesimin çıkarları kapitalist sitemin nüvelerini oluştururken, feodal sistem ve onun yaratmış olduğu tüm birikimler yeni ve oluşmakta olan sisteme uygun parçalanmakta ve parçalanırken, değişime uğrayıp, yeni düzene uygun konumlanması ve kavramlarının değişimidir…

 

Kısaca feodal sistemde faşizm kavramı yoktur, olamaz…

 

Osmanlı devleti ölürken bile kapitalist değildi, kendisine özgü bir gelişim izliyordu tarih çizgisinde. Teknoloji üretemeyen, sömüren ama kendisini geliştirmeyen, borçlanan ama üretmeyen, kulları olan ama devletine teknolojik katkısı olmayan bireyler topluluğudur.

 

Devletin hakimi olan aile, dipten gelen Fransız rüzgarı ile sarsılan bir koltukta oturmaktadır…

 

Abdülhamit en uzun süre koltuğunda oturdu ama kullarına özgürlük yerine korku, sevgi yerine nefret tohumu ekip, kendisine bağlı alaylar oluşturmuş olmasına rağmen, sürgüne gidecek ortamı da kendisi yaratmıştır. Kullarına vereceği özgürlük onun düşünce yapısı ve korkularını ortadan kaldırmadı, aksine besledi, çünkü o da batıdan gelen bir eğitimden yetişmişti. Güvensizdi, tüketiciydi. Üretmeden, geliştirmeden ülkesini düzlüğe çıkaracağını umduğu “kullarının iyiliğini” düşünen bir siyasi anlayış geliştirdi, “iyilik” eğitilmiş kullarını isyan ettirdi.

 

İstibdat dipten gelen dalganın yönünü değiştiremedi, tarih akması gerektiği gibi aktı, batının ötekisi, onların deyimi ile “hasta adamı” Osmanlı son nefesini vereceği günle doğru hızlı bir şekilde sürükleniyordu. Yine batıda yetişmiş kadrolar tarafından padişah sürgüne gönderilirken, onun yerine özgürlük getireceğiz diyenler daha fazla baskıyı, daha fazla emperyalist devletlerin isteklerini taviz vererek koltukta kalmaya çalıştı.

 

Koltuk bir kere hareket etmişti, üzerinde oturanın artık unvanın bir önemi yoktu, sona doğru uçurumdan aşağıya bırakılmıştı, liderler bir çalı parçasına tutunarak düşmeyi engellemeye çalışmıştı ama düşme hızını değiştirmedi ama düştüğü zeminin yerini değiştirdi küçük bir kayma şeklinde…

 

İstibdat, feodal düzenin kullandığı bir yöntemdi, ona faşizm denilemez, çünkü üretim ilişkisi kapitalist olmadığı gibi feodal olarak da tanımlanamıyor, kendisine özgü bir gelişime tabiydi.

 

Evet, imparatorluk tarihi içinde işlenen tüm suçlar, tarih önünde yargılanmadı, yüzleşilemedi, o yüzden oradan kalan suç mirası bugün Osmanlı’nın devamı olarak cumhuriyetimizin en zayıf noktasını oluşturmaya devam ediyor…

 

Çanakkale savaşından sonra Rusya’da oluşan sosyalist sistem kuruluşunda “yeni ekonomi programı”   kapitalistleşme programından başka bir şey değildir, çünkü sosyalist sistem kapitalist sistem üzerinden oluşacak ve gelişecektir. Sanayileşmek için büyük bir mücadele verilmiş ama tarih onları beklemeden akmaya ve yeni paylaşım savaşında ortamını hazırlıyordu.

 

1 dünya savaşından yenilgi ve umduğunu bulamayan İtalya’da faşizm iktidar koltuğuna otururken Türkiye ve Rusya’da kapitalizmin eşitsiz gelişimden kurtulmak için alt yapısına devlet eli ile yatırım yapıyordu.

 

Sanayileşmek, üretmek…

 

Sanayileşmek, feodal düzenden kapitalist sisteme geç kalmış toplumların önündeki en büyük hedefti, yeni iktidar koltuğuna oturmuş, devlet yapısını ve sistemini değiştiren her iki devlettin liderleri de bunun farkındaydılar.

 

Liderlerin siyasi tercihleri de eşitsizlik yaratmıştı… Biri kapitalist sistemi kabul etmiş, öteki ise sosyalist.

 

Faşizmin düşmanı elbette kapitalist sistem değildi, kapitalist sistemin içinden doğan sosyalizmdi. Bunu dönemin tüm liderleri biliyordu, yeni bir dünya kurulmuştu, o dünyada devletler kendi konumlarını belirliyordu…

 

Sömürgeciliğin yerini emperyalizm almıştı, daha saldırgan, daha acımasız, teknolojik gücüde arkasına alan emperyalist devletler dünyayı yağmalıyorlardı. “Tüm dünyanın zenginliği kendi sermayem için” sloganı belirlenmişti. Ulus devleti içinde sıkışan sermaye birikimi yapmış şirketler kendi bunalımlarını savaş ortamın yaratacağı olanaklardan faydalanıp çıkmak ve büyümek istiyorlardı. Bir anlamda ulus devletini aşan ama korunan, kollanan yeni bir devlet anlayışı ortaya çıkmıştı. Güçlü emperyalist devlet kendi sermayesini küreselleşme yolundaki engelleri ortadan kaldıracak yeni alanlar açacaktı. Emperyalist devletler arasında ki rekabet elbette savaş için ortam yaratacaktı.

 

Ulus devleti içinde gelişen sermeye küreselleşemek ve emperyalist olanaklardan yararlanmak istiyordu. O istemleri için de çok beklemelerine gerek olmadı, 1. dünya savaşının eksik kalmış hesaplaşması Sovyetlerin oluşumunun getirmiş olduğu korku ile birlikte en kısa zamanda sıcak savaşa dönecekti. Döndü de!

 

Alman faşizmini sadece Alman sermayesi desteklememişti, tarih sahnesine sonradan çıkan Amerika merkezli bir çok küresel şirketlerde olanaklarını Hitler’in ihtiyacına uygun olarak lojistik, maddi, teknolojik destek veriyorlardı…

 

Hitler kapitalist sitemin ihtiyacına cevap verecek bir savaş stratejisini izleyecekti.

 

Yakın tarihimizin en kanlı sürecini faşist liderlerin hakim olduğu devletler ve onarlın oluşturmuş olduğu ateş çemberi içinde olacaktı…

 

İkinci dünya savaşının sonunda Japonya, İtalya, Almanya tarihin en büyük can kaybının sorumlusu olarak hesap vermeden tarihin karanlık dehlizlerinde yerini aldı…

 

Faşizm bugün yeniden dünyanın gündemine gelmiş konumda…

 

Yeni sloganlar yeni semboller ile faşizm kapitalist sistemin içinde büyümekte, ona karşın bugün ne yazık ki sol yeteri kadar güçlü olmadığı için gelişmeleri sadece teoride tartışan konuma gelmiştir…

 

Sosyal demokrasi tarihi rolüne yeniden dönmüş ve faşizmin gelişimi için her türlü yasal ve siyasi olarak ortam hazırlamaktadır…

 

Faşizm üzerine bugüne kadar çok şey yazılmış, teoride bir çok adımı tartışılmış, analiz edilmiş. Aslında faşizm üzerine bilmediğimiz ve karanlıkta kalan çok şey yok. Biz tarihin yeniden kırılması sürecindeyiz, yeni dünya ve yeni paylaşımın içindeyiz. Yıkılmış ulus devlet yerini alacak yeni bir devlet anlayışı oluşurken, yeni devlet oluşumu sermaye için gereklidir, sermaye koruma ve şemsiye olmadan kendisini güvende ve istikrar içinde olmayacağını düşünür, o yüzden sermaye için serbest piyasa konusu sadece sözde kalan bir şey olarak kalacaktır… Küresel şirketlerin çıkarına uygun devletler oluşacaktır, ulus devlet kürselleşmenin önündeki en büyük engel konumuna gelmiştir, liberal politikalar ulus devletini çökertmiş ama yerine yeni devlet oluşturamamıştır. Yeni devlet acımasız şekilde ulus devlet ile yüzleşmesi anlamına gelir ama  buna haklar henüz hazır değildir.

 

Ukrayna işgali ve beklenenin üzerinde bir direniş ya da Rus ordusunun abartılmış gücünün aslında sadece balon olduğu gerçeği ile karşılaştık. Rusya sözde faşizm ile mücadele için ülkeyi işgal ederken, emperyalist devletler bu savaştan önemli çıkarımlar yaptığı ve dersler çıkardığını görüyoruz… sol, teoride tartışmalara katılırken, hayatın içinde sadece izleyici konumuna düşmüş durumda, anti emperyalist ve savaş karşıtı protestolara katılırken siyaset içinde henüz belirleyici olacak kadar kitleselleşememiştir…

 

Her kırılma aslında bir ok olanak yaratır, Rus devrimi ve sosyalist değişim birinci dünya savaşının kırılma noktasında gerçekleşmiştir. Sübjektif koşullar her zaman vardır, önemli olan somut değişimi gerçekleştirecek örgütlü yapının olmasıdır… Solun önündeki en büyük görev; örgütlenmek ve fırsatını bulduğu an iktidarı sermayenin elinden alıp halka sunmaktır…

 

Kavramlar o kadar çok oynanıyor ki, bugün kimin ne konuştuğunu anlamak için kavramların altında ne anlatmak istediğine bakmak zorunda kalıyoruz, çoğu insan tarihi bilmeden sadece kafa karışıklı yaratan yorumlar ve kendi doğrularını dayatıyor… Zaten yetersiz bilgi ile bir çok şeyi anlamaya çalışırken, bir de içimizde kavramları yanlış kullananlar yüzünden ortak bir bakış açısı oluşturamıyoruz.

 

Bu yazının amacı faşizm kavramını feodal döneme uyarlayıp, tarihi kendisine göre yazmaya çalışanlara bir not olarak sunmaktı, fakat faşizm diye başlayan süreç en yazık ki devam ediyor ve bugüne de uzanmak zorunda kaldım. Uzun yazıdan dolayı kusura bakmayın, umarım sabır ile okunur yazı… 

 

İsmail Cem Özkan

 

19 Mart 2022 Cumartesi

Reklamlarda tarih işlenir…

Reklamlarda tarih işlenir…

 

Çanakkale savaşı bir sanal yanılsama olarak reklamlarda sunuluyor...

 

Zafer olarak kabul edilen çatışmalar olduğu dönemde ülkenin adı Osmanlı Devleti, genelkurmay başkanı bir Alman / Osmanlı vatandaşı yani çift kimlik taşıyan vatandaş (Friedrich (Fritz) Bronsart von Schellendorf (1864 – 1950), meclisi İstanbul’da...

 

Osmanlı devleti çok kültürlü, çok dilli ve coğrafyası geniş bir ülke. Henüz ortada ne cumhuriyet, ne de Mîsâk-ı Millî gibi kavramlar var...

 

Osmanlı İngiliz cephe savaşında İngilizlerin kısa yoldan savaşı sonlandırıp; Osmanlıyı erkenden parçalara ayırıp, Rus, Fransız, İtalyan emperyalist devletler arasında paylaşımı...

 

Savaşın ruhunda var; paylaşım...

 

İngiliz dediğime bakmayın siz, o da Birleşik Krallık... İçinde Avustralya'dan, Yeni Zelanda, Hindistan’dan, İrlanda’ya... Birleşik krallık, Osmanlı devleti gibi içinde değişik halkları barındıran devlet yapısını var. Bugün Büyük Britanya denilen sınırlar içinde de halen halklar var...

 

Savaşta karşılıklı emperyalist devletler...

 

İngiliz emperyalizmi, Osmanlı emperyalist diyeceğim de ne sanayisi var, ne de öyle bir anlayışa sahip, gitmiş Yemen’e askerini kurban vermek dışında oradan ne kültür, ne zenginlik alıp gelmiş ülkemize. Bugün Yemen’den biz sadece türkü sözü kalmış, acı kalmış, hasretlik kalmış ama başka bir birikim yok... Ha diyeceksiniz ki kahve kahve! Yemende kavrulan kahvenin kokusu gelmiş ülkemize... Hadi emperyalist demeyelim de sömürge diyelim, değişen ne olur bilemedim!

 

Kısaca Çanakkale zaferi denilen kavram sadece Türklere ait bir kavram değildir, yenilgi de sadece İngilizlere ait bir kavram olmadığı gibi...

 

Çanakkale'nin en büyük nimeti Rus devrimidir…

 

Eğer İngilizler geçmiş olsaydı son Rus Çarı II-Nikolay bugün bir kahraman olarak anılmaya devam edilirdi...

 

Çanakkale savaşını kutlaması gereken devrimi savunan Ruslar olduğunu düşünüyorum!

 

Peki, biz neden kutlarız Çanakkale zaferini?

 

Çünkü, ulus devletimizin doğuş yeri olarak gösterilir, gerçi ulus devletimizin kuruluş süreci bir savaş ile başlamadı, İkinci Meşrutiyet’in ilanı (24 Temmuz 1908) ile İttihat ve Terakki Partisinin iktidara gelişiyle olur. Çanakkale savaşsının olduğu süreç bu partinin iktidarda olduğu süreçtir. Genç cumhuriyetimiz için yakın zamanda yaşanmış bir zaferin milli birlik için önemli olduğu fikri ağır basmış ve bu savaş ulus devleti fikriyatı topluma işlenmesi için kullanılmıştır. Tıpkı İstanbul Fatih tarafından fethi gibi yeni bayramın eklenmesi gibi…

 

Bayramlar eklenir ve çıkarılır, rejim neye ihtiyaç duyuyorsa… Yakın tarihimizde bir çok bayram eklendi ve çıkarıldı, üstelik sadece ulusal değil, dini bayramlarda da aynı süreci yaşadık…

 

Uluslaşma süreci, homojen toplum yaratma perspektifi ve milli duygu ve düşüncenin oluşturması tarihten kök bulması gerekliydi, öte yandan genç cumhuriyet Osmanlı imparatorluğunun devamı olduğu ve birden ortaya çıkmadığı vurgusu yapılmalıydı. İktidar ve rejim değişikliği elbette kendisine anlı şanlı bir geçmişte kök bulacaktı… Önemli olan gerçekler değil, ihtiyaçlara cevap verecek bir tarih okuması yapılacaktı, yapıldı da…

 

Bugün ülkemiz sürekli seçim atmosferi içindedir.

 

İktidar da muhalefette seçim atmosferi içinde eğitim ile verilen tarihi bilgileri kullanarak bir propaganda aracına dönüştürmüştür. Şirketler milli gözükmek uğruna, bir anlamda küresel firmaların bir taşeronu, temsilcisi olduğunu üstünü örtmek için ulusal bayramlarda reklam spotları hazırlayıp, tüketicisine yerli ve milli vurgusu yaparak ürününü pazarlama aracı olarak kullanmaktadır… Kısaca ulus devleti için oluşturulan tarih bugün ürün pazarlama ve tüketiciyi kendi ürününe yönlendirme, siyasi partiler açısından da yerli ve milli olduğu vurgusunu göstermek adına seçmenini kendi partisinin logosu üstüne evet damgasını basmasını sağlamak için kullanmaktadır…

 

Sonuçta dini bayramlarda yaşanan durum ulusal bayramlar içinde yaşanmaktadır…

 

Bir yandan dini bayramlarda kutsal günlerde sofralarımızdan eksik etmeyeceğimiz küresel markalar “helal” etiketi ile tüketiciye sunulurken, ulusal bayramlarda onurlu bir geçmiş, onurlu bir gelecek için “bizi tüketin” diyerek bilinçaltına işlenen reklam spotları ile bize sunulur…

 

Reklamlarda bir tarihi bilgi işleniyorsa, elbette reklam spotları gerçeği değil, tüketicinin duymak istediğini öne çıkaran sloganları ve bilgileri kullanacaktır, çünkü reklamcılar tarihi yazmaz ama tarihi tahrip ederek bilinçaltına seslenerek, yeni tarihin yazımına rejimin/iktidarın ihtiyacına uygun bir söylem geliştirir.

 

Kimse gerçekler ile yüzleşmek istemez, destanları gerçek olarak kabul eder ve onların gerçekliğini tüm dünyaya anlatmak ister. Bayrakları sarılıp, meşaleler ellerde gece yürüyüşü yaparak ulus devletin bir parçası olduğu için onur ve gurur duyarak gönül rahatlığı ile gece yatağına huzur ile başını kor ve uyur…

 

Okullarda okutulan tarih rejimin ihtiyaç duyduğu doğrulardır, gerçekler çok farklı olması eğitim için bir sorun teşkil etmez, çünkü sisteme uygun birey ancak eğitim ile başarılır…

 

Sadece reklamlar deyip geçmeyin, altında yatan gerçeklere iyi bakın!

 

Gerçekler var olmuş olanı ne büyütür ne de küçültür tarih içindeki konumunu… Biz gerçekler ile gerçekten yüzleşmeye ne kadar hazırız sorusu hep ortada durur, eğer geçmiş ile yüzleşilmiş olsaydı bugün toplum içinde yaşanan bir çok gerilimin çözülmüş olduğunu görürdük, fakat bilinçli bir şekilde geçmişimizi “yeniden yarattığımız”, oluşturduğumuz geçmişi hep gerçek ve doğru görme eğilimi içinde olduğumuz sürece ülke içinde nefret söylemi rejimin ihtiyacına göre söylemde değiştirilerek kullanılmaya devam etmektedir… Kısaca çatışma beslenir…

 

Çatışma bir siyasi ihtiyaca cevap verdiği sürece kullanılır, çünkü ülke içinde cepheleşme tüketir/çürütür ama bir yanda da var olanı korur!

 

İsmail Cem Özkan

 

Not: Gözden uzak tutulan bilgiyi de paylaşayım;

 

Çanakkale Savaşı sırasında Alman devleti tarafından şark cephesine atanan Osmanlı ordusunu denetleyen ve kontrol eden subaylar;

Osmanlı Genelkurmay Başkanı General Friedrich Bronsart von Schellendorff,

Osmanlı 1. Ordu Komutanı ve Gelibolu’da kurulan V. Ordu Kumandanı olan General Otto Liman vonSanders,

Osmanlı Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Akdeniz Filosu komutanı Tümamiral Souchon,

Çanakkale Boğaz Donanma Komutanı Amiral Von Usedom,

Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Kumandanı Koramiral Merten,

Karargahta görevli ve Çanakkale’deki V. Ordu Topçu Kumandanı Tümgeneral Gressman,

Osmanlı Genelkurmay 1 nci Şube Müdürü Yarbay Kres von Kressenstein,

Güney Bölge Komutanı (Üç tümenin Komutanı) Albay Vbn Zodenstern,

Güney Bölge Kurmay Başkanı Süvari Binbaşı Cari Mühlmann,

Hamidiye Tabyası Komutanı Yüzbaşı Wasillo,

Erenköy Bölgesi Ağır Topçu Komutanı Yüzbaşı Werle,

9 ncu Tümen Komutanı; 16 ncı Kolordu Komutan Vekili Albay Kannengieser,

Güney Grubu Komutanı Tümgeneral, 15 nci Kolordu Komutanı Weber,

Güney Grubu Kurmay Başkanı Yarbay Thauvenay,

1 nci Kolordu (Sağ Kanat) Kur. Bşk. Binbaşı Eggert,

3 ncü Tümen Komutanı, 2 nci Kolordu Komutanı Albay Nicolai,

Güney Grubu Topçu Komutanı Yarbay. Binholt

14 ncü Kolordu Komutanı Tuğgeneral Trommer

5 nci Kolordu Kur. Bşk. Yarbay. Albrecht,

13 ncü Tümen Komutanı Albay. Hovik,

9 ncu Tümen Komutanı Yarbay. Pötrih,

Anafartalar Bölge (Müfreze) Komutanı Yarbay. Wilmer,

Ağır Topçu Grup Komutanı (Anafartalar) Binbaşı Lierau…

 

Tüm 1. dünya savaşa boyunca hem Osmanlı Ordusunun komuta ve kurmaylık kademesi dahil tüm cephelerde toplam 40.000 kadar Alman askeri savaşmıştır.

 

 

18 Mart 2022 Cuma

Destan yazdık!

Destan yazdık!

 

Destanlar yazıldı, olayın içinde olanların çoğu destanın bir parçası olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti…

 

Destanlar kötü koşullar zafere dönüştüğünde yazılır.

 

Çanakkale zaferi içinde Ermeniler de olmak istedi, gittiler cepheye, sonra bir kararname geldi, hepsini topladılar ve Suriye çöllerine sürgün edildi Ermeni Mehmetçikler... Yahudi Mehmetçikler ise levazım işlerinde çalışmaya devam ettiler...

 

Bitler ve pireler ile mücadele etti Mehmetçik, birleşik krallık askerlerinden daha çok...

 

Bir yandan İspanyol gribi, öte yandan bitler...

 

Ölenlerin çoğu İspanyol gribinden bile haberi yoktu, kaderdi onlar için, fakirin çocuğu ölmüş cephede, kim arayacak kim soracak. Kaydı tutulduysa şanslı, haber gider memleketine, bir de madalyon...

 

Bir de şehitler üzerine söylenen nutuklar...

 

Zafer ilan edildiğinde ölenlerin listesinde acaba kaçı süngü ile ölmüştü, kaçı yokluk sonucu korumasız bir şekilde gözlerini yumdu?

 

Zafer, zafer diye kutlama yapılırken, dönemin şartları, gerçekleri yok sayılıyor, gözden uzak tutuluyor, çünkü bizim anlı şanlı bir zafere ihtiyacımız vardı...

 

Balkanlardan kovulmuş, Kıbrıs’ı İngilizlere emanet etmişiz, kuzey Afrika’da kaybetmişiz, o kadar yenilgiden sonra bir zafere ihtiyacımız vardı, onu da Winston Churchill bize elleri ile sundu...

 

Churchill'in ellinde her türlü olanak vardı, provokasyon yaparak Osmanlıları kendi saflarında değil Almanların safında savaşa sürüklemişti... Osmanlı hangi taraftan savaşa girerse girsin, girdiği tarafa yük olacağını çok iyi biliyordu... Parasını aldığı gemileri bile vermedi Churchill...

 

Fakir, yenilmiş, morali çok düşmüş, ittihat ve terakki partisi idaresinde Osmanlının bir çok eksiği olduğunu almanlar da biliyordu. Garp cephesi kilitlenince şark cephesi açılması gerekliydi, o şark cephesi ne kadar geniş alanda açılırsa Almanların işine gelecekti. O yüzden Osmanlı ordusunun başına kendi ama tecrübesiz askerlerini atadı, bunu Osmanlı kabul etmek zorunda kaldı...

 

Osmanlı topraklarında yenilgiler garp cephesini zaferler ile süslenmesi anlamına geliyordu... Çünkü birleşik krallık kuvvetleri parçalanacak, zafer kısa yoldan Londra’da, Paris’te ilan edilecekti..

 

Osmanlının elinde silahtan ve teknolojiden daha çok iman vardı ve Almanların lehine cihat ilan edildi ama cihada karşılık bulamadı, çünkü halife biziz diyerek sadece kendi kendimize propaganda yaptığımız ortaya çıkmıştı. Kimse tanımamıştı, unvan olarak kullanılmıştı yıllar boyunca, sadece Mekke’de örtü değiştirme kurumu olarak kabul görmüştü...

 

Almanlar üzerilerine aldıkları yükü biliyordu, risklerini göze alarak geniş alana savaşa yayarak garp cephesinin tıkanıklığını aşmayı seçti...

 

İngilizlerin iteklediği Osmanlı ister istemez savaşın içine girdi...

 

O zamanlar hamburger pek bilinmezdi ama ilk hamburgerin içindeki köfte biz oluyorduk! Afiyet ile yenilecek, üzerine ketçap ile tatlandırılacak bir hamburger... Zaten köfteyi bizden öğrenmişlerdi, o halde ilk yenilecek olan da bizdik!

 

Zaferler hep üst rütbeliler ve siyasilerin hanesine yazılan pozitif işlerdir, yenilgiler ise beceriksiz alt kademedeki askerlerdir... Bir hesap sorulacaksa eğer siyasilerden daha çok cephede istenileni istediği gibi yapmayı bilmeyen hatta ölmeyi bilmeyen Mehmetçikten başkası olamazdı...

 

Çanakkale’de destan başlangıçta başka türlü yazıldı, suçlanacak birisi yerine kutlanacak birileri vardı... Otto Liman von Sanders'in resmini yaptılar kocaman! Yağlı boya resmi bugün bile İstanbul Alman Konsolosluğunun kutlama salonunda asılıdır...

 

Zafer kutlanacaktı ama gelecek olan devlet içinde bir zemin oluşturması gerekliydi, öyküler ihtiyaca göre değiştirecekti, çünkü görünmeyen küçük başarılar abartılarak ileride değiştirilip yeniden tarih yazıcılar tarafından yazılacaktı...

 

Destanlar olanı değil, gönülde olması gereken duygulara göre yazılır...

 

Tarihten bir zemin bulamayan devletlerin geleceği olmaz...

 

Bizim cumhuriyetin tarihteki zemini tek zaferin üzerine oturması gerekliydi, oturdu da! Eğer Sarıkamış’ta hezimet değil de zafer olsaydı, belki Sarıkamış olacaktı bizim destanımız temelinde! Enver paşa zaferi kolay yoldan edeceğini düşündü tıpkı Churchill gibi, sonu onun gibi oldu...

 

Bugün Enver Paşa'yı maceracı görenler, o günlerde kurtarıcı olarak görüyorlardı... Eğer Paşa aklında olanı gerçekleştirebilseydi ama o pek farkında değildi, soğuk, bit ve pirelerden... Bizi düşman yenmedi, bizi koynumuza alıp beslediğimiz bitler, pireler ve soğuk hava yenmişti... Kışlık kıyafeti olmayan Mehmetçik, ayaza karşı fazla dayanamadı, dondu!

 

Zaferi ne bir kişi kazanır ne de bir insanın iradesi zaferi belirler...

 

Olayları iyi yorumlayamayanlar süper kahramana ihtiyaç duyar ve süper kahraman gelir bir ulusu ayağa kaldırıp kurtarır... Hayatta böyle şey yoktur ama ileride yayınlanacak tüm süper kahraman çizgi romanlarda bu bol bol işlenecektir... O imgeler beynimize o kadar çok yer elde eder ki bugün bile Godot'u bekler olduk, gelecek ve bizi kurtaracak!

 

Godot gelmedi!

 

İspanyol gribinin yerini corona aldı, bizi bugün bit ve pire yemiyor ama başka şeylerin yediği kesin! Süper kahraman bekliyoruz, gelsin de bu acılar bitsin diye!

 

İsmail Cem Özkan