15 Ekim 2025 Çarşamba

Her Cinayet Bir Teslim Almadır

Her Cinayet Bir Teslim Almadır

Hrant Dink cinayetinden bugüne kadar gerçekleşen tüm siyasi cinayetlerde failler — yani tetikçiler — genellikle yakalanır. Ama unutmamak gerekir ki onlar, kurbanın bir tür benzeri gibidir. Tetikçilerin yakalanması, perdenin arkasında olanları tanımamızı sağlamaz. Mehmet Ali Ağca gibi tetikçilerin açtığı yoldan ilerleyen bu figürlerin, kafa karıştıran ve sürekli birilerine mesaj gönderen ifadelerini bizim çözmemiz mümkün değildir. Çünkü öyle bir perde vardır ki, adeta demirden!

Bu demir perdenin arkasında hangi güçlerin olduğunu hissediyoruz; ama somut olarak ifade edemiyoruz. Soyutlaşan failler, varlıklarını korurken; daha fazla yağmadan, daha fazla çatışmadan besleniyorlar. Hem toplumu hem de içinden beslendikleri devleti çürütüyorlar. Çünkü çürüme, bir güçlünün üzerine devletin bayrağını, nutkunu, tarih anlayışını ve medyasını örterseniz başlar; orada bir incir ağacı gibi büyür ve en sağlam binaların bile temelini oynatacak güce erişir. Bu yapının besin kaynağı, tetikçilerin açtığı o yoldur. Her siyasi cinayetin bir siyasi sonucu olur; güçlü olanlar bu sonuçlardan daha da güçlenerek çıkar. Geriye kalanlar ise; çaresizlik içinde çırpınan kalabalıklardır. Bu ortamda mafya gelişir, kara para dolaşır ve tüm bir devlet birikimi erimeye başlar.

Türkiye’de siyasi cinayetler, yalnızca bireyleri değil; toplumun belleğini, cesaretini ve direncini hedef alır. Hrant Dink cinayetinden bugüne yaşanan benzer olaylar, yalnızca faili meçhul birer suç değil; faillere dokunulmazlık sağlayan sistematik bir karanlığın göstergesidir.

Devleti şirketleştirirseniz, tekelleşme kaçınılmaz olur. Tröstleşmiş piyasanın ne kadar tehlikeli olduğunu tarihe bakarak görebiliriz. Tröstleşme, sıradan insanları oyuna dahil etmeye gerek görmez; onları yalnızca tüketiciye çevirerek, sessiz ve uysal kölelere dönüştürür.

Hakan Tosun öldürüldü. Tetikçisini teslim edeceklerdir, çünkü onun ölümüyle verilmek istenen mesaj zaten verilmiştir. Bu mesaj aynı zamanda belgeselcilere yöneliktir: “Ölmüş olanların hayatını anlatın; yaşayanlarla, devam edenlerle ilgilenmeyin. Onların röntgenini biz çekeriz; siz sadece susun. Biz bu arada yurdundan ettiklerinizin geride bıraktığını yağmalarız.”

Çevreciler, yeni bir "düşman" olarak kodlanıyor artık. Çünkü ABD merkezli şirketler, yerli işbirlikçileriyle birlikte, direnişsiz bir ortamda yağdan kıl çeker gibi istediklerini alıp gidiyor. Geriye ise devasa sorunlar ve çöp yığınları kalıyor. Ülkemiz, Avrupa’nın resmen plastik çöplüğüne dönüşmüş durumda. Ama asıl çöplük, maden alanlarında biriken siyanür yüklü atıklardır.

Her cinayetin siyasi bir sonucu vardır. Fakat her cinayetten sonra toplum biraz daha teslim olmuş görünür: çaresiz, kısırlaştırılmış, amaçsız; sadece karın tokluğuna çalışıp, bol çocuk yapan bir sürüye dönüşmüş gibidir. Siyasi cinayetler, aslında toplumu teslim almak için yapılır.

Toplum teslim olmadığı zaman, çürümenin etkisine kapılmadan o cinayetin faillerini ortaya çıkarır ve yüzleşir. Ama yüzleşilmiyorsa, bilelim ki çürüme çoktan başlamıştır. Ve bu derinden başlayan çürüme, bir anda büyük bir düşüşe neden olabilir. Evet, her çürüme yeni olan için bir alan açar. Ama yeni olanın her zaman iyi bir şey getirdiği anlamına gelmez.

İsmail Cem Özkan

13 Ekim 2025 Pazartesi

Hakan Tosun’a Dair Birkaç Satır…

Hakan Tosun’a Dair Birkaç Satır…

Hakan ile Taksim bölgesinde gazetecilik yapan, doğayı seven herkesin bir anısı vardır.

Benim onunla ilk tanışıklığım İstiklal Caddesinde Galata Gazete çıkardığım dönemde başlar ve sonrası Gezi Direnişi sırasında gelişti ve zamanla derinleşen bir dostluğa dönüştü.

O da, diğer gazeteciler ve amatör fotoğrafçılar gibi o günleri fotoğraflıyordu. Ben ise Taksim Meydanı’ndaki metro duvarına hazırladığım afişleri asarak korsan bir sergi açmıştım.

Geldi, serginin fotoğraflarını çekti ama bu kareler bana hiçbir zaman ulaşmadı.

Gezi’den sonra karşılaştığımızda, “Dosyaların arasında kayboldu, bulamıyorum,” dedi gülerek. Sorun etmedik.

Çünkü zaten çektiğimiz kaç kareye dönüp bakıyoruz ki?

Yıllar içinde her olayda, her etkinlikte yollarımız kesişti.

Zaten bir süre sonra, sokaklarda fotoğraf çekenler birbirini gözle tanır; sonra dost olur ve o dostlukla yürümeye devam eder.

O dönem, doğa katliamlarına karşı direnişlerin en yoğun yaşandığı zamanlardı.

Bu süreçte şirketlerin önünde protestolar düzenler, katliamın yaşandığı yerlere gider, nasıl destek olabileceğimizi konuşur, araştırmalar yapardık.

Hakan, bu mücadelenin içinde kendini adeta sorumlu hissetti.

Nerede bir çığlık varsa, o oradaydı; o çığlığın görüntüsünü çekiyor, yaşananları belgeliyordu.

Dağdan dağa, ovadan ovaya; geceleri gündüze çevirerek, soğuğu sıcağa eyleyerek direnişin tam kalbinde olmaya devam etti.

Ve her zaman yerini korudu.

Benim yolum Gezi’den sonra başka bir yöne saptı belki; ama Hakan’la olan yoldaşlığımız, dostluğumuz hiç eksilmedi.

Ne zaman karşılaşsak, sanki dün ayrılmışız gibi içten, sıcak bir sohbete devam ederdik.

Ne gariptir ki, hiç birbirimizin fotoğrafını çekmedik.

Ancak bir karede tesadüfen, arka planda kalmışsak vardır.

Ama belki de bu, en gerçek tanıklığın haliydi.

Hakan sadece bir fotoğrafçı değil; hafızamızın bir taşıyıcısıydı.

Görünenin ötesine geçen bir bakışın, sessiz ama kararlı bir direnişin izini süren bir yol arkadaşımızdı.

Bu kararlı duruş, elbette birilerinin işine gelmiyordu.

Yaşanan hak ihlallerinin fotoğraflanması, belgelenmesi; devlet ihalesiyle toprakları parselleyenlerin, altın arayanların, zeytinlikleri yok edip yerine maden sahaları kuranların, ormanları yakıp yerine oteller dikenlerin, bereketli toprakları kazıp içine beton dikenlerin işine gelmiyordu.

O, doğanın sesi; sessiz bir ağacın haykırışı olmuştu.

Direnen bir annenin gözyaşı, öksüz bırakılan köylülerin seslerine ses oluyordu.

Çadırda yattı; depremin vurduğu yıkıntılar arasında bir umudun sesi olmak için sessizce bekledi.

O, fazla söze gerek bırakmayan insanlardandı.

Ötekiler gibi katil değil; “Yaşamak için yaşatalım” sözüne sadık biriydi.

Hakan’la en son Haydarpaşa Dayanışması’nın 700. Buluşmasında (15 Haziran 2025) karşılaştık.

Ayaküstü sohbet ettik; o eylemin sonuna kadar kaldı, ben ise erkenden ayrıldım.

Arkamda sessizce fotoğraf çeken bir arkadaşımı son kez göreceğim aklımın ucundan bile geçmemişti.

Onun kaybolduğuna dair paylaşımlar elime ulaştığında ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemedim.

Sadece, elimden geldiğince daha fazla kişiye ulaşsın diye afişini yaptım ve “yalnız değildir” diyerek onun yanında olduğumu ilan ettim.

Ölüm saçan şirketlerin çetelerinin neler yapabileceğini biliyordu belki; ama bir gün kendi bedenine bir sopa gibi ineceğini düşünmemişti.

Başına aldığı darbeler sonucu beyin ölümü gerçekleşti.

Anısı sadece fotoğraflarda değil; birlikte yürüdüğümüz sokaklarda, astığımız afişlerde, gece nöbetlerinde, dağlarda ve meydanlardadır.

O hep yüzü gülerken, sıcak sohbetleri ile aramızda hep yaşayacaktır...

İsmail Cem Özkan

9 Ekim 2025 Perşembe

Zamanın Boşluğunda

Zamanın Boşluğunda

Dünyanın krizler, savaşlar ve belirsizliklerle sarsıldığı dönemlerde sanatçının sorumluluğu yalnızca üretmek değil; aynı zamanda tanıklık etmektir. Sanat, böyle zamanlarda bireyin yalnızlığını, toplumun çöküşünü, umudun arayışını görünür kılma görevini üstlenir. Bu bağlamda sanatçının sessiz kalma lüksü yoktur. Sanat, yalnızca bir ifade biçimi değil; toplumsal hafızanın da taşıyıcısıdır.

İşte tam da bu anlayışla sahneye taşınan Anahtar Deliğinden Gişeye Bakan Üç Kişi ve Sonat, absürd tiyatronun diliyle bugünün bireyini, sistemle ilişkisini ve hayatta kalma çabasını anlatıyor. İzleyiciyi, zamanın ve mekânın anlamını yitirdiği bir dünyaya çekerek hem düşündürüyor hem de rahatsız edici sorular sorduruyor. Birey merkezli bir anlatımla, toplumdan soyutlanmış bir sığınağın içinden hayata bakıyor.

Oyunun temel eksikliği ise tam da burada ortaya çıkıyor: Yaşadığı toplumdan uzakta konumlanan bireyin, içinde bulunduğu krizin ve sığınağın nedenleri seyirciye aktarılmıyor. Yazar, bireyin iç dünyasına yoğunlaşırken toplumsal, siyasal ve sınıfsal bağlamı dışarıda bırakıyor. Bu durum, oyunun çağımıza tanıklık etmesini engelliyor; onu zamansız bir ana sıkıştırıyor.

Oyun, nükleer tehdidin gölgesinde, izole bir mekânda hayatta kalmaya çalışan üç karakter üzerinden kurgulanmış. Kapı ve pencereleri naylon muşambalarla kapatılmış bu alan, sadece fiziksel bir korunma değil; bireylerin zihinsel kapanışını, içe dönüşünü ve iletişimsizlikle örülü dünyalarını da simgeliyor.

Üç ayrı öykü, bu steril mekânda yer buluyor. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu hikâyeler; bürokrasiyle yüzleşen bir yolcu, kapı deliğinden özlemle bakan bir karakter ve boşluğun içinde kahkaha ile hayal kırıklığını taşıyan, kimliksiz bireyler üzerinden ilerliyor. Temel ortaklıkları ise şu: baskı, yalnızlık, zamanın kırılması ve anlamın çözülmesi.

Zaman ve mekân algısının belirsizleştiği oyun, seyirciyi gerçek ile kurgu arasındaki sınırın silindiği bir düzleme davet ediyor. 1800’lü yıllara gönderme yapılırken, nükleer santraller ve savaş uçakları gibi çağdaş unsurlar da anlatıya dâhil ediliyor. Bu çelişkili detaylar, absürd tiyatronun karakteristik yapısına hizmet ediyor.

Dekor oldukça etkileyici: Naylonlarla çevrili sahne, dış dünyaya karşı alınan önlemlerin yarattığı paranoya ile bireysel yalnızlığı iç içe geçiriyor. Her nükleer ya da bomba patlamasında, savaş uçaklarının sesleri ve geride bıraktıkları yıkım, ışık ve ses efektleriyle birlikte sahnenin dönüşümünü sağlıyor. Bu değişim yalnızca fiziksel değil; karakterlerin iç dünyalarında da bir çöküşü betimliyor.

Oyunculuklar, absürd tiyatronun doğasına uygun biçimde abartılı ama ölçülü. Beden dili, jestler ve ses kullanımıyla her oyuncu, kendi karakterine ait özgün bir ifade dili kuruyor. Üç öykünün farklı yapısına rağmen oyuncuların sahnedeki uyumu, anlatının bütünlüğünü koruyor. Her üç oyuncu da kendi sahnelerinde öne çıkıyor. Ancak ben her oyuncuyu başarılı bulduğum için tek tek yazmak yerine, üçünün birlikte sahneyi doldurmasını ve birbirlerinin oyununu yukarıya çekmelerini özellikle vurgulamak isterim.

“Sonat” kavramı, oyunda yalnızca müzikal bir yapı değil; sesin, hareketin ve bedenin yarattığı bütüncül bir anlatım biçimi olarak kullanılıyor. Bu da oyunun estetik yönünü güçlendiriyor.

Günümüz dünyasında bireyin yaşadığı baskı, yönünü kaybetmişlik, kimliksizleşme ve duyarsızlaşma gibi temalar, bu yapımda absürd tiyatronun diliyle etkileyici bir metafora dönüşüyor. Ancak oyunun bireysel psikolojiye kapanması, onu daha geniş bir tarihsel ve siyasal bağlamdan koparıyor. Çağa tanıklık etmeye çalışan bir yapı olmaktan çok, zamanın boşluğunda gezinen bir anlatıya dönüşüyor.

Yine de, absürd ve deneysel tiyatrodan hoşlanan izleyiciler için düşündürücü, estetik açıdan güçlü ve cesur bir yapım olarak öne çıkıyor.

İsmail Cem Özkan

Oyun Adı: Anahtar Deliğinden Gişeye Bakan Üç Kişi ve Sonat
Yazan: Jean Tardieu
Uyarlayan ve Yöneten: Ömer İvedi
Oyuncular: Barış Akkoyun, Gökçe Burcu Zümrüt, Bahar Karaoğlu

 

5 Ekim 2025 Pazar

Bir İşgalin Gölgesinde Kurulan Cumhuriyet

Bir İşgalin Gölgesinde Kurulan Cumhuriyet

Türk resmi tarihini yazıcıları, elbette tarihi kırmış, biçmiş, yeniden anlamlandırmışlardır. Tarihin gerçeklerini, elbette, yeni kurulan devlet ve o devletin zayıf yönlerini göstermeyecekti: demir yumruk, demir irade, sarsılmaz yol! “Bir Türk dünyaya bedeldir!”

Modern Türk devleti adı verilen, hâlen içinde yaşadığımız Cumhuriyet’in kuruluşu üzerine binlerce destanlaştırılmış kitaplar yazıldığı gibi, içinde doğruların saklandığı dedikoduların da tarih diye anlatıldığına şahitlik ederiz. Sonuçta tarih, geçmişin dedikodusudur. Kimin anlattığına bağlı olarak anlamlar değişir. Genelde ulus devletinde tek yönlü anlatım tercih edilir, karşı anlatımlar yok sayılır ya da düşmanın propagandası olarak gözükür. Karşılaştırmalı tarih bizde sadece suç olarak kabul edilir ve bu konuda yazı yazanlara her türlü eziyeti reva görülür. Bizim tarihimiz tarih kitaplarından değil de o süreci anlatan romanların içinden öğrenmeye çalıştık.

İzmir işgali olmasaydı, modern Türk devleti olabilir miydi?

Elbette olamayacaktı. Çünkü Türkleri bir araya toplayan bu işgal, aynı zamanda yeni devletin kuruluş adımlarının Samsun'dan atılmasına sebep olmuştur. Sonuçta işgal öncesi İstanbul’dan çıkanlar, işgalden sonra Samsun’a çıkmıştır.

Kurucuları Samsun’da karşılayan İngiliz karakolunun memurları geçiş damgasını basmamış olsaydı, arkasından gelen konferanslar, toplantılar ve kurulan kongrelerle yeni devletin ya da var olan devletin kuruluş sürecini gerçekleştirebilirler miydi? Elbette gerçekleştiremezlerdi.

Yeni bir devleti kuracak olan kadrolar açsından sadece nasıl savaşılacağını bilmek yeterli değildir. Bu savaşı yürütecek maddi kaynak ve lojistik destek de önemlidir.

Eldeki kıt imkânlar ile bu yeni ülke nasıl kurulacaktı?

I. Dünya Savaşı yenilgisi yaşayan İttihat ve Terakki Partisi lider kadroları partilerini dağıtmışlardı, fakat hepten devletten ellerini çekmemiş devletin devamlılığı için yerine yeni oluşumların koşulları hazırlanmıştı. Kaçan lider kadroların arkasından açılan davalar, savaş suçunu konu edinen “cadı” avlarının ortaya çıkardığı dağınıklık; ancak ve ancak Anadolu toprakları (birilerine göre Küçük Asya) üzerinde oluşacak bir işgale karşı direniş dalgası ile toparlanabilirdi. İzmir işgali tesadüfen olmuş bir şey değildir, bugün çok dillendirilen projelerden ya da planlardan biri olma olasılığı yüksektir, çünkü hiçbir toplumsal olay tesadüfen ortaya çıkmaz.

İzmir işgali, öncelikle İstanbul’da başlayan ve Anadolu’ya yayılan protestolara sebep olmuştur. Yunan askerinin postalı İzmir’de toprağa değmemiş olsaydı, işgal altındaki İstanbul’da bu kadar geniş protestolar — üstelik İngiliz askerlerinin izniyle — alanları doldurabilir miydi? Elbette hayır!

İşgal altındaki İstanbul’da grevler oluyor, protestolar yapılıyordu ama işgalci güçlerle gerçek anlamda bir çatışma ve yeniden bir kurtuluş hareketi oluşmuyordu.

İttihat ve Terakki Partisi’nden kalan ve yer altı örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa’nın elemanları işgal altındaki topraklarda beklenildiği kadar fazla etkili değildi. Anadolu’da oluşan hareketlilik üzerine İstanbul Meclisi’nden alınan kararlar ve oradaki vekillerin Ankara’ya taşınmasıyla etkisini göstermiştir.

Peki, modern Türk devleti için en önemli olan bu işgal nasıl gerçekleşti?

Bu konu bizde fazla anlatılmaz. Sonuçta bu, “Yunan tarihidir!”

Oysa Yunan tarihi içinde yaşananlar aslında bizim iç işimizdir.

Venizelos’un hayatı, bizim tarihimizin başka bir yönünü anlatır. İzmir işgali öncesine kadar birçok olayın içinde yer alır ve Yunan halkı içinde popülerdir. Hatta kraldan daha çok adı geçer. Doğal olarak siyaset içinde bu popülarite, çatışmayı kaçınılmaz kılar. Sürgüne gider, iktidara gelir… Yani iktidar mücadelesinin her alanında onun ismini görmek şaşırtıcı değildir. Sonuçta sürgüne gitmek ve sürgünden güçlenerek dönmek, onun hayatının özeti gibidir.

Bizi ilgilendiren işgal öncesi yakın tarihe geldiğimizde ise:

Venizelos, İtilaf Devletleri’nin desteğiyle (Özellikle İngiliz) krala karşı bir darbe gerçekleştirerek 1917’de tekrar başbakan oldu. Kral, tahtını oğlu Aleksander’a bırakmak zorunda kaldı. Venizelos, Kral Konstantin ve Genelkurmay Başkanı Metaksas’ı Haziran 1917’de İsviçre’ye sürgüne gönderir. Bir ay sonra da Osmanlı Devleti, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’a savaş açar. Kasım ayında Trakya’ya Yunan askerlerini gönderdi. Ardından 15 Mayıs 1919’da İzmir’e Yunan askerlerini çıkararak Anadolu topraklarını çıkararak "Büyük Yunanistan" (Megali Idea) hayalini gerçekleştirmeye girişir.

İşgalden sonra Venizelos, kendine o denli güveniyordu ki, parlamentodaki tüm sandalyeleri kazanmak için 7 Eylül 1920’de meclisi feshederek erken seçime gitti. Kasım ayında yapılan seçimlerde Venizelos kaybetti. Bu seçimi kaybetmesi elbette sadece iç işlerindeki olaylar etkili olmamıştı, o sırada işgal topraklarda gelişmeler ve o gelişmelere karşısından emperyalist devletlerin özellikle İngilizlerin çıkarı da değişmişti. Yerine gelen kral, var olan işgalden faydalanmak istedi ama artık İngilizlerin çıkarı bu işgale karşı tutumunu da değiştirmişti.

Mudanya Mütarekesi (3-11 Ekim 1922)olarak tarihe geçen anlaşmayla, Yunanlıların Anadolu’daki varlığı sona erdi.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti, imzaların atıldığı gün Osmanlı devleti fiilen ortadan kalkarken yerine Ankara merkezli devlet (tanınmış olarak) fiilen kurulmuş oldu.

Venizelos’un iktidarı, Yunanistan’ın Anadolu’ya asker çıkarması, İngiliz desteği, ardından bu desteğin çekilmesi ve iktidar değişimi... Tüm bu gelişmeler olmasaydı, savaşın seyri çok farklı olabilirdi. Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi, doğrudan Yunan iç siyasetiyle ve İngiliz çıkarları ile bağlantılıdır.

Bu da bize gösteriyor ki, tarih sadece bizim ne yaptığımızla değil, aynı zamanda karşımızdakilerin ne yaptığıyla da şekillenir. Resmî tarih anlatılarında bu karşılıklı ilişki çoğunlukla ihmal edilir.

Tarih, sadece bizim hikâyemiz değil; aynı zamanda başkalarının bizim üzerimizde kurduğu hikâyelerdir.

İsmail Cem Özkan

 

3 Ekim 2025 Cuma

“Bir Ziyaret”: Paranın satın aldığı adalet, satılan vicdanlar

“Bir Ziyaret”: Paranın satın aldığı adalet, satılan vicdanlar

Friedrich Dürrenmatt’ın “Yaşlı Kadının Ziyareti” adlı eseri, “Bir Ziyaret” adıyla Türkçeye kazandırılmış ve bu sezon Şehir Tiyatroları tarafından sahneleniyor. Paranın adaleti nasıl dönüştürebileceği, yoksulluğun insanları hangi noktaya getirebileceği ve ahlakın ne denli çürüyebileceği üzerine çarpıcı bir kara mizah. Ancak bu güçlü metin, sahnede düşündürücü olduğu kadar bazı teknik ve ideolojik sapmalarla da izleyiciyi sorgulatıyor.

Bir zamanlar görkemli günler yaşamış Güllen kasabası artık yoksulluğun pençesinde kıvranmaktadır. Hiçbir trenin durmadığı bu kasabada, içlerinden biri olan Claire Zachanassian’ın dönüşü, halkta büyük bir umut yaratır. Claire sadece bir ziyaret için geri dönmemiştir, aynı zamanda sonucu belli olan bir yargılama istemektedir. Claire, amacına uygun şekilde kasabaya büyük bir bağış teklif eder — ama tek bir şartla: Alfred öldürülecektir.

Claire, parçalanmış bir kadındır. Vücudundaki neredeyse her parça metaldir; sadece kafası kendisine aittir. Bu parçalanmışlık semboliktir: Evliliklerinin ve aşklarının ona bıraktığı izlerdir. Her ayrılan eşi ondan bir parça alıp götürmüştür.

Zengin bir Ermeni vatandaşla evlenmiş, ondan kalan servet ise dudak uçuklatmaktadır. Paradan kaynaklanan verdiği özgüven ile Claire, “Dünyayı parayla satın alabilirim. Adaleti de,” diyerek kesin konuşur.

Kasaba halkı, Hristiyanlık inançları ve öğretilerine uygun şekilde karşı çıkar:
“Sizin teklifiniz insanlık dışı!”

Claire’in cevabı nettir: “Ama sizin sefaletiniz insanlık dışı değil mi?”

Claire Zachanassian, umutsuzlara bir umut olmuştur, ama bu noktada kasaba halkı büyük bir ikileme düşer: Ya sefaletten kurtulacaklar ve bir adamı feda edecekler ya da “iyi insanlar” olarak yaşamaya devam edip açlığa boyun eğeceklerdir.

Alfred, sonunun geldiğini anlamıştır: “Beni öldürecekler, çünkü fakirler.”

Oyun boyunca kasabalıların ahlaki değerleri, paranın cazibesi karşısında erozyona uğrar. Sonuç artık bellidir.

Son sahnede Claire:“Ben sadece adaleti satın aldım. Sizse vicdanınızı sattınız. Hoşça kalın… İnsanlar.” diyerek oyunun ana fikrini insanlara sunar.

“Bir Ziyaret”, paranın satın alma gücünün karşısında yozlaşan ahlakı, toplumsal ikiyüzlülüğü trajikomik bir dille sahneye taşıyor. Oyun boyunca antik Yunan tiyatrosundan Shakespeare’e kadar tiyatro tarihine göndermeler yapılıyor. Bu oyun, tiyatro tarihinin izdüşümlerini imgesel olarak içinde barındırıyor.

Yaşadığımız çağın kaosu içinde — ya da popüler söylemle, tarihin kırıldığı bir noktada — Dürrenmatt, trajik olayı seyirciye katı bir gerçeklikle taşıyor. Çöken ahlak, dağılan insan ilişkileri, çıkarların yaşamdan daha önce geldiği bir bireyselleşme... Tüm bunları bize kara mizahın diliyle sunuyor.

Bir anlamda, bizi çaresiz bırakan bir sistemde çaresiz insanların aslında fazla seçeneği yoktur: Ya Hristiyan öğretilerine yeni anlamlar yükleyecekler ya da cinayeti işledikten sonra olmamış gibi davranacaklar.

Sonuçta Dürrenmatt, seyircinin yüzüne sert bir tokat atıyor. Suratınızı dönüp döndürmemek ise artık size kalmış.

Tek yönetmen, çok sayıda yardımcı yönetmenin olduğu oyunda; Oyunculuk performansları genel anlamda başarılı. Özellikle Claire rolüyle sahneye çıkan oyuncunun beden dili, ses tonu ve duygusal geçişleri oldukça etkileyici. Ancak ne yazık ki sahneleme anlamında pek çok problem göze çarpıyor.

Kullanılan video, çizgi film ve arka fonda perdeye yansıtılan görüntüler, birkaç teknik aracılığıyla seyircinin sahnedeki olaylarla bütünleşmesini sağlar. Oyun boyunca sabit kalan dekor, kapıların işlevleri çok iyi ve yerinde tasarlanmış olduğunu gördüm. Yere serilen bezin birçok anlam yüklenmesi ve oyuna zenginlik katmıştır. Kıyafetler, oyunun ruhunu görsel olarak sunmaktadır. Bunlar başarılı yönleri ama tiyatro sonuçta bir bütündür.

Ses ve Mekân Uyumsuzluğu: Oyuncular seyircinin arasında yer alırken mikrofon kullanımdan kaynaklı sesleri sahnedeki hoparlörden gelmekteydi. Bu durum izleyici ile oyuncu arasında bağ kurmayı zorlaştırdı. Sesin geldiği yöne bakan izleyici, çoğu zaman ortada bir beden göremedi.

Işık Kullanımı: Yetersiz ve plansız ışık düzenlemeleri, sahne bütünlüğünü sık sık bozdu. Özellikle seyircilerin oturum alanın sağ ve sola verilen ışıklar ilkinde zamansızdı, ışığı izlediğimde oyuncuyu o ışık altında görmedim. Oyuncuların konuştuğu anlarda birçok defa karanlıkta kalması ya da ışık verilen alanların boş olması ciddi teknik aksaklıklardı.

Sahne Geçişleri: Işık-perde uygulaması yalnızca birkaç sahnede etkiliydi. Seyircinin üzerine verilen beyaz ışık sahnede karanlık alan yaratarak oyuncuların bu alanda hazırlanması sağlamış, iyi bir görsel ile seyircinin karşısına çıktılar. Yandan verilen ışık yoğunluğunda başarılıydı. Diğer sahnelerde ise geçişler dağınıktı.

Asıl dikkatimi çeken ise alakasız Gazze görüntüleri ve Filistin’e doğru yapılan göndermelerdi.

Eleştirinin belki de en sert kısmı burada başlıyor. Oyunun içinde arka perdeye yansıtılan Gazze görüntüleri ve yönetmenin sahneye çıkıp gözyaşları içinde “Çocuklar ölüyor!” diyerek yaptığı konuşma, izleyiciye doğrudan politik bir yönlendirme olarak yansıdı.

Elbette çocuk ölümleri her zaman bir trajedidir ve Gazze'de yaşananlar görmezden gelinemez. Ancak tiyatro, özellikle kamuya açık bir sahnede, sadece belli bir bölgeye ağıt yakıp diğerlerini görmezden geldiğinde ahlaki tutarlılığını yitirir. Aynı zaman dilimi içinde Kürdistan’da öldürülen çocuklar, El Kaide ve IŞİD’in cariye yaptığı kız çocukları, Suriye’de Alevilere ve Dürzilere uygulanan katliamlar... Bu örneklerin hiçbiri oyun içinde veya yönetmenin söyleminde yer almadı. Bu durum, yapılan ağıdın insani değil, popüler ve seçmeci bir refleksle kurgulandığı izlenimini yarattı.

Benim aklımda şu sorular kaldı: Tiyatro bir vicdan çağrısı mıdır yoksa politik bir manipülasyon alanı mı?  Katili ve kurbanı seçerek mi insanlık sergilenir?

Bu seçmeci insaniyet, oyunun evrensel derdine ters düşüyor.

“Bir Ziyaret”, tiyatro tarihine gönderme yapan, kara mizahın imkânlarını sonuna kadar kullanan güçlü bir metin. Toplumsal çürüme, bireysel ikiyüzlülük ve kapitalizmin insan hayatı üzerindeki etkileri, sahneye başarıyla taşınmış. Ancak teknik aksaklıklar ve ideolojik yönlendirmeler, bu güçlü metnin etkisini yer yer gölgeliyor.

Tiyatro seyircisini sorgulatmalı, düşündürmeli. Ama asla seyircinin vicdanını tek bir yöne bükmeye çalışmamalı. Dürrenmatt’ın metni seyirciye “Tokadı yedim mi?” sorusunu sorduruyorsa başarılıdır. Ama rejinin amacı “tokat attım” demekse, burada bir sahicilik problemi doğar.

 

İsmail Cem Özkan

 

Yazan: Friedrich Dürrenmatt

Çeviren: Zahide Gökberk

Yöneten: Yıldırım Fikret Urağ

Dramaturg: Dilek Tekintaş

Müzik: Burçin Elmas Çubukçu, Şiringül Kaya

Dekor-Kostüm Tasarımı: Eylül Gürcan

Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu

Koreograf: İbrahim Ulutaş

Efekt Tasarımı: Serkan Yavşan

Video Tasarımı: Serkan Yavşan

Korrepetitör: Burçak Çöllü

Yardımcı Yönetmenler: Ayşegül İşsever, Erkan Akkoyunlu, Gökhan Eğilmezbaş, İbrahim Ulutaş, Müge Çiçek, Şehnaz Bölen Taftalı

Yönetmen Yardımcıları: Gülsüm Alkan, Mehtap Gündoğdu Akbulut, Neşe Ceren Aktay, Ozan Akif Serman

Suflöz: Zeynep Köylü

Oyuncular: Aslı Akın Narcı, Aslı Menaz, Aslı Şahin, Berk Samur, Buğra Can Ildırışık, Burhan Yeşilyurt, Cengiz Tangör, Cüneyt Arda Pamuk, Çağlar Ozan Aksu, Elyesa Çağlar Evkaya, Ergun Üğlü, Fatih Aksüt, Gökhan Eğilmezbaş, Gülsüm Alkan, Hakan Gümüş, Mehmet Avdan, Musa Arslanali, Müge Çiçek, Nagehan Erbaşı, Neşe Ceren Aktay, Ömer Naci Boz, Özgür Efe Özyeşilpınar, Selim Can Yalçın, Şebnem Köstem, Yalçın Avşar, Yasemin Güvenç, Yılmaz Aydın

29 Eylül 2025 Pazartesi

Çengellerin Gölgesinde Geçmiş

Çengellerin Gölgesinde Geçmiş

Mersin’de yapılan bir mitinge, muhalif bir kanalın canlı yayını sırasında rastladım. (İYİ Parti Mersin mitingi, 27 Eylül 2025) Gözüm alışmış işte; muhalefet partisinin mitinglerinde sallanan kırlangıçları aradım. Kırlangıcını göstermek için can havliyle sallayanların olmadığı bir miting, ilgimi kaybettirdi. Başka kanallara geçtim. Zaten mitinglerde ne konuşulduğu, ne anlatıldığı hiç ilgimi çekmez; konu bütünlüğü taşıyamam, sadece kuru kalabalığın bu ülkede hiçbir şeyi değiştirmediğini bilirim.

O mitingde konuşan lider, Fatsa’daki “Nokta Operasyonu”nda ev adreslerini gösteren maskeli biri değil miydi?

O gösterdiği adreslerdeki gençler, Et-Balık Kurumu’nun etlerin asılması gereken çengellerine asıldılar...

Maskelilerle birlikte yapılan baskına “Nokta Operasyonu” adı verildi.

“Nokta Operasyonu” deyip geçmeyin.

O operasyon, darbe yapan generalin anılarında test edilen bir sol gücü anlatır. Askerler o zaman kendi güçlerine tam güvenemediği için maskeli gençleri alıp gelmişti. Adı üzerinde, nokta ev baskınlarıyla ilçede olan sükûnet, operasyon süresi içinde bozuldu; ardından kısa sürede “sükûnet” sağlandı! O zaman kimsenin aklına gelmezdi bunun bir test olduğu.

O testte, eğer sol direniş göstermiş olsaydı, belki darbenin tarihi değişecekti.

Ancak beklenen direniş olmayınca, darbe 12 Eylül günü gerçekleşecekti.

Gerçi o darbenin en güçlü sesi, Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler cinayetiyle — postallar eşliğinde — verilmiş olsa da darbe “12 Eylül” diye tarihlere geçecektir. Darbe, sokakta ölümleri ortadan kaldırma sözüyle geldi; işkence merkezleri, hapishanelerin avlusuna kurulan idam sehpalarıyla devam etti. Ölümleri sokaktan alıp kapalı alana taşıdılar.

Seçilmiş Fikri Sönmez, görevini terk etmediği hâlde, suçsuz olduğu bile bile tutuklandı.

Hani diyorlar ya “halk/direniş komiteleri”... Peki, o komitelerde yer alanlardan kaçı onun arkasında durdu? Toplu davanın sanığı olanlar elbette yanında durdu ama ya dışarıda kalanlar?

O günlerde ve o dönemin anılarını yazanlar, o yenilgi sürecini gerçekten anlatmadılar; yüzleşemediler. Resmî tarih yazıcılığının dışına çıkıp gerçekler, ortalıkta konuşulduğu gibi yazıya dökülmüş olsaydı, fena mı olurdu?

Bir şeyler değişir miydi, sanmıyorum.

Çünkü acı çekenler, o çengellere asılanlar, içeride dışarıda, bir sığınakta ölenlerin yiğitliği, savundukları yarınlar, ütopyaları bugün yaşadığımız sonucu doğurmadı. O günden bugüne, geriye sadece “keşke”ler kaldı.

Yenilgi Fatsa’da başlamadı, sadece orada “görünür” hâle geldi.

Devlet gücüyle o operasyonda gelenler, daha büyük bir operasyonla ülkeye el koydular ve bugünkü yaşadığımız “ılımlı İslam” soslu ülkeyi yarattılar.

Üstelik o günlerden daha fakir, gelecek ütopyası olmayan bir ülke olduk.

“O günleri özleyenler var mı?” diye sormuyorum bile; o günleri anımsayanlar da kalmadı.

O günleri özleyenler için “o dönem”, artık sadece rakı masasında bir konu mezesi oluveriyor.

Anılarda hep anlatılır: sağcısı, solcusu, dincisi... Dönemin bütün partilerinden insanlar vardı o komitelerde.

Tek yer almayan parti ve taraftarları ise maskeli olarak askerlerle birlikte gelip operasyon yaptılar.

Ama bir süre sonra o askerler, o maskelileri de alıp cezaevinde “ağırladılar”.

Halkı için “bir şey yapanı” halk arkasız bıraktı.

O dönemde maske takıp Nokta operasyonu yapanlar dağa çıkıp uluyup ulumadıklarını bilmiyorum ama bugün CHP içinde vekillik yapanın uluma sesi ekranlara yansıdı.

Halk hep arkamızdaydı; “Halk için, halkla birlikte...” bir şeyler yaptığımızı düşündük.

Ama o, bizim yaptıklarımızdan nasiplenenler, işlerine geldiği an karşı tarafa geçip “ahmak” (saf) diye acıyarak bize baktılar.

Çocuklarını — hatta bizden biri olur diye — “bizim yaşadıklarımızı” anlatarak korkuttular...

Bazı şeyleri görmezden gelince yok olmuş olmuyor; yıllar sonra gelir, maskeliler o meydanlarda sizden biriymiş gibi nutuk atarlar.

Gerçeklerin üzerini kapatan resmî tarih yazıcılığı ya da redaksiyondan geçirilmiş anılar, yaşanmış olanlardan uzaklaştığı anlamına gelir. Keşke destanlaşan yönlerimiz yanında zaaflarımızı da anlatan anlatılar geleceğe yazı olarak kalsaydı…

İsmail Cem Özkan

 

 

27 Eylül 2025 Cumartesi

Alevilik, Bektaşiliğin Gölgesinde mi Eriyor?

Alevilik, Bektaşiliğin Gölgesinde mi Eriyor?

Yıllar önce Hacıbektaş Dergâhı'nda, Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen özlü sözler yer alırdı. O dönemde dergâhın müze müdürlüğüne ilk kez Alevi inancına mensup bir kişi atanmıştı. Üstelik bu kişi Kürt kökenliydi. Bu durum, Cumhuriyet’in ilanından sonra bir ilk olma niteliği taşıyordu. Zira Osmanlı döneminden başlayarak dergâhın kapatılıp müzeye dönüştürüldüğü yıllara dek, genellikle Nakşibendi tarikatına mensup kişiler bu tür kurumlara yönetici olarak atanırdı. Bu kişiler aracılığıyla dergâh, Bektaşiliğin merkezî bir yapısı gibi işlev görmeye devam etmişti.

Dışarıda ise Ulusoy ailesine ait, halk arasında “Çelebiler” olarak bilinen evler fiilen dergâhın yerini almıştı. İnananlar o evlerde el alır, dua eder, gönüllerini güvercinin hafifliğiyle, turna kuşu gibi hafifletirlerdi. Turnalar Semahı, Hacıbektaş Semahı’dır. Elbette birçok yörede semah, turna figürüyle özdeşleşmiştir.

Dergâhın en üst duvarında “Türkçe konuş” ifadesi yer alırdı. Bu söz, birçok Alevi kaynağında “Bu yurtta Türkçe konuş, Türkçe sev ve Türkçe yakar” biçiminde geçer. Yıllar sonra Hacıbektaş’a tekrar gittiğimde bu yazının kaldırıldığını fark ettim. “İsabet olmuş,” dedim içimden. Ancak bu değişiklik, Bektaşilik inancında Türkçe ibadet meselesini yeniden gündeme taşıdı.

Bektaşilik, özellikle Balkanlara açılım sürecinde yeniden keşfedildi. Yeni kurulan devletler içinde Bektaşilik, kurumsal olarak varlığını koruyordu. O kurumlara gidip gelmeler başladığında fark edildi ki, ibadet eden birçok kişi dualarını ana dillerinde değil, anlamadıkları bir dilde ettiklerini fark ediyordu. Bektaşi babaları duaları Türkçe ezberden okuyordu; ancak çoğu, Türkçeyi bile anlayamıyordu.

Türkiye’de ise başlarda devlet, şehirleşen Alevilerin ihtiyaç duyduğu Cemevlerini tanımadı. Ancak zamanla bu yapının kendi işine yaradığını fark etti. Türkiye’nin her bölgesinde farklı biçimlerde yaşanan Alevilik, süreç içinde homojenleşmeye başladı. Baskın anlayışlar, daha zayıf olanları sindirmeye başladı. Genel kurallar geçerliydi; ancak farklılıkları ortaya koyan birçok geleneksel davranış ve ibadet biçimi yok olmaya başladı. Her derneğin kendi “bileni” ya da “otoritesi” ortaya çıkıyor, kendisine “dede” diyenler için yeni kapılar aralanıyor, fikirlerini yaymak isteyen bazı kişiler baskı aracına başvuruyordu.

Avrupa’da kurulan Alevi dernekleri bu süreci hızlandırdı. Hangi şehirden gelenler çoğunluktaysa, o dernekte o bölgenin Alevilik anlayışı baskın hâle geldi. Bugün birçok Alevi, hem cuma namazına gider, hem Sünni İslam’ın orucunu tutar, hem de 12 İmam orucunu yerine getirir. Dernekleşme süreci, heterojen olan Aleviliği hem homojenleştirdi hem de giderek Türkleştirmeye başladı.

MHP kökenli Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, bu homojenleştirme sürecinin izlerini Kazakistan’da da bulmuştu. Orada kurulan Ahmet Yesevî Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanlığını üstlendi. Bakanlığı döneminde Hacı Bektaş Veli ile Hoca Ahmet Yesevî arasında bir bağ kurulmaya çalışıldı. Ona göre Yesevî, Sünniydi ve Alevilikle doğrudan bir ilgisi yoktu. Ancak aynı zamanda onun bir “Türk öğretisi” sunduğu da iddia edildi: özü, sözü Türk’tü. Böylece Mevlânâ, Hacı Bektaş ve Ahi Evran da “Türk” kimliğiyle tanımlanmaya başlandı. Yıllarca Hacıbektaş’a gelip Sünniliği anlatmaya çalıştı; ancak sanırım bu çabalarından sonuç alamadığı için artık o arayıştan vazgeçtiğini düşünüyorum.

Osmanlı dönemindeki Nakşibendi etkisi, bu kez müze statüsündeki Hacıbektaş Dergâhı üzerinden yeniden inşa edilmeye başlandı. Çünkü Hacıbektaş’ı kontrol eden, Bektaşiliği; dolayısıyla Balkanlar’daki Aleviliği de kontrol edebilirdi. Bu stratejik bir hamleydi. Alevileri sadece kontrol etmek değil, bazı yapılar onları tamamen asimile etmek amacıyla hareket etti. Bu hedef doğrultusunda Aleviliği, Bektaşilik içinde eritmek istediler. Bugün bu süreç, Cemevleri ve dernekler aracılığıyla yavaş ama kararlı bir şekilde sürdürülüyor.

Sosyal medyada bir Alevi ozanın yaptığı paylaşım, özellikle Kürt Aleviler arasında hayal kırıklığına yol açtı. Ancak aynı zamanda birçok Alevi’nin özünü ve sözünü de yansıtıyordu:

“Alevilik, 72 milleti içine alan kadim bir gelenektir. ‘Kürt Alevi’ ya da ‘Türk Alevi’ diye bir tabir yoktur; Kürtçe konuşan Alevi, Türkçe konuşan Alevi veya Zazaca konuşan Alevi vardır. Alevilik, ‘lisan-ı hâl’ dilidir; ibadet dili ise Türkçedir.”
— Erdal Erzincan

Bu konu son yıllarda daha sık dillendirilmeye başlandı. Hatta “Çepni, Türkmen dini” diyenler arttı. Kimine göre Kürtler de Türkmen soyundandır. Elbette herkes kendini hangi soydan görüyorsa öyle adlandırıyor. Ancak Kürtçe ibadet neredeyse ya tamamen yok sayılıyor ya da açıkça reddediliyor.

Devlet Bahçeli’nin 16 Ağustos’ta bir Alevi açılımı yapacağı yönünde bir öngörüm vardı. Ancak yaptırdığı Cemevi zamanında yetişmediği için açılımın 29 Ekim’e ertelendiğine dair duyumlar aldım. Fakat 16 Ağustos yaklaşırken Alevi açılımına dair söylemler ciddi biçimde artmıştı.

Devlet bir bütündür, parçalanamaz.

Bu durum kimilerini şaşırtıyor olabilir, ancak bana kalırsa şaşılacak bir şey yok. Zira bu mesele ilk kez konuşulmuyor. Hatta birçok Alevi dergâhında “Cemevinde ibadet dili Türkçedir” denilerek diğer dillerin kullanımı reddediliyor. Bu yaklaşım, Avrupa’da iki ayrı Alevi federasyonunun kurulmasına neden oldu. Çünkü Cemevlerinin kurumsallaşması süreci, bu tür tartışmalarla birlikte başladı.

Öte yandan “Alevi-Bektaşi” kavramı giderek birleşik bir ifade hâline gelmeye başladı. Bektaşilik, doğrudan Alevilik gibi sunuluyor. Sözde Bektaşilik, “şehir Aleviliği” imiş. Bu da zamanla kanıksandı. Bugün neredeyse her Alevi yayını ve söyleminde “Alevi-Bektaşi” ifadesi birlikte kullanılıyor. Birçok Cemevinde Bektaşiliğe ait simgeler daha baskın hâle geldi.

Katıldığım pek çok cenazede, Bektaşi şapkası takan bir dede ya da baba, Sünni inancıyla neredeyse birebir örtüşen söylemlerle sohbet ederken, yalnızca “Hz. Ali” ismini araya serpiştiriyordu. Buna bizzat şahit oldum.

Sonuç olarak, Aleviler kaybolmaya yüz tutmuş inançlarını Bektaşi şapkası altında kurumsal bir yapıya dönüştürerek sürdürmeye çalışıyor. Bu sayede Alevi açılımı başarıya ulaşmış gibi bir algı oluşturuluyor.

 

İsmail Cem Özkan