Kahramanlar acımasız olur!
“Dünyayı yönetmek için acımasız olmak gerek…“ Bir film kahramanı, beyazperdeden yansıyan görüntüsü altında sözlerini seyircinin üzerine doğru bırakıyordu.
Dünyayı yönetmek için ne kadar çok kahraman çıkmıştı, çıkmaya da devam edecekti. Savaşların başrolünde oynayanlar, dünyayı yönetmek hırsı ile her yere savaş baltalarını göndermişti, hiçbir şeyden haberi olmayanlar kanları ile toprağı neden suladıklarını bilmeyeceklerdi.
Dünyayı yönetmek isteyenler, dünyanın değişik yerlerine savaş baltalarını gönderdiklerinde, kadeh şişesini kaldırıp, her zafer kazandıklarında çılgınlarca eğlenmişlerdir. Her zafer kazandıklarında balolar düzenlemişler, önünde eğilen insanlar ile eğlenmeye çalışmışlardır. Çalışmışlardır, çünkü eğlencenin ne olduğunu bilmiyorlardı, onlar dünyayı yönetmek için seçilmiş insan olduklarına inanıyorlardı.
Seçilmiş insan ayrıcalıklı insandır. Üstün insan ancak ve ancak üstün ırktan çıkardı. Üstün ırktan olduğunu kanıtlamak için destanlar uydurulurken, geçmişin bütün izlerini yok etmeyi unutmazlardı. Her karhamın geçmişi bir destan ile örülüdür.
Üstün insan dünyayı yönetmek için gelmiştir ve bütün kötülüleri yok edecektir. Yaptıklarının kötü olduğunu düşünmezler, yaptıkları gelecek için önemlidir ve heykelleri bütün yeryüzünü kaplayacaktır. Sonsuzluğun insanı/ları olacaktır.
Yeryüzünde dünyayı yönetmek için her zaman birileri çıkmıştır, savaş baltalarının ölüm saçtığı toprakları dolaşmıştır. Zafer ve özgürlük uğruna yaptığı özveri bütün insanlık tarafından anlaşılır olduğunu düşünmektedirler. Seçilmişin önünde her karanlık güç eğilecektir ve aydınlık günler gelecektir. O yüzden zafere ulaşana kadar acımasız ve hoşgörüsüz olacaktır. Zafer hoşgörü ve acıma duygusunu kazandıracaktır. Ölüm bir oyundur ve oyun sonucunda ölen her insan bir rakamdır.
Dünyayı yönetmek için seçilmiş olmak gereklidir.
Destanlar okuyarak büyüyenler, kahramanlara özenirler.
Günümüzde destanlar okunmaz, duyulmaz. Seyredilen her film, dizi ve masal kitaplarındaki kahramanlar ulaşılması gereken bir idealdir. O ideale ulaşanlar seçilmiştir. Kendisini kahraman gören her insan seçilmiş olduğunu düşünür. Kimin tarafından seçildiğini düşünmez!
Kahraman her dönemde kahramanlar yaratılır.
Dünyaya hükmeden Hun imparatoru Atilla bulduğu bir savaş aleti sayesinde diğer ordulardan üstün olmuş ve dünyaya hükmetmek için yola çıkmıştır. En son yolculuğunda başına bir taş koymuşlardır. Kazanabildiği bir parça toprak ve taştır. Taş başına dikildikten sonra kazandığı tüm topraklar çöl rüzgarında uçuşan kumlar gibi yok olmuştur.
Roma imparatoru bütün dünyaya hükmettikten sonra yok olmuştur.
Büyük İskender Asya’nın içlerine kadar gitti, sonuçta kazandığı toprak günümüzde kimse yerini bilememektedir, sadece tahmin edilmektedir. Belki bugün o kazandığı toprak üzerinde bir çoban koyunlarını otlatıyordur.
Son olarak cihan hakimi olma yolunda önemli adımlar atan Hitler’in , başının üstünde bir taş dahi yoktur. Külleri Berlin semalarında uçuyordur belki.
Hepsinin ortak bir yönü vardır, acımasız olmak. Onları insan olarak tarif etmek için değişik masallar uydurulmuştur. Seçilmiş olduğuna inananların ortak yönü vardır, çocuklar. Çocukları severler, çünkü bilirler ki, bir gün vücutları toprak olacaktır. Onları yaşatacak olanlar ve yaptıklarını takdir edecek olanlar çocuklardır. O yüzden her biri çocuklara karşı yufka yüreklidir, elbette seçilmiş çocuklara karşı. Her çocuk onun için önemli değildir, üstün olan birileri varsa, aşağı olanlarında varlığı doğaldır ve aşağı olanlar, yani seçilmeyenlerin acı çektiği önemli değildir, çünkü onlar birer rakamdır. Rakam olanların ne yaşadıkları tarih kitaplarında yazmayacaktır. Tarih kitapları kahramanları ve büyük hayalleri olanları ve onları gerçekleştirmek isteyenleri yazar. Elbette hepsini değil, başarılı olanları. Başarılı olmayıp yok olanları da tarih diğer insanlar gibi rakam olarak belirtir.
Tarih acımasızdır ve yok eder!
Acımasız onlalar kendilerini dünyaya kurtarmaya aday olarak görür ve ellerine geçen bir fırsatta kendilerince yaşadıkları topluma çeki düzen vermeye kalkarlar. Kahramanlar hiçbir yasayı kabul etmezler ve onlar yasaları kendileri belirlerler.
Dünya görecelidir, birleri için bir evren olacağı gibi, birileri için bir mahalle, bir köy olabilir. Yetiştiği koşullara göre, dünyayı algılayışı ile ilgilidir. Her kahramanında bir destanı vardır.
Ölümlerin bu kadar arttığı, silahlanmanın iki bireyden birine dönüştüğü toplumda her an kahramanların çatışması ile karşı karşıya kaldığımızı düşünürüm. Her katil mi kahraman, ölen mi? işte bu konuda kafam hep karışır, çünkü tarih içinde değişik kahramanlar göz kırpar!
Kendisini üstün gören her insan potansiyel kahramandır.
27 Aralık 2008 Cumartesi
22 Aralık 2008 Pazartesi
Toprak kokar mıydı?
Toprak kokar mıydı?
Döndüğünde bıraktığını bulamadı, çünkü her şey değişmişti, değişmeyen şey yaşamın akışıydı. Yaşam akıyordu, tıpkı geçmişteki gibi. Gençlik yılları geride kalmış, ağırmış saçları ile yurduna geri dönmüştü. Eski sıcaklığı aradı ama artık buralı olmadığını hissetti. Sokaklar yabancıydı, tıpkı insanlar gibi. Yabancılaşma dedikler bu olsa gerek!
Geldiği ülkede de yabancıydı, bugüne kadar o ülkede hep vücudu kalmış, yüreği bugün topraklarında yürüdüğü ülke için atmıştı. Toprak dediğime bakmayın siz, topraklar betonların altında kalmıştı, olduk olmadık yerde asfalt ile örtülmüştü toprak. Toprağın kokmadığı ülkeye gelmişti. Eskiden her yağmur başlangıcını bekler, toprağın o hoş kokusundan sarhoş olurdu.
Toprak sulanmıyordu artık, betona damlayan yağmur tanecikleri bir anda akarsu oluşturuyordu. Geldiği ülkede ise betona düşen yağmur tanecikleri hemen mazgaldan aşağıya süzülür giderdi, o yüzden yağmur geçirmeyen ayakkabı arama sorunu hiç olmamıştı. Şimdi ayakları su içindeydi, paçaları ıslaktı. Yağmur eskisinden fazla mı yağıyor diye düşündü, hayır. Eskisi gibi yağıyordu, fakat yollar sel olmuştu. Haberlerde duyduğu bir gerçekle yüzleşiyordu, yağmur yağdığında trafik felç olur. Evet, felç olmuştu, kımıldayamayan araçlar ve kornalar. Korna sesleri arasında karşıdan karşıya geçmeye çalışan insanlar. Seke seke koşuyorlardı. Bazıları suyun içinde rahat rahat yürüyordu ama azınlıktaydılar.
Yıllar sonra dönmüştü, kalbin attığı yere. Bıraktığında büyük bir köydü, köy büyümüş, gökdelenler ile dolmuştu, yollar araçlarla, sokaklar insanlarla… Bir merkez vardı eskiden, şimdi her yer merkez olmuştu. Buluşma yerleri değişmemişti yine de. Yoksa başka yer bilmediği için mi bilmiyordu! Eski arkadaşlarını aramıştı, onları gördüğünde ne kadar zaman geçtiğini hissetti. Sanki sert bir rüzgar suratını yumruklamıştı. Her gördüğü arkadaşında değişimi gördü, sıcaklığı bulamadı. Bir şeyler eksikti, gülümsemelerde bir şeyler yabancıydı, yapaydı, fakat adlandıramıyordu. Adlandıramadığı ama hissettiği o kadar çok şey vardı ki, düşünmeye kalksa yaşayamayacağını düşünüyordu. O yüzden düşünmeden hissetmeye devam etmeye karar verdi. Martılara baktı, tıpkı eskisi gibi, vapurların arkasından kanat çırpıyorlardı. Simit atanlara baktı, eskisi gibiydi. Vapur ve simit. Çay da vardı, vapurda ayaküstü satış yapanda. Satanların ellerinde tarak yoktu ellerinde ama başka şeyler vardı ve eskisi gibi bağıra bağıra ellerindekinin özelliklerini anlatıyorlardı, hediyesi söylenmeden geçilmiyordu elbet! Değişimin olduğu yerde değişmeyenlerde vardı.
Kavganın şehrindeydi, kavganın sertliklerinin yaşandığı o sokaklara baktı. Cepheleşen mahalleler, sınırları belirleyen sokaklar yoktu. Sınırlar coğrafik olmaktan çıkmış içselleşmişti. İçselleşmişti, çünkü sınırları belirleyen ekonomiydi. İşi olanlar birbirleri ile görüşüyorlar, olmayanlar eğer yolda karşılaşırsa selam verir konuma gelmişti. Eski arkadaşlar eski olmuştu. Karşılıksız selamlaşmalar bile ortadan kalmıştı. Sıcak sarılmalar, grup halinde dolanmalar gözlerinin önünden geçmişti. İstiklal caddesinde gelene gidene baktı tek başına, kalabalık eskisi gibi akıyordu ama insanlar çok değişmişti. Şimdikiler daha hızlı yürür buldu. Hızlı yürümeleri yanında coğu yalnızdı. Bakışlarda bir durukluk, belirsizlik vardı. Ara sıra grup halinde dolanan turist grup görüyordu, onlarda başka yerde olmanın getirmiş olduğu merak ile bakıyorlardı çevrelerine. Buralı olanlar yalnızdı ve ellerinde cep telefonu, görmedikleri birileri ile sıcak sohbet halindeydiler. Gözle görünmeyen ile yapılan sohbet, yüz yüze yapılan sohbetten daha sıcak ve daha içten olduğunu düşündü. Yüz yüze yapılan sohbetler nedense hep iletişimsizliği içinde barındırıyordu. Teknoloji çok şeyi değiştirmişti, yanındakini unut, uzaktakini yakınlaştır!
Yıllar yılı iki ülke arasında sıkışıp kalmıştı, tercihi burasıydı ama artık buralı bile değildi, yabancıydı. Her yerde yabancı. Buna alışmak zor olacaktı, en azından bir yerli olmayı istemişti yıllar yılı ama değildi. Burada turist, orada yabancı olmuştu. Dönmek istiyordu, dönemiyordu, yaşamak istiyordu, olanaklar yoktu. Bütün şehirler birbirine benzemişti. Orada gördüğü tüm mağazalar burada da vardı, orada gördüğü tüm insanlar burada da vardı, orada duyduğu tüm diller burada da vardı ve her iki tarafta da yalnızdı. Yalnızlık içselleştirmişti bilmeden. Şimdi içselleştirdiğini çıplak olarak algılıyordu. Hissettiği ama anlamlandırmadığı yalnızlığı yaşıyordu. İstanbul’da olmanın bir farklı noktası vardı, boğazı ve vapurları. Vapurların vazgeçilmezi martılar. Martı sesleri ve içindeki seste buralı olduğunu söylüyordu ama işi yoktu. İşi olmayanın, yani parası olmayanın memleketi olur muydu?
“Memleket mi, daha uzak, gençliğim mi, yıldızlar mı? “
Dilinde dizler, yüreğinde memleket sevdalısı büyük şair dönmüş olsaydı eğer, düşünür müydü bu şiiri? Ne önemi vardı şimdi, hissederek yaşamak varken bu şehri…
Döndüğünde bıraktığını bulamadı, çünkü her şey değişmişti, değişmeyen şey yaşamın akışıydı. Yaşam akıyordu, tıpkı geçmişteki gibi. Gençlik yılları geride kalmış, ağırmış saçları ile yurduna geri dönmüştü. Eski sıcaklığı aradı ama artık buralı olmadığını hissetti. Sokaklar yabancıydı, tıpkı insanlar gibi. Yabancılaşma dedikler bu olsa gerek!
Geldiği ülkede de yabancıydı, bugüne kadar o ülkede hep vücudu kalmış, yüreği bugün topraklarında yürüdüğü ülke için atmıştı. Toprak dediğime bakmayın siz, topraklar betonların altında kalmıştı, olduk olmadık yerde asfalt ile örtülmüştü toprak. Toprağın kokmadığı ülkeye gelmişti. Eskiden her yağmur başlangıcını bekler, toprağın o hoş kokusundan sarhoş olurdu.
Toprak sulanmıyordu artık, betona damlayan yağmur tanecikleri bir anda akarsu oluşturuyordu. Geldiği ülkede ise betona düşen yağmur tanecikleri hemen mazgaldan aşağıya süzülür giderdi, o yüzden yağmur geçirmeyen ayakkabı arama sorunu hiç olmamıştı. Şimdi ayakları su içindeydi, paçaları ıslaktı. Yağmur eskisinden fazla mı yağıyor diye düşündü, hayır. Eskisi gibi yağıyordu, fakat yollar sel olmuştu. Haberlerde duyduğu bir gerçekle yüzleşiyordu, yağmur yağdığında trafik felç olur. Evet, felç olmuştu, kımıldayamayan araçlar ve kornalar. Korna sesleri arasında karşıdan karşıya geçmeye çalışan insanlar. Seke seke koşuyorlardı. Bazıları suyun içinde rahat rahat yürüyordu ama azınlıktaydılar.
Yıllar sonra dönmüştü, kalbin attığı yere. Bıraktığında büyük bir köydü, köy büyümüş, gökdelenler ile dolmuştu, yollar araçlarla, sokaklar insanlarla… Bir merkez vardı eskiden, şimdi her yer merkez olmuştu. Buluşma yerleri değişmemişti yine de. Yoksa başka yer bilmediği için mi bilmiyordu! Eski arkadaşlarını aramıştı, onları gördüğünde ne kadar zaman geçtiğini hissetti. Sanki sert bir rüzgar suratını yumruklamıştı. Her gördüğü arkadaşında değişimi gördü, sıcaklığı bulamadı. Bir şeyler eksikti, gülümsemelerde bir şeyler yabancıydı, yapaydı, fakat adlandıramıyordu. Adlandıramadığı ama hissettiği o kadar çok şey vardı ki, düşünmeye kalksa yaşayamayacağını düşünüyordu. O yüzden düşünmeden hissetmeye devam etmeye karar verdi. Martılara baktı, tıpkı eskisi gibi, vapurların arkasından kanat çırpıyorlardı. Simit atanlara baktı, eskisi gibiydi. Vapur ve simit. Çay da vardı, vapurda ayaküstü satış yapanda. Satanların ellerinde tarak yoktu ellerinde ama başka şeyler vardı ve eskisi gibi bağıra bağıra ellerindekinin özelliklerini anlatıyorlardı, hediyesi söylenmeden geçilmiyordu elbet! Değişimin olduğu yerde değişmeyenlerde vardı.
Kavganın şehrindeydi, kavganın sertliklerinin yaşandığı o sokaklara baktı. Cepheleşen mahalleler, sınırları belirleyen sokaklar yoktu. Sınırlar coğrafik olmaktan çıkmış içselleşmişti. İçselleşmişti, çünkü sınırları belirleyen ekonomiydi. İşi olanlar birbirleri ile görüşüyorlar, olmayanlar eğer yolda karşılaşırsa selam verir konuma gelmişti. Eski arkadaşlar eski olmuştu. Karşılıksız selamlaşmalar bile ortadan kalmıştı. Sıcak sarılmalar, grup halinde dolanmalar gözlerinin önünden geçmişti. İstiklal caddesinde gelene gidene baktı tek başına, kalabalık eskisi gibi akıyordu ama insanlar çok değişmişti. Şimdikiler daha hızlı yürür buldu. Hızlı yürümeleri yanında coğu yalnızdı. Bakışlarda bir durukluk, belirsizlik vardı. Ara sıra grup halinde dolanan turist grup görüyordu, onlarda başka yerde olmanın getirmiş olduğu merak ile bakıyorlardı çevrelerine. Buralı olanlar yalnızdı ve ellerinde cep telefonu, görmedikleri birileri ile sıcak sohbet halindeydiler. Gözle görünmeyen ile yapılan sohbet, yüz yüze yapılan sohbetten daha sıcak ve daha içten olduğunu düşündü. Yüz yüze yapılan sohbetler nedense hep iletişimsizliği içinde barındırıyordu. Teknoloji çok şeyi değiştirmişti, yanındakini unut, uzaktakini yakınlaştır!
Yıllar yılı iki ülke arasında sıkışıp kalmıştı, tercihi burasıydı ama artık buralı bile değildi, yabancıydı. Her yerde yabancı. Buna alışmak zor olacaktı, en azından bir yerli olmayı istemişti yıllar yılı ama değildi. Burada turist, orada yabancı olmuştu. Dönmek istiyordu, dönemiyordu, yaşamak istiyordu, olanaklar yoktu. Bütün şehirler birbirine benzemişti. Orada gördüğü tüm mağazalar burada da vardı, orada gördüğü tüm insanlar burada da vardı, orada duyduğu tüm diller burada da vardı ve her iki tarafta da yalnızdı. Yalnızlık içselleştirmişti bilmeden. Şimdi içselleştirdiğini çıplak olarak algılıyordu. Hissettiği ama anlamlandırmadığı yalnızlığı yaşıyordu. İstanbul’da olmanın bir farklı noktası vardı, boğazı ve vapurları. Vapurların vazgeçilmezi martılar. Martı sesleri ve içindeki seste buralı olduğunu söylüyordu ama işi yoktu. İşi olmayanın, yani parası olmayanın memleketi olur muydu?
“Memleket mi, daha uzak, gençliğim mi, yıldızlar mı? “
Dilinde dizler, yüreğinde memleket sevdalısı büyük şair dönmüş olsaydı eğer, düşünür müydü bu şiiri? Ne önemi vardı şimdi, hissederek yaşamak varken bu şehri…
19 Aralık 2008 Cuma
Yeni bir gazete çıkarken…
Yeni bir gazete çıkarken…
Ciner grubu yeni bir günlük gazete çıkaracağını açıkladı, uzun zamandır hazırlık çalışmasını sürdürdü, yakında ise piyasada olacaktır. Fakat benim izleyebildiğim kadarı ile Ciner grubunun çıkaracağı gazete piyasada satılanlardan bir farkı olmayacaktır. Çünkü yapılan çalışmalar, el sıkılan gazetecilerin dünyaya bakış açısı sınırları bellidir.
Ciner grubu daha önce gazete sahipliği yapmıştır, hükümet elinden gazetesini almakta tereddüt etmemiştir, çünkü hükümet kendisi gibi düşünmeyeni ve kendisi için tehlike olabileceğini düşündüğünü minimalize etme konusunda beceriklidir. Hükümet ile uğraşanlarının nasıl bir sonuç ile karşılaştıkları ortadadır. Ortada olan bir durum içinde yeni bir gazete çıkarmak ve iddialı olmak önemlidir. O yüzden ilgi ile izlenmektedir.
Gazete var olanların dışında olmayacaktır, yani politik hedefi olan bir gazete yerine patronun çıkarlarını gözeten bir gazete olacaktır. Patronun çıkarları ise hükümet ile ilgilidir, çünkü ihaleler içinde gazete patronlarını görmek şaşırtıcı değildir. Normalleştirilmiş bir durum yaşamaktayız. Peki, yeni çıkacak olan gazete hükümete direkt muhalif olamayacağına göre neden çıkar?
Bu soruya cevap verecek olan Ciner bile bilmemektedir diye düşünüyorum, çünkü kendisini medya alanında görmek hırsı, amaçlar konusunda çelişkili duruşları da yanında getirir. Ciner medyayı bir ticari baskı aracı gördüğünü düşünüyorum. Hem muhalif gibi durup, hem de iktidarı destekleyen medya devlerinin yaptığını görmektedir. Onların önlenemez yükselişine yakından şahit olmuştur. Medya içinde olmak demek, değişimi önceden görmek anlamındadır. Gazeteciler haber peşinde değil, patronlarının çıkarlarını ve kendi maaşlarını kurtarma derdindedir. Bağlı bulundukları grup büyüdükçe, kendilerinin maaşlarının artacağını ya da bu krizde hesaplarına düzenli paranın gireceği garantisi demektir. Kendi grubu içinde eleman çıkarmalarını verimlilik olarak bakan, olması gereken olarak görürler. Maaşlarını ve tatillerini hiçbir zaman tartışma konusu bile yapmazlar. Patronları adına eleman alan ve eleman çıkaran konumunda olanların kaybedeceği çok şey vardır.
Ciner grubunun çıkaracağı gazete el- Sabah olarak eleştirdikleri gazeteden ileri, Türkiye Türklerindir gazetesinden geri olmayacaktır. Grubun tek rekabeti olacaktır, diğer medya devleri ile satış ve dağıtım konusundadır. Eleştiren değil, resmi söylemin dışında değil, var olanların söylemlerinden farklı olmayan ama kavgacı bir tarzda, hükümete dokunmayan, devletin her yaptığını onaylayan konumda olacaktır.
Fatih Altaylı bu konuda bir çok ipucu vermiştir. Devleti eleştirmeyecektir, bacak aralarının namusunu koruma olarak görecektir. Hükümete dokunmayacaktır, eski rakibi Doğan grubunun ihalelerine ve hükümetten destek görmesini eleştirecektir. Grubun çıkarları konuda duyarlı olacaktır. Fakat bu çıkarlar grup başkanın cebinden çıkacak para ile ölçülü olacaktır. Kanal 1 ve Haber Türk kanallarının durumu geleceği rahat tahmin etmemize yardımcı olmaktadır. Yeni çıkacak olan gazete, var olanların dışında yeni bir şey söylemeyecektir, grubun kendi reklam aracı konumunda olurken, popülertesine bağlı olarak alacağı reklamlar ile kendisini ekonomik olarak başa baş çıkarması gazetenin ömrünü belirleyecektir.
Ufuk Güldemir popüler anlamda iki gazete çıkarmış ve sonuç olarak ortadadır. Fatih Altaylı’nın bilgi birikimi ne kadar ortada olduğu ortadır, Ufuk’u aşıp aşamayacağını yakında görmüş olacağız. Ufuk’dan avantajlıdır, çünkü arkasında bir grubu almıştır. Fakat gazete içeriği ve biçimi benim görebildiğim kadarı ile var olanların ötesinde olamayacaktır.
Türkiye gerçek bir gazeteye hala ihtiyaç duymaktadır. Gerçek gazete umarım bu topraklar üzerinde kendi özgücüne güvenerek çıkar. Köşe yazarları ile gazete satışları belirlenmeye başlanmışsa eğer, o ülkede gazetecilik yoktur diyebilirim.
Yeni çıkacak olan gazete var okuyucuya belki birkaç kişi daha katacaktır, fakat genel okuyucu sayısında büyük oynamaya sebep olacağını düşünmüyorum. Bugün 5 milyon okuyucu varsa eğer, çıktıktan sonrada 5 milyon okuyucu olacaktır. Birkaç gazete okuyucu kaybedecektir, birkaç gazete belki kapanacaktır. Fakat onların okuyucu kaybetmesi ya da batması genel okuyucu sayısında bir değişikliğe sebep olmayacaktır.
Ciner grubu yeni bir günlük gazete çıkaracağını açıkladı, uzun zamandır hazırlık çalışmasını sürdürdü, yakında ise piyasada olacaktır. Fakat benim izleyebildiğim kadarı ile Ciner grubunun çıkaracağı gazete piyasada satılanlardan bir farkı olmayacaktır. Çünkü yapılan çalışmalar, el sıkılan gazetecilerin dünyaya bakış açısı sınırları bellidir.
Ciner grubu daha önce gazete sahipliği yapmıştır, hükümet elinden gazetesini almakta tereddüt etmemiştir, çünkü hükümet kendisi gibi düşünmeyeni ve kendisi için tehlike olabileceğini düşündüğünü minimalize etme konusunda beceriklidir. Hükümet ile uğraşanlarının nasıl bir sonuç ile karşılaştıkları ortadadır. Ortada olan bir durum içinde yeni bir gazete çıkarmak ve iddialı olmak önemlidir. O yüzden ilgi ile izlenmektedir.
Gazete var olanların dışında olmayacaktır, yani politik hedefi olan bir gazete yerine patronun çıkarlarını gözeten bir gazete olacaktır. Patronun çıkarları ise hükümet ile ilgilidir, çünkü ihaleler içinde gazete patronlarını görmek şaşırtıcı değildir. Normalleştirilmiş bir durum yaşamaktayız. Peki, yeni çıkacak olan gazete hükümete direkt muhalif olamayacağına göre neden çıkar?
Bu soruya cevap verecek olan Ciner bile bilmemektedir diye düşünüyorum, çünkü kendisini medya alanında görmek hırsı, amaçlar konusunda çelişkili duruşları da yanında getirir. Ciner medyayı bir ticari baskı aracı gördüğünü düşünüyorum. Hem muhalif gibi durup, hem de iktidarı destekleyen medya devlerinin yaptığını görmektedir. Onların önlenemez yükselişine yakından şahit olmuştur. Medya içinde olmak demek, değişimi önceden görmek anlamındadır. Gazeteciler haber peşinde değil, patronlarının çıkarlarını ve kendi maaşlarını kurtarma derdindedir. Bağlı bulundukları grup büyüdükçe, kendilerinin maaşlarının artacağını ya da bu krizde hesaplarına düzenli paranın gireceği garantisi demektir. Kendi grubu içinde eleman çıkarmalarını verimlilik olarak bakan, olması gereken olarak görürler. Maaşlarını ve tatillerini hiçbir zaman tartışma konusu bile yapmazlar. Patronları adına eleman alan ve eleman çıkaran konumunda olanların kaybedeceği çok şey vardır.
Ciner grubunun çıkaracağı gazete el- Sabah olarak eleştirdikleri gazeteden ileri, Türkiye Türklerindir gazetesinden geri olmayacaktır. Grubun tek rekabeti olacaktır, diğer medya devleri ile satış ve dağıtım konusundadır. Eleştiren değil, resmi söylemin dışında değil, var olanların söylemlerinden farklı olmayan ama kavgacı bir tarzda, hükümete dokunmayan, devletin her yaptığını onaylayan konumda olacaktır.
Fatih Altaylı bu konuda bir çok ipucu vermiştir. Devleti eleştirmeyecektir, bacak aralarının namusunu koruma olarak görecektir. Hükümete dokunmayacaktır, eski rakibi Doğan grubunun ihalelerine ve hükümetten destek görmesini eleştirecektir. Grubun çıkarları konuda duyarlı olacaktır. Fakat bu çıkarlar grup başkanın cebinden çıkacak para ile ölçülü olacaktır. Kanal 1 ve Haber Türk kanallarının durumu geleceği rahat tahmin etmemize yardımcı olmaktadır. Yeni çıkacak olan gazete, var olanların dışında yeni bir şey söylemeyecektir, grubun kendi reklam aracı konumunda olurken, popülertesine bağlı olarak alacağı reklamlar ile kendisini ekonomik olarak başa baş çıkarması gazetenin ömrünü belirleyecektir.
Ufuk Güldemir popüler anlamda iki gazete çıkarmış ve sonuç olarak ortadadır. Fatih Altaylı’nın bilgi birikimi ne kadar ortada olduğu ortadır, Ufuk’u aşıp aşamayacağını yakında görmüş olacağız. Ufuk’dan avantajlıdır, çünkü arkasında bir grubu almıştır. Fakat gazete içeriği ve biçimi benim görebildiğim kadarı ile var olanların ötesinde olamayacaktır.
Türkiye gerçek bir gazeteye hala ihtiyaç duymaktadır. Gerçek gazete umarım bu topraklar üzerinde kendi özgücüne güvenerek çıkar. Köşe yazarları ile gazete satışları belirlenmeye başlanmışsa eğer, o ülkede gazetecilik yoktur diyebilirim.
Yeni çıkacak olan gazete var okuyucuya belki birkaç kişi daha katacaktır, fakat genel okuyucu sayısında büyük oynamaya sebep olacağını düşünmüyorum. Bugün 5 milyon okuyucu varsa eğer, çıktıktan sonrada 5 milyon okuyucu olacaktır. Birkaç gazete okuyucu kaybedecektir, birkaç gazete belki kapanacaktır. Fakat onların okuyucu kaybetmesi ya da batması genel okuyucu sayısında bir değişikliğe sebep olmayacaktır.
Seçimler yaklaşırken…
Seçimler yaklaşırken…
Yerel yönetimlerin değişimi yaklaştıkça meydanlardan önce ekranlarda bir gerginlik hisseder olduk. Yerel yöneticilerden seçilme şansı az olanlar giderken, gelecek olanlara kötü bir miras bırakma derdindedir, çünkü gelenin soruşturma açma olasılığı vardır ama bugüne kadar bu olasılık hayata geçmemiştir. Yiyen yediği ile kalmıştır, gelenler ise hep yokluk edebiyatı yapmıştır, var olanı tüketmek ile uğraşmıştır. (Gidenler gelene kötü miras bırakır, çünkü kendisinin değeri anlaşılmasını ister, çünkü gelen eskisinin yaptığı tahribatı düzelteyim derken, yapmış olduğu hedeflere ulaşamaz!)
Büyük şehirler şimdilerde kömür sobalarından çıkan dumanların etkisi ile sis altındadır. nefes almakta güçlük çekerken, kimse bunun bir geriye dönüş olduğunu düşündüğünü sanmıyorum, çünkü ekranda yapılan tartışmalar daha çok konuşulur olmaktadır. Şehirler doğal gaz enerji olarak kullanılmadan önceki haline döndü, kömür bir enerji kaynağı olmaktan çıkalı kaç yıl olmuştu? Ne oldu da kömüre geri dönüş oldu?
Kömür üretimi ve işletimi hem çevre faktörü açısından hem de üretim aşamasından dolayı verimli değildir, daha verimli olan başka enerji kaynakları dünyada kullanılmaktadır, biz de global enerji kullanımımdan yararlanmaktayız. Gerçi bize özgü ve tek taraflı anlaşmalar ile elimizde olanı da dağıtmışız. Seçimlerin yaklaşması ile eski enerji kaynağımız olan kömüre dönüş vardır. Kömüre dönmek geriye gitmek anlamındadır. Enerji kaynağında geriye gidiş demektir ki, standartlarımızda da geriye gitmiş olmaktayız. Yaşam standardımız düşmüştür, düşürülmüştür.
Geriye dönüş veya gidiş dağıtılan yardımlar ile daha çıplak olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanlık, onuru için yaptığı mücadelede onurunu kaybetmiştir. Onursuz ve omurgasızdır. Her şeyini paraya teslim eden, para kazanmak adı altında köle olmayı onaylayan, özel yaşamını ortadan kaldıran bir konuma gelmiştir. Para karşılığında yapmayacağı iş yoktur, her yaptığına bir sebep bulmakta da zorlanmamaktadır. Elbette bu genelin dışında yaşayanlarda vardır, fakat artık onlarda birer istatistik sayı olarak durmaktadır.
Yerel yönetimler değiştikten sonra eski yönetimin yaptığı her türlü ihale ve benzeri işler kontrol edilecek mi? Kontrol edildiğinde ne gibi sonuçlara ulaşacağız? Alınmış elemanlar ve görevleri incelenecek mi? Torpil ile alınıp, hiç çalışmadan maaş alanlar ortaya çıkarılacak mı? Hiç görevine gelmeden maaşı hesaba yatan kaç danışman vardır? Belediyenin gelir kaynakları olan yan kuruluşlarında işler nasıl gitmektedir? vakıflar aracılığı ile yapılmış harcamalar gün yüzüne çıkacak mıdır? Kısaca geçmişin hesabı sorulacak mıdır? Bu olasılık bile tartışmalara yansıyorsa, iktidarda olanın hırçın davranışı göze batıyorsa, orada yanlış giden bir şeylerin var olduğunu gösterir.
Belediye başkanı ve yardımcılarının yakınları üzerindeki mal varlıklarının herekti incelenmesi gereklidir. Ne zaman üzerlerinde mal varlığı artmıştır? Bu trafiği incelemek için iktidara gelmek önemli midir? İktidara gelen hesap soracağım diye gelir, hesap sorulacak konuma düşer. Bu durumda kontrol mekanizması kim tarafından ve nasıl işletilmesi gereklidir? İktidara gelmek geçmiş ile yüzleşmeyi getirmemektedir. O halde geçmiş ile yüzleşemiyorsak, neden iktidar değişikliklerine ihtiyaç duyarız?
Yerel yönetimlerin değişimi yaklaştıkça meydanlardan önce ekranlarda bir gerginlik hisseder olduk. Yerel yöneticilerden seçilme şansı az olanlar giderken, gelecek olanlara kötü bir miras bırakma derdindedir, çünkü gelenin soruşturma açma olasılığı vardır ama bugüne kadar bu olasılık hayata geçmemiştir. Yiyen yediği ile kalmıştır, gelenler ise hep yokluk edebiyatı yapmıştır, var olanı tüketmek ile uğraşmıştır. (Gidenler gelene kötü miras bırakır, çünkü kendisinin değeri anlaşılmasını ister, çünkü gelen eskisinin yaptığı tahribatı düzelteyim derken, yapmış olduğu hedeflere ulaşamaz!)
Büyük şehirler şimdilerde kömür sobalarından çıkan dumanların etkisi ile sis altındadır. nefes almakta güçlük çekerken, kimse bunun bir geriye dönüş olduğunu düşündüğünü sanmıyorum, çünkü ekranda yapılan tartışmalar daha çok konuşulur olmaktadır. Şehirler doğal gaz enerji olarak kullanılmadan önceki haline döndü, kömür bir enerji kaynağı olmaktan çıkalı kaç yıl olmuştu? Ne oldu da kömüre geri dönüş oldu?
Kömür üretimi ve işletimi hem çevre faktörü açısından hem de üretim aşamasından dolayı verimli değildir, daha verimli olan başka enerji kaynakları dünyada kullanılmaktadır, biz de global enerji kullanımımdan yararlanmaktayız. Gerçi bize özgü ve tek taraflı anlaşmalar ile elimizde olanı da dağıtmışız. Seçimlerin yaklaşması ile eski enerji kaynağımız olan kömüre dönüş vardır. Kömüre dönmek geriye gitmek anlamındadır. Enerji kaynağında geriye gidiş demektir ki, standartlarımızda da geriye gitmiş olmaktayız. Yaşam standardımız düşmüştür, düşürülmüştür.
Geriye dönüş veya gidiş dağıtılan yardımlar ile daha çıplak olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanlık, onuru için yaptığı mücadelede onurunu kaybetmiştir. Onursuz ve omurgasızdır. Her şeyini paraya teslim eden, para kazanmak adı altında köle olmayı onaylayan, özel yaşamını ortadan kaldıran bir konuma gelmiştir. Para karşılığında yapmayacağı iş yoktur, her yaptığına bir sebep bulmakta da zorlanmamaktadır. Elbette bu genelin dışında yaşayanlarda vardır, fakat artık onlarda birer istatistik sayı olarak durmaktadır.
Yerel yönetimler değiştikten sonra eski yönetimin yaptığı her türlü ihale ve benzeri işler kontrol edilecek mi? Kontrol edildiğinde ne gibi sonuçlara ulaşacağız? Alınmış elemanlar ve görevleri incelenecek mi? Torpil ile alınıp, hiç çalışmadan maaş alanlar ortaya çıkarılacak mı? Hiç görevine gelmeden maaşı hesaba yatan kaç danışman vardır? Belediyenin gelir kaynakları olan yan kuruluşlarında işler nasıl gitmektedir? vakıflar aracılığı ile yapılmış harcamalar gün yüzüne çıkacak mıdır? Kısaca geçmişin hesabı sorulacak mıdır? Bu olasılık bile tartışmalara yansıyorsa, iktidarda olanın hırçın davranışı göze batıyorsa, orada yanlış giden bir şeylerin var olduğunu gösterir.
Belediye başkanı ve yardımcılarının yakınları üzerindeki mal varlıklarının herekti incelenmesi gereklidir. Ne zaman üzerlerinde mal varlığı artmıştır? Bu trafiği incelemek için iktidara gelmek önemli midir? İktidara gelen hesap soracağım diye gelir, hesap sorulacak konuma düşer. Bu durumda kontrol mekanizması kim tarafından ve nasıl işletilmesi gereklidir? İktidara gelmek geçmiş ile yüzleşmeyi getirmemektedir. O halde geçmiş ile yüzleşemiyorsak, neden iktidar değişikliklerine ihtiyaç duyarız?
13 Aralık 2008 Cumartesi
Değişim kaçınılmazdır!
Değişim kaçınılmazdır!
Değişimin ne zaman başlar, ne zaman sonlanır? Değişim toplumsal olduğunda ne ifade eder?
Değişimin bir ayı olur mu?
Değişim her an olmaktadır, değişmeyen tek şey değişimin kendisidir söylemini söyler dururuz yıllardan beri, bu sözü hep doğru kabul ederiz, fakat davranışlarımız ve duygularımız ile yalanlarız durmadan!
Mart ayı deriz cemre düştü bahar geldi, değişim başladı deriz!
Mayıs ayı bahar deriz, o ayda büyük değişimler bekleriz!
Temmuz ayı deniz ayı deriz, bulunduğumuz ortamı değiştirir, sahile akarız! Bu arada sahile değil de dağa doğru gidenlerde olur, yayla turizmi sağ olsun, köy alışkanlıklarını bile değiştirdi!
Siyaset dünyası değişiyor, siyaset dünyasını değişimini başlatanlar acaba kontrollü değişimin olduğunu düşünüyorlar mı? Değişim kontrollü mü olur?
Büyük değişimin ilk başlangıç noktası için İsviçre’de bir deney yapılmıştı, ilk denemede başarısızlığa ulaştı, fakat aynı zaman dilimi içinde dünyanın bir çok bölgesinde zincirleme depremler oldu. Bir de deney deneme değil de gerçekten yapılmış olsaydı ne olurdu? Değişimin başlangıcını bulalım derken son noktayı koymayalım?
Bizde son büyük değişim beş generalin anayasayı korumak adına yaptıkları darbe ile gerçekleşmiştir. Anayasayı korumak için el koyanlar anayasayı ortadan kaldırmış, yerine yeni bir anayasa hazırlatmıştır. Yeni yazılan anayasa ile cumhuriyet’in önüne bir sıfat dahi eklediklerini yıllar sonra öğrenmiş olduk!
Anayasayı değiştirip yeni bir toplum yaratanlar, elbette muhalefeti de yaratmıştır. Bugün değişimin ve yeni sıfatın sahipleri hem muhalefettir hem de iktidardır. Ülkemiz ne zaman ılımlı oldu?
Değişim ocak ayında başlar mı? Çünkü yeni yılı karşılarken bir çok plan yaparız, beklentilerimizi öne çıkarırız, hatta gider milli piyango bileti alarak sanal bir rüyaya yatarız! Rüya 31 Aralık gecesi ve yeni yılın ilk günü bir teselli ikramiye ile geçiştirilir ya da hiç çıkmaz! Yatılan o rüyada biter gider. Haber kanallarında da şu klasik soru biter, ya size çıkarsa ne yaparsınız? Çıkarsa değişim başlar! Değişim ise kimi nereye götürteceği belli değildir!
Yeni yılın ilk onbeş günü yapılmış harcamaların nasıl taksitlendirileceği ve ödeme için hangi hesaptan hangi hesaba ne kadar gönderileceği bir matematik hesabı altında geçer. Çocukluk yıllarında öğrendiğimiz bütün o havuz problemleri önümüzde durur. Gerçi ben hiçbir zaman doğru sonuca ulaşamamıştım bu havuz problemlerinde, hayatta ulaşır mıyım sizce?
Değişim kaçınılmazdır, her an değişim vardır! O halde kimse değişimin farkında dahi olamaz, çünkü her an olanın farkına varmak için durmak gerek! Hayatımızı içinde durduğumuz anlar vardır, ya da değişimin gerisinde kaldığımız an değiştiğimizin farkına varırız, o yüzden değişimin farkına varmak demek geri kaldığımızın kanıtıdır. O yüzden bizler değişime hemen ayak uyduran hayvanlarız, çünkü değişimi fark etmeden yaşarız!
Değişime uyum sağlayan ise, değişim koşulları gördüğünde benzer tepkiler verdiğini görürsünüz, fakat değişimin koşulları çoktan değiştiğin bile farkına varmayız. Tıpkı bir deney ortamındaki pirelerin durumu gibidir. Zemin ısınır, yanmamak için yukarıya zıplar, daha yükseğe zıplayarak bulunduğu ortamdan kurtulmak için mücadele eder, fakat deney yapanlar tek kaçış noktası olan yere camdan bir çatı kondurmuşlar. Pire bir süre sonra bu cama kafasını vurduğunda ne olduğunu anlayamaz ama kısa sürede ne yapması gerektiğini öğrenir ve cama vurmayacak kadar zıplar. Pirelerde başlarına gelen olayı öğrenir ve ona göre davranır.
Aynı deney bir süre sonra tekrar edilir, bu sefer camdan çatı yoktur, pirenin kaçacak yolu açıktır ama pire öğrendiklerinden dolayı daha yukarıya zıplamayı düşünmez, deneme dahi yapmaz! Öğrenilen şey başlangıçları ortadan kaldırabilir.
Değişim öğrenme ile ortadan kaldırılabileceği gibi, öğrenme ile de geliştirilebilinir. Öğrenmenin olduğu her ayda değişim mümkündür. Değişim demek başlangıçtır. Her an bizler başlangıçlar yaparız ama bunların hangisinin farkındayız?
Değişimin ne zaman başlar, ne zaman sonlanır? Değişim toplumsal olduğunda ne ifade eder?
Değişimin bir ayı olur mu?
Değişim her an olmaktadır, değişmeyen tek şey değişimin kendisidir söylemini söyler dururuz yıllardan beri, bu sözü hep doğru kabul ederiz, fakat davranışlarımız ve duygularımız ile yalanlarız durmadan!
Mart ayı deriz cemre düştü bahar geldi, değişim başladı deriz!
Mayıs ayı bahar deriz, o ayda büyük değişimler bekleriz!
Temmuz ayı deniz ayı deriz, bulunduğumuz ortamı değiştirir, sahile akarız! Bu arada sahile değil de dağa doğru gidenlerde olur, yayla turizmi sağ olsun, köy alışkanlıklarını bile değiştirdi!
Siyaset dünyası değişiyor, siyaset dünyasını değişimini başlatanlar acaba kontrollü değişimin olduğunu düşünüyorlar mı? Değişim kontrollü mü olur?
Büyük değişimin ilk başlangıç noktası için İsviçre’de bir deney yapılmıştı, ilk denemede başarısızlığa ulaştı, fakat aynı zaman dilimi içinde dünyanın bir çok bölgesinde zincirleme depremler oldu. Bir de deney deneme değil de gerçekten yapılmış olsaydı ne olurdu? Değişimin başlangıcını bulalım derken son noktayı koymayalım?
Bizde son büyük değişim beş generalin anayasayı korumak adına yaptıkları darbe ile gerçekleşmiştir. Anayasayı korumak için el koyanlar anayasayı ortadan kaldırmış, yerine yeni bir anayasa hazırlatmıştır. Yeni yazılan anayasa ile cumhuriyet’in önüne bir sıfat dahi eklediklerini yıllar sonra öğrenmiş olduk!
Anayasayı değiştirip yeni bir toplum yaratanlar, elbette muhalefeti de yaratmıştır. Bugün değişimin ve yeni sıfatın sahipleri hem muhalefettir hem de iktidardır. Ülkemiz ne zaman ılımlı oldu?
Değişim ocak ayında başlar mı? Çünkü yeni yılı karşılarken bir çok plan yaparız, beklentilerimizi öne çıkarırız, hatta gider milli piyango bileti alarak sanal bir rüyaya yatarız! Rüya 31 Aralık gecesi ve yeni yılın ilk günü bir teselli ikramiye ile geçiştirilir ya da hiç çıkmaz! Yatılan o rüyada biter gider. Haber kanallarında da şu klasik soru biter, ya size çıkarsa ne yaparsınız? Çıkarsa değişim başlar! Değişim ise kimi nereye götürteceği belli değildir!
Yeni yılın ilk onbeş günü yapılmış harcamaların nasıl taksitlendirileceği ve ödeme için hangi hesaptan hangi hesaba ne kadar gönderileceği bir matematik hesabı altında geçer. Çocukluk yıllarında öğrendiğimiz bütün o havuz problemleri önümüzde durur. Gerçi ben hiçbir zaman doğru sonuca ulaşamamıştım bu havuz problemlerinde, hayatta ulaşır mıyım sizce?
Değişim kaçınılmazdır, her an değişim vardır! O halde kimse değişimin farkında dahi olamaz, çünkü her an olanın farkına varmak için durmak gerek! Hayatımızı içinde durduğumuz anlar vardır, ya da değişimin gerisinde kaldığımız an değiştiğimizin farkına varırız, o yüzden değişimin farkına varmak demek geri kaldığımızın kanıtıdır. O yüzden bizler değişime hemen ayak uyduran hayvanlarız, çünkü değişimi fark etmeden yaşarız!
Değişime uyum sağlayan ise, değişim koşulları gördüğünde benzer tepkiler verdiğini görürsünüz, fakat değişimin koşulları çoktan değiştiğin bile farkına varmayız. Tıpkı bir deney ortamındaki pirelerin durumu gibidir. Zemin ısınır, yanmamak için yukarıya zıplar, daha yükseğe zıplayarak bulunduğu ortamdan kurtulmak için mücadele eder, fakat deney yapanlar tek kaçış noktası olan yere camdan bir çatı kondurmuşlar. Pire bir süre sonra bu cama kafasını vurduğunda ne olduğunu anlayamaz ama kısa sürede ne yapması gerektiğini öğrenir ve cama vurmayacak kadar zıplar. Pirelerde başlarına gelen olayı öğrenir ve ona göre davranır.
Aynı deney bir süre sonra tekrar edilir, bu sefer camdan çatı yoktur, pirenin kaçacak yolu açıktır ama pire öğrendiklerinden dolayı daha yukarıya zıplamayı düşünmez, deneme dahi yapmaz! Öğrenilen şey başlangıçları ortadan kaldırabilir.
Değişim öğrenme ile ortadan kaldırılabileceği gibi, öğrenme ile de geliştirilebilinir. Öğrenmenin olduğu her ayda değişim mümkündür. Değişim demek başlangıçtır. Her an bizler başlangıçlar yaparız ama bunların hangisinin farkındayız?
11 Aralık 2008 Perşembe
Gözkapaklarım yanıyor!
Gözkapaklarım yanıyor!
Göz kapaklarım kapanmıyor, çünkü yanıyor. Gözlerim güneş olduğu için yanmıyor elbette.
Göz kapaklarımın yanması ilk değil, belki kaç defa grip hastalığına tutuldum ama insan hasta olduğunda acıyı yeniden tadıyor. Acı unutulan şey olduğunu anımsıyor, acı çekerken.
Yaşlanan insanın kronik hastalığı olması kadar doğal bir şey yok, toplumlarında kronik krizi olması gibi… Kronik anlamı itibari ile geçmeyen, sürekli olandır. Kronik hastalığı olan ömür boyu çeker, ne yazık ki tedavisi yoktur.
Yaşlanan insanın kronik hastalıkları oluşur ama grip kronik olur mu diye de içimden geçirmiyor değilim, kaç gün oldu hala göz kapaklarım yanıyor! Göz kapaklarımın altında güneş olmadığını biliyorum…
Hasta olan için sağlık çok önemlidir, sağlık gidince her şeyin sağlı olduğu anımsanır. O anımsanma iyileşene kadar olan süreçtir. Sonra bir süre izi kalır ama sonra bir anda hayatın laylomu arasında yok olur gider. Koşturmaca ve para bir anda önemini sağlığın yerine konar. Para olunca sağlık olur, para olunca tatil ve kriz olmaz. Para yaşamın belirleyicisi ve yönlendiricisi olur. Bu zorunlulukmuş gibi kabul ederiz, çünkü bizim eğitim sistemimiz içinde, büyüme koşularımız içinde bize o öğretilmiştir. Parasız insan yaşamaz, yaşayamaz diye biliriz. Modern yaşam denilen şeyin para üzerine oturduğunu biliriz. Para ise hayali değerlerin, gerçek değerler yerine konması ile oluşur ve matematik oyunları ile şişirilen hesaplar ve borçlar içinde insan sağlığını dahi düşünemez. Çünkü para için insan doğal olmaktan çıkar, onu kazanmak için her türlü özveriyi gösterir. Bir araya gelmeler bile para ile mümkün olur, ortak üretim, düşünme ve ortak olan her şey para ile ölçülür oldu. İmece kavramı yaşamımızdan çıktı, tıpkı sağlık kavramının paraya dönüşüp, birer reklam aracına dönüşmesi gibi.
Yurtdışından gelen doktorlar, para karşılığında haber programlarına çıkar ve sağlık için vazgeçilmez olanları anlatır. Para ile karşılığı yoktur anlattıklarının, fakat işin arka yüzüne baktığınızda reklam için geldiğini, çalıştığı işyerinde yerini garantiye alabilmek , müşteri kazanmak için bir yöntemdir. Her şey para içindir, sağlık bile.
Gözkapaklarım yanıyor, gözlerimin güneş olmadığını biliyorum.
Göz kapaklarım kapanmıyor, çünkü yanıyor. Gözlerim güneş olduğu için yanmıyor elbette.
Göz kapaklarımın yanması ilk değil, belki kaç defa grip hastalığına tutuldum ama insan hasta olduğunda acıyı yeniden tadıyor. Acı unutulan şey olduğunu anımsıyor, acı çekerken.
Yaşlanan insanın kronik hastalığı olması kadar doğal bir şey yok, toplumlarında kronik krizi olması gibi… Kronik anlamı itibari ile geçmeyen, sürekli olandır. Kronik hastalığı olan ömür boyu çeker, ne yazık ki tedavisi yoktur.
Yaşlanan insanın kronik hastalıkları oluşur ama grip kronik olur mu diye de içimden geçirmiyor değilim, kaç gün oldu hala göz kapaklarım yanıyor! Göz kapaklarımın altında güneş olmadığını biliyorum…
Hasta olan için sağlık çok önemlidir, sağlık gidince her şeyin sağlı olduğu anımsanır. O anımsanma iyileşene kadar olan süreçtir. Sonra bir süre izi kalır ama sonra bir anda hayatın laylomu arasında yok olur gider. Koşturmaca ve para bir anda önemini sağlığın yerine konar. Para olunca sağlık olur, para olunca tatil ve kriz olmaz. Para yaşamın belirleyicisi ve yönlendiricisi olur. Bu zorunlulukmuş gibi kabul ederiz, çünkü bizim eğitim sistemimiz içinde, büyüme koşularımız içinde bize o öğretilmiştir. Parasız insan yaşamaz, yaşayamaz diye biliriz. Modern yaşam denilen şeyin para üzerine oturduğunu biliriz. Para ise hayali değerlerin, gerçek değerler yerine konması ile oluşur ve matematik oyunları ile şişirilen hesaplar ve borçlar içinde insan sağlığını dahi düşünemez. Çünkü para için insan doğal olmaktan çıkar, onu kazanmak için her türlü özveriyi gösterir. Bir araya gelmeler bile para ile mümkün olur, ortak üretim, düşünme ve ortak olan her şey para ile ölçülür oldu. İmece kavramı yaşamımızdan çıktı, tıpkı sağlık kavramının paraya dönüşüp, birer reklam aracına dönüşmesi gibi.
Yurtdışından gelen doktorlar, para karşılığında haber programlarına çıkar ve sağlık için vazgeçilmez olanları anlatır. Para ile karşılığı yoktur anlattıklarının, fakat işin arka yüzüne baktığınızda reklam için geldiğini, çalıştığı işyerinde yerini garantiye alabilmek , müşteri kazanmak için bir yöntemdir. Her şey para içindir, sağlık bile.
Gözkapaklarım yanıyor, gözlerimin güneş olmadığını biliyorum.
3 Aralık 2008 Çarşamba
Amerika arka bahçesinde neden Rusya’nın cirit atmasına izin veriyor?
Amerika arka bahçesinde neden Rusya’nın cirit atmasına izin veriyor?
Başlıkta sorduğum soru üzerine son günlerde kafamda bir resim oluşmaktadır, çünkü gelişen olaylar bulanık suyun biraz berraklaşmasına olanak sağlamaktadır. Zaman saklı tutulanı ortaya çıkarır, hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalamaz.
Amerika son yüzyıl içinde kendi arka bahçesine her türlü müdahaleye yapmıştır ve kendi politik görüşleri dışında davrananları cezalandırmaktan çekinmemiştir. İkinci dünya savaşı sonrası Latin Amerika devletleri içinde darbeler ve suikastlar doğal karşılanmaktaydı. İktidarlar değiştirilir, seçilenin öldürüldüğü bir düzen hakimdi. İstediği başkanı atayan, istediği zaman ekonomik kararlar aldıran Amerika son yıllarda ilgilenmiyormuş ya da orada gücünü kaybetmiş gibi izlenimler doğurmaktadır. Venezuela, Brezilya, Arjantin, Uruguay, Nikaragua, Bolivya… ülkelerde şimdilerde popüler soldan, bağımsız sola kadar her türden sol rengi görmek mümkündür.
Latin ülkelerde bu değişimlere eskiden askeri darbeler ile karşılık veren Amerika neden sessizliğe bürünmüştür? Daha uzak noktalara müdahale eden Amerika arka bahçesini gözden mi çıkardı? Gözden çıkarılan topraklara şimdilerde dünyada ikinci kutup olma yolunda hızla ilerleyen Rusya’nın savaş gemileri ve uçakları inip kalkmaya başladı. Bu arka bahçelerde zengin petrol kuyuları var, petrol için Irak’a giden Amerika, neden arka bahçesindeki petrol kuyularını yerel yönetimlere bırakır?
Petrolün kontrol edilebilesi için evdeki bulgurdan vazgeçip dışarıdaki pirince mi göz dikmiş durumdadır. Neden petrolden vazgeçmektedir? Petrol, genel olarak kullanılan enerji kaynağı olmaktan çıkarılıyor mu? Çünkü petrolün rezervlerinin çok uzun süre dayanacağını söylemek bugünkü eldeki verilere göre zordur. O halde petrol, kömür gibi bir zaman dilimi sonunda enerji kaynağı olmaktan çıkmak zorundadır. Kömür tükendiği ya da rezervlerde kalmadığı için vazgeçilmedi, ondan daha kullanışlı ve kontrolü daha iyi olan petrol teknolojisindeki gelişmeler sonucunda karar verilmiştir. Bugün teknolojik gelişmedeki hız, petrolün kontrol edilir olarak kalmasını ama yeni bir enerji kaynağının kullanımını talep eder konuma gelmiştir. Bugün yaşanan kriz, bir enerji dönüşümü için uygun zemin yaratmıştır. Yeni teknolojinin kurumu ve seri üretimi başlangıçta pahalıdır, fakat zaman içinde bu pahalılık kavramı ortadan kalkar.
Petrolün yeni enerji kaynaklarının içinde oranı zaman içinde azalacaktır. Yerini bugün alternatif enerjiler olarak gördüğümüz enerjiler alacağını söylemek abartı olmasa gerek. Yeni enerji kaynaklarının kapitalizmin bel kemiği olan otomobil sanayisinde uygulanması, savaş sanayinde geliştirilmesi bir süreç alacaktır. Dünya yeni rotasına girerken, krizin yarattığı olanaklar sonucunda, bir büyük enerji değişiminden bahsetmemiz mümkün olacaktır. Bu enerji kaynağının ne olacağını değişimi planlayanlar uzun zamandır hazırlık yapıyorlardır.
Dünyamız içinde yaşanan krizin bir anda araba sanayisini vurması ve onların üretimi durdurması ya da azaltması bende var olanın yani depoda olanın tüketimi anlamına geldiğini düşünmeme neden olmaktadır. Otomobil sektörü yan sanayileri ile birlikte düşünülürse büyük bir geniş kesimi etkilemektedir. Bu değişim elbette yeni üretim araçlarını açarken, var olanların bazılarını da yok edecektir. Doğal olarak toplumun yeniden örgütlenmesi anlamına da gelmektedir. Bu yeni süreçte, yeni toplum sözleşmeleri yapılacaktır. Bu sözleşmeler günlük yaşamda ne gibi değişimler getireceğini şimdiden söylemek zordur, fakat görünen odur ki ulus devleti kavramı artık tarihin tozlu raflarına doğru bırakılmaktadır.
Bugün hangi büyük şehre giderseniz gidin, eskisi gibi tek ana dil ile sohbet duyamazsınız, her şehir çok kültürlü ve heterojen yapı gösterir. Teknoloji evrenseldir, firmalar çalışanlarını istedikleri ülkede ve şehirde çalıştırmaktadır. Çalışanların, yani paranın ulusu olmadığı gibi ulusları yoktur. Klasik anlamda söylersek emeğin ulusu olmaz, alın terinin rengi yoktur. Onlar bir devlete değil, bir firmaya hizmet etmek zorundadırlar. Firmalarda çalıştığı sürece çalışan, o firmaya ait kavramı içinde olacaktır, işsiz kaldığında nerede duracağına kişi kendisi karar verecektir. Klasik anlamda ulus devleti kavramı da değişimin tamamlayacaktır diye düşünüyorum, bu enerji kaynaklarının değişimi ile birlikte.
Sorumuzun yanıtına doğru bir adım atarsak, dünyaya hükmeden uluslar üstü firmalar, tek kutuplu dünyanın dengesinin olmadığına karar vermesi, ve çatışmaların körüklenmesi, tüketimin artırılması için bir kutubun yeterli olmadığına karar vermesidir. Yeni enerji kaynaklarının geliştirilmesi eski petrol kaynakları ülkelerin stratejik olarak değerinin düşmesi anlamındadır. Eskiden kömür olan ülkeler ve rezervleri önemliyken, bugün kömür madenleri boştur. Kullanılmamaktadır. Kullanılanlar ise maksimum üretim amacı ile verimli çalışmamaktadır. Arka bahçenin ekonomik anlamda ve stratejik anlamında eskisi gibi değeri yoktur. Oranın kontrol edilmesi eskisi gibi çok önemli değildir. Dünya eskisine göre daha küçüktür ve ulaşım daha hızlıdır. Yeni dünya düzeni içinde ülkeler kendilerine göre yeni roller biçecektir ama esas önemli olan hangi firmanın küresel olarak nereye yatırım yapacağıdır, firmaların kontrol etmesidir. Ülkelerin hükümetleri ve kararları bu dünya düzeni içinde eskisi gibi önemli olmaktan çıkacaktır. Bu durumda Rusya’nın arka bahçeye gemileri ile gelmesi Amerika için hayati bir tehlike arz etmemektedir, çünkü o da Rusya’nın etrafına yandaş devletler ile duvar örmüştür.
Başlıkta sorduğum soru üzerine son günlerde kafamda bir resim oluşmaktadır, çünkü gelişen olaylar bulanık suyun biraz berraklaşmasına olanak sağlamaktadır. Zaman saklı tutulanı ortaya çıkarır, hiçbir şey sonsuza kadar gizli kalamaz.
Amerika son yüzyıl içinde kendi arka bahçesine her türlü müdahaleye yapmıştır ve kendi politik görüşleri dışında davrananları cezalandırmaktan çekinmemiştir. İkinci dünya savaşı sonrası Latin Amerika devletleri içinde darbeler ve suikastlar doğal karşılanmaktaydı. İktidarlar değiştirilir, seçilenin öldürüldüğü bir düzen hakimdi. İstediği başkanı atayan, istediği zaman ekonomik kararlar aldıran Amerika son yıllarda ilgilenmiyormuş ya da orada gücünü kaybetmiş gibi izlenimler doğurmaktadır. Venezuela, Brezilya, Arjantin, Uruguay, Nikaragua, Bolivya… ülkelerde şimdilerde popüler soldan, bağımsız sola kadar her türden sol rengi görmek mümkündür.
Latin ülkelerde bu değişimlere eskiden askeri darbeler ile karşılık veren Amerika neden sessizliğe bürünmüştür? Daha uzak noktalara müdahale eden Amerika arka bahçesini gözden mi çıkardı? Gözden çıkarılan topraklara şimdilerde dünyada ikinci kutup olma yolunda hızla ilerleyen Rusya’nın savaş gemileri ve uçakları inip kalkmaya başladı. Bu arka bahçelerde zengin petrol kuyuları var, petrol için Irak’a giden Amerika, neden arka bahçesindeki petrol kuyularını yerel yönetimlere bırakır?
Petrolün kontrol edilebilesi için evdeki bulgurdan vazgeçip dışarıdaki pirince mi göz dikmiş durumdadır. Neden petrolden vazgeçmektedir? Petrol, genel olarak kullanılan enerji kaynağı olmaktan çıkarılıyor mu? Çünkü petrolün rezervlerinin çok uzun süre dayanacağını söylemek bugünkü eldeki verilere göre zordur. O halde petrol, kömür gibi bir zaman dilimi sonunda enerji kaynağı olmaktan çıkmak zorundadır. Kömür tükendiği ya da rezervlerde kalmadığı için vazgeçilmedi, ondan daha kullanışlı ve kontrolü daha iyi olan petrol teknolojisindeki gelişmeler sonucunda karar verilmiştir. Bugün teknolojik gelişmedeki hız, petrolün kontrol edilir olarak kalmasını ama yeni bir enerji kaynağının kullanımını talep eder konuma gelmiştir. Bugün yaşanan kriz, bir enerji dönüşümü için uygun zemin yaratmıştır. Yeni teknolojinin kurumu ve seri üretimi başlangıçta pahalıdır, fakat zaman içinde bu pahalılık kavramı ortadan kalkar.
Petrolün yeni enerji kaynaklarının içinde oranı zaman içinde azalacaktır. Yerini bugün alternatif enerjiler olarak gördüğümüz enerjiler alacağını söylemek abartı olmasa gerek. Yeni enerji kaynaklarının kapitalizmin bel kemiği olan otomobil sanayisinde uygulanması, savaş sanayinde geliştirilmesi bir süreç alacaktır. Dünya yeni rotasına girerken, krizin yarattığı olanaklar sonucunda, bir büyük enerji değişiminden bahsetmemiz mümkün olacaktır. Bu enerji kaynağının ne olacağını değişimi planlayanlar uzun zamandır hazırlık yapıyorlardır.
Dünyamız içinde yaşanan krizin bir anda araba sanayisini vurması ve onların üretimi durdurması ya da azaltması bende var olanın yani depoda olanın tüketimi anlamına geldiğini düşünmeme neden olmaktadır. Otomobil sektörü yan sanayileri ile birlikte düşünülürse büyük bir geniş kesimi etkilemektedir. Bu değişim elbette yeni üretim araçlarını açarken, var olanların bazılarını da yok edecektir. Doğal olarak toplumun yeniden örgütlenmesi anlamına da gelmektedir. Bu yeni süreçte, yeni toplum sözleşmeleri yapılacaktır. Bu sözleşmeler günlük yaşamda ne gibi değişimler getireceğini şimdiden söylemek zordur, fakat görünen odur ki ulus devleti kavramı artık tarihin tozlu raflarına doğru bırakılmaktadır.
Bugün hangi büyük şehre giderseniz gidin, eskisi gibi tek ana dil ile sohbet duyamazsınız, her şehir çok kültürlü ve heterojen yapı gösterir. Teknoloji evrenseldir, firmalar çalışanlarını istedikleri ülkede ve şehirde çalıştırmaktadır. Çalışanların, yani paranın ulusu olmadığı gibi ulusları yoktur. Klasik anlamda söylersek emeğin ulusu olmaz, alın terinin rengi yoktur. Onlar bir devlete değil, bir firmaya hizmet etmek zorundadırlar. Firmalarda çalıştığı sürece çalışan, o firmaya ait kavramı içinde olacaktır, işsiz kaldığında nerede duracağına kişi kendisi karar verecektir. Klasik anlamda ulus devleti kavramı da değişimin tamamlayacaktır diye düşünüyorum, bu enerji kaynaklarının değişimi ile birlikte.
Sorumuzun yanıtına doğru bir adım atarsak, dünyaya hükmeden uluslar üstü firmalar, tek kutuplu dünyanın dengesinin olmadığına karar vermesi, ve çatışmaların körüklenmesi, tüketimin artırılması için bir kutubun yeterli olmadığına karar vermesidir. Yeni enerji kaynaklarının geliştirilmesi eski petrol kaynakları ülkelerin stratejik olarak değerinin düşmesi anlamındadır. Eskiden kömür olan ülkeler ve rezervleri önemliyken, bugün kömür madenleri boştur. Kullanılmamaktadır. Kullanılanlar ise maksimum üretim amacı ile verimli çalışmamaktadır. Arka bahçenin ekonomik anlamda ve stratejik anlamında eskisi gibi değeri yoktur. Oranın kontrol edilmesi eskisi gibi çok önemli değildir. Dünya eskisine göre daha küçüktür ve ulaşım daha hızlıdır. Yeni dünya düzeni içinde ülkeler kendilerine göre yeni roller biçecektir ama esas önemli olan hangi firmanın küresel olarak nereye yatırım yapacağıdır, firmaların kontrol etmesidir. Ülkelerin hükümetleri ve kararları bu dünya düzeni içinde eskisi gibi önemli olmaktan çıkacaktır. Bu durumda Rusya’nın arka bahçeye gemileri ile gelmesi Amerika için hayati bir tehlike arz etmemektedir, çünkü o da Rusya’nın etrafına yandaş devletler ile duvar örmüştür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)