Basın bağımsız olabilir mi?
Basın bağımsız olabilir mi? İlk bakışta basının bağımsız, gazetecilerin kendi vicdanları ile meslek ilkleri arasında sıkıştığını kabul edebiliriz. Fakat bunun bir yanılsamadan öteye gitmediğini biraz içine girince görürsünüz.
Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte, basın içinde çeşitlilik gelişmeye devam ediyor. Fakat bu teknolojik devrimin özgürlük getireceği yanılsaması, kısa sürede yok olmuştur, çünkü medyaya sahipleri, daha da daralmış ve sahiplerin sınır tanımaz şekilde yayıldığına şahit oluyoruz. Bugün reklam pastasını elinde bulunduran basının patronları, alternatif basını da biz yaratırız anlayışı içinde, değişik ülkelerde değişik amaçlara yönelik gazete ya da TV yayını yaparken, global çıkarlara uygun olarak haberlerin sansürlendiğine de şahit olmaktayız. İşlerine gelen haberleri, istedikleri gibi yönlendiren ajansalar sayesinde, yerel haberin daha alt basamaklara düştüğünü görmekteyiz.
Basın, ülkeden ülkeye değişiklikler göstermesine rağmen, basının temek amacı haberi okuyucuya ulaştırmak olduğu gerçeğinden gün geçtikçe uzaklaşmaktayız. Haberin işlenmiş halini okuyucu ulaştırırken, amacına uygun bir kamu yaratmak için silah olarak da kullanılmaktadır. Basın, devletin çıkarları yönünde, gereği görüldüğünde muhalif, gereği görüldüğünde yandaş konuma getirilebilmektedir. Basını elinde bulunduran erkin çıkarları bu konuda önemli bir ayrıntıyı içinde saklar.
Ülkemizde ise, gazeteciler aldıkları ‘sarı basın’ kartını başbakanlıkta çalışan memurlara onaylatmak ve onların bakış açısına uygun olarak basın kartını kullanmak zorundalar. Başbakanlıkta çalışan memurlara onaylatılan bu kart, doğal olarak basın emekçisinin devlet tarafından onaylanması ve kontrol edilmesi anlamını taşımaktadır. Avrupa’da, basın kartları basın dernekleri ve sendikaları tarafından verilmektedir. Bizde devletin basın üzerinde etkisini görmek açısından önemlidir. Bağımsız olduğunu söyleyen gazetelerin çalışanları, bir şekilde devlet tarafından denetlenmiş olmaktadır. İkinci denetim mekanizması ise, basın sektörünün patronlarının başka işlerinin olması ve basın dışından olmalardır. O işlerini devlet mekanizması ile çatışmaya girmeden yürütmek zorundalar. Eğer hükümet ile ters düşerlerse, gazetelerinin ve diğer işlerinin başına ne geleceğini yaşayarak öğrendik. Ülkemizde, 12 Eylül darbesinden sonra yeni kimliklere bürünürken, patronları ve gazetelerin çalışanları sürekli bir değişim içinde bulunmaktadır. Bir dönem etkili olan medya patronu, bir seçim sonrası davalar ile uğraşırken, elinden giden gazetelerinin arkasından bakmak ile yetinebiliyor. Gazeteler, içinde çalışanlar ile alınıp satılan bir ticari konuma dönüştürülmüştür. Gazeteci ise, kim gelirse gelsin, patronun çıkarı yönünde çalışmak ve olaylara bakmak ile yükümlüdür. Patronlarının dünyaya bakışı zıt kutuplarda olup olmaması önemli değildir, profesyonel gazeteci, her koşula uygun biçim değiştirebilmekte, geçmişte savunduklarının tam zıddını savunmayı doğal olarak görebilmektedir. Profesyonel gazeteci, görevini yapmak ile yükümlüdür.
Basın kartını, devletin onayından geçiren gazeteciler, gereği gördüğünde istihbarat teşkilatı için her türlü bilgi akışını yapabilmektedir, haber kaynağını gerekli olduğunda teşhir etmekten çekinmemektedir. Bu teşhir olayı, istihbarat birimi içinde olduğunu söylemek abartı olmasa gerek! Önemli olan, devletin çıkardır ve devletin bir memuru konumunda olan (çünkü onaylanmış olan) gazeteci, bu davranışını gazete ilkeleri içinde görebilmektedir. Basın kartını, devletin onayından alan birinin bu şekilde dünyaya bakması kadar doğal bir şey yoktur.
Ülkemizde sarı basın kartını taşıyanların bir çok indirimden ve olanaktan yararlanması, devletin onlara vermiş olduğu ödüllendirme olarak görebiliriz. Basın kartı sahibi, kartını kaybetmemek için, işten atılmış dahi olsa, sigorta parasını kendi cebinden ödeyerek, bir yerde çalışıyor gözükmek için elinden geleni yapmaktan da geri durmaz. Önemli olan kazanılmış hakların korunmasıdır. Basın emekçisi, şimdi patronun gözüne girmek için her türlü özveriyi göstermekten çekinmez, çalışma saatlerinin uzun ya da kısa olduğunu sorgulamaz. Önemli olan zor eline geçirdiği işyerini kaybetmemektir. Bu işyerini korumak için her türlü özveriyi profesyonel anlayış içinde yerine getirecektir. Özveriyi yerine getiren gazetecinin, bağımsız olması beklenemez.
Bugün basın dünyası, artan nüfusa göre gazete satışlarını artırmamaları, toplam rakamı tutturmak için gazetelerin bedava dağıtılması tesadüfi değildir. Bedava dağıtılan gazeteleri tiraj raporlarından çıkarmış olsak, acaba bugün ülkemizde kaç adet gazete gerçekten bayi satışına sahiptir?
Ülkemizde, futbol ile ilgili şike konusunda bir operasyon yapılmaktadır, bir de haberlerdeki şikeler konusuna el atılmış olsa, yaptığı haber yüzünden hesabı kabaran gazetecilerin kimlileri ortaya çıksa, nasıl bir sonuca ulaşabiliriz? Bugün savcılıkta ifade veren futbolcular yerine gazeteciler olurdu diye düşünüyorum ve onlar gibi daha masum olmadıklarını görebilirdik. Futbolcu sadece sonucu etkilerken, gazeteci sonuç yanında kamuyu da etkilediğini unutmayalım! Bizim gazetecilerde işlerini bilirler, tıpkı memurlar gibi! Devlet büyüğümüz memurları için böyle dememiş miydi? Yoksa yanılıyor muyum?
Devlet memurundan basın kartı alanın tarafsız olacağını düşünmek bana saflık olarak geliyor. Açılım içinde, neden basın ve basın emekçileri yer almadığını düşündünüz mü? Neden onları devlet kart vererek kontrol etmeye devam ediyor dersiniz?
26 Mart 2010 Cuma
24 Mart 2010 Çarşamba
Anayasa tartışmalarına devam…
Anayasa tartışmalarına devam…
Konudan konuya, gündemden gündeme hızlı geçişler sayesinde hiçbir tartışma sonlanamamış, başarısızlıklar ve başarılar toplum önünde gereği kadar anlatılmaz hale gelmiştir. Ekonominin çöktüğü, hatta ülkenin iflasın eşiğinde olduğu gerçeği yokmuş gibi davranılıyor.
“Biz açılım yapmak istiyoruz, açılımın önündeki engeli ortadan kaldıracağız ama engeli kaldırmak istediğimizde bizi engellediler” demek için anayasa tartışması öne alınmış ve mazlum rolü oynamak için her şey hazırlanmaktadır gibidir.
Tekel direnişi sonuçları ve yaşananlar ortadan kaldırılmak istenmektedir. Toplum içinde AKP ‘karşıtlığını’ taraftarlığına döndürmek için koşullar hazırlanmaktadır.
Anayasa değişiklikleri, AKP’nin içinde bulunduğu sorunlarından kurtuluşunun anahtarı olarak ortaya atılmış görülüyor. Tıpkı bugün beslendikleri rejimin başlangıcında olduğu gibidir, yaşanan süreç.
12 Eylül rejimini yaratan beş general ve çevresi, yeni anayasa hazırlamak zorundaydılar, çünkü eski anayasa ayakta kalmış olsaydı, anayasayı zor ile değiştirmek suçundan mahkum olmaları kaçınılmazdı. Sırf bu zorunluluğu ortadan kaldırmak ve kendilerinin mahkeme önüne çıkmalarını engellemek için, geçici bir madde ile geçmeyen maddeler yarattılar. Bu maddeler sayesinde bugüne kadar yargılanamadılar.
12 Eylül Anayasa sunumu ile bugün yaşanan süreç içinde bir paralellik görebilirsiniz. Tarih tekerrür etmez derler ama özneleri ortadan çıkarın bakın, görün aynı his ve duygular ile önümüze bir anayasa tartışması ortaya gelmiş durumdadır. Asker de tartışmadan ve ‘ben yaptım, onaylayın’ diyerek anayasayı halk onayına sunmuştur. Karşı görüş bildirenlere her türlü eziyeti doğal gören anlayış, farklı görüşlerin meydana çıkmasını bırakın, ret oyunun rengi olan mavi rengi anımsatan ve mavi adı geçen türküler bile kamuya açık yayınlarda çalınması yasaklanmıştı. O dönemde mavilim mavişelim diye türkü çağıran bir karikatür bile yasaklanmıştır. Sözü bırakın, çizgiyi bile yasaklamışlardır.
12 Eylül Anayasasını hazırlayanlar, kendilerini güvenceye almak için bugünkü anayasayı yaptılar ama kısa sürede sivil hükümet işine geldiği gibi deldi ve daha sonraki hükümetler anayasanın ruhuna dokunmadan işlerine gelen maddeleri teker teker değiştirdiler. O kadar değişime rağmen 12 Eylül Anayasası hala yürürlüktedir ve bütünlüğünü korumaktadır. Bugün yaşanan süreç, 12 Eylül rejimin henüz sonlanmadığını var olan uygulamalar ve uygulamalara neden olan yasalar ile açıklanabilir.
Bugün, yürürlükte olan askeri darbenin yasası değiştirilmek istenmektedir. Bu anayasanın değişimine kim karşı olabilir, eğer ülkesini seven, halkını seviyorsa bir insan… Fakat, Anayasayı hazırlayan parti, irtica faaliyetlerinden dolayı ceza almış konumdadır. Yani gerici olduğunu Anayasa Mahkemesi karara bağlamıştır. O yüzden, askeri rejimin anayasasına ne kadar karşıysam, AKP anayasasına o neden ile karşıyım, çünkü ikisi arasında paralellik olduğunu düşünüyor ve görüyorum. Her ne kadar asker ile girmiş gibi olduğu çatışmaya rağmen. Ben AKP zihniyeti ile 12 Eylül askeri darbesini yapanların zihniyeti arasında büyük fark olmadığını düşünüyorum. O darbeciler ile açılışlarda vermiş oldukları pozlar ve o darbeciler aleyhine bir şey yapmadıkları buna görsel bir neden olabilmektedir, fakat benim nedenlerim görsellikten çok, yaptıkları ile orantılıdır.
Anayasa taslağında, devlet; siyasi iktidarın gücüne göre biçimlendirebilecek konuma getirilmek istenmektedir. İktidar isterse eğer, bütün kritik noktada bulunan karar mekanizmasındaki memuru atama yetkisini elinde bulundurarak, istediği kararları ve uygulamaları denetimsiz şekilde hayata geçirebilecektir. Bu denetimi ortadan kaldıran bilinç altındaki istem, çok tehlikeli sonuçları da beraberinde taşıyacaktır. Odak olduğu mahkeme kararı ile ortada olanların zihniyetinden, demokrasi çıkmayacağına inanıyorum.
Bu iktidar döneminde kadınların çalışma hayatından uzaklaşması birileri için ilericilik olarak adlandırılabilinir. Çünkü olaya nereden baktığınız önem kazanıyor. Bugün AKP ilerici, karşı gelenleri gerici olarak görenler, 12 Eylül Anayasası oylamasındaki tavrına bakın, paralelliği görürsünüz. Sadece anayasayı hazırlayanların duruşları, bakışları paralel olması bir yana, savunanların arasında da paralellik göze hemen batıyor. AKP yaratmış olduğu çekim gücü sayesinde kimlikleri fluğlaştırmış, para için her yöne dönen kimliksiz ama etiketi olan kişilikler yaratmıştır. Her baskı döneminde olduğu gibi, bu gibi insanlara rastlamak mümkündür, çıkarı için; geçmişini, arkadaşlarını bir çırpıda ihbar edebilecek konumdadırlar. Önemli olan onların çıkarıdır ve çıkarları önünde gördüklerini karalama yetkisini kendinde bulurlar ve her türlü sıfatı yükleyebilirler. Bugün, gericiye ilerici diyen bu zihniyettir.
Konudan konuya, gündemden gündeme hızlı geçişler sayesinde hiçbir tartışma sonlanamamış, başarısızlıklar ve başarılar toplum önünde gereği kadar anlatılmaz hale gelmiştir. Ekonominin çöktüğü, hatta ülkenin iflasın eşiğinde olduğu gerçeği yokmuş gibi davranılıyor.
“Biz açılım yapmak istiyoruz, açılımın önündeki engeli ortadan kaldıracağız ama engeli kaldırmak istediğimizde bizi engellediler” demek için anayasa tartışması öne alınmış ve mazlum rolü oynamak için her şey hazırlanmaktadır gibidir.
Tekel direnişi sonuçları ve yaşananlar ortadan kaldırılmak istenmektedir. Toplum içinde AKP ‘karşıtlığını’ taraftarlığına döndürmek için koşullar hazırlanmaktadır.
Anayasa değişiklikleri, AKP’nin içinde bulunduğu sorunlarından kurtuluşunun anahtarı olarak ortaya atılmış görülüyor. Tıpkı bugün beslendikleri rejimin başlangıcında olduğu gibidir, yaşanan süreç.
12 Eylül rejimini yaratan beş general ve çevresi, yeni anayasa hazırlamak zorundaydılar, çünkü eski anayasa ayakta kalmış olsaydı, anayasayı zor ile değiştirmek suçundan mahkum olmaları kaçınılmazdı. Sırf bu zorunluluğu ortadan kaldırmak ve kendilerinin mahkeme önüne çıkmalarını engellemek için, geçici bir madde ile geçmeyen maddeler yarattılar. Bu maddeler sayesinde bugüne kadar yargılanamadılar.
12 Eylül Anayasa sunumu ile bugün yaşanan süreç içinde bir paralellik görebilirsiniz. Tarih tekerrür etmez derler ama özneleri ortadan çıkarın bakın, görün aynı his ve duygular ile önümüze bir anayasa tartışması ortaya gelmiş durumdadır. Asker de tartışmadan ve ‘ben yaptım, onaylayın’ diyerek anayasayı halk onayına sunmuştur. Karşı görüş bildirenlere her türlü eziyeti doğal gören anlayış, farklı görüşlerin meydana çıkmasını bırakın, ret oyunun rengi olan mavi rengi anımsatan ve mavi adı geçen türküler bile kamuya açık yayınlarda çalınması yasaklanmıştı. O dönemde mavilim mavişelim diye türkü çağıran bir karikatür bile yasaklanmıştır. Sözü bırakın, çizgiyi bile yasaklamışlardır.
12 Eylül Anayasasını hazırlayanlar, kendilerini güvenceye almak için bugünkü anayasayı yaptılar ama kısa sürede sivil hükümet işine geldiği gibi deldi ve daha sonraki hükümetler anayasanın ruhuna dokunmadan işlerine gelen maddeleri teker teker değiştirdiler. O kadar değişime rağmen 12 Eylül Anayasası hala yürürlüktedir ve bütünlüğünü korumaktadır. Bugün yaşanan süreç, 12 Eylül rejimin henüz sonlanmadığını var olan uygulamalar ve uygulamalara neden olan yasalar ile açıklanabilir.
Bugün, yürürlükte olan askeri darbenin yasası değiştirilmek istenmektedir. Bu anayasanın değişimine kim karşı olabilir, eğer ülkesini seven, halkını seviyorsa bir insan… Fakat, Anayasayı hazırlayan parti, irtica faaliyetlerinden dolayı ceza almış konumdadır. Yani gerici olduğunu Anayasa Mahkemesi karara bağlamıştır. O yüzden, askeri rejimin anayasasına ne kadar karşıysam, AKP anayasasına o neden ile karşıyım, çünkü ikisi arasında paralellik olduğunu düşünüyor ve görüyorum. Her ne kadar asker ile girmiş gibi olduğu çatışmaya rağmen. Ben AKP zihniyeti ile 12 Eylül askeri darbesini yapanların zihniyeti arasında büyük fark olmadığını düşünüyorum. O darbeciler ile açılışlarda vermiş oldukları pozlar ve o darbeciler aleyhine bir şey yapmadıkları buna görsel bir neden olabilmektedir, fakat benim nedenlerim görsellikten çok, yaptıkları ile orantılıdır.
Anayasa taslağında, devlet; siyasi iktidarın gücüne göre biçimlendirebilecek konuma getirilmek istenmektedir. İktidar isterse eğer, bütün kritik noktada bulunan karar mekanizmasındaki memuru atama yetkisini elinde bulundurarak, istediği kararları ve uygulamaları denetimsiz şekilde hayata geçirebilecektir. Bu denetimi ortadan kaldıran bilinç altındaki istem, çok tehlikeli sonuçları da beraberinde taşıyacaktır. Odak olduğu mahkeme kararı ile ortada olanların zihniyetinden, demokrasi çıkmayacağına inanıyorum.
Bu iktidar döneminde kadınların çalışma hayatından uzaklaşması birileri için ilericilik olarak adlandırılabilinir. Çünkü olaya nereden baktığınız önem kazanıyor. Bugün AKP ilerici, karşı gelenleri gerici olarak görenler, 12 Eylül Anayasası oylamasındaki tavrına bakın, paralelliği görürsünüz. Sadece anayasayı hazırlayanların duruşları, bakışları paralel olması bir yana, savunanların arasında da paralellik göze hemen batıyor. AKP yaratmış olduğu çekim gücü sayesinde kimlikleri fluğlaştırmış, para için her yöne dönen kimliksiz ama etiketi olan kişilikler yaratmıştır. Her baskı döneminde olduğu gibi, bu gibi insanlara rastlamak mümkündür, çıkarı için; geçmişini, arkadaşlarını bir çırpıda ihbar edebilecek konumdadırlar. Önemli olan onların çıkarıdır ve çıkarları önünde gördüklerini karalama yetkisini kendinde bulurlar ve her türlü sıfatı yükleyebilirler. Bugün, gericiye ilerici diyen bu zihniyettir.
Anayasa tartışması üzerine…
Anayasa tartışması üzerine…
Anaysa tartışması, ‘açılımların’ sonucunda olması kadar doğal bir şey yoktur, fakat açılımlarda; niyet ve sonuç ortada yok iken, açılımı ortaya atanların beyinlerinin içinde, açılımları bitirdikleri anlaşılmaktadır.
Açılımlarda somut olarak neler yapılmıştır? Alevilerin hangi istekleri hayata geçmiştir, Avrupa mahkemelerinin almış olduğu kararları uygulamak ile yükümlü hükümet, inat ile bu kararları görmezden gelmektedir ve yasal düzenleme yapmamaktadır. Kürt sorunu ya da yeni adı ile demokratik açılımı konusunda da bir devlet kanalını Kürtçe yapmak dışında ne yapabilmiştir, hangi sorunu çözmek için somut önerileri vardır. Hangi anayasa maddesi bu önerilerin önünde engeldir? Roman vatandaşlarının ‘buçuk’ halden çıkarmak ve gerçek ve eşit vatandaş konumuna geçmeleri için hangi somut önerileri olmuştur? Onların sorunlarına çözüm için ne gibi yasal düzenlemeler yapılmıştır, ‘pozitif ayrımcılık’ için neler yapılacaktır?
Lozan anlaşması içinde yer alan ve içinde yer almayan Hıristiyan vatandaşların ibadetleri ve eğitimleri konusunda ne gibi somut adımlar atılmıştır? Azınlık okulları ve vakıflarının yok edilen hakları konusunda ve tanzimi konusunda ne gibi yol çizilmiştir? Somut olarak önerileri var mıdır? Azınlık temsilcileri ile yapılan toplantılar sonucunda onların yaşamında ne gibi değişimler olmuştur? Azınlıklara ait ve yasalarla ellerinden alınan hakları ve mal varlıkları yeniden onlara verilecek midir? Tanzim için nasıl bir yol izlenecektir?
Hükümet açılımlar yaparken bu kadar sorunun içinde olacağını belki düşünememişlerdir, fakat sorunların somut ortaya koyabilecek, bilgi birikimi içinde olanlar ile toplantılar yapmak yerine, işin popüler tarafına daha çok dikkat edilmiş ve işi zamana yaymışlardır. Zamana yayılan sorunlar ve beklentiler ile bir anlamda göreceli ‘ilerici kimlik’ kazanan AKP, bu kimliğini de kısa sürede tüketmiştir, eski gömleğine uygun atadıkları memurlar ile eski görünümüne kavuşmuşlarıdır. İrticanın odağı gerçeği hala ortadan kalkmamıştır.
AKP, sadece beklentileri boş hayaller konumuna dönüştürmek ile kalmamış, ekonomiyi de büyük bir çıkmazın içine sürüklemiştir. Ekonomideki yanlış kararlar, dış politikadaki eksensiz ve ilkesiz olması sonucu sorunların hem içten, hem de dış ülkeler içinde daha da karmaşıklaştırmıştır. Ekonomiyi IMF denetiminden çıkarak erken seçim için bütçe hazırlıklarına girmiştir. Bu erken seçim bütçesi ise ekonomin gidişinin daha da kötüye gitmesi anlamının dışında başka bir anlam ifade etmiyor.
Eğer açılımlar gerçek anlamda popüler değil de, sorunun çözümü konusunda ele alınmış olsaydı, 12 Eylül Anayasası değiştirilmek için kamuoyu kendiliğinden oluşacak ve bu oluşan hava içinde somut öneriler ile, daha az maddeden oluşan demokratik bir anaysa taslağı komu ile ortak hazırlanabilinirdi.
Bugün yapılan iş ise, ‘ben yaptım oldu’ anlayışının devamıdır. Açılımdaki kafaların içinde oluşan hedeflerinde, bugünkü sonuca bakarak, AKP hedefi olduğu ve daha çok iktidarda kalmak için yapılmış manevralar olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. AKP’nin yapmış olduğu açılımlar ve adımlar; sadece parti çıkarına uygun ve parti çıkarından faydalananların lehine atılan adımlardır, bugün içinde bulunduğumuz tartışma süreci bunun dışa vurumudur.
Bugün gericiliğin odağı olduğunu unutturulmak için her türlü göz boyanmaya devam ediliyor. Yandaş gazeteler ve içlerinden en solda gibi gözüken bir gazete; AKP yaptıklarına karşı olanları ‘gerici’ olarak sıfat / özne yüklemiştir. Gerici kavramının nasıl bir göreceli konuma dönüştüğünü bugün yapılan tartışmalar ile görebilmekteyiz. AKP karşıtlı olmak demek gerici olmak demektir onlara göre, peki AKP hangi suçtan mahkum olmuştu?
Anaysa tartışması, ‘açılımların’ sonucunda olması kadar doğal bir şey yoktur, fakat açılımlarda; niyet ve sonuç ortada yok iken, açılımı ortaya atanların beyinlerinin içinde, açılımları bitirdikleri anlaşılmaktadır.
Açılımlarda somut olarak neler yapılmıştır? Alevilerin hangi istekleri hayata geçmiştir, Avrupa mahkemelerinin almış olduğu kararları uygulamak ile yükümlü hükümet, inat ile bu kararları görmezden gelmektedir ve yasal düzenleme yapmamaktadır. Kürt sorunu ya da yeni adı ile demokratik açılımı konusunda da bir devlet kanalını Kürtçe yapmak dışında ne yapabilmiştir, hangi sorunu çözmek için somut önerileri vardır. Hangi anayasa maddesi bu önerilerin önünde engeldir? Roman vatandaşlarının ‘buçuk’ halden çıkarmak ve gerçek ve eşit vatandaş konumuna geçmeleri için hangi somut önerileri olmuştur? Onların sorunlarına çözüm için ne gibi yasal düzenlemeler yapılmıştır, ‘pozitif ayrımcılık’ için neler yapılacaktır?
Lozan anlaşması içinde yer alan ve içinde yer almayan Hıristiyan vatandaşların ibadetleri ve eğitimleri konusunda ne gibi somut adımlar atılmıştır? Azınlık okulları ve vakıflarının yok edilen hakları konusunda ve tanzimi konusunda ne gibi yol çizilmiştir? Somut olarak önerileri var mıdır? Azınlık temsilcileri ile yapılan toplantılar sonucunda onların yaşamında ne gibi değişimler olmuştur? Azınlıklara ait ve yasalarla ellerinden alınan hakları ve mal varlıkları yeniden onlara verilecek midir? Tanzim için nasıl bir yol izlenecektir?
Hükümet açılımlar yaparken bu kadar sorunun içinde olacağını belki düşünememişlerdir, fakat sorunların somut ortaya koyabilecek, bilgi birikimi içinde olanlar ile toplantılar yapmak yerine, işin popüler tarafına daha çok dikkat edilmiş ve işi zamana yaymışlardır. Zamana yayılan sorunlar ve beklentiler ile bir anlamda göreceli ‘ilerici kimlik’ kazanan AKP, bu kimliğini de kısa sürede tüketmiştir, eski gömleğine uygun atadıkları memurlar ile eski görünümüne kavuşmuşlarıdır. İrticanın odağı gerçeği hala ortadan kalkmamıştır.
AKP, sadece beklentileri boş hayaller konumuna dönüştürmek ile kalmamış, ekonomiyi de büyük bir çıkmazın içine sürüklemiştir. Ekonomideki yanlış kararlar, dış politikadaki eksensiz ve ilkesiz olması sonucu sorunların hem içten, hem de dış ülkeler içinde daha da karmaşıklaştırmıştır. Ekonomiyi IMF denetiminden çıkarak erken seçim için bütçe hazırlıklarına girmiştir. Bu erken seçim bütçesi ise ekonomin gidişinin daha da kötüye gitmesi anlamının dışında başka bir anlam ifade etmiyor.
Eğer açılımlar gerçek anlamda popüler değil de, sorunun çözümü konusunda ele alınmış olsaydı, 12 Eylül Anayasası değiştirilmek için kamuoyu kendiliğinden oluşacak ve bu oluşan hava içinde somut öneriler ile, daha az maddeden oluşan demokratik bir anaysa taslağı komu ile ortak hazırlanabilinirdi.
Bugün yapılan iş ise, ‘ben yaptım oldu’ anlayışının devamıdır. Açılımdaki kafaların içinde oluşan hedeflerinde, bugünkü sonuca bakarak, AKP hedefi olduğu ve daha çok iktidarda kalmak için yapılmış manevralar olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. AKP’nin yapmış olduğu açılımlar ve adımlar; sadece parti çıkarına uygun ve parti çıkarından faydalananların lehine atılan adımlardır, bugün içinde bulunduğumuz tartışma süreci bunun dışa vurumudur.
Bugün gericiliğin odağı olduğunu unutturulmak için her türlü göz boyanmaya devam ediliyor. Yandaş gazeteler ve içlerinden en solda gibi gözüken bir gazete; AKP yaptıklarına karşı olanları ‘gerici’ olarak sıfat / özne yüklemiştir. Gerici kavramının nasıl bir göreceli konuma dönüştüğünü bugün yapılan tartışmalar ile görebilmekteyiz. AKP karşıtlı olmak demek gerici olmak demektir onlara göre, peki AKP hangi suçtan mahkum olmuştu?
23 Mart 2010 Salı
Spor aşığı toprağa karışırken…
Spor aşığı toprağa karışırken…
Beni tanıyanlar bilir, futboldan hiç anlamam ve seyretmesini de sevmem. Fakat, ülkemizde nerelisinden önce sorulan bir soru vardır, hangi takımı tutuyorsun? Ben de bu soruya hep değişik yanıtlar vermişimdir. Çocukluğumda kanaryalı oldum, sonra siyah beyazlı, daha sonra aslanlı takımı tuttum, büyüdükçe ve daha sonraları Anadolu takımlarına doğru yöneldim, kim bu üç takımı yeniyorsa onu tutar oldum!
Yurdumdan uzak yaşadığım dönemlerde, orada yaşayan gurbetçilerin muhabetinde aynı soru soruldu, hangi takımı tutuyorsun? Cızırtılyan radyo yayını içinde takımının maçını dinleyen insanların arasında Kocaeli dedim. Gurbette olup da neden ülke takımı tutulur anlamam ama yaşadıkları ülkenin şehirlerini bilmeyenler, üç büyüğün tarihini ve ne zaman kimi yendiklerini ezbere bilirler. Ben Kocaeli dediğimde kimse inanmaz, fakat yine de kendi takımlarını öve öve anlatırlar. Futboldur bu, yener de yenilir de, hatta beraber de kalır. Başka sonuç bilmiyorum derim. Bu sene iyidir, gelecek sene kötü olabilir. Onun hep başarısı olması imkanı yoktur, olmuş olsaydı, tek takımlı lig olurdu, hep aynı takım birinci olurdu. Aynı takım olmuyor da, hep 4 takım birinci oluyorsa, orada adaletsizlik olduğunu ve dengeli olmayan şeylerin varlığından dem vururdum! Bizdeki futbol şöleni, demokrasimiz kadardır. Hep aynı renkteki insanlar şampiyon olur ya da iktidar!
Adana’ya İtalya’dan konuk takım geldiğini duyunca ve haberlerde ezilenlerin renklerini ve başkaldırın simgesini gördüğüm günden beri Adana Demir Spor’lu oluverdim. Sanayileşmiş futbol değil, oyun için ve zevk için futbolu savunduklarından dolayı, o takımı tutar oldum ama bana şimdi sorsalar kim oynuyor, kim yönetiyor, kim teknik yönetici bilmem. Önemli olan orada ruh bütünlüğü derim! Benim için önemli olan ezilenin yanında yer alınması ve bu sistem dışında bir şeylerin var olabileceğini göstermesidir.
Futbol merakım bu kadar olduğu içinde, arada ve zorunlu kaldığımda futbol programlarını izlerim. Konuk gittiğim evde genelde futbol ile ilgili haberlere daha çok dikkat kesilir. O sırada duydum ve gördüm ekran aracılığı ile Özhan Canaydın. FairPlay diye bir kavramdan bahsediyor, oda kendisince sanayi olmuş bir takımın, görsel özelliklerin öne çıkarılarak, kardeşçe karşılaşma olmasını ve kurallara uygun davranılmasını istemektedir. Stadyumlara ailesi ile gelip maç keyfini yaşamasını savunmaktadır. Ailelerin gelmesi demek, en azından kavganın, küfürün uzak durması anlamında kullanmaktadır. Çünkü futbol, sadece erkeklere yönelik bir spor ve tüketim aracı değildir, kadınlar ve çocuklarda bu tüketici kesimin parçasıdır ve o tüketici kesim kazanılmalıdır. Güler yüzlü ve spora hakim bir görüntü çizmektedir. İşadamı olduğunu yaşam öyküsünden biliyorum ama bütün bu özelliklerinin dışında spora aşık bir olduğunu da o programlara bakarak öğrendim.
Spora aşık ve fairplay ruhunun Türkiye’deki temsilcisi maalesef toprağa karışmış, üzüldüm. Güneşin bahara döndüğü bugünlerde, sonbaharın izlerini görmek üzüntü vermesine rağmen, onun toprağından yeni fidelerin ve filizlerin yeryüzünü kucaklayacağını düşünerek, yolun açık olsun gülen yüzlü, güzel insan diye uğurlamak istedim.
Beni tanıyanlar bilir, futboldan hiç anlamam ve seyretmesini de sevmem. Fakat, ülkemizde nerelisinden önce sorulan bir soru vardır, hangi takımı tutuyorsun? Ben de bu soruya hep değişik yanıtlar vermişimdir. Çocukluğumda kanaryalı oldum, sonra siyah beyazlı, daha sonra aslanlı takımı tuttum, büyüdükçe ve daha sonraları Anadolu takımlarına doğru yöneldim, kim bu üç takımı yeniyorsa onu tutar oldum!
Yurdumdan uzak yaşadığım dönemlerde, orada yaşayan gurbetçilerin muhabetinde aynı soru soruldu, hangi takımı tutuyorsun? Cızırtılyan radyo yayını içinde takımının maçını dinleyen insanların arasında Kocaeli dedim. Gurbette olup da neden ülke takımı tutulur anlamam ama yaşadıkları ülkenin şehirlerini bilmeyenler, üç büyüğün tarihini ve ne zaman kimi yendiklerini ezbere bilirler. Ben Kocaeli dediğimde kimse inanmaz, fakat yine de kendi takımlarını öve öve anlatırlar. Futboldur bu, yener de yenilir de, hatta beraber de kalır. Başka sonuç bilmiyorum derim. Bu sene iyidir, gelecek sene kötü olabilir. Onun hep başarısı olması imkanı yoktur, olmuş olsaydı, tek takımlı lig olurdu, hep aynı takım birinci olurdu. Aynı takım olmuyor da, hep 4 takım birinci oluyorsa, orada adaletsizlik olduğunu ve dengeli olmayan şeylerin varlığından dem vururdum! Bizdeki futbol şöleni, demokrasimiz kadardır. Hep aynı renkteki insanlar şampiyon olur ya da iktidar!
Adana’ya İtalya’dan konuk takım geldiğini duyunca ve haberlerde ezilenlerin renklerini ve başkaldırın simgesini gördüğüm günden beri Adana Demir Spor’lu oluverdim. Sanayileşmiş futbol değil, oyun için ve zevk için futbolu savunduklarından dolayı, o takımı tutar oldum ama bana şimdi sorsalar kim oynuyor, kim yönetiyor, kim teknik yönetici bilmem. Önemli olan orada ruh bütünlüğü derim! Benim için önemli olan ezilenin yanında yer alınması ve bu sistem dışında bir şeylerin var olabileceğini göstermesidir.
Futbol merakım bu kadar olduğu içinde, arada ve zorunlu kaldığımda futbol programlarını izlerim. Konuk gittiğim evde genelde futbol ile ilgili haberlere daha çok dikkat kesilir. O sırada duydum ve gördüm ekran aracılığı ile Özhan Canaydın. FairPlay diye bir kavramdan bahsediyor, oda kendisince sanayi olmuş bir takımın, görsel özelliklerin öne çıkarılarak, kardeşçe karşılaşma olmasını ve kurallara uygun davranılmasını istemektedir. Stadyumlara ailesi ile gelip maç keyfini yaşamasını savunmaktadır. Ailelerin gelmesi demek, en azından kavganın, küfürün uzak durması anlamında kullanmaktadır. Çünkü futbol, sadece erkeklere yönelik bir spor ve tüketim aracı değildir, kadınlar ve çocuklarda bu tüketici kesimin parçasıdır ve o tüketici kesim kazanılmalıdır. Güler yüzlü ve spora hakim bir görüntü çizmektedir. İşadamı olduğunu yaşam öyküsünden biliyorum ama bütün bu özelliklerinin dışında spora aşık bir olduğunu da o programlara bakarak öğrendim.
Spora aşık ve fairplay ruhunun Türkiye’deki temsilcisi maalesef toprağa karışmış, üzüldüm. Güneşin bahara döndüğü bugünlerde, sonbaharın izlerini görmek üzüntü vermesine rağmen, onun toprağından yeni fidelerin ve filizlerin yeryüzünü kucaklayacağını düşünerek, yolun açık olsun gülen yüzlü, güzel insan diye uğurlamak istedim.
21 Mart 2010 Pazar
Jurnalcilik, kötü zamanlarda artar!
Jurnalcilik, kötü zamanlarda artar!
Jurnalcilik doğal karşılanır oldu, hatta onları korumak için özel yasalar bile çıkarıldı. ‘Gizli tanıklar’ olarak, özel muamele içinde yaşar hale geldiler. İtirafçı olarak algılananlar bile, yurt dışında arkalarında bıraktıkları kaosu düşünmeden yaşamaya devam ediyorlar. Onları ülkeye getirilip yüzleşme olanağı bile sağlanamıyor. Tarih ile yüzleşme yapılmalıdır deriz, fakat yüzleşme yerine hep kaçamak için yollar yaratmaktayız.
Tarihi bir tartışmanın, değişik bakış açıları olur, durduğunuz noktaya göre o algılayış değişir. Önemli olan tarihe nereden baktığınızdır, nasıl baktığınızın pek önemi yoktur. Durduğunuz noktanın günlük siyasi gelişmelerden ne kadar etkilendiği ve doğru kavramının sübjektif ölçüleri içinde değerlendirmek gereklidir. Tarih bilgileri, arşiv bilgileri ile orantılıdır. Arşiv bilgisi ve arşivin genişliği önemlidir. Karşılaştırmalı olarak tarihi bilgi sorgulanmalıdır.
Devlet erkini elinde bulunduranlar, devletin çıkarları yönünde tarihin yorumlanmasını istemeleri kadar doğal bir durum yoktur. Fakat bilim insanları, bu devlet bakış açısını kendisine rehber edinemez, onlar karşılaştırmalı tarih ve geniş arşiv taraması ile olaya bakmak zorundadır, tek kaynaktan açıklanan bir bilginin eksik bilgi olduğunu ve sonucu ile yanlış olduğunu kabul edilmesi kadar doğal bir şey yoktur.
Jurnalci insanlar, genelde okuduğunu ve gördüğünü ‘doğru’ olarak algılamayanlar arasından çıkar. (işine geldiği gibi algılar ve yorumlar, eğer gerçek ile karşılaşırsa, ben öyle gördüm diyerek kendisini savunur!)
Jurnalciler tarih içinde hep var olmuştur, olmaya da devam edecektir, çünkü jurnalci kişi, güce karşı kendisini ispatlama içinde olandır. Toplum içinde adam yerine konmak için olaylar sırasında göze batmayan birinin jurnalci olarak kendisinden bahsettirmesi bile, o kişinin bireysel duruşu itibarı ile önemli olabilmektedir.
Tarihimiz içinde kaç masum vatandaş bu jurnalciler yüzünden ceza aldı, kaç kişi jurnalci yüzünden öldürüldü? Tarih bunları not etmiştir ama bizler biliyor muyuz? Deniz Gezmiş’i, Nazım Hikmet’i, Ahmet Kaya’yı, Sebahattin Ali’yi… gerçekten kim jurnallemişti?
Jurnalcilik bizim içinde bulunduğumuz toplum içinde hoş karşılanmazdı, fakat son dönemde yapılan özendiricilik sayesinde doğal karşılanır hale geldi. Jurnalciler eğer bir güç tarafından ödüllendiriliyorsa, o toplumun temel taşlarının sağlam olmadığını gösterir. Jurnalciliğin ayyuka çıktığı döneme bakın, (yok olmuş devletlerin tarihinde) hep bunalım dönemine özgü olarak artmış ve o jurnalciler sayesinde aydınlar cezalandırılmıştır. Aykırı düşünmek ve yaşamak bile jurnalcilik için neden olabilmektedir.
Bugün yaşadığımız günlerde ne yazık ki, jurnalciler değiştirilmiş kimlikler ile toplum içinde itibar görmekte ve yaşamaya devam etmektedirler. Hatta bazıları basın kartı ile gazetecilik dahi yapabilmektedir. Gizli servislere bilgi verme yarışı içinde bile olduklarını aralarındaki tartışmalardan öğrenebiliyoruz. Journal ile jurnalciliği birbirine karıştıran eksik dil bilgisine bağlayabiliriz belki! Her şeyin karıştığı dönemde bunu karıştırtanlar belki vardır! Var mıdır sizce?
Jurnalciliğin temeli yaslar ile olgunlaştırılabilinir, fakat bu yaslar bir süre sonra zararlı sonuçları ile rafa kaldırılabilinir. (TCK 301 maddesi tartışmaları ve sonuçları buna örnek olabilir, en iyi örnek 141 ve 142 maddeleridir ve artık yoktur.) Jurnalciliği meslek edinenler, bir süre sonra kendileri, başka bir jurnalden dolayı jurnallediklerinin kaderleri ile baş başa kalabilirler. Bir dönem için jurnalcilik meslek olarak kabul görmüş ve devlet nezdinde itibar görmüş olsa da, tarih ışığı altında, o jurnalciler karanlık sayfaların içinde, yok olmaya mahkumdurlar.
Tarih bilgisi, devletleri ve devletin erkini elinde bulunduranları devletin çıkarları yönünde bilgi vermek ile yükümlü kılar, çünkü eğer her şeyi açıklamak zorunda kalmış olsalardı, devlet sırrı kavramı olmazdı. Devlet sırları, bulunduğu devletin siyasi iradesi ile ilgilidir, gereği görülürse ve devleti elinde bulunduranların ihtiyaçları yönünde açıklanabilir ama açıklanacak bilginin ne kadarına yine bu bilgileri / arşivi bulunduranların inisiyatifine bağlıdır.
Tarih bilgisi günümüzde globalleşen dünyada tek bir bakış ile açıklanamadığı ve karşılaştırmalı bilgiler ile açılanabildiğini göstermektedir. Bu karşılaştırmalı bilgilerin normal vatandaşın bakış açısını ve ulusalcı anlayışı yok edeceğinden korkan ulusal devletler, bilgi yoğunluğu vererek, bir kargaşa yaratmaktadırlar. Bu kargaşa; ilkokuldan başlayan ve tarih eğitimi dışında olan eğitim hayatı içindeki okullara kadar tek bir bakış açısı ile yazılan ve devletin bakış açısını yansıtan kitaplardan ders olarak verilerek, tarih birliği ve tarih önyargısı yaratılmaktadır. O önyargı doğru olarak kabul eden vatandaşı ise, başka bir doğru ile karşılaştığında, savunma konuma geçmekte ve kendisinden başka her kültürü düşman olarak görebilmektedir. Düşman olduğu kültürü ise, yok edilmesi gereken çöplük olarak görmesi ve ona karşı örgütlenmesi doğallaşmıştır. Düşman kavramı, çağın ihtiyacına göre değişebilmektedir. Potansiyel tehlike olduğuna inandıkları kültürler ve şeyler, toplumdan topluma ve zamana göre değişmektedir. Değişmeyen tek şey düşmanlık güdüsüdür, kime ve neden düşman olmak önemli değildir.
Tarih bilgisi ve algısı işte bu düşmanlığı yaratan ve besleyendir. Jurnalcilik ise, bu bakış açısının bilinçaltından dışa yansımasıdır. Çünkü jurnalci düşman gördüğünü yok etmek için yapar ve yaptığının doğru olduğuna inanır. Kargaşanın ve bilgi kirliliğinin çok olduğu dönemlerde jurnalcilik meslek oluverir!
Jurnalcilik doğal karşılanır oldu, hatta onları korumak için özel yasalar bile çıkarıldı. ‘Gizli tanıklar’ olarak, özel muamele içinde yaşar hale geldiler. İtirafçı olarak algılananlar bile, yurt dışında arkalarında bıraktıkları kaosu düşünmeden yaşamaya devam ediyorlar. Onları ülkeye getirilip yüzleşme olanağı bile sağlanamıyor. Tarih ile yüzleşme yapılmalıdır deriz, fakat yüzleşme yerine hep kaçamak için yollar yaratmaktayız.
Tarihi bir tartışmanın, değişik bakış açıları olur, durduğunuz noktaya göre o algılayış değişir. Önemli olan tarihe nereden baktığınızdır, nasıl baktığınızın pek önemi yoktur. Durduğunuz noktanın günlük siyasi gelişmelerden ne kadar etkilendiği ve doğru kavramının sübjektif ölçüleri içinde değerlendirmek gereklidir. Tarih bilgileri, arşiv bilgileri ile orantılıdır. Arşiv bilgisi ve arşivin genişliği önemlidir. Karşılaştırmalı olarak tarihi bilgi sorgulanmalıdır.
Devlet erkini elinde bulunduranlar, devletin çıkarları yönünde tarihin yorumlanmasını istemeleri kadar doğal bir durum yoktur. Fakat bilim insanları, bu devlet bakış açısını kendisine rehber edinemez, onlar karşılaştırmalı tarih ve geniş arşiv taraması ile olaya bakmak zorundadır, tek kaynaktan açıklanan bir bilginin eksik bilgi olduğunu ve sonucu ile yanlış olduğunu kabul edilmesi kadar doğal bir şey yoktur.
Jurnalci insanlar, genelde okuduğunu ve gördüğünü ‘doğru’ olarak algılamayanlar arasından çıkar. (işine geldiği gibi algılar ve yorumlar, eğer gerçek ile karşılaşırsa, ben öyle gördüm diyerek kendisini savunur!)
Jurnalciler tarih içinde hep var olmuştur, olmaya da devam edecektir, çünkü jurnalci kişi, güce karşı kendisini ispatlama içinde olandır. Toplum içinde adam yerine konmak için olaylar sırasında göze batmayan birinin jurnalci olarak kendisinden bahsettirmesi bile, o kişinin bireysel duruşu itibarı ile önemli olabilmektedir.
Tarihimiz içinde kaç masum vatandaş bu jurnalciler yüzünden ceza aldı, kaç kişi jurnalci yüzünden öldürüldü? Tarih bunları not etmiştir ama bizler biliyor muyuz? Deniz Gezmiş’i, Nazım Hikmet’i, Ahmet Kaya’yı, Sebahattin Ali’yi… gerçekten kim jurnallemişti?
Jurnalcilik bizim içinde bulunduğumuz toplum içinde hoş karşılanmazdı, fakat son dönemde yapılan özendiricilik sayesinde doğal karşılanır hale geldi. Jurnalciler eğer bir güç tarafından ödüllendiriliyorsa, o toplumun temel taşlarının sağlam olmadığını gösterir. Jurnalciliğin ayyuka çıktığı döneme bakın, (yok olmuş devletlerin tarihinde) hep bunalım dönemine özgü olarak artmış ve o jurnalciler sayesinde aydınlar cezalandırılmıştır. Aykırı düşünmek ve yaşamak bile jurnalcilik için neden olabilmektedir.
Bugün yaşadığımız günlerde ne yazık ki, jurnalciler değiştirilmiş kimlikler ile toplum içinde itibar görmekte ve yaşamaya devam etmektedirler. Hatta bazıları basın kartı ile gazetecilik dahi yapabilmektedir. Gizli servislere bilgi verme yarışı içinde bile olduklarını aralarındaki tartışmalardan öğrenebiliyoruz. Journal ile jurnalciliği birbirine karıştıran eksik dil bilgisine bağlayabiliriz belki! Her şeyin karıştığı dönemde bunu karıştırtanlar belki vardır! Var mıdır sizce?
Jurnalciliğin temeli yaslar ile olgunlaştırılabilinir, fakat bu yaslar bir süre sonra zararlı sonuçları ile rafa kaldırılabilinir. (TCK 301 maddesi tartışmaları ve sonuçları buna örnek olabilir, en iyi örnek 141 ve 142 maddeleridir ve artık yoktur.) Jurnalciliği meslek edinenler, bir süre sonra kendileri, başka bir jurnalden dolayı jurnallediklerinin kaderleri ile baş başa kalabilirler. Bir dönem için jurnalcilik meslek olarak kabul görmüş ve devlet nezdinde itibar görmüş olsa da, tarih ışığı altında, o jurnalciler karanlık sayfaların içinde, yok olmaya mahkumdurlar.
Tarih bilgisi, devletleri ve devletin erkini elinde bulunduranları devletin çıkarları yönünde bilgi vermek ile yükümlü kılar, çünkü eğer her şeyi açıklamak zorunda kalmış olsalardı, devlet sırrı kavramı olmazdı. Devlet sırları, bulunduğu devletin siyasi iradesi ile ilgilidir, gereği görülürse ve devleti elinde bulunduranların ihtiyaçları yönünde açıklanabilir ama açıklanacak bilginin ne kadarına yine bu bilgileri / arşivi bulunduranların inisiyatifine bağlıdır.
Tarih bilgisi günümüzde globalleşen dünyada tek bir bakış ile açıklanamadığı ve karşılaştırmalı bilgiler ile açılanabildiğini göstermektedir. Bu karşılaştırmalı bilgilerin normal vatandaşın bakış açısını ve ulusalcı anlayışı yok edeceğinden korkan ulusal devletler, bilgi yoğunluğu vererek, bir kargaşa yaratmaktadırlar. Bu kargaşa; ilkokuldan başlayan ve tarih eğitimi dışında olan eğitim hayatı içindeki okullara kadar tek bir bakış açısı ile yazılan ve devletin bakış açısını yansıtan kitaplardan ders olarak verilerek, tarih birliği ve tarih önyargısı yaratılmaktadır. O önyargı doğru olarak kabul eden vatandaşı ise, başka bir doğru ile karşılaştığında, savunma konuma geçmekte ve kendisinden başka her kültürü düşman olarak görebilmektedir. Düşman olduğu kültürü ise, yok edilmesi gereken çöplük olarak görmesi ve ona karşı örgütlenmesi doğallaşmıştır. Düşman kavramı, çağın ihtiyacına göre değişebilmektedir. Potansiyel tehlike olduğuna inandıkları kültürler ve şeyler, toplumdan topluma ve zamana göre değişmektedir. Değişmeyen tek şey düşmanlık güdüsüdür, kime ve neden düşman olmak önemli değildir.
Tarih bilgisi ve algısı işte bu düşmanlığı yaratan ve besleyendir. Jurnalcilik ise, bu bakış açısının bilinçaltından dışa yansımasıdır. Çünkü jurnalci düşman gördüğünü yok etmek için yapar ve yaptığının doğru olduğuna inanır. Kargaşanın ve bilgi kirliliğinin çok olduğu dönemlerde jurnalcilik meslek oluverir!
17 Mart 2010 Çarşamba
“100 bin Ermeni’ye gerekirse gidin diyeceğim!”
“100 bin Ermeni’ye gerekirse gidin diyeceğim!”
Devlet büyükleri genelde açıklamalarını ya uçakta ya da yurt dışında açıklıyorlar. Devlet büyüğü yurtdışına gitmeye görsün hemen kulaklarımı kabartırım, acaba bu sefer ne açıklayacaklar diye… Her açıklama, ülke içinde dalgalanmaya sebep oluyor. Ülkemizde ki değişimler genelde, yurt dışından gelen etkiler ile olduğunu tarihsel olarak biliyoruz. Devlet büyükleri de açıklamalarını yurt dışından yaparak, bakın bu değişimin sebebi biz demek istiyorlar. Yani rol kapmaca olarak görüyorum!
Başlığa aldığım açıklamayı İngiltere’de yaptı. Bir röportaj sırasında yapılan bu açıklama, öyle o anlık için düşünülmüş bir cümle gibi gelmedi bana. Açıklamanın kökünün var olduğuna inanıyorum, bilinçaltının dışa vurumu gibi. (Gerçi daha önce de buna benzer düşüncelerini dillendirmişti) Bilinçaltını oluşturan olaylar ise, tarihin derinliklerinde saklıdır. O saklı olduğu yerden zaman zaman yanardağın lavları gibi yeryüzüne fırlar. O devlet büyüğünün açıklaması işte tam bu duruma uygun düşüyor.
“Kaçak yüz bin Ermeni var ülkemizde ve bizler bu kaçaklara göz yumuyoruz” demektedir. Yani, yüz bin insanın emeğinin sömürülmesine göz yumuluyor denmektedir. Kaçak çalışanlar hiçbir şekilde sosyal devlet olanaklarından yararlanamazlar, emekli olamazlar, sağlık sigortaları yoktur, sakat kaldıklarında kaderleri ile baş başa kalırlar, güvenceleri yoktur. Yer altı koşullarının onlara dayatmış olduğu bir yaşam vardır. Doğal olarak, var gözükmeyenlerin hakları da olmaz.
Ermeni konusu tarihimizin en acılı sayfalarını oluşturur. Ermeniler tarihsel olarak devlet kurmuş, şu anda da devletleri var olan halk konumundadır. Birinci dünya savaşı öncesi ve sırasına rastlayan Ermeniler ile ilgili olaylar, değişik yorumlar yapılmış olmasına rağmen, bugün sonucuna bakarak yorumların bazılarının aşırı derecede hayali olduğunu görürsünüz. Siyasi tercihler yönünde yorumlar olmuş olmasına rağmen, siyasi dengelerin değişmesi ile birlikte bu bakış açısının da yok olacağını tahmin etmek abartı olmasa gerek.
Geçmiş tarihimiz içinde Kürtler yoktu, bugün bölgelerinde büyükelçilik açacak konumuna geldik. Dağ Türklerinin, kara bastığımızda çıkan ses söyleminden, devlet televizyonunda kanalı olur hale geldik. Ermeniler konusunda da, ‘tehcir’ denilen kavramın ne olduğunu, kuzey ülkelerin meclislerinde almış olduğu kararlara bakarak, ileride de içimizde bu yönde beyan olacağını söylemek abartı olmaması gereklidir. Dün, Kürt yoktur iken, bugün siyasi çözüm konusunda gelmek için katledilen yollar ve dış ülkelerin etkisi ortadadır.
Ermenilerin ‘cephe arkasından’, topluca göçü kavramı ortaya atıldığında Aydın, Çanakkale, Edirne… gibi batı illeri cephe içinde değildi, fakat oradakiler de göçe zorlanmıştır. Kısaca Ermenilerin göç kavramı hat içinde değil sathı kavramı içinde algılanmış ve uygulanmıştır. Hani o ünlü sözden çıkarabilirsiniz bu kavramların anlamını. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” der o dönemin direniş komutanı. Bizim cephe gerimiz, ülke kabul edilmiş ve Anadolu topraklarındaki İstanbul ve İzmir haricindeki Ermeniler bugünkü Irak ve Suriye çöllerine gönderilmiştir. Demek ki, bu göç kavramı sadece Anadolu ile sınırlıymış gibi durmaktadır. İleride oluşması muhtemel ülke topraklarından zorunlu göç! (bugün, o topraklarının sınırları içinde yaşıyoruz.) (Şam, Süleymaniye, gibi göçün noktalandığı yerler o dönemdeki devletin sınırları içindeydi ve güney cephesini temsil etmekteydi)
O dönemin iktidarı, Ermenileri potansiyel suçlu görmüş ve ayrım yapmadan çöllere sürmüştür. En iyi Ermeni sürgündeki Ermeni olarak algılanmış ve göç yollarında devletinde ret etmediği kötü olaylar olmuş ve sonuçları ortadadır. Bir halk, Anadolu hakları içinden koparılmıştır. Bu halkın terk etmek zorunda kaldığı bölgelerde, bugün dahi define avcıları, toprağı kazmaya, mezar soygunculuğunu yapmaya devam etmektedirler. Çünkü bu gidenler, yaşadıkları yerdeki halklara göre daha varlıklı olarak algılanmış, ‘varlıklarını götüremediklerine göre, mutlaka bir yerlere gömmüşlerdir’ anlayışı hakimdir.
Bizde ‘göçün dönüşü’ olabilir algısı vardır, o yüzden göç veren yerlerde, hala Ermeni düşmanlığı hat safhasında olmasının sebebi büyük olasılıkla, ‘bu’ sezgiden yatmaktadır, çünkü o göç noktalarındaki göçe zorlanan Ermenilerin topraklarını/ varlıklarını, bugün torunların çocukları kullanmaktadır. Bir gün Ermeniler gelip bu zenginlikleri geri isteyecektir algısı zaman zaman dillendirilmektedir. Bu düşmanlık duygusu, o yörede yaşayan halkları bir birine daha da yakınlaştırmaktadır, -her ne kadar aralarında husumet olmuş olmasına rağmen-, Ermeni düşmanlığı konusunda aynı noktaya gelebilmektedirler. O topraklarda yaşayan halkların aydınları, yazmış oldukları tarih kitaplarında, bu düşmanlık konusunda paralel düşüncelere sahip olması tesadüfi değildir.
Atalardan gelen miras, ne yazık ki düşmanlık olarak kendisini yaşatmaktadır. Tarih, sadece tarihçiler tarafından yorumlanamayacak kadar önemlidir, çünkü sonucu siyasidir. Siyasi dengedeki güçlerin oranına göre tarih tezleri yeniden yazılır. Tarihçide bu siyasi gücün kendisine vermiş olduğu hak kadar yorumunu yapabilir.
Devlet büyüğünün yüz bin Ermeni’yi gereği görürsek göndeririz söylemin arkasında işte bu birikim yatmaktadır. Osmanlı son dönemi iktidarı ile bugünkü iktidar arasında tarihsel bir köprüyü bu söylem ispatlamaktadır. O dönemde de gereği görüldüğünde göndermiştir. Bu dönemde de gereği görülürse gönderilecektir. Yüz bin Ermeni bu ülkede yaşamasına izin veriliyorsa, nedeni bir siyasi tehdit olarak kullanılmalarıdır sonucunu, yukarıda ki söylem ile çıkarabiliriz.
Var olan siyasi partilerin almış olduğu tarihsel miras, bu söylem karşısında verilen tepki ile ölçebilirsiniz. Gerekirse göndeririz söylemi, gerekirse zorunlu göç yasasını yeniden yürürlüğe koyabiliriz. Gerek görülürse diğer halklar ve dini inançta olanlar içinde uygulanabilir. Gerek görülürse sözü tehlikelidir, sonucunu kimse tahmin edemez.
Devlet büyükleri genelde açıklamalarını ya uçakta ya da yurt dışında açıklıyorlar. Devlet büyüğü yurtdışına gitmeye görsün hemen kulaklarımı kabartırım, acaba bu sefer ne açıklayacaklar diye… Her açıklama, ülke içinde dalgalanmaya sebep oluyor. Ülkemizde ki değişimler genelde, yurt dışından gelen etkiler ile olduğunu tarihsel olarak biliyoruz. Devlet büyükleri de açıklamalarını yurt dışından yaparak, bakın bu değişimin sebebi biz demek istiyorlar. Yani rol kapmaca olarak görüyorum!
Başlığa aldığım açıklamayı İngiltere’de yaptı. Bir röportaj sırasında yapılan bu açıklama, öyle o anlık için düşünülmüş bir cümle gibi gelmedi bana. Açıklamanın kökünün var olduğuna inanıyorum, bilinçaltının dışa vurumu gibi. (Gerçi daha önce de buna benzer düşüncelerini dillendirmişti) Bilinçaltını oluşturan olaylar ise, tarihin derinliklerinde saklıdır. O saklı olduğu yerden zaman zaman yanardağın lavları gibi yeryüzüne fırlar. O devlet büyüğünün açıklaması işte tam bu duruma uygun düşüyor.
“Kaçak yüz bin Ermeni var ülkemizde ve bizler bu kaçaklara göz yumuyoruz” demektedir. Yani, yüz bin insanın emeğinin sömürülmesine göz yumuluyor denmektedir. Kaçak çalışanlar hiçbir şekilde sosyal devlet olanaklarından yararlanamazlar, emekli olamazlar, sağlık sigortaları yoktur, sakat kaldıklarında kaderleri ile baş başa kalırlar, güvenceleri yoktur. Yer altı koşullarının onlara dayatmış olduğu bir yaşam vardır. Doğal olarak, var gözükmeyenlerin hakları da olmaz.
Ermeni konusu tarihimizin en acılı sayfalarını oluşturur. Ermeniler tarihsel olarak devlet kurmuş, şu anda da devletleri var olan halk konumundadır. Birinci dünya savaşı öncesi ve sırasına rastlayan Ermeniler ile ilgili olaylar, değişik yorumlar yapılmış olmasına rağmen, bugün sonucuna bakarak yorumların bazılarının aşırı derecede hayali olduğunu görürsünüz. Siyasi tercihler yönünde yorumlar olmuş olmasına rağmen, siyasi dengelerin değişmesi ile birlikte bu bakış açısının da yok olacağını tahmin etmek abartı olmasa gerek.
Geçmiş tarihimiz içinde Kürtler yoktu, bugün bölgelerinde büyükelçilik açacak konumuna geldik. Dağ Türklerinin, kara bastığımızda çıkan ses söyleminden, devlet televizyonunda kanalı olur hale geldik. Ermeniler konusunda da, ‘tehcir’ denilen kavramın ne olduğunu, kuzey ülkelerin meclislerinde almış olduğu kararlara bakarak, ileride de içimizde bu yönde beyan olacağını söylemek abartı olmaması gereklidir. Dün, Kürt yoktur iken, bugün siyasi çözüm konusunda gelmek için katledilen yollar ve dış ülkelerin etkisi ortadadır.
Ermenilerin ‘cephe arkasından’, topluca göçü kavramı ortaya atıldığında Aydın, Çanakkale, Edirne… gibi batı illeri cephe içinde değildi, fakat oradakiler de göçe zorlanmıştır. Kısaca Ermenilerin göç kavramı hat içinde değil sathı kavramı içinde algılanmış ve uygulanmıştır. Hani o ünlü sözden çıkarabilirsiniz bu kavramların anlamını. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” der o dönemin direniş komutanı. Bizim cephe gerimiz, ülke kabul edilmiş ve Anadolu topraklarındaki İstanbul ve İzmir haricindeki Ermeniler bugünkü Irak ve Suriye çöllerine gönderilmiştir. Demek ki, bu göç kavramı sadece Anadolu ile sınırlıymış gibi durmaktadır. İleride oluşması muhtemel ülke topraklarından zorunlu göç! (bugün, o topraklarının sınırları içinde yaşıyoruz.) (Şam, Süleymaniye, gibi göçün noktalandığı yerler o dönemdeki devletin sınırları içindeydi ve güney cephesini temsil etmekteydi)
O dönemin iktidarı, Ermenileri potansiyel suçlu görmüş ve ayrım yapmadan çöllere sürmüştür. En iyi Ermeni sürgündeki Ermeni olarak algılanmış ve göç yollarında devletinde ret etmediği kötü olaylar olmuş ve sonuçları ortadadır. Bir halk, Anadolu hakları içinden koparılmıştır. Bu halkın terk etmek zorunda kaldığı bölgelerde, bugün dahi define avcıları, toprağı kazmaya, mezar soygunculuğunu yapmaya devam etmektedirler. Çünkü bu gidenler, yaşadıkları yerdeki halklara göre daha varlıklı olarak algılanmış, ‘varlıklarını götüremediklerine göre, mutlaka bir yerlere gömmüşlerdir’ anlayışı hakimdir.
Bizde ‘göçün dönüşü’ olabilir algısı vardır, o yüzden göç veren yerlerde, hala Ermeni düşmanlığı hat safhasında olmasının sebebi büyük olasılıkla, ‘bu’ sezgiden yatmaktadır, çünkü o göç noktalarındaki göçe zorlanan Ermenilerin topraklarını/ varlıklarını, bugün torunların çocukları kullanmaktadır. Bir gün Ermeniler gelip bu zenginlikleri geri isteyecektir algısı zaman zaman dillendirilmektedir. Bu düşmanlık duygusu, o yörede yaşayan halkları bir birine daha da yakınlaştırmaktadır, -her ne kadar aralarında husumet olmuş olmasına rağmen-, Ermeni düşmanlığı konusunda aynı noktaya gelebilmektedirler. O topraklarda yaşayan halkların aydınları, yazmış oldukları tarih kitaplarında, bu düşmanlık konusunda paralel düşüncelere sahip olması tesadüfi değildir.
Atalardan gelen miras, ne yazık ki düşmanlık olarak kendisini yaşatmaktadır. Tarih, sadece tarihçiler tarafından yorumlanamayacak kadar önemlidir, çünkü sonucu siyasidir. Siyasi dengedeki güçlerin oranına göre tarih tezleri yeniden yazılır. Tarihçide bu siyasi gücün kendisine vermiş olduğu hak kadar yorumunu yapabilir.
Devlet büyüğünün yüz bin Ermeni’yi gereği görürsek göndeririz söylemin arkasında işte bu birikim yatmaktadır. Osmanlı son dönemi iktidarı ile bugünkü iktidar arasında tarihsel bir köprüyü bu söylem ispatlamaktadır. O dönemde de gereği görüldüğünde göndermiştir. Bu dönemde de gereği görülürse gönderilecektir. Yüz bin Ermeni bu ülkede yaşamasına izin veriliyorsa, nedeni bir siyasi tehdit olarak kullanılmalarıdır sonucunu, yukarıda ki söylem ile çıkarabiliriz.
Var olan siyasi partilerin almış olduğu tarihsel miras, bu söylem karşısında verilen tepki ile ölçebilirsiniz. Gerekirse göndeririz söylemi, gerekirse zorunlu göç yasasını yeniden yürürlüğe koyabiliriz. Gerek görülürse diğer halklar ve dini inançta olanlar içinde uygulanabilir. Gerek görülürse sözü tehlikelidir, sonucunu kimse tahmin edemez.
15 Mart 2010 Pazartesi
Kuyruk!
Kuyruk!
Kuyruk; geçen gün bir konuşmada geçmişti kelime. Neydi kuyruk?
İnsanların kuyruğu var olduğunu ve zaman içinde kuyruklarından bir hatıra taşıdıklarını anatomi dersi okurken öğrenmiştim.
Her dönem kuyruklar var olmuştur. Yağın olmadığı zamanlar, yağ kuyruğu, araca binmek için kuyruk, sigaranın karaborsa olduğu dönemlerde, sigara satan yerlerin önünde kuyruk. 50 cente muhtaç olduğumuz dönemler kuyruk ile anılırdı,.. O dönemler liberal ekonomi ile ortadan kalktı, yerini başka kuyruklar aldı. İşe girmek için, üniversiteye girmek için, bankalara borçları yatırmak kuyruk… Emekli maaşını çekme kuyruğu derken, kuyruklar hep var oldu ama öznesi değişti. Öznesi değişince, sıfatı da değişti doğal olarak.
En çok sevdiğim kuyruk ise, sinema gişesi önündeki kuyruktur. Beyaz perdeye yansıyan görüntünün hülyalı dünyasına dalmak için beklenen o kuyruklar, kuyruk içinde biri ile göz göze gelmeler, hoş sohbetler. Bir de tiyatro gişeleri ve salona girmek için oluşturulan kuyruklar... O salonun vermiş olduğu huzuru, başka yerde bulamam.
Modern insan, teknoloji ile birlikte yeni kuyrukları yarattı. Uçağa binmek için oluşturulan kuyruklar, çıkış/giriş kapılarında pasaport göstermek için oluşturulan alanlar ve o alanlar içinde oluşan kuyruklar. Eşya vermek, bilet onaylatmak için… Havalimanı kuyruk demektir, hangi alana doğru giderseniz gidin bir kuyruk ile karşılaşırsınız. Kuyruklar için özel alanlar bile oluşturulmuştur.
Birde kendisine kuyruk yaratmak için uğraşan insanlar gördüm. Kısaca doğal kuyruğu dışında, kuyruğu olmasını isteyenler.
Doğa içinde dolaşmayı sevenler bilir, tilki kuyruğunu sallayarak koşar, bu kuyruk sallamadan hoşlandığını hissedersiniz. Tüylerin oluşturmuş olduğu ahenk, sanki doğanın sesi olur. Bazı insanlar kendilerini tilki olarak görmek ya da hissetmek için kuyruğa ihtiyaç duyarlar ve bu insanlar genelde tilki gibi kurnazdırlar. Bazı insanlar ise, bacaklarının arasına alır kuyruklarını, tıpkı sokak köpekleri gibi. Karanlığın ve sokakların boş olduğunda o köpekler kuyruklarını dik, kulaklarını en hassas hale getirirler. Bunların dışında; kanadı olan, uçamayan kuyruklu canlılarda vardır! Kuyruk aradınız mı, sonsuz alternatifiniz olur.
Kuyruk oluşabilmesi için; beklenti ve beklentiye cevap alınması gereklidir, yani çekici tarafı olmalıdır! Günümüzde en önemli çekicilik; çıkardır. Modern insan çıkarına uygun hareket eder!
Bazı insanlar kuyruksuz yaşayamaz, kuyruk oluşması için çevresindeki insanlara değişik olanaklar yaratır ve o olmaz ise, o olanakların olmadığı imajını sürekli verir. Eleştiriye kapalıdır, her şeyi bilen konumundadır ve her yerde ön sırada olmak için inanılmaz enerji harcar. Yeter ki arkasında birileri olsun! Bir de kuyruk içinde bir nokta olmayı önemseyenler vardır, onlarda nerede bir kuyruk görse, oraya gider ve ne gibi bir olanak olacağını sabır ile bekler. Eğer olanak, ona kısa sürede gelmez ise, hemen o kuyruğu terk eder, başka kuyruk bulur. Kuyruğun hep ortasında bulunmayı ister, çünkü kendisinden sonra kuyruk olmasını da önemser. O yüzden bu tipler hep kuyruklara kaynamayı sever, çevreleri geniştir. Bir tanıdık görsün bir kuyrukta, gider yanına durur. Arkadan gelecek seslere karşı kulağı kapalıdır. Halk değimi ile pişkindirler…
Nerede bir kuyruk görsem, orada bürokrasi vardır diye düşünürüm. Çünkü, kuyrukları yaratan insan yaşamının getirmiş olduğu örgütlenme ve yaşam biçimidir. O kadar içselleştirmişizdir ki, refleks olarak sıraya gireriz. Şimdilerde, kuyrukları fiziki görünüm olarak bitiren numaratör makineler vardır. Hangi devlet ya da kurumlaşmış bir mekana girmiş olun, sizi bu aletler karşılıyor. O kutucuğun üzerindeki düğmeye basarak bir numara alıyorsunuz. Ve kimin sizden önde olduğunu bilmeden, size sıranın gelmesini bekliyorsunuz. Modern dünya kuyruklara da bir tasarım vermiş durumda. Eskiden kuyruklarda kavgalar, sohbetler olurdu, şimdi ise, bir birine yabancı insanların gülmeyen suratları ile sırasının kendisine gelmesini bekleyenler var. Kuyruklarında keyfi kaçtı, yaşamın keyfinin kaçması gibi. Şimdilerde Herr K. gibi hissedenler çoğaldı, kapılardan kapılara koşarken, ömrünü tamamlamış insanlar…
Kuyruk; geçen gün bir konuşmada geçmişti kelime. Neydi kuyruk?
İnsanların kuyruğu var olduğunu ve zaman içinde kuyruklarından bir hatıra taşıdıklarını anatomi dersi okurken öğrenmiştim.
Her dönem kuyruklar var olmuştur. Yağın olmadığı zamanlar, yağ kuyruğu, araca binmek için kuyruk, sigaranın karaborsa olduğu dönemlerde, sigara satan yerlerin önünde kuyruk. 50 cente muhtaç olduğumuz dönemler kuyruk ile anılırdı,.. O dönemler liberal ekonomi ile ortadan kalktı, yerini başka kuyruklar aldı. İşe girmek için, üniversiteye girmek için, bankalara borçları yatırmak kuyruk… Emekli maaşını çekme kuyruğu derken, kuyruklar hep var oldu ama öznesi değişti. Öznesi değişince, sıfatı da değişti doğal olarak.
En çok sevdiğim kuyruk ise, sinema gişesi önündeki kuyruktur. Beyaz perdeye yansıyan görüntünün hülyalı dünyasına dalmak için beklenen o kuyruklar, kuyruk içinde biri ile göz göze gelmeler, hoş sohbetler. Bir de tiyatro gişeleri ve salona girmek için oluşturulan kuyruklar... O salonun vermiş olduğu huzuru, başka yerde bulamam.
Modern insan, teknoloji ile birlikte yeni kuyrukları yarattı. Uçağa binmek için oluşturulan kuyruklar, çıkış/giriş kapılarında pasaport göstermek için oluşturulan alanlar ve o alanlar içinde oluşan kuyruklar. Eşya vermek, bilet onaylatmak için… Havalimanı kuyruk demektir, hangi alana doğru giderseniz gidin bir kuyruk ile karşılaşırsınız. Kuyruklar için özel alanlar bile oluşturulmuştur.
Birde kendisine kuyruk yaratmak için uğraşan insanlar gördüm. Kısaca doğal kuyruğu dışında, kuyruğu olmasını isteyenler.
Doğa içinde dolaşmayı sevenler bilir, tilki kuyruğunu sallayarak koşar, bu kuyruk sallamadan hoşlandığını hissedersiniz. Tüylerin oluşturmuş olduğu ahenk, sanki doğanın sesi olur. Bazı insanlar kendilerini tilki olarak görmek ya da hissetmek için kuyruğa ihtiyaç duyarlar ve bu insanlar genelde tilki gibi kurnazdırlar. Bazı insanlar ise, bacaklarının arasına alır kuyruklarını, tıpkı sokak köpekleri gibi. Karanlığın ve sokakların boş olduğunda o köpekler kuyruklarını dik, kulaklarını en hassas hale getirirler. Bunların dışında; kanadı olan, uçamayan kuyruklu canlılarda vardır! Kuyruk aradınız mı, sonsuz alternatifiniz olur.
Kuyruk oluşabilmesi için; beklenti ve beklentiye cevap alınması gereklidir, yani çekici tarafı olmalıdır! Günümüzde en önemli çekicilik; çıkardır. Modern insan çıkarına uygun hareket eder!
Bazı insanlar kuyruksuz yaşayamaz, kuyruk oluşması için çevresindeki insanlara değişik olanaklar yaratır ve o olmaz ise, o olanakların olmadığı imajını sürekli verir. Eleştiriye kapalıdır, her şeyi bilen konumundadır ve her yerde ön sırada olmak için inanılmaz enerji harcar. Yeter ki arkasında birileri olsun! Bir de kuyruk içinde bir nokta olmayı önemseyenler vardır, onlarda nerede bir kuyruk görse, oraya gider ve ne gibi bir olanak olacağını sabır ile bekler. Eğer olanak, ona kısa sürede gelmez ise, hemen o kuyruğu terk eder, başka kuyruk bulur. Kuyruğun hep ortasında bulunmayı ister, çünkü kendisinden sonra kuyruk olmasını da önemser. O yüzden bu tipler hep kuyruklara kaynamayı sever, çevreleri geniştir. Bir tanıdık görsün bir kuyrukta, gider yanına durur. Arkadan gelecek seslere karşı kulağı kapalıdır. Halk değimi ile pişkindirler…
Nerede bir kuyruk görsem, orada bürokrasi vardır diye düşünürüm. Çünkü, kuyrukları yaratan insan yaşamının getirmiş olduğu örgütlenme ve yaşam biçimidir. O kadar içselleştirmişizdir ki, refleks olarak sıraya gireriz. Şimdilerde, kuyrukları fiziki görünüm olarak bitiren numaratör makineler vardır. Hangi devlet ya da kurumlaşmış bir mekana girmiş olun, sizi bu aletler karşılıyor. O kutucuğun üzerindeki düğmeye basarak bir numara alıyorsunuz. Ve kimin sizden önde olduğunu bilmeden, size sıranın gelmesini bekliyorsunuz. Modern dünya kuyruklara da bir tasarım vermiş durumda. Eskiden kuyruklarda kavgalar, sohbetler olurdu, şimdi ise, bir birine yabancı insanların gülmeyen suratları ile sırasının kendisine gelmesini bekleyenler var. Kuyruklarında keyfi kaçtı, yaşamın keyfinin kaçması gibi. Şimdilerde Herr K. gibi hissedenler çoğaldı, kapılardan kapılara koşarken, ömrünü tamamlamış insanlar…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)