24 Kasım 2016 Perşembe

DayanışMA!

DayanışMA!

Olaylar bizim beklentilerimiz yönünde gelişmiyor, o yüzden yorum yaparken yanılma payımızın yüksek olduğunu bilerek yapıyorum ve genelde çok yanılıyorum... Her ne kadar ki okuduğumuz dergilerin yazarları yanıldıklarını kabul etmeseler de yanılıyoruz, önsezilerimiz güçlü değil, çünkü bize bilgi aktaranların bilgi havuzundan aktarılan bilgiler ile besleniyoruz. Kendimize ait, gerçeklerin süzülmeden, otosansüre uğramadan ve de devletin haber kanallarının sansüründen geçmeyen haber ne yazık ki önümüze düşmüyor, medya işverenlerin elinde yalan makinesine ve tüketiciliği öven bir konuma dönüştü.

Konulara hakim olanlar bizim ile alay ediyorlar, verdikleri ön ipuçları genelde yalan ve yaratılmış gerçekler üzerinedir. Bizde o ipuçlarına göre yaparken hata payımız çok yüksek oluyor... Eğer sol kültürden gelenlerin çatışma içinde oldukları kurumlar içinden gerçek ve doğru bilgi akışını sağlayabilmiş olsalardı, (popüler gazetelerden alınan bilgiler ile tarih yazmış olmasalardı) bugün çok farklı notada olabilirdik... Yanlış bilgilerin üzerine doğru teoriler oturmuyor... Sürekli beklentilerimizin dışında bir noktaya düşüyoruz ve o da ister istemez küskünlük ve toplum dışına itekleyen bir yalnızlaşma yaratıyor...

Ülkemizde ilişkiler bilgiden daha çok tanıdıkların bilgisi ve duygusal tepkiler üzerine oturuyor... O yüzden hangi işe el atarsak atalım başarı şansımız az oluyor… Kısaca bilgiye gerçek anlamda sahip olamayanlar ne yaparlarsa yapsınlar savaştıkları kesim ile uzlaşmak zorunda kalıyorlar…

Dayanışma sürekli vurgulanıyor, çünkü birey olarak yalnız ve zayıfız. Dayanışmayı bir güç haline dönüştüremediğimiz sürece de her zaman savunmada ve ancak günü kurdurtmakta kullanıyoruz, yarın belirsizliğini korumaya devam ediyor...

Dayanışma karşılıklı olur ama ülkemizde dayanışma dilenci gibi el açmak anlamında kullanılır oldu... Tek yönlü istemler bazen bir yemek ile bazen bir şölende açılan kutu şeklindedir...

Parası olanın siyaset yaptığı anlayış modern kapitalizmin işlevselliğini anahtarı oluyor. Sermaye sahipleri eskisi gibi siyaset arenasında aracı kullanma yerine bizzat bu işten zevk alan birer politikacıya dönüştü. İhaleler için lobi artık ceo’lar eskisi gibi işlevleri olmayacak!

Bazı solcuları yalancılığı ile dünya markası olan bir TV kanalının Türkiye şubesine etik olun demiş.. Açık mektup yazmak ile güya onları teşhir ediyor... Orada çalışanlar zaten etik hiç bir kurala (patronun belirledikleri dışında) tabi değil, patron ne derse onu der, onu ekrana taşır. Her şeyin üstünde patronun çıkarıdır... Hala bu gerçeği görmeyenler birilerine etik diye laf yetiştirmeye çalışıyor...

“Basın/medya özgürlüğü benim özgürlüğümün başladığı yerde biter” demiş biri... Kısaca “beni övenlerin gazetecilik yapma hakkı vardır, gör dediğimi gören, konuş dediğimde konuşan, savun dediğimde savunan, PR çalışması yap dediğimde PR yapan basın özgürdür!” bu anlayış sermaye adına politika yapanların ellerinde toplum üzerinde balyoza dönüşmektedir. Toplum gün be gün gerilmekte ve gerilim siyaseti ile iktidar koltuğunda oturma süresini uzatmak için bir baskı aracı olarak medyayı yine kendisine bağlı sermaye ile kullanmaktadır. Kendisine bağlı olmayan ve tüm ticari ileri devlet ile olanların eline de başka şans tanımamaktadır. Daha fazla siyasi güç daha fazla ekonomik güçtür, çünkü devletin kurgusu sermaye için yapılmıştır ve devletin varlık sebebi ulusal sınırlar içinde sermaye birikimini yapmaktır, fakat bu sermaye birikimi haksız ve orantısız güç ile toplum üzerinde yıllardır homojenlik adı altında baskıya dönüşmüş ve toplum değiştirilmiştir. Üretimden daha çok tüketen, tüketimi de borç ile yapan bir anlayış olan liberal ekonominin iktidar koltuğuna oturmasını doğurmuştur. Liberal ekonomiyi doğuran sermaye için devlet anlayışı olan ulus devleti anlayışıdır.

Kar için şirketlerin işlediği suçlar diğer suçlardan daha ağırdır ama kimse bu suçlara karşı bir şey yapmaz aksine teşvik eder.

Sokakta her yürüyen sokakların kendisinin olduğunu düşünür ama sokakta yürümek ile sokaklara hakim olmak olmadığını ilk çıkmaz sokağa girdiğinde anlaşılır... Sokaklarda her kişi yürür, yürümek ayrı şeydir kontrol etmek ayrı... Bugün İstiklal caddesinde her görüş yürüyüş yapar, görüşünü avazı çıktığınca açıklar ama oranın sahibi ne yazık ki TOMA’lar ve onların yanında konuşlanmışlardır... Sokakları kontrol eden kimse o sahiptir... Tüm sokaklar ve caddeler, meydanlar halkın olmasını gerçekten arzularım, çünkü eskiden mahalle kültürü içinden gerçekten oranın sahipleri orada yaşayanlardı. Dayanışma sokaklara gerçekten hakim olan halkın arasında imece usulü şeklinde yaşardı, bugün ne sokak ne de imece kaldı, dayanışma kelimesi artık sadece propaganda amaçlı kullanılan bir konuma dönüştürüldü. Bazı vakıflar dayanışma adı altında kendisine bağlı dilenci bir zümre yarattı, yardım konvoyunun arkasından dilenci dile ile konuşanlar koşturmaya devam ederken, birkaç tatlı yiyecek, birkaç kömüre iktidarı belirleyen seçmen oldular. Dayanışma yok oldu, yerini dayanışma görüntüsü altında siyasi çıkarlara hizmet eden dayanma aldı…


İsmail Cem Özkan 

18 Kasım 2016 Cuma

Cephe gerisi!

Cephe gerisi!

Tarihin karanlık dehlizlerinden bize birçok öykü sesini duyurmaya çalışır ama kulaklarımız kapalı, gözlerimiz görmezdir, çünkü çıkarlarımız belirler kulaklarımızı ve gözlerimizin açıklığını. Zamanı gelince deriz hepsini duyar, görürüz ve gerçeği olduğu gibi kabul ederiz, zamanı gelmeyen şeye her yer kapalıdır. Hayat bize zaten otosansür ile yaşamayı öğretmiştir, der ki atalarımız “erken öten horoz…” horoz erken ötmemesi gerektiğini canı ile ödemiştir.

Tarihimizin yakını uzağı fark etmez, her döneminde bize kapalı birçok gizli olay vardır. Resmi tarihçiler onları görmeyelim diye önlerine üst üste yığmış birçok öyküyü, geç geçebilirsen o öykülerin arasından bize saklananı görelim… Saklanan bir şey ne kadar önüne engelle konulsa da kapıları kilitlense de bir olay olur ve önde birikenler bir bir çekilir ve birden önümüzde buluruz; araştırmadan, soruşturmadan. Tarihin kırılma noktalarıdır işte önümüze düşen gerçekler ve bilmediğimiz öyküler.

Yaşadığımız zaman dilimi sistemde bir kırılmayı işaret ediyor, kırılma elbette sadece bize özgü değil, dünya eksenleri yer yerinden oynatacak büyüklükte sanki bir deprem olmuş, arkasından gelen tusinami. Her yerde bir alırım verilmiş, ulus devlet tarihteki yerini alıyor, kayıyor her şey. Ulus devletin tüm birikimleri ve devlet tanımı yok olurken, onun yerini liberal ekonominin ürünü olan deregülasyon adı verilen bir uygulama almış. Peki, nedir deregülasyon? Deregülasyon... "az devlet iyi devlettir" demekmiş… Devletin geleneksel rolünün en düşük seviyeye indirilmesi, devletin yaptığı işleri şirketlerin yapması anlamında kullanılırmış... Kısaca devletin eski işlevini özel firmalar yapması… Sağlık, eğitim, güvenlik, ulaşım… Kamu yararına en üst standardın yerini daha fazla kar ve daha fazla şirketlerin kazanması aldı. Daha fazla kar için şirketlerin yöneticileri “sadık paralı asker” konumuna geldiler. Bu hırslı yöneticilerin hakim olduğu şirketler daha fazla kar elde etmek için her türlü yolu denemekten bir sakınca görmediler. Yaşadığımız zaman dilimi işte bu hırslı insanların yenidünya düzeni içinde hareket edebilecekleri yeni hukuk kurallarının ulus devleti enkazı üzerine kurma sürecidir.

Bu süreçte ulus devletin ulus yaratma sürecinde işledikleri suçlar da teker teker gözlerimizin önüne serilmeye başladı, çünkü yıkılan şeyi savunmasını çökertilmesi gerekliydi… Geçmiş ile hesaplaşma yerini geçmişi dikizleme süreci diyebileceğim bir aşamadayız… Hesaplaşmak demek o ortamı yaratan sistem ile de hesaplaşmak anlamına gelir… Sistemin efendileri buna izin veremezdi, göreceli özgürlük içinde ulus devlet yıkılana kadar dikizleyin geçmişi dediler. Gündeme getirin ama hesap sormayın!

Cephe gerisi dediler, dünyadan haberi olmayan bir köyde yaşayan Ermeniyi geldiler, aldılar, askerler arasında yola çıkardılar… Sabahın ayazında yola çıkartanlar ancak taşıyabilecekleri kadar eşyalarını yanlarına almalarına izin verdiler. Onlar artık yaşadıkları topraklardan, köklerinden koparılan birer çınardılar. Çevrelerinde onları yağmalamayı bekleyen gözleri aç, zenginliklerini kıskananlar vardı.  Fırsat kollarlar… Askerler ülkenin geleceği için erkek çocukların bir bölümünü asker ocağı için devşirmeye almışlar, kız çocuklarını ise gelin diye evlerinde alıkoymuşlar. Sabahın ayazında yollara çıkarılan kafiledeki insanların yıllarca biriktirdikleri ne varsa, göz nuru taş işçiliği evleri artık boştu, atalarının mezarlarını bir daha görmeyecekleri diyarlara gitmek için bir kararname ile yola çıkarıldılar... Cephe gerisi dediler, cephede ki oğlunu Çanakkale’den alıp Suriye çöllerine getirdiler... Ermeni acıyı yaşadı, yıllar geçti, unutuldu dendi, toprağı eştiler Ermeni’nin taş işçiliği evleri çıktı yeryüzüne... Mezarları hala define avcıları tarafından eşilir... Onların gölgesi kaldı şehirlerin sokaklarında, sarayların taş işçiliğinde emekleri. Hala anılır mimarlar, hala söz söylenir ustalardan söz açılınca...

Yıllar geldi geçti, ulus devlet kuruldu, cumhuriyet ilan edildi, sürülenler sürüldükleri yerde kaldı, sınır içinde kalanların önemli bir bölümü kimliğini sakladı. Unutuldu dendiğinde bir ülkenin meclisinde unutulamadığı ilan edildi. Unutulmayanın üzerine ulus devlet kendi hikayesini serdi gerçekliğin önüne, saklamak istediler, eğittiler çocukları ama devlet yeniden biçimlenirken, dünya yeniden şekil alırken kaçınılmaz olarak karşılaştırmalı tarih gözler önüne serildi. Saklanan ve yok sayılanlar artık bizim realitemizdi. Kabul ettik ama gerek olduğunda yok sayacağımız bir realite! Dikizlenen gerçeklik ancak bu kadar izin verir.

Şimdi başka bir savaş kapımızı çalıyor, Ermenilerin yerini başka bir halk almış, sorun olarak mecliste durur. Meclis dışında Dolmabahçe Sarayı’nda kurulan ‘mutabakat’ masası devrilir. Ülkede bir halk başka savaşın cephe gerisi olur. ‘Tarih tekerrürden ibarettir’ diyenler geçmişten ders almak yerine daha fazla baskı ile toprağa dökülen kan ile sorunların yok olacağını düşünür. Çünkü tarihi güçlü olanlar yazar ve onların doğruları ve gerçekleri ‘evrensel gerçek’ olarak kabul görür gerçeği bilinçaltında yatar. Fakat dünyanın kırılma noktasında bu öngörünün ne kadar doğru olduğunu ya da olmadığını yaşanan süreçte görmekteyiz. Esas doğru ulus devleti içinde astığı astık, kestiği kestik olanların evrensel çıkarlar içinde o kadar önemli olmadığını çıkar çatışmasında görmekteyiz.

‘Bir daha asla’ demek için Ermeni tehciri ile yüzleşmek gerekliydi ama yüzleşilemediği için yeniden başka bir olası tehcir ile yüz yüzeyiz...  ‘Hendek’ diyerek yok edilen ilçeler, kasabalar, mahalleler…

Ülkemizde örneğin Lice yokmuş gibi yaklaşılıyor, ABD’nin görmediğini neden bizler de görmemezlikten geliyoruz? Lice ile Halep arasında yıkıntı anlamında ne fark var? Lice’de devlet hastanesi, okul, cami yıkılmadı mı, bombalanmadı mı? Lice’de çarşısı yok edilmedi mi?

Liceliler kaçtıkları yerlere döndüler; ne sokakları vardı ne de evleri... Bütün anıları, birikimleri, geçmişleri ile birlikte gelecekleri yok olmuştu... Lice bu ülkenin içinde görünmeyen yerde değil, gözümüzün önünde ve Lice yok! Çünkü “hendek” dediler yıktılar, “hendek” dediler bodrum katta mahsur kalanların hiç biri gökyüzünü görmeden toprağa düştüler. “Hendek” dediler sokaklar yok oldu... Lice, Halep mi? orada yaşananları ABD görmedi, anlaşılır çıkarına uygun gelmiyor, peki senin ne çıkarın var da görmüyorsun?

Sadece Lice değil elbette her birinin fotoğrafı bir şekilde gözlerimizin içine sokuldu. Yaşadıkları kasabaya atom bombası düşmüşe dönmüşlerin dönüşleri yok olan çocukluklarıdır...

Bir daha asla, bir daha yaşanmasın ülke içi mültecilik... Yaşanmasın ölümler... Yaşanmasın ata toprağından koparmalar...

İnsan odaklı bakalım olaylara, çünkü acının ulusu olmaz…

Bugün acı duymadan ekranlar aracılığı ile birçok şeyi görüyoruz ama idrak edemiyoruz, çünkü her biri sanki sanal gerçeklik gibi... Yaşananlar ne yazık ki ne sanal ne de yaratılmış gerçeklerdir... Ne olursa olsun insanlar yaşadıkları yerde mülteci olmasın…


İsmail Cem Özkan

8 Kasım 2016 Salı

Kendiliğinden hiçbir şey olmuyor, irade gerek!

Kendiliğinden hiçbir şey olmuyor, irade gerek!

Kadere inananlar, fallardan başlarını kaldırmazlar ve beklentileri hep yüksektir. Üç vakte kadar bütün sorunları düzelecektir. Yaşam bize fısıldar, bekleme; ne Godot gelecek ne de senin beklentin. Fallar ile olmuş olsaydı hayat daha farklı akardı, savaşlar olmazdı. Kadere inanan krallar ve padişahlar ülkelerinin her savaşta yenildiğini görünce falcısını astırır. Sorun falcıyı astırmak değil, sorun hayata nereden baktığınız ile ilgilidir, çünkü baktığınız yere göre sorunlar ve çözümler de değişir.

Tarihin dehlizlerinde dolandığımızda birçok toplumsal olay kendiliğinden başlamış gibi gözükür, fakat o kendiliğinden denen olayın tetikleyicisi mutlaka baskı yapan idaredir. Kendisini yenilmez gören erk sahipleri her türlü baskı ile her şeyi elde edeceğini düşünür, o güç karşısında mutlaka bir yerde direnç olacaktır, çünkü baskı direnç ile karşılaşmazsa baskı değildir…

Toplum değişik katmanlardan oluşur ve erk gücüne karşı her daim direnç gösterecek yapılar mevcut olur. O yüzden iradesiz girişilen erke karşı mücadeleler genelde yenilgi ile sonuçlanmıştır ve tarihin karanlık dehlizlerinde onlara rastlarsanız dahi görmezsiniz, çünkü onları yok sayan erk yönünde kalem oynatmış tarihçilerin kayıtları ile karşılaşırsınız. O kayıtlarda ki yandaş cümleleri ortadan kaldırın, yenilginin temelinde irade eksiliği ve o irade eksikliğine dayanan örgütlenememek görülür.

Örgütlenemeyenler geleceği kuramazlar...

Yeteri kadar örgütlenemeyen her katman bir şekilde yenilir ama erk gücünü de sarsmadan duramaz. Fakat yakın tarihimiz içinde de gördüğümüz gibi kendiliğinden gelişen hareketler kendiliğinden dağılır ve kimsenin haberi dahi olmaz... Eğer dağılmanın daha fazla baskı geleceğine inanıyorsanız, iradeyi ele alıp ona göre örgütlenmek kaçınılmazdır ama bu biline biline hala kendiliğinden hareketlerden beklenti içinde olmak, bile bile yenilgiyi kabul etmek demektir.

Kendiliğinden gözüken toplumsal olaylar da bir iradenin sonucunda ortaya çıkmıştır. İrade olmadan siyasal yaşamda söz söylemek hayalidir... Söz söylersiniz ama etkisi olmaz... İrade ve onun yaratmış olduğu atmosfer etkisini artırdığı sürece ihtiyaç gibi gözükmeyen örgütlenmeler bile ihtiyaç olur ve hayatın dayatması ile gerçekleşir. “Üreten biz yöneten biz olacağız” sloganı binlerce yıllık bir birikimin sonucunda bir iradenin etkisi ile yeninden dillendirilmiştir.

Her toplumsal grubun doğruları vardır, belki de doğrunun bir parçasını dillendiriyorlar önemli olan o doğruların (parçaların) yan yana gelip gerçek (bütün) doğruyu oluşturmaları, gerçek olan ise topluma önderlik eder. Ancak bu da inisiyatif almak ve zamanında müdahil olmaktan geçer. Zamanında yapılmayan etki gelecek için bir şey ifade etmez, sadece doğruyu söylemiş, tespit etmiştik diye övünç kaynağı olur ama hayatta karşılığı olmadığı için söylediğiniz sözün de değeri yoktur... İleriye bazıların hafızasında bir söz olarak kalır ve zaman içinde oda silinir gider.

Siyasi irade olmadan yan yana gelmeler sadece boşa zamanın harcanmasından başka şey değildir... Var olan güven ortamını da yok eder, güven sağlamayan irade ise sadece küçük bir çevre ile hayata müdahil olduğunu düşünür...

"Biat et rahat et döneminde" biat etmeyenlerin üzerine gönderilen canlı bombalar, polisler ve özel güvenlikçiler... Her yerde güvenlik, her yerde sıkı denetim ve hep birileri bizim ‘iyiliğimizi’ düşünüyor... Bizim iyiliğimizi düşünene diktatör denir, çünkü bize rağmen bizim için bir şey yapanlar bizim daha fazla biat etmemizi ve ona göre kapı kulluğu görevini yerine getirmemizi bekler. Ülkemizde gelişmelere bakarak dışarından birileri bu iyiliksevere ‘diktatör’ demiş ama devletler nezdinde bir devlet öteki devletin liderine diktatör diyorsa pazarlık yapıyor demektir... Pazarlıklar kapalı kapılar arkasında olur ve çıkarlar çatışır, bazı imtiyaz alanlar diktatör dediğine zamanın gelince elini sıkacak ve ülke içinde yaşanan bazı zorbalıklar görülmeyecektir. 

Devletler hukukunda çıkarlara ters gelen yerde doğrular konuşulur...

Bazı mağduriyetler, zamanında zalimin yanında kalanları ve onlara destek verenler için kendisini aklama için fırsattır. Geçmişin üzerine sünger çekmek isteyenler hemen bir mağduriyet arar ve orada kendisini gösterir... Halkımız da ‘aptaldır’ nasıl olsa “geçmiş geçmişte kaldı önemli olan bugündür” der ve yanında olana dört elle sarılır! Nede olsa atalarımız demiş “denize düşen yılana sarılır” …

Köprüyü geçene kadar sesler kısılır, gözler güvensizliği işaret eder.

Yaşananları hep içselleştirip, sessizlik içinde karşılarsan ve geçmişin hesabını yapmazsan yaşadıklarından daha kötüsünü yaşayabileceğin zaman karşına gelebilir. Geçmiş muhasebesi ile anlamlıdır.

Hesap sormazsan tarih gelip senin adına hesap sormaz. Tarih ileri ki kuşaklara sorunu taşır, o kuşaklarda sormaz ise mağduriyet unutulur gider...

İsmail Cem Özkan


2 Kasım 2016 Çarşamba

Gericileşerek ileri savunulamaz!

Gericileşerek ileri savunulamaz!

Size bir öykü anlatılır, inanırsınız ama ya doğru değilse? Yaşadıklarımız hepsi bir projenin ürünü ve bizler hepimiz birer kobaysak?! Bütün bunlar ya gerçekse! İnanırsınız ya da ret edersiniz ne fark eder ki, yaşamamız gerekeni hep birlikte yaşayacağız.

Yüksek yerlere çıkıp sınır komşumuzdaki savaşı izliyorduk, uzakta olanlar ekranlarından izlediler, şimdi korkudan sokağa çıkmayasınız diye sürekli korkunç senaryolar anlatılıyor, ülkende yaşayan yabancı ülkelerin insanı ülkeni terk ediyor... Duraklarda ellerinde ağır silahlı birileri bekliyor, sırt çantanız aranıyor...

Yaşadıklarınız ya doğru şeylerse, anlatılanların hepsi zırvaysa...

Kaos ortamlarında krizi yönetme becerisi olmayanlar var olana dört el ile sarılır ve sanki değişim kendi sonunu getirecekmiş gibi bağnazca geçmişe tutunur. Geçmiş büyür, büyültür ve destanlaştırılır. Destanlaştırılan olgunun içinde ise gerçekler küçük bir parça olarak göz kırpar bizlere. Zamanın sürekli ilerlediği zaman diliminde zamanı durdurmak ve o duran zamanı savunmak gericiliktir, her ne kadar geçmişte ilerici misyonu elinde bulundurmuş olsa da. Var olanı savunmaktan vazgeçin, çünkü sadece çöküşü savunmuş olursunuz, var olan kazanımlarımızı koruyalım derken her şeyinizi kaybedersiniz... Bugüne kadar bu savunma ve var olanı koruma güdüsü ile yapılan her adım sizi daha da küçültmüş ve yok etmiştir. O halde bir an önce şimdi demokrasi, şimdi özgürlük, şimdi gerçek laiklik, şimdi işçi sınıfının iktidarı demekten neden korkuyorsunuz? İşte bugün ileriyi savunmak için basit istemler... Basit ama gerçekleştirmesi cesaret isteyen ve gerçekten bedel ödemeyi getiren istemlerdir... Bakın biraz geçmişinize ne kadar çok bedel ödemiş insan var, onların anıları, mücadeleleri neden yok sayıyorsunuz?

Korkuyor musunuz, o halde hiç bir şey yapamıyorsanız ellerinizi iki yana açın korkuluk olun!

29 Ekim 2016 akşamı neler yaşandığını ileride öğreneceğiz ama önemli bir şeyler yaşandı ki, Amerika çalışanlarını/vatandaşlarını ülkesine çağırıyor, hükümetin aldığı yeni kararname ile birçok insan işsiz oluyor, avukatlara büyük birader gözü getiriliyor. Artık savunma yaptığı müvekkili ile her görüşmesi kayda alınacak, savunma gizliliği ortadan kalkmış oluyor... İçeride kalanlar ile dışarıda kalanlar arasında ki duvar da bir anlamda yok olmuş oluyor, çünkü medya ayağında da havuz dışında kalan ajanslar hakkında soruştura açmadan kapatma kararı alınıyor... Haber ajansı olmayan medya ise havuza düşen ve sansürlenmiş haberler ile idare etmek zorunda kalacak...

Kısaca karanlık zifiri karanlığa dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebilirim...

Bugün bir kere daha göstermiştir ki, bayrak sallanarak, balkonlara bayrak asarak ‘cumhuriyet’ korunmuyor... Soğuk su için... isteyen bira, rakı ... içebilir... eğlenmeye devam... İyi eğlenceler!.. Sabah baş ağrısı ile uyandığınızda neler olmuş diye etrafınıza bakmayı unutmayın, çünkü ne eski, eski olarak kaldı. Yeniye çabuk ayak uyduracağınızı biliyorum, sorunsuz ve daha fazla gelenden yana olacaksınız... Sıkıntı yok! Eğlenmeye devam edin…

Suriye savaşı henüz yeni başlamıştı, sınırımıza yakın yerlerde savaş henüz yeni dumanını tüttürmekteydi. Birçok sınırda oturan vatandaş çatıya çıkıp ya da yüksek yerden sınırın öte yakasında ki savaşı çitlembik çitleyerek seyretmişti... Şimdi o savaşı izleyenler savaşın ortasında kaldı, uzaktan tv kanalından izleyenlerde savaşın bir parçası olmak üzere... Savaşın ateşi yayılıyor... İzleyicisi olduğumuz savaşın bir iç savaş döngüsü ile karşılaşmak artık bizi şaşırtmıyor... İç savaş sınırları aştığında yine iç savaş olarak yansıması şaşırtıcı bile gelmiyor...

Saatlerin ayarı ile oynamadılar sabit kaldı ama yaz kış saat ayarı yüzünden elimizdeki teknoloji aygıtların saat ayarları yurt dışından belirlendi ve bize göre geride kaldı. Biz zamanı sabitlerken dünya bizden bir saat geri gidiyor olacak, bu durumda en ilerici ülke biz oluverdik! Ama bu değişim her şeyi etkiledi, en azından yurt dışından belirlenen uçak rotorları değişimden yana uygulandığından bizimkiler hangi saatte uçacağını karıştırır oldular… Saat kaç sitelerine bakıp hangi zamanda yaşadığımız öğrenir olduk! Ayarını manüel düzeltebilenler şanslı ya düzeltemeyenler? Zaman ayarımız ile çok önceden oynanmıştı, ilerici gibi duranlar gerici, tutucu, liberal olanlar iktidarın gölgesi altında özgürlük şampiyonu oluverdiler… İleriyi savunduğunu ileri sürdükleri iktidar ise kısa sürede eski gömleğine giriverdi ve gericileşti onların gözünde. Aslında zaman ayarı ile oynandı, geri olanlar ilerici, ileri olanlar geri gözüktü, yanılsamaydı yaşananlar, belki hiç yaşanmadı!

Saatin kaç olduğunun ne önemi var, ileride kurulmuş bir üçayak ve ortada sallanan iplik olunca...

İşten atılmalar oldu, meslekten men cezaları mahkeme kararı olmadan verildi... İşsiz birçok kişi ve onların aileleri kaldı. Dayanışma adı altında para toplayıp onu iç edecek birçok fırsatçı da bu alanda cirit atacak. Eğer bu tip insanların ortaya çıkmasını istenmiyorsa kurumsal ilişkiler kullanılmalıdır. Sendikalar ne için vardı? Sadece çalışırken maaştan kesinti yapmak için değil... Dayanışmayı ancak sendikalar eli ile yapılırsa bir anlamı olur, kişi ayrımı yapılmadan kişinin üye olduğu sendika eli ile dayanışma iletilmelidir... İmece usulü ile yapılanlar ne yazık ki artık geçmişte kaldı, geniş aileyi ve sokak kültürünü yok edenler daha yalnız kaldı... Şimdi dayanışma zamanı! Dayanışma ancak örgütlü olduğunda anlamlı olur...

Türkiye’de özgür basın otosansürlüdür, otosansür olmazsa sansür açıkça uygulanır... Değişmeyen kural gereği gazeteciler yaptıkları haberlerden dolayı değil, yapmadıkları haberleri yapma ihtimali yüzünden bile gözaltına alınabilir...

Özgür basın susturulamaz ama muhalif basın susturulur... Ülkemizde basın ne zaman özgür oldu? Başbakanlıktan verilen basın kartları ile mi basın özgürleşti? Basın dediğiniz şey iktidarın/sistemin PR çalışmasıdır, istediği haberleri havuza toplar ve sen kullanırsın ama yorum yapma özgürlüğün var der, o da yorum yapabilecek kaç bilinçli okuyucu var ki? Bilimsel çalışmayı bile hırsızlıkla taçlandıranların bol olduğu bir ülkede özgürlük ancak hırsızlık ile sınırlıdır, onu da yapan ve üstünü kapatanların olduğu sürece özgürlük vardır... Muhalif olanların haber ajansları bile özgürce haber geçmedi, işlerine gelenleri haber yaptı... Arabesk söylem ile “kandırmak özgürlük diyorsanız özgürüz hep beraber!”...

Bazı şeyleri gözümüzde çok büyütmüşüz, hatta onlara dokunulmazlık payesi biçmişiz... Dokunulmaz olan ordu bir kaç sene içinde nasıl bir kağıt gibi yırtılıp elinde ki en önemli kurumlarını kaybettiğini yaşayarak gördük. Astığı astık, çıkardığı yasa anayasa olanların aslında ne olduğunu son süreçte gördük... Demek ki bazı şeyleri gözümüzde büyütmekten vazgeçersek eğer, belki yaşadığımız sorunların önemli bölümü kendiliğinden çözülür...

Zamanı durdurup, geçmişin bilgilerini geçmişte olduğu gibi geçmişi bugüne taşıyarak bakmak gericileştirir bizi, gerici duruş ile ileri adım atılamaz… Somut olayların somut tahlilleri vardır… Fazla soyutlamaya da gerek yoktur…
İsmail Cem Özkan

29 Ekim 2016 Cumartesi

Lobicilik!

Lobicilik!

Lobicilik, her ne olursa olsun, haklı haksız fark etmez bir çıkar grubunun hakkını hükümetler veya herhangi bir erk önünde savunmaktır. Bu çıkar grubu ister devlet olsun, ister bir firma. Bu çalışmalar kanun koyucuları ve memurları etkilemeye yönelik her türlü faaliyeti kapsar. Devlet çalışmalarını ve yasaları özel bir çıkar ya da bir lobi faydasına etkilemeye çalışan kişilere lobici denir.

Son yıllarda devletlerin bütçesinde önemli bir yer kaplayan masraflar listesinde lobicilere ödenen paralardır. Kendisini zayıf gören, herhangi bir yaptırıma karşı devletler nezdinde haklı olduğunu kanıtlamaya çalışan devletler güçlü olarak gördüğü ve Birleşmiş Milletler nezdinde her hangi bir oylamayı veto etme hakkı olan devletlerin ulusal meclisleri içinde lobi faaliyeti yapmaları doğal karşılanır olmuş. Örneğin ülkemiz Ermeni yasa tasarısı için Amerikan senatosunda ki her oylama öncesi bu lobi faaliyeti için önemli miktarda para yatırdığı bütçe görüşmelerinde ortaya çıkmaktadır. Örtülü ödenek üzerinden yürütülen bu çalışımalarda ne kadar paranın hareket halinde olduğunu kimse net olarak tanımlayamaz ama tahmini rakamlar üzerinden konuşulur. Örtülü olan her iş zaten karanlık noktaları temsil eder ki, o karanlık noktalarda ulusal çıkar savunması adı altında neler yapıldığı yaşanırken kimse bilemez, sadece tahminlerde bulunabilinir…

Elbette sadece devletlerin örtülü ödenekleri yoktur, firmalarında örtülü bütçeleri vardır. Firmaların örtülü ödenekleri, genelde ihale öncesi kayıt dışı parasının kayıt dışı ödemelerde kullanılır ve ihale sonucunu etkileyecek kişi ya da kurumlara el altından aktarılan paraların olduğu alan olarak tanımlanabilinir.

Liberal ekonominin hakim olduğu ülkelerde örtülü ödenekler hükümetlerin bütçeleri içinde de önemli paya sahip olmaya başladı, çünkü kendi ülkesinin ekonomik çıkarı için başka ülkelerin içine dahil olduğu ihalelerde firmalar ya da devletler nezdinde lobi faaliyeti için bu örtülü ödeneklerden para kullanılır. Elbette bu sadece saf rüşvet için değil, akla gelebilecek her türlü karanlık faaliyet içinde kullanılabilinir.

Lobi faaliyeti çıkarların çatıştığı her alanda geçerliliğini korumaya ve daha da karmaşık ilişkiler ağı yaratmaya devam etmektedir.

Siyasi partiler lobi faaliyeti yapar mı?

Tarihimize baktığımızda yapar diyebiliyoruz, çünkü yakın tarihimizde şimdi tarihin karanlık sayfaları içinde yok olmaya dönüşmüş olan Sovyetler Birliği çıkarları için ülkemiz içinde siyasi bir parti lobi faaliyeti yürütmüş, o ülkenin çıkarlarını kendi siyasi çıkarlarının üstünde tutarak politik tercihlerini yapmıştır. Siyasi parti konumundan daha fazla lobicilik ve Sovyetlerin çıkarını ülke içinde savunmaya ve ona karşı oluşan düşmanlık duygularını azaltmak adına politikalar yürütülmüştür. Aynı şeyin sağ ayağını da Demokrat Parti ve devamı Adalet Partisi Amerikan çıkarlarını savunmak ve Amerikan dostluğu için ülkemiz içinde adı konulmamış lobi faaliyeti içinde olmuştur. Amerikan Lobicileri NATO’ya giriş sürecimizde önemli etkileri olmuştur. Kapitalizm lobi faaliyetleri ile ülkenin içine sızmış ve ülkeyi yeninde yapılandırmıştır. Ülkemizin yakın tarihi hem Amerika hem de Rusya çıkarlarına uygun şekilde biçimlenmiştir.

Ülkemiz yeni oluşmakta olan devlete komşu konumundadır ve o komşu devleti ile köklü tarihi ilişkisi olan halkın evlatları bu ülkenin kurucu halkıdır. Şimdi bu devlet kurulduğunda elbette o devletin çıkarları bu ülke içinde savunacak önemli bir lobi faaliyeti olmak zorundadır, çünkü o ülkenin çıkarları o ülke içinde gelişmelerden bağımsız olarak yürütülecek ve önemli olan o ülkenin yaşaması için her türlü özveri gösterilecektir. Tıpkı bizim çıkarımızı Almanya’da ve AB (Avrupa Birliği) lobi faaliyetinin yaptığı gibi. Ülkemiz içinde olan işkence ve faili meçhul cinayetler ile ilgili Almanya’da insan hakları kurumları nezdinde yapılan her türlü girişime karşı bu lobi faaliyeti engel olmaya çalışmaktadır. Sanki ülkemizde karanlıktan zifiri karanlığa doğru bir düşüş söz konusu değilmiş gibi, sözde olarak adlandırılan işkence ve faili meçhul ve de diğer olumsuz koşulların üstü örtülmeye çalışılmaktadır. Lobi her türlü olumsuzun üstünü örterek, o olumsuz koşulların ülke içinde yaşanmasına ve de devam etmesine neden olabilmektedir.

Lobicilik, birisinin yaşaması için esas amacından çıkarlar nedeni ile vazgeçmektir belki de. O yüzden lobicilik kapitalist sistem içinde teşvik edilen bir unsur olarak dikkati çekmektedir. Çünkü savunmak adına yapılan ve kontrollü karanlık noktalarda özgür alanların bırakılması sistemin bir anlamda koruyucu sibobu özelliğini göstermektedir. Örneğin Almanya'daki Türk lobisi içinde yer alanlar Almanya’da yaşanan siyasi değişime sadece izleyici konumunda kalırlar. Sonuçta orada gelişmekte olan siyasi değişimin önünde iktidarda olan partinin yanında yer alarak muhafazakar olma durumuna düşerler, çünkü temsil ettikleri ülkenin çıkarları her şeyin üstündedir ve olumsuz olan özelliklerini örtmek ile yükümlüdürler. Bütün bu faaliyetleri yüzünden temsil ettikleri ülkenin örtülü ödeneklerinden faydalanırlar ve lehte karar vereceklere ve onların düşüncelerini ve de oylarını etkilemek için dağıtacakları paralarda aracı konumunda olurlar.

ABD lobiciliği yasal bir düzenleme altına almıştır, orada lobicilik işi içinde olanlar yanlarında önemli miktarda kalifiye elaman çalıştırılır ve o kalifiye elemanlar ile etkilemek istedikleri üyeler üstünde baskı kurarlar. Kısaca var olan gerçekleri değiştirip, aldıkları parayı hak etmeye çalışırlar. Lobicilik yeni gerçekleri doğru diye yaratırlar ve onlara inanmamızı zorlarlar. Lobi faaliyeti için her türlü iletişim arcı kullanılabilinir, yeter ki amaca uygun sonuç elde edilsin… Eğer sonuca odaklı çalışılmazsa o lobi faaliyeti içinde yer alanlar yeni bir iş alma şansları düşüktür. Para verenin amacına ve beklentilerine uygun davranışı kendisine hedef koyanların omurgası olmaz, o paranın çıkardığı rüzgara göre yön değiştirir ve her değişim yeni doğruları yaratma sürecidir. Her lobi kulisi iktidar ve iktidar olmaya aday olan partiler içinde olur. İkilidir her şey ve o ikili ilişkiler içinde olması kontrol edilebilen ilişkilerin içinde karanlık noktalara özellikle izin verilir ki, o liberal ekonominin gerekliliğidir.

Bugün ulusal ordular sadece firmaların çıkarlarını korumak ve kapitalist sisteme karşı gelebilecek kara paranın oluşumunu kontrol etmek adı altında faaliyet gösterir. Lobiler de bu sürecin sadece siyasi mekanizması içinde yer alan ve etkili olan bir kuruma dönüşmüştür. Lobiciliğin olduğu yerde kontrollü bir sürecin devam etmesi anlamına gelir ve yaratılan illüzyon içinde insanları hedeflerinden uzakta ve sistem ile barışık yaşamasını sağlayan bir ortam hazırlarlar.

İsmail Cem Özkan

22 Ekim 2016 Cumartesi

İnsan doğaya tek aykırı yaratıktır.

İnsan doğaya tek aykırı yaratıktır.

İnsan doğa ile savaşmaya medeniyet dediği gün başlamadı, ilk aleti kullandığında da başlamadı, çünkü bugün alet kullanan hayvanlara bakıyorum doğa ile kavgalı değil, peki insan ilk olarak doğa ile ne zaman kavga etmeye başladı?

Bu sorunun yanıtı doğanın hala sakladığı bir yerde duruyor, çünkü doğa insan ile savaşmasında her türü tahribatını saklamış ve kayıt tutmuştur, bizlere düşen görev o tutulan kayıtları bulup anlamak. Doğa kayıt tutar da insan tutmaz mı? Evet, insan işine gelenin kaydını tutar, gelmeyeni yok sayar… Özellikle galip gelenler yenilgiye uğrayanların gerçeklerini olduğu gibi değiştirip sonuçta korkulması ve yok edilmesi bir ucube olarak gösterir. Çünkü kazanan her daim her şeyi söylemeye kendisinde hak olarak görür ve gerçekler kazanana göre yazılır… Okuduğumuz tarih zafer kazananların günlüğü gibidir ve gerçek o günlüklerin içinde çok uzak bir yerden bize bakmaktadır.

İnsan doğa ile savaşmaya öğrendiklerini kendisinden sonra gelen kuşağa aktarma ile başladı, çünkü doğanın tekelinde olan bu aktarma ve değişme işine insan da müdahil olmuş oldu. Doğanın içinden doğan ve gelişen insan, aletleri kullanmasını öğrendikten sonra onu kendisinden sonra gelen kuşağa öğrendiklerini aktararak ilk isyanını ve kavgasının ilk aleti olan; beklide taş baltasını doğanın kara toprağına ya da ağacına sapladı… İnsan hem avlanan hem de bitki ile beslenen ve beslenme seçeneği olan bir hayvan türüdür. Doğanın mucizesini üzerine almış ve geliştirmiştir. Doğadan koptukça doğanın en zayıf hayvanı olma yolunda ters orantılı bir ilişki geliştirmiştir. Doğadan uzaklaştıkça korunmaya muhtaç zayıf bir yaratık olmuştur ama o zayıflığını beyni ile yenmiştir. İnsanın beyni öğrendiğini geliştiren, geliştirdikçe yeni buluşlara yol açan bir araçtır. Bu araç doğanın doğal akan zamanını değiştirdi. Doğada yerleşmiş ama sürekli değişim içinde olan dengeler, insan denen canlının doğanın enerjisini, dönme hızını, ısısını değiştirecek kadar ileri boyuta günümüzde getirmiştir. İnsan doğa ile savaşırken paralel olarak kendisi ile savaşmaya başlamış ve bugün artık uzak/yakın bir gelecekte gerçekleşecek olan yapay zeka üretme aşamasına gelmiştir. Bir gök kubbe altında olan doğa ve insan uzaya açılarak doğamızın dışında başka doğa arayışlarına yönelmesi emperyalist duygulardan daha çok merak ile başlamış olsa da bugün uzak (yakın olanın) paylaşım savaşına doğru gidildiği de gözlemlenmektedir. Uzayın derinliklerinde bayraklar ile “burası benim sınırım” çizgileri çiziliyor. Atmosferimizin hemen üstünde olan bir yeni savaş alanı insanın insan ile savaşının son ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Doğa ile savaşta, doğa insanın önünde tek engel gibi gösterilmekte ve ona karşı acımasız savaşılmaktadır. Bilim doğa ile savaşın bir aracı getirilip, insanlığın küçük bir kesiminin çıkarlarına uygun olarak şirketleri daha fazla kar etsin, daha fazla yağmalasın diye kullanmaktadır, fakat bilim gerçek amacına uygun olarak kullanıldığında yeni bir dengenin oluşumunda insanlığın elinde önemli bir araç da olabilmektedir. Yağmalanmış, yok edilmiş ve hala devam eden süreç ancak insanın oluşturduğu siyasi düzenin/atmosferin değişimi ile mümkün olacaktır, çünkü var olan siyasi sistem ancak ‘yok ederek’ kendisini var edebilmektedir.

Doğada canlılar bir arada yaşar ama insanın yaşadığı yerde; canlıların önemli bölümünün yaşama hakkı olmadığı için yaşayamaz. İnsan, çevresinde yaşayan ve ekolojik denge için önemli olan tüm canlıları kendisini rahatsız ettiğini düşünerek ve de çıkarına zarar getirdiğini düşündüğü tüm canlıları bilimsel verileri kullanarak, elde ettiği kimyasal ve biyolojik silahlar ile çevresinde var olan tüm yaşamı kendi lehine dönderip, zararlı olarak gördüklerini yok etmiştir ve etmeye de devam etmektedir.  

İnsan, beton içinde izole olarak yaşayan bir hayvandır, buna rağmen onlarca hayvan gelir izole içinde yaşayan insanın yaşadığı yerde inadınaymış gibi yaşar... Birçok hayvan ve bitki, insanın kulağına hafiften fısıldar “sen doğanın bir parçasısın, ne kadar kendini doğadan koparmaya çalışırsan çalış yine de gök kubbe altında bir eko sistemin parçasısın, her ne kadar eko sistemi yok edip kendi çıkarına uygun yeni bir sistem yaratmak için uğraşsan da...”

Her birey oturduğu yerden dünyaya bakar, ama oturduğu yere bir bakabilse, yaşadığı doğa içinde ne kadar uyumsuz ve çirkin bir binadan çevreye baktığını fark edecek. Çünkü insanın oturduğu yer şimdilerde sadece beton ve betonun oluşturmuş olduğu doğaya aykırı binalar yığını! Beton üzerine cam ile örtmekle doğaya uyumlu akıllı bina yapılmış olunmuyor...

İnsan, doğa ile savaşında, doğayı yok eden bir teknolojik evren yaratarak ‘kazandım’ diyerek zafer çığlıkları atıyor... Kısaca birileri insanın iyiliğini düşünürken, aslında insanlık doğa ile birlikte yok ediliyor...

Sonuç olarak, insan doğaya tek aykırı yaratıktır.


İsmail Cem Özkan

18 Ekim 2016 Salı

Yazmayacaktım yazmayacaktım ama…

Yazmayacaktım yazmayacaktım ama…

Savaş her yerimizi sararken ülkemizin altına barut döşeyenler gün be gün artarken sol üzerine yazı yazmayacaktım ama yazmak zorunda kalıyorum, çünkü geleceği kurtaracak güç olarak gördüğüm solun sol olmasını istiyorum.  Peki, sol neden sol olamıyor da savaştığı kesimin tüm DNA yapısını üzerinde taşıyor? Bu soruya ne yazık ki gerçek anlamda pek yanıt verilemedi, çünkü geçmişe doğru bakış bizde hep güzelleme ve destan yaratmak üzerine olmuştur, gerçekleri kendimize göre eğmişiz, bükmüşüz.

Sol adalet, özgürlük kavramlarını çok kullanır ama iç işleyişinde ne adalet vardır ne de özgürlük. Gelenek ve göreneklerimiz derler ya da yazılı olmayan ahlaki yapımız! Şimdi kendi içinde bunları olmayanın dışarıdaki vatandaşa özgürlük sağlayabileceğine inanıyor muyuz? İnanmış olsaydık kendi aklımız ile alay etmek olurdu. Dikta rejimde ki gibi her türlü baskı aygıtının üzerinde oturan biri halkına özgürlük verecek, adalet dağıtacak ancak masalların kahramanlarında olur, o halde sol öncelikle kendi içinde işlevini yaratmak istediği toplumun özneleri gibi kurgulamak zorundadır ama kurgulamayı bırakın, daha baskıcı, daha kuşkucu ve daha dar kalıplardan oluşturduğu hücresel yapısı vardır. Bugün var olan diktadan biraz daha özgürlükçü dikta olur solun bugün ki yapısı içinde. Eleştirilemez, liderden başkasının konuşmadığı oturumlar içinde (görüntüde birileri konuşabilir ama konuşanlarda liderin ağzı ile konuşur) sol bir türlü kendisini ifade edemez, çünkü ifade edebilmesi için başka bir dünya yaratabilecek iç işleyişe sahip olmak zorundadır. Özgürlük göreceli kavramdır ama sol için özgürlük tanımı nettir.

Sol ilericidir, ilerici olduğu içinde bugün yaşadığımız toplumu ileriye taşıyacak bireylerin oluşması için ortam hazırlamak ile yükümlüdür. Bugün ki birey biat eden, sorgulamayan ve sadece tüketendir. O halde solun üzerine düşen görev bu tanıları yerli yerinden oynatıp başka birey yaratacak ortam hazırlamalıdır. Araştıran, sorgulayan, biat etmeden saygı duyan ve üreten olmalıdır. Sol bireyleri tüketici değil her koşulda üretmek ile yükümlüdür. Üretmek içinde bilgi ile donanımlı ve bilimsel bakışı içselleştirmekten geçer. Bilimsel bakışı içselleştiremeyenler ise sadece kulaktan dolma bilgiler ile fikir sahibi olurlar ki, onlar da biat eden bir bireyden daha tehlikelidir. Kulaktan dolma bilgiler ile kendisi gibi düşünmeyen her birey düşmandır ve de yok edilmelidir. Tek doğru okuduğu dergi ya da medya kanaldır… O zaman en doğrusunu kendisi söylüyorsa, ötekilerin hepsi yanlıştır, yanlış olan ile empati kurmanın da anlamı yoktur. Bu bakış açısı da mizahı ortadan kaldırır, dikkat ettiyseniz son yıllarda mizah artık yapılamayacak hale dönüştürüldü, iki küfür ile mizah yaptığını sananların ortalıkta dolandığı bir duruma dönüştü.

Kafasını kullanmasını bilmeyenler, başkasından duyduğu nefret söylemine kendisi de katkı sunarak başkasına aktarırken, nefret duyduğu kişi ya da kesime saldıranıdır... Ne yazık ki her eleştiriyi saldırı olarak algılayan bu kafasını kullanmayanlar tehdit etmek dışında linç etmeye kadar işi ileri götürebiliyorlar. Bu dünyada eleştirilmeyecek hiç kimse yoktur gerçeği ile neden yüzleşmezler. Eleştiri ile insanlık ileri gider, övgü ve biat ederek karanlığa ve daha da ilerisi zifiri karanlığa sürüklenirsiniz... Yaşadığımız çağ ne yazık ki zifiri karanlığa doğru savrulduğumuz zamandır... Ölenlerin ve yaşayanların hataları olmasaydı şu anda yaşadığımız kaos, girdap olmazdı.

Solcuların önemli bir bölümü kafasını kullanamaz konuma gelmiştir, savaştığını sandığı sağ gibi biat eder ve her türlü eleştiriyi saldırı olarak algılayıp her türlü linç/infaz, işkence/baskı yöntemini kullanmaktan geri durmaz... Bu duruş solu bitirmiştir, sol yeniden sol olabilmesi için var olan tüm alışkanlıklarını yok edip, geçmişine eleştirel bakmayı öğrenmeli ve ders çıkararak ileri bir toplumun nüvelerini kendi içinde yeşertebilmelidir.

Ülkemiz solu neden kitleselleşemiyor sorusu sürekli var... Bu soruyu sorana sormazlar mı, oturduğun yerde kaç insan ile iletişim içindesin? Oturduğun sokakta ki gençler ile hiç konuştun mu? Eskiden mahalle kavramı vardı, sokakta ne oluyor bilinirdi, şimdi komşunu bilmiyorsun, o zaman sol kitle olamaz, çünkü sol bürolara sıkıştı, şehrin belli merkezlerinde vicdan rahatlatma eylemlerde kendisini gösterdi. Sokağında yok. Sokağında olmayan sol olur mu? Olmuyor... Solcu insan şimdi ne yapıyor, bilmem nerede forum var kalk üç otobüs değiştir git, orada ki kendisine benzer insanlar ile sohbet et ve sonra dön evine... Ne oldu, kendisini korumuş oluyor ama solu yok ettiğinin farkında bile değil... Solcular istedikleri kadar birlik kursunlar, istedikleri kadar proje üretsinler kendi mahallesinde ki bir sosyalleşme alanına gitmeden, başka yerde sosyalleşme alanına giderek örgütlü bir güç olamaz... Olduğunu sanan, başkasının verdiği gaz ile örgütmüş gibi davranışlar sergilerler...

“Neyin yanlış olduğunu söylemek, kağıda dökmek önemlidir. Farketmeyenlere göstermek... Yanlışı yüksek sesle haykırmak da yazmak da etkilidir. Ama bir "direniş" ve "mücadele" sadece söylemek ve yazmakla başarılamaz, eğer yanlışı doğru yapmak için yerinizden kalkmıyorsanız, hele bir kitle partisi/örgütü olduğunuz halde sürekli ve sadece konuşuyorsanız (söyleniyorsanız) aslında yanlışların artmasına aracılık etmekten, üyelerinizi pasifleştirmekten başka bir şeye yaramıyorsunuz... Ya tamamen değiştirirsiniz ya da "mış gibi" yapar herkesi aldatırsınız. En başta kendinizi...” O. Suat Özçelebi yazmam gerekeni yazmış, bana da almak düştü.


İsmail Cem Özkan