24 Şubat 2018 Cumartesi

Alyoşa

Alyoşa

Aliye Berger’in yaşamı salonun ortasında, ışıkların altında… her ışık değişimi ayrı bir ses tonu eşlik ediyor. Heyecanlı, meraklı, renklere düşkün birinin alışılmış yaşamın içindeki mücadelesi. Zaman içinde akan ve gel gitleri ile hızlı bir ömrün dramatik öyküsünü izledim.

Alyoşa rolündeki Seray Gözler Yeniay sahnede üzerine aldığı rolü öyle içten ve duyarak oynuyor ki, zamanın içinde sahnenin büyüsü altında olayın içinde birden oluveriyorsunuz. Büyükada’nın eski köşkü içinde aile trajedisi içinde tokat yiyen birisi olurken,  birden o ödül almış içinde ki başkası gibi yaşama yerine kendisi gibi yaşayan oluveriyorsunuz.  Elbette Seray Gözler Yeniay için içinde diğer oyuncuların, ışığın, sahne düzenlemesinin, kostümler ve kostümlerde renk seçiminin de çok önemli etkisi var. Işığın oyuncuya doğru akışını, kucaklamasını izleyebiliyorsunuz. Sesler, eklenen müzik sahnede duyulan ayak sesleri zaman içinde geçişler ve geçişleri seslerin değişiminin izlemesi işte diyeceksiniz oyunculuk bu!

Sahneye bir ressamın hayatını konmuş, olaylar süzgeci her ne kadar dışarıda ki gelişmelerden bağımsız iç dünyanın iç çatışması gibi sunulmuş olsa da dönemin gazete başlıkları ile bu gerçek hayattan alınmış ve yeniden yaratılmış hayat olduğunu ve yaşanmış bir şeylerin izdüşümü olduğunu hissediyorsunuz. Zamanın çevresel gelişmeleri yoktur oyunda, iç dünyanın iç çatışmasının bize yansıması ve bize yansırken acının, öfkenin, sevincin, aşkın, tutkunun mimikler ile birlikte sahnede yaşanan bir bütün olarak yüzümüze vurması var. Büyükada’da oluşan dalga bizi içine alacak şekildedir. Küçük bir dalgadır başlangıçta, başkasının hayatını yaşamak isterken kendi hayatını yaşayan ünlü bir ressam olarak İstanbul Beyoğlu Narmanlı Han’ın bir odasında hayatının son dönemecine büyük dalgalar eşliğinde girerken buluruz. İntihar etmek istemesi, hastalanıp bir sanatoryuma gidişi ve elveda sahnesi oyunun çok iyi düşünüldüğü ve bir dantel gibi işlendiğini gösteriyor. Bir ileri bir geri geçişler ile bizi zamanın ve mekandan bağımsız olarak olayın örgüsü içinde taşıdı…

Aliye Berger, sanatçı olmamış, sanatçı doğmuştur. Doğduğu andan itibaren sıradanlığa meydan okumuş, kural tanımayan çılgın bir kadındır. Fakat bu özelliğine kardeşinin eline verdiği bir tutam kağıt ve kalem ile farkına varacaktır. Eline verilen şeyler aslında onun için aralanan yeni bir kapıdır, o kapının eşiğinden kaybettiği eşinin anısını yaşatmak için adım atacaktır ve düştüğü acı dolu girdaptan kurtulacaktır.  Ömrünün son dönemecinde “Aşkla yaşadım. Ölümler bile öldüremedi bendeki aşkı. Coşkuyla, aşkla ve sevgiyle yarattım ne yarattımsa!” demiştir yaşamının özetini verir gibidir.

“Aliye Berger, insan kılığında bir kelebekti. Girdiği, gezdiği, gördüğü her yerde, güllerden güllere, güzelliklerden güzelliklere konarak dolaşırdı. Görmek yetmezdi ona; iyiyi ve güzeli özümseyerek ruhuna sindirirdi. Bununla yetinmez, sonra zarif ve narin çizgilerle, büyüleyici renklerle yeniden yaratırdı onları. Kelebekler kadar masumdu her yaratısı... Aliye Berger gözü, gönlü, ruhu okşardı. Cana can katardı, kelebekler gibi.” Talat Hamlan böyle anlatmış, onun sözü üzerine tek cümle kurmak istemedim.

Seçilen her adımın bir amacı var ve her ayrıntı bir şeyleri hissetmek için kullanılmış, çok iyi bir ekip çalışması olarak karşımızda bu güzel oyun. Vakti olanlar ve fırsatı olanlar bu oyunu mutlaka görmeleri gerek diye düşünüyorum… videolar ve sahneye yansıması beni etkilemedi desem yalan olur, emeği geçen tüm çalışanlarına, bu görselliği sahneye taşıyan ve baş başa vererek ortak üretenlerin emeğine çok teşekkür ediyorum…

İsmail Cem Özkan






Alyoşa
Yazan: Hayati Çitaklar
Yöneten: Ahmet Somers
Dekor Tasarımı: Behlüldane Tor
Kostüm Tasarımı: Medina Yavuz Almaç
Işık Tasarımı: Kerem Çetinel
Müzik: Fırat Akarcalı
Dijital Animasyon Tasarım Ve Uygulama: Şirin Dağtekin Yenen, Erkan Cerit
Yönetmen Yardımcısı: Seray Gözler
Asistanlar: Şebnem Bilgeer, Melike Durak Aras
Sahne Amiri: Cengiz Aydoğan
Kondüvit: Ersin Sönmez
Işık Kumanda: Tolga Korucuoğlu
Suflöz: Şeyda Pektok
Dekor Sorumluları: Salim Kabadayı, Murat Kubal
Aksesuar Sorumlusu: İsmail Kırca
Kadın Terzi: Melek Akyüz
Erkek Terzi: Ünal Şatır
Perukacı: Hayati Turan
Projeksiyon Kumanda: Korhan Boduroğlu, Abdullah Basık
Oyuncular: Seray Gözler, Asuman Çakır, Erhan Tuna, M. Coşkun Ülgen, Melike Durak Aras, Gözde Yıldırım, Onur Somay, Şebnem Bilgeer


21 Şubat 2018 Çarşamba

Kadınlar...

Kadınlar...

Kadınlar zayıflamak için ya da formunu korumak için güzellik salonların pahalı atmosferinde kendilerine mutluluk aramaya devam ediyor, neden?

Erkeklere güzel gözüküp onların arzularını yatıştıracak en iyi seks partneri olmak için mi?

Var olan eşini korumak adına eşinin başka kadınlarına ilgisini söndürmek ve kendi cazibesini sürekli dinamik tutmak için mi?

Bekar olanlar kendilerine tercihlerine uygun eş bulmak için mi?

Neden kadınlar güzellik için bu kadar zahmete katlanır, neden erkek gözünde olduğu gibi olmaya çalışır?

Hindistan'dan ya da dünyanın her hangi bir yerinden gelen öğretilerin peşi sıra koşarlar?

Neden kendi iç dünyalarını bulmak adına başka evrenden gelecek işaretlere kendilerini bağlarlar?

Kadınlar erkeklere göre daha fazla sömürülüyor, ama kadınların bir bölümü de anlamlandıramadığım ama hissettiğim bir yola giriyorlar? Neden bu eziyet ve sosyalleşme adına yaşanan bu kadar diyet?

Kapitalizm kadını, kadın olmaktan çıkarıp birer tüketici yaparken, kadın acaba gerçek duygularını yaşamak adına; sadece AVM (alışveriş merkezi) içinde camekanlara bakıp gezmek ve içinde sergileneni almak için parası olana daha fazla mı ilgi gösteriyor?

Nedir kadını buna zorlayan?

Kadın haklarını almalıdır, AVM içinde alışveriş yapma hakkı da onların ama ne karşılığında?

Mutluluk pahalı atmosferler içinde parıldayan ve boyanın arkasına gizlenmiş bir yürek midir?

Güzellik nedir?

Bu kadar eziyeti çekici hale getirmek adına paylaşılan videoları görüyorum, kendi güzellikleri için harcadıkları zamanın binde birini kadın ve emek mücadelesi yapanların mücadelelerine destek vermek için kullansalardı, belki dünya çok daha farklı olabilirdi...

Erkek her zaman prensese aşıktır, sarayın hizmetçisini veya aşçısını işi olmadığı sürece görmez... Erkeğin bu bakışı, belki kadınlar arasında prensese benzemek için mücadeleyi başlattı?

Güç sahibi ve güzel olan...

Masallardan çıkardığım aslında güzel olması onun güçlü olmasından kaynaklı...

Bugüne kadar Cleopatra çok güzel diyorlardı, hamamlar filan vardı ama o dönemin “sıradan” görünümlü bir kadın olduğunu 3D teknolojisinin gelişimi ile çıkardılar, ne kadar sağlıklı bilemem...

Roma’da güç sahibi olan ona aşkını ilan eden Sezar, aslında Cleopatra’ya güzelliğine değil gücüne aşkını ilan etmiştir… Aşk güç sahibine duyulan bir duygu mudur, yoksa kendi gücünün artmasına duyulan sevinç çığlığı mıdır? O dönemin tarihçileri bunları sorgulamadı, onların aşkı üzerine methiyeler dizdiler şairler. Güç, görünendir, onu görünmez kılan destanlaştırılmış hikayelerdir.  

Güçlü olanlar ancak Ortaçağ'da tedbiri kıyafet ile halk arasına karışır...

Büyükler işine geldiğini okuyor, çünkü onların hayal dünyası biçimlenmiştir.

Eğitim sisteminden geçenlerden özgür bir şeyler beklemek bu düzen altında imkansız gibidir, çünkü eğitim denen bir biçimlendirmeden geçenlerin sistem dışında bir şeyleri hayal etmesi imkansız gibidir. Çocukların aklı ise verilen eğitim ile biçimlenirken hayal dünyaları da yeniden düzenleniyor ve ne yazık ki prens ve prenses hikayeleri ile büyüyorlar, keşke seçme hakları olsa, genelin ne yazık ki yok... İstisnalarında etki gücü yok...

Elimizin altında binlerce masal kitabı bulunmaktadır, onların içinden farklı olanı bulma oranı gerçekten çok zor... Öne çıkarmazlar, çünkü tüketimi körükleyen olması gerek... Piyasa için üretilen masal kitabı okuyan çocukların tüketim çılgınlığının bir parçası olmak zorundadır, kitap artık sadece kitap değildir, kitap kahramanlarına uygun oyuncakların, görsel malzemelerin ve oyunların satıldığı koskoca bir sanayidir.  Bir kitap piyasa için çıkıyorsa kitap ile birlikte yan ürünlerde tezgahlarda yerini almak zorundadır. Çocuklar kendilerine sunulan bu hayal ürünlerine ve yaratılan masal kahramanlarına benzemek istemesi yeni bir pazarın açılması anlamına gelmektedir. Çocuk kendisine sunulanı almak zorundadır...

Her gencin yüreğinde bir prenses/prens yatar, her ana kızını prenses görür...

Eğer piyasada iş yapmak istiyorsanız iki tüketici kesimine seslenmek zorundasınız derlerdi eskiden. Kadınlar ve çocuklar. Şimdilerde onlara ek olarak üçüncü cinsiyet ve erkekler de dahil oldu. Tüketim çılgınlığını körükleyen sürekli tüketin diyen bir sistemin çocuklarının aklına artık özgün ve elinde ki malzeme ile oyuncak üretmek akıllarına bile gelmiyor, çünkü onların eline hazır ve önceden düşünülmüş, sağlıklı oyun oynamaları için ürünler test merkezleri kontrolünde verilmiş bulunmaktadır. Çocuklar daha hijyenik, daha kontrollü ortamda kendi hayal dünyalarını başkalarının izin verdiği alanlarda kurmaya devam ediyor. Kadınlarımız da tıpkı çocuklar gibi kendilerine sunulan ihtiyaç listesini yerine getirmek ile yükümlüdür.

Kadınlar özgür olmadığı sürece özgür olamayacak insanlık.

Kapitalist sistem kendi kurgusunu kurarken, tüketim toplumunu oluştururken özgür bireyi ortadan kaldırıp sürekli kendisine bağımlı hale getirmeyi seçmiştir. Başarılı da olmuştur. Kadınlar kapitalist sistem altında haklarını almak için mücadele etmiş ve almışlardır. Bugün dünyada var olan her özgürlük kadın mücadelesinin sonucunda elde edilmiştir. Kadınların kazandığı haklar bizlerin daha refah ve daha özgür ortamda yaşamamız anlamına gelmektedir.

Kadınlar tüketimin bir parçası ve camekan faktörü olmaktan çıktığı an özgürlük için büyük bir adım atmışlardır. Seçme ve seçilme hakkı, eşit işe eşit ücret, eşit haklar… Kadınların kılık kıyafet alanında özgürlük mücadelesi lütuf edilmemiş onların tırnakları ile kazandıkları haktır… bugün ortaçağ karanlığına doğru sürüklendiğimiz zaman diliminde kadınların elde ettikleri hakları geri almak için her türlü hileye başvurulmaktadır. Kadınlara özgürlük adı altında kılık kıyafetine, toplum içinde davranışına, taciz ve tecavüz ile kadını daha dar ve kapalı alanda yaşamaya zorlamalar var olan hakların yerinden sökülmesi anlamını taşımaktadır. Kadınlar hakları için direndiği ve kazanımlarını koruduğu sürece orta çağ karanlığına mahkum olmayacağız…

Kadınlar kendileri için mücadele ediyorlar…

Kadınlara sürekli “çocuğun için yaşa, onun geleceği için bugününü yok et” diye gizli bir baskı uygulandı. Bugün kadınlar geçmişe göre daha tecrübeli ve bilgi birikimi ile doludur. Onun bilicinde olan sermaye yeni tüketici gruplarına yönelmiş olması şaşırtıcı değildir.

Birileri kadınların iyiliğini düşünüyorsa aslında kadınları yok etmek istiyor demektir.

Kadınların iyiliği ve daha rahat yaşasın diye sürekli tüketime yöneltenler aslında kadını erkek ile aynı düzlemde görmeyenlerdir. Onları erkeğin bakış açısı içinde erkek için yaşayan ve erkeğe hoş görünmek isteyen birer canlıya döndürüyorlar. Var olan tüm devletler ve dinler erkek hakimiyeti içinde olmasının arkasında kadını birer metaya dönüştürme ve zevk aracı haline getirme düşüncesi yatar…

Kadınlar üzerine çok şey yazıldı, yazılacak...

Emeğin sembolüdür kadın...

Fransız devriminin sembolü kadın olmasının anlamı vardır. Bugün daha fazla özgürleşmeye, tüketim çılgınlığının dışına çıkmaya ihtiyacımız vardır.

Yaşadığımız karanlık zamanı, baskıyı bertaraf etmek için kadın mücadelesini ve onların kazanımlarına bir kere daha dönüp bakmak ve onlardan ders almak zorundayız.

Kadınsız devrim olmaz.

Dans edemediğim devrim, devrim değildir.

“kurtulmak yok tek başına yumruktan ve zincirden
ya hep beraber ya da hiç birimiz” B. Brecht


İsmail Cem Özkan

11 Şubat 2018 Pazar

“Benim Adım Feuerbach”

“Benim Adım Feuerbach”

Oyun Goethe’ye bir gönderme yaparak başlar "Biraz ışık!". Karanlıktan gelen ses, sahnenin zifiri karanlığı içinde salonda yankılanır. Biraz ışık!

Işık karanlığın yok olmasıdır ama karanlık içinde yaşayanlar için ışık ne anlama gelir? Yeni bir hayat, yeni bir başlangıç… Işık bir anlamda “Bu yaşamda ben de varım” demektir. Işık yaşamdır.

Feuerbach sahnenin ortasındadır, yalnızdır. Yıllar sonra adım attığı sahnede heyecanlıdır, heyecanı sesinde, mimiklerindedir. Heyecanlıdır ve belirsizlik onu germektedir. Gerginliğini konuşarak aşmaya çalışmaktadır. Karanlığın içinden sahnenin kenarına kadar gelen yönetmenin asistanı ile heyecanını yenmek için konuşur. Sahne, geçmiş, o an ve ışığın altında sahnede yalnızdır.

Oyuncudur, eskiden hatta ünlü bile sayılır, onu tanırlar, Goethe’nin bir oyunu sırasında sahneye veda etmiştir. Tasso onun son oyunu ve şu anda oynamak için başvurduğu oyundur. Eğer oyuna kabul edilirse hayata yeniden merhaba diyecektir, ışık altında kendisini tekrar bulacaktır.

Korkuyordu, güvensizdi, ne kadar saklamaya çalışsa da. Bir iş görüşmesine gelmişti… Umudunu, heyecanını saklayamayacak kadar gergindir.

Yönetmen henüz salona gelmemiştir, onun yerine salonda asistanı bulunmaktadır. Asistan karar verici değildir, tesadüf sonucu asistan olmuş ve tiyatro tarihini ve emekçilerini de o kadar çok iyi bilmemektedir. Karşısında ki oyuncuyu değerlendirecek kadar tecrübesi ve bilgi birikimi yoktur.

Kelimeler ağızda dolanırken sesin baskınlığı altında yok oluyor...

Kimdir bu Feuerbach? Kendisi, “Ben hiç kimseyim”, diyor, “Sıfır. Ben sıfır adam.” Sıfır, henüz adım atmamıştır, uzun süren tedaviden sonra kendisini sıfır olarak görmektedir. Yönetmene bir tirad ile kendisini göstermek istemektedir. O tirad ile yönetmen hangi rolü oyunu uygun görürse onu oynayacaktır.

“İnsanın yaşamında boşluklar olamaz mı? Beklenmedik sıçramalar, düzensizlikler? Doğal olarak bir tiyatro oyununda olmaması gereken her şey.”

Uzun bir boşluk vardır sahnelerden uzaklaşması ve başvurusu arasında. Yedi yıl! Yedi kayıp yıl. O yıllarda tedavi altında kalmıştır. Yedi yıl boyunca beyaz önlüklülerin arasında kalmıştır, sahnede beyaz önlüklüleri görünce yerinin sahne olmadığını anlamıştır. Çünkü sahneye elinden ne geleni atarken yakalanmıştır.

Oyunun yazarı kahramanın ismini seçerken felsefeden almamış, kelimenin anlamını kullanmıştır.
Feuerbach
Feuerbach adı üstüne:
Feuer: ateş; yangın
Bach: akarsu; dere

7 yıl uzak kaldığı sahnelere yeniden dönmek "Ben Feuerbach'ım..
Daha ölmedim" demek istiyor. Akarsu akmaya devam eder, ateşi taşıyarak… İçinde ki oyuncu olma ateşini… Sahnelere adım atarsa eğer eskisi gibi olacaktır…

Asistanın önündedir, içerlemektedir. Karşısında ki asistanın tesadüfen orada olmasını ve yetenekten yoksun olduğunu düşünüyor. Onun görünümüne ve mimiklerine bakarak karar veriyor…

Feuerbach kızıyor. "Ben çoluk çocuğun önünde deneme yapmam" diyor. Sonra hesaplaşmaya başlıyor.
Asistanla değil, kendisiyle aslında…
Oyuncu Feuerbach ile, insan Feuerbach'ın hesaplaşması…

Bu kırılma noktasından sonra kendini var olmayan seyircilerine sunma ve onlar tarafından “kutsanma” amacına adar. Kendi iç yaşamı ve dışsal davranışlarındaki uyumsuzluk aslında bir bütünlüğün göstergesi olur.

Feuerbach, sıradan bir oyuncudur, oyunun içindedir aslında.

Kendisini kanıtlama telaşındadır, son umududur orası. Bir çok tiyatroya başvuru yapmıştır ama hepsinden de kapıdan geri dönmüştür. Uzak kaldığı yedi yıl içinde çok şey değişmiştir, artık onu anımsayanda yoktur.

Salona bir ara yönetmen gelir, tamam kendisini ispatlama anıdır ama o zamanı iyi değerlendiremez, yönetmen o sahnede seçtiği tiradı canlandırırken gitmiştir. Karanlık içindedir. Karanlığın içinde zirvede!

Oyunu Kadıköy Halk Eğitim Salonunda izledim. Belki salonun olanakları belki de o gün ışık kumandasının başında çalışanın sahneye tam hakim olmamasından kaynaklı oyunu izleyemediğini düşündüm. Feuerbach sahnede hareket alanındadır, ışık içinde kalması gerekirken zaman zaman gölgede kalmıştır, sahnenin diğer alanları ise ışık içinde… İster istemez göz ile izlerken oyuncudan uzaklaşıyoruz. Belki o an mimikleri ile bir şeyleri anlatıyordur. Ses her anın durumuna göre inip çıkmaktadır, ışık ses ile uyumlu hareket edememektedir. Seçilen müzik parçaları ve piyanoda çalınan parçalar Feuerbach’ın durumuna uygun seçilmiş diye düşündüm. Bölümler arası geçişler, diğer oyuncuların (dekor düzenleyen işçiler, köpek sahibesi ve asistan) oyuna dahil olmaları ve sahnede yerlerini alması aslında bizlere bir şeyleri anlatması gerekli ama sanki bir bağlantı kopukluğu yaşar gibi oldum… Neden dekorcular geldi, sahnede düzenleme yaptılar, çünkü o gün sahneye oyuncular davet edilmiş ve oyun için seçmeler var… Seçmelerde sahne düzenlemek için çalışanların sessizce gelmesi ve ayrılması… Köpek sahibesi köpeğini oyun için kiralamak istemektedir ve her şeye onay verir ama köpek salonun her hangi bir yerine kaçmıştır. Yoktur ortada… Çaresizliği ve oyuna katılmasını tam yakalayamadım… Sahnede yer alan merdivenler ve zirveye çıkan yol olmasını kısaca soyut olan anlatımın somut tanımı olması diye düşünürken son sahnede zirveye çıkıp karanlıkta kalması ile anlamlaşıyor...

Usta bir oyuncu, 6 yıl sonra sahnelerde, usta bir tiyatro insanı oyunu yıllar sonra yeniden sahneye koymuş… Elbette tiyatroda her şey hesaplanır… Sahneye taşıyan firmada sanırım seyirci ilgisini hesaplayarak bu oyunu yeniden sahneye taşırken başarıyı hedeflemiştir. Amacına ulaşmış mı sorusuna yanıtım benim gördüğüm kadarı ile başarıya ulaşmışlar…

İsmail Cem Özkan

“Benim Adım Feuerbach”
Yazan: Tankred Dorst 
Çeviren: Sema Engin
Yöneten: Ayşenil Şamlıoğlu 
Yönetmen Yardımcısı: Gizem Aldemir
Dekor Tasarımı: Gül Emre
Işık tasarım: Yakup Çartık
Oyuncular: Selçuk Yöntem, Toprak Can Adıgüzel ve Gülçin Kültür Şahin


8 Şubat 2018 Perşembe

Kurtuluş Kendini Anlatıyor…

Kurtuluş Kendini Anlatıyor…

“Yıkmaya çalıştığınız şeye benzerseniz, ortaya çıkan felaketin telafisi olmaz.”

Bu sıralar 12 Eylül öncesi ve kısa sonrası anıları okuyorum. Anılarda Devrimci Yolcular Kurtuluşçulara KSD demeye itina ettiklerini belirtiyorlar ama kaderin bir cilvesine bakın ki Dev-Yol ana davası savunmasında kendilerini bir “dergi çevresi” olarak tanımladılar...

Kime niyet, kime kısmet...

Dergi çevreleri, dergi çevresi olarak elbette kalmadılar ama gerçek anlamda da örgüt olamadılar, örgütlenme yolunda adım atmışlar ama günün acil sorunlarına yanıt aramaktan, gelmekte olan “freni boşalmış kamyonun” nereye vuracağını da fark etmiş olmalarına rağmen acil sorunların peşinden ayrılamamışlar... Bu durumun kendilerince belki yüzlerce açıklamasını bulmuş olabilirler ama sonuç ortada. Yenilmiş bir sol!

Miras, yenilgi ile devredilmişti…

“THKP-C örgütlenmesi silahlı eylemlere henüz hazır değildi, bir anlık ihtiyaçtan doğan ilişkiler üzerinden giden bir süreç vardı. THKO silahlı mücadeleyi başlatması THKP-C önderliğini düşünülenden erkenden silahlı mücadeleye sevk etti. Rekabet ve onlar yaparsa ben de yaparım hırsı ölüme giden yolu açıyordu.”

“Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur". Marx

Erken ve hazırlıksız girilen kavga THKP-C önderliği için Kızıdere’nin yolunu açıyordu…

Kızıdere bir dönemin kapandığını ilan ediyordu.

1974 yılından sonra ki solun yükselme dönemi, o güne kadar olan örgütlenme şamasında sol örgütlerin yenilgisi üzerine oldu.

Kızıldere sonrası Türkiye yeni bir yol ayrımına doğru ilk adımını atıyordu. O dönemde yenilgi ile çıkan THKP-C taraftarları ne yapmalı, nasıl bir arada olunmalı konularında kendi aralarında tartışmaya veya görüş alış verişine başlamışlardı. 

Cezaevinden çıkan kadroların bir araya gelerek yol haritasını çizme süreci daha çok geçmiş arkadaşlıklar üzerinden kuruludur. Yol, yol ayrımı ile kendisine kulvar açacaktır.

Ankara’da birkaç noktada buluşmalar gerçekleşmeye başlamıştır. O noktalarda tartışma içinde yer alanlar “doğal” merkez olacaklardı. THKP-C yeni yoluna bu doğal merkezin etrafında kendi kulvarını açacaktır.

Kurtuluş Kendini Anlatıyor – Kurucular I ve II bu süreci ilk elden Kurtuluş Hareketi penceresinden okumuştuk. Elimizde tuttuğumuz iki kitap ise; (Kurtuluş Kendini Anlatıyor -3, Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz, Kurtuluş Kendini Anlatıyor -4, Daha Dinmiş Değil Fırtına) daha ağırlıkta ikinci halka olarak kabul edilen Merkez Komitesi dışında kalan kurucuların döneme ilişkin görüşleri, anıları ve eleştirileri ile önümüze başka bir tarihi perspektif sunuyor.

Kitapta yer alan bütün devrimcilerin kendi geçmişlerine belli bir mesafeden ve soğukkanlı baktıklarını söylemek gereklidir. Ama hikayenin bütününe baktığımızda anlatanların kendi geçmişleri, aslında salt kendi geçmişleri olmadığı, Türkiye Sosyalist hareketinin 1960’lardan bugüne kadar ki politik süreci olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız Yani Kurtuluş salt kendini anlatmıyor.

“12Eylül gelinceye kadar hep faşistlerle kavga halindeydik. Bizi ayakta tutan, diri tutan şey buydu.”

Elimizde tuttuğumuz iki cilt olarak yayınlanan ‘Kurtuluş Kendisini Anlatıyor’ kitabında Kurtuluş’un oluşmasında hayatlarını ortaya koymuş, inançlı, hiçbir karşılık beklemeden tüm benlikleri ile kavganın içinde bulmuş insanların anıları ve döneme yönelik eleştirilen bakışlarını okumaktayız. Onların anıları ve eleştirel yaklaşımları aslında dünün eleştirisi gibi gelebilir ama aslında bugünü eleştirmektedir. Bugün dahi yan yana gelemeyişimizin temelinde ki sorunlar, geçmişimizden kaynaklanan kibirli, “her şeyi bilen” anlayışımız ve davranışlarımızın bütünüdür.

“Farklılıklar, ayrılıkta rol almış olan insanların düşünsel dünyasında embriyonal olarak mevcutmuş.”

12 Mart yenilgisi sonrası olan tartışmalarda ayrılıklar ideolojik değil, kişisel tutumlardan kaynaklandığını ve “doğal” liderlerin kendilerini farklı bir şekilde tanımlamaları ve konumlandırmaları, onları tanımlayanların duygu ve düşüncelerinden farklılık arz ettiğini yaşanan sürecin eleştirel bakışında ortaya çıkmaktadır
.
“Nasuh; “Bizim ilişkimiz güvene dayalı bir birliktelikti, Kaçaroğlu bu güveni yıktı, o nedenle ayrıldım.” dedi.  Bu sırada Mahir Sayın ile Oğuzhan Müftüoğlu “Kesintisizler” eleştirel bakış açısı ile incelemeye devam ediyordu. Sonuçta iki örgütün doğal kurucular olarak kabul edilenler arasında bir “güven” sorunu çıkmış ve ayrılığın temeli belki de daha önce atılmıştı. Yol ayrımı kaçınılmazdı ve o kaçınılmaz gerçekleşmişti.  Bu belki de ilk kırılmaydı, ayrılıklar daha önce de olmuştu ama bu kırılmanın travması örgütler ayakta kaldığı sürece devam etti.”

“O koşullarda devrimin milimetrik çıkarını düşünen insanların ayrılmaması gerekirdi.”

Ankara Şehir Derneği (Şeh-Der) siyasi kopuş ve ayrılığın temellerini atarken başka açıdan da rekabetin ve kim daha fazla THKP-C geleneğine sahip çıkacağı yarışının da fitilini ateşliyordu. Devrimci Yol kurucu kadrosu Mahir Çayan’ın tezlerini “olduğu gibi” savunduğunu iddia ederek kendisini tanımlarken, daha sonra Kurtuluş olarak kendisini ifade edecekler eleştirel olarak yaklaştıklarını ama olduğu gibi geçmişe sahip çıktıklarını iddia edeceklerdi.

Bu toplantıda taraflar birbirlerine bakarak kendilerini tanımlamışlardı ve 12 Eylül yenilgisine kadar olan süreçte çatışmalar, kavgalar, ölümler bu rekabetin birer yansıması olarak sürekli kendisini anımsatacaktır. Aynı çevreye, aynı kitleye, birbirine yakın örgütlenme modeli ile yenilgi kaçınılmaz olarak her iki tarafı farklı tarihi süreçler içinde yakalayacaktı.

“1970’li yıllarda inanılmaz bir cesaret, atılganlık ve enerji ile sürülmüş olduğu çalışmaların yarattığı sonuçtur.”

Devrimci Gençlik dergisi ayrılık sonrası çıkmış ve daha sonra Devrimci Yol’a doğru eğilecekti. Kitleselleşme ve ülke sathında kadroların hareketi Kurtuluş çevresinde bir an önce bizde başlayalım algısını güçlendirmiş ve “Yol Ayrımı” ile örgütlenme yolunda somut ilk adımı atmışlar.

“Politik faaliyet gösteren bir örgüt, kendi varlığını gizlemez, bağlantı ve ilişkilerini gizler.”

Haziran 1976 yılında Kurtuluş Sosyalist Dergi (KSD) yayın hayatına başlamış ve örgütlü çalışmalarına merkezi bir şekil vermişler. Kurtuluş THKP-C mirasına eleştirel sahip çıkan ama aynı zamanda tarihsel olarak sahiplenme olarak kendisini ifade etmiştir. Geçici Merkez Organı Ocak 1977 yılında oluşturarak örgütsel inşasına devam etti, Büyük illerde yerel komiteler kurdu.

Elbette oluşan her yapı gibi topluma müdahil olmak ve kedi gücünü görmek için kampanyalar düzenledi. Kitleselleşen bir hareket elbette devletin de ilgi odağı olması kaçınılmazdır.

29 Ekim 1978 yılında Ankara’da Kurtuluş hareketinin merkezinde yer alan kişilere yönelik “ak operasyon” olmuş. O gün sivil kıyafetler ile bir grup kendisini illegal gören ve ona göre örgütlü gören kişilerin evlerine akşam saatlerinde 19 – 20.00 gibi saatlerde eş zamanlı baskın yapılmış ve hiç konuşmadan ayrılmışlar. Yalnız Mahir Sayın o gün gözaltına alınmış. Ertesi gün öğlen saatlerinde Mahir gelmiş... Olayın aslı ne olduğunun aslında pek bir önemi yok, “bal kabağı gibi hepimiz açıktaymışız, güya biz gizli örgütüz.”

Örgüt o operasyondan sonra kendisince önlem almış ve lider kadrosunun bir bölümünü Ankara’dan İstanbul’a almıştır. Bu arada yayın hayatına yeni çıkardığı dergiler ile devam etmektedir.

“Temelsiz ajitasyon ve propagandanın aşırı kullanımı, giderek, beklenen sonuçların tersini doğurur. Propaganda, ajitasyon çok önemli bir sanattır. Çizgi ötesine geçtin mi tersini üretirsin. Biz de çizgi ötesine geçen şeyler yapmaya başlayınca, sokak çatışmalarının hızla artması ve yaygınlaşmasının da etkisiyle bir süre sonra kitlesel hareketlerde daralmalar görmeye başladık.

“Memleketin en kral devrimcileri ve 1971’in esas mirasçıları biziz! Tabii böyle hissedersen herkesle ilişkine bu durum şekilde yansıyor… Bu his bir kibir gibi geldi oturdu bizim üstümüze ve ondan sonraki bütün hayatımız boyunca bir virüs gibi içimizde durdu.”

Rekabet ve sekterlik…

Sol içi çatışma gündemdedir. O gün kimse çatışmanın sonuçları hakkında uzun vadeli düşünmez, amacına ulaşınca çatışma sonlandırma görüşmeleri başlar ve sonlanır. Kısa vadeli çıkarlar uzun vadeli solun toplumdan kopmasına yol açacaktı. 12 Eylül’e giden süreçte devlet, sol iç çatışmayı sadece izliyor ve olayların arasına girmemeye özen gösteriyordu.

“Kurtuluş Devrimci Yol çatışmasında sanki polis şehri terk etmiş, meydanı çatışanlara bırakmış gibiydi, kısaca “çatış çatışabildiğin kadar” diyordu.”

Sol içi çatışmalar da daha ağırlıkta “bende varım, beni dikkate alın” boyutunda kendisine alan açma mücadelesi şeklinde oluyordu ve genelde bir fraksiyonun hakim olduğu yerde diğer fraksiyonların yaşama ve propaganda hakkı genelde tanınmazdı...

“Kendini orada kanıtlamak isteyen, icabında ‘Biz faşistler karşısında gerilemiyoruz, devlet karşısında gerilemiyoruz da sizin karşınızda mı gerileyeceğiz?’ dilini de kullanan bir örgüttük. Çatışmayı yatıştırıp gündemden çıkarmak yerine, ancak belli bir güç dengesi oluşturup, ondan sonra problemin çözümünü sağlamaya dönük tutum alıyorduk.”

“Gazetelerimizde, dergilerimizde, bunlar yanlış şeyler, bizim temel şiarımız ‘İlkelerde savaş, devrimci kardeşlik’ filan desek de o çatışmalarda, tabiri caizse ‘Biz de sizin kadar delikanlıyız’ tarzı bir duruşumuz vardı.

Çatışmalar biri bitiyor öteki başlıyordu. Sol bir yandan kendi içi ile kavga ederken faşistler ile parçalanmış ülkede kurtarılmış bölgelerin sınırında çatışmaya devam ediyordu. Ülke bir kaosun içindeydi ve toplu katliamların da artık hayatımızın içine girmesi söz konusu olmaya başlamıştı. Maraş, Çorum, Sivas olayları o güne kadar yapılan direniş hattının farklılaşması anlamına geliyordu. Sıkıyönetim altında ülke 12 Eylül’e doğru göz göre göre adımını atıyordu.

“Kibirli insanlar kendi haklılığını kanıtlayabilmek için düşmanlığı beslerler ve uzlaşmaz çatışmaları körüklerler.”

Maraş katliamından sonra…

“Maraş katliamından sonraki süreçte sosyalistler arasındaki dayanışmanın artması gerekirken azalması, birbiriyle daha çok boğuşur hale gelmeleri, toplumsal mücadelenin yeniden yükselmesini, canlanmasını ilerletecek kanalları yapabilmemizi engelledi.”

Sol artık yükseliş döneminde değildi, durağan hatta birçok bölgede gerileme sürecine girmişti, çünkü devrimci devrimciyi öldürmesi toplum içinde hoş karşılanmıyor ve halk o öldürenlerin yanından uzaklaşıyordu.

“Burjuvaziye karşı çok yönlü mücadelede, aynı tarafta olduğumuzu birbirimize anlatamadık.”

12 Eylül darbe marşları okunduğu gün faşistler sokaklardan çekilmeyip devrimcilerin olduğu tarafa doğru saldırılarını devam ettirmiş olsalardı acaba 12 Eylül başarılı olur muydu? Darbenin en büyük başarısı bence faşistlerin sokaktan çekilmiş olması ve sonra darbecilerin oyuna gelmiş olmasıdır... Çünkü devrimciler o zamana kadar antifaşist bir mücadele yapıyordu ve savunmada kendisini öyle konumlandırmıştı. Örgütsel yapıları ve kurumlaşamamış ilişkileri yenilgiye açılan kapının anahtarını darbecilerin eline vermiştir.  

Hırs ve kibir yok edicidir...

Darbeciler solun gücünü test eden birçok olaya imza atmış ve o operasyonlardan elde ettikleri veriler ile kendi stratejilerini çoktan çizmiş olduklarını 12 Eylül sonrası başlayan operasyonlardan anlıyoruz. 

“İçimizde küçük devletçikler ya da küçük diktatörlükler yaratarak sınıflı toplumdan kurtulamayız.”

12 Eylül darbesinin ardından ortalıkta kalmışlık hissi…

“Birçok insan kelle koltukta dolaşıyor ve yaptığı her eylemin örgüt için yaptığını düşünüyor ama o örgüt üyesi bile değil, böyle şey olur mu?”

12 Eylül aslında bizim yüzümüze başka gerçekleri de vuruyordu. Örgütler gelmekte olanı biliyordu ama ona göre kendilerini hazırlamamışlardı. Örgütler arasında yapılan görüşmelerde boşa düşmüştü. Kadrolar o güne kadar “profesyonel” olduklarını düşünüyorlardı ve örgütlerin kendilerine bakacağını içselleştirmişlerdi belki de ama örgütün maddi gücü ve lojistiği bu beklentiye uygun değildi. Çözülmeler hayal kırıkları ile başlamıştı. Bazıları itirafçı olmuş, bazıları direnmişti ama örgütün küçülmesi ve gittikçe yok olmasını engelleyecek yeni bir örgütsel önlemler çare olmamıştı. O güne kadar görünmeyen tüzük ve teknik tartışmalar gündeme gelmişti. Yakalanınca mahkemede örgüt savunulup savunulmayacağı dahi belirsizliğini koruyordu. Kendileri bir dergi çevresi olarak mı tanıtacaklardı kadroları? Direnişte ve mahkemede neyi gündem yapacaktı kadrolar ve kadro gibi görenler… Belirsizliklerin aslında ne kadar çok olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştı darbe… Varmış gibi kabul edilenlerin aslında yok olduğu, gözlerde büyütülen birçok şeyin aslında var olmadığı gerçeği ile karşı karşıya geliniyordu.

“Tezgaha getirilen gençlik, ölümün ucundan dönen ve kendi sesini düne bırakanların hikayesinde bir çok ayrıntı bugün gözükmüyorsa elbette yenilginin üzerimize bıraktığı etkisi olduğunu düşünüyorum…”

Olayların etkisi ile o güne kadar gözükmeyen birçok olgu gözükür ve göze batar olmuştu.

“Sosyalizm ve dünya devrimine ilişkin yazılmış olan şeyleri, tüm detaylarıyla araştıramadık. Pratik faaliyet ve tek yanlı okumalarımızdan bunlara sıra gelmedi. Sanki bir şeyi kaçıracakmışız gibi, dar pratikçiliğe hapsolurken enerjimizi entelektüel derinleşmemize aktaramadık.”

Belki baştan birileri de kendilerini daha alçak gönüllü görmüş olsaydı ve “her şeyi yaparız, bize bir şey olmaz” anlayışı içinde olmadan, geçmiş yenilgilerin tecrübeleri ile örgütlü bir yapı için adım atılmış olsaydı... Günün acil sorunlarına yanıt verelim derken, örgütlü ve kalıcı olmak gözden kaçmış, olaylar öyle bir savurmuş ki, bir çok insan bedelini işkence tezgahlarına son nefesini bırakarak verdi.

Kadrolar eziliyordu. İşkenceler sadece DAL ile sınırlı kalmamış, cezaevleri birer işkence merkezine döndürülmüştür. İnsan onurunu postalların altına alanlar ülkenin yeni rotasını ılımlı İslam’a ve liberal ekonomiye döndürmüştü ve bunun ilk işaretini Maraş katliamı ile açıkça ülkemizde ilan etmişlerdi. Dünya küreselleşme politikalarına doğru adım atarken ülkemizde de yeni rotasını oturtmaya çalışıyorlardı.

“Önder kadrosunda yer alan arkadaşlarında yeterli kadar okumaya vakit ayırmadıklarını düşünüyorum, eğer onlar yeteri kadar okuyabilse ve araştırabilselerdi bizlere sağlıklı yol gösterebilirlerdi.”

“78 kuşağının fedakar ve adanmış insanları, kapalı bütün kapıları açmak üzere, arkasına bile bakmadan ileri atlıyordu. Çok iyi mühendisler, doktorlar, avukatlar, eğitimciler de olabilirlerdi. Herkes eğitimini tamamlayabilirdi. Ama olmadı…”

Vicdan, bir solcunun çantasında, kalbinde, göğsünde taşıması gereken ve hiçbir zaman vazgeçmemesi gereken en önemli unsurdur. Eğer bir başkasının hayatını etkileyecek bir eylemliliğin içerisinde bulunuyorsanız vicdanlı olmak bir zorunluluktur. Sizin onu anlama, değerlendirme, onun koşullarını gözetme zorunluluğunuz vardır. Siz bir insanın hayatına mal olacak bir süreci sadece kararla, kuralla, kaba direktif yansıtarak geçiştiremezsiniz, geçiştirmemelisiniz.”

Hikayeleri aslında hepimizin hikayesidir, şöyle ya da böyle benzer süreçlerden geçtik, ortak bir kavganın ortak yenilgisini farklı farklı yaşadık ve geçmişin bizim üzerimizde bıraktığı etki bugün dostluklar içinde hala varlığını koruyor.

“Hepimiz özür dilemeyiz. Çünkü arkadaşlarımızdan herhangi birinin yapmış olduğu yanlışlık, hepimizi bağlar. Bunlar bize ait yanlışlıklardır, ortak ürünümüzdür.”

Yazıda birçok alıntı yaptım ama isimleri bilerek kullanmadım, geçmişin dergilerine bir çağrışım yaparak… İsimsiz yazılar ile çıkan dergiler ile hayatı anlamaya çalıştık… İsimsiz yazılara bakarak birbirimizi eleştirdik, kavga ettik… Sonuç, yenildik… Bir ders değil binlerce ders çıkarılmalıdır. Tek yönlü okumanın hakim olduğu süreç bizi yenilgilere götürdü, gelmekte olanları daha önceden anlayıp ona göre tedbir alamadık… bugün dahi bir çok anıları okurken “bizden” olan arkadaşlarımızın anılarını okumaya özen gösteriyoruz, diğerleri hala yok… Var olan siyasi partiler, dergi çevreleri sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi geçmişin ilişkilerini devam ettiriyor… Bizim dergimiz, gazetemiz, bizim örgütümüz, bizim derken acılar ile yoğrulmuş kuşağın alın terlerini, acı ile işkence duvarlarına bıraktıkları sesleri, vicdanlarında mahkum ettikleri hataları yok saymak yeniden yeniden yanı süreci yaşamak anlamına gelmektedir…

Hepimiz hala geçmişin hatalarını aynen tekrar ediyorsak özür dilemeye bile gerek yok demektir… Geçmişin eleştirisi hatalardan ders çıkarılmışsa olur… bugün aynı geçmişten gelenlerin bir birini ötekileştirdiği ve yok saydığı süreci ne yazık ki yaşıyoruz, ortak ne yaparız yerine hala benim şemsiyemin altında bana uysun beklentisi ile kibir ile hayata bakmaya devam ediyoruz… Kibir ne yazık ki başarı getirmiyor, acıdan başka…

İsmail Cem Özkan

Kurtuluş Kendini Anlatıyor -3
Fırtınalı Bir Denizdir İçimiz
İsmail Metin Ayçiçeği, İzzet Köylüoğlu, Mustafa Öztürk, Saim Koç, Seyfi Öngider, Ziya Sümer
Dipnot yayınları, Ankara 2016
ISBN: 978-605-4878-92-5


Kurtuluş Kendini Anlatıyor -4
Daha Dinmiş Değil Fırtına
Burhan Tanrıverdi, Celal Polat, Doğan Fırtına, Haşim Barış, Süleyman Toklu
Dipnot yayınları, Ankara 2017

ISBN: 978-605-4878-92-5

2 Şubat 2018 Cuma

Karmakarışık

Karmakarışık

Ray Cooney, öyküleri genellikle, yanlış anlamalara ve bunun sonucunda ortaya çıkan, içinden çıkılması güç, karışık durumlara dayanan bu tür. Ray Cooney oyunlarında çağımız İngiliz toplumunun toplumsal ve siyasal düzenine ve yerleşik ahlak anlayışına temelinden sarsıcı olmayan, daha çok iğneleyici ve rahatsız edici bir eleştirel bakışını buluruz. Aslında oyunun geçtiği dönem İngiliz toplumunun alışkanlıklarının yıkıldığı, ulus devletinin değişime uğradığı bir kırılma dönemine işaret etmektedir. Bu dönemde geçmişin eleştirileri bilerek öne çıkarılmıştır. Geçmişin eleştirisi, alışkanlıkların ve o alışkanlıkların yaratmış olduğu yanlış anlamalarında temelidir. Yeni bir topluma ve devlete ihtiyaç vardır ama bu devlet küresel sermayenin ihtiyacını karşılayan ve sermaye önünde olan tüm sınırların kalması gerektiğini belirten bir istem söz konusudur.

Geçmişin eleştirisi mizahın bir parçasıdır, iğneleyici bakış açısını kullanırken, rahatsız toplumu da rahatsız edici bir eleştirisi söz konusudur. Otel odasında iktidarda ki Muhafazakar Partinin bir bakanı ve muhalefette olan İşçi Partisinde çalışan bir sekreterin kaçamağı söz konusudur. İkisi de evlidir. İkisi de yanı şekilde riski göze almıştır. İkisi de dışarıdan bakıldığında İngiliz toplumun örnek kişileridir. İngiliz ahlakı bu kaçamağı hoş görmez, bugün dahi Avrupa’da bu tür ilişkilerde yakalananların istifa kurumu ile karşı karşıya gelir. Gerçi Teacher döneminden sonra bu ahlaki yapıda değişmiştir. Otel odasında önce bahşiş ile başlayan trafik, sonra rüşvete döner. Bir bakan rüşvet vermektedir, bakanın Özel Kalem Müdürü bu rüşvet çarkının içinde oluşan kaos ile birlikte bir parçası olacaktır. Sekreterin kocası ve onun tuttuğu özel dedektif, otel müdürü, Rus bir otel çalışanı, ki burada aslında Avrupa iş dünyasına da bir gönderme yapmaktadır, Özel Kalem Müdürü ve onun annesine bakan sağlık çalışanı… sahne komedisi, tempolu, beklenmeyen tepkiler ve kara mizahı ortaya çıkaran ortamların yaratılması ve söndürülmesi…

80'li yıllarda, Teacher döneminin bir bakanını otele yerleştirmiştir. (İzlediğimiz oyunda zaman ve ülke bilerek yok sayılmış, bu sayede evrensel bir komedi izlenimi veriyor ilk anda) İşçi Partisi'nin sekreterlerinden biriyle bir gecelik bir kaçamak yapmak üzere, bir otel odası tutan bakan, bu odada bir cesetle karşılaşınca içinden çıkılmaz duruma gelecek olay örgüsü de işlemeye başlar. Bakan ve sekreter, kaçamaklarının ortaya çıkmaması için cesedi yetkililere bildirmezler. Bakan, en güvenilir adamı olan, özel kalem müdüründen yardım ister ve ikisi birlikte bu cesedi, kimseye görünmeden ortadan kaldırmaya çalışırlar. Zamanla bu cesedin, sekreterin kocası tarafından tutulmuş bir özel dedektif olduğu ortaya çıkar. Üstelik kadının kocası da otelde, onların peşindedir. Daha sonra bakanın karısının da otele gelmesiyle işler iyice karışır. Dahası ceset aslında ölmemiş, yalnızca bayılmıştır ve bir süre sonra ayılarak, o da oyun içindeki yerini alır.

Bakan ve özel kalem müdürü birdenbire kendilerini ortasında buldukları bu beladan kurtulmaya çalışırken, bir yandan da otelin müdürüne, meraklı bir garsona, sekreterin kocasına, bakanın karısına ve en sonunda da dirilen cesede türlü açıklamalar yapmak zorunda kalırlar ve bu sırada söylenen yalanlar, oyun ilerledikçe karışıklığın dozunu giderek arttırır…

Oyunun sahne düzeni bir odadır ve odaya açılan kapılardan oluşmaktadır. Kapılardan biri dolaba açılır ki, oyunun odak noktası gibidir. Pencere yan odaya geçilen balkondur. Odanın ortasında bir koltuk vardır, koltuk aynı zamanda oyuncuların en çok kullanacağı bir alandır. Yeri geldiğinde bir psikiyatrisin koltuğu, yeri geldiğinde içli koltuk işlevini görür. Oyun boyunca sahne sabittir. Dekor gibi ışık da oyun boyunca sabittir. Oyunun akışı diyaloglardadır, diyaloglar olayın akışını hızlandırmakta ya da yeri geldiğinde sakinleştirmektedir. Oyuncular arasında ses uyumu sahne komedisinde önemlidir, çünkü her oyuncunun sesi karakterini belirleyen konumundadır. Oyuncuların en büyük destekçisi mimiklerdir. Ses, hareket ve mimikler seyirciye bir şeyleri hissettirmektedir, kısaca anlatılmayanı hissedin demektedir.

Haldun Dormen yönetiminde sahnelere tekrar kazandırılan oyunda henüz isimlendiremediğim bir sorunun varlığını hissettim, nedense oyun boyunca oyunun içinde bol bol kahkaha atmam gereken yerde bir şey beni bu isteminden alıkoydu. Bir şeyin eksik olduğunu oyun boyunca hissettim…  

Usta (Haldun Dormen) bugün dahi sahnelere çıkarken, aynı zaman diliminde bir oyunu da yönetmen olarak sahneye taşımıştır. Usta bir tiyatro emekçisinin bu oyununu eğlenmek için izleyin… Eğlenmekten başka biraz İngiliz toplumunun ahlak anlayışına yapılmış eleştiriyi görürsünüz. Bize dair bir şey ararsanız, kendinizi çok zorlamanız gerekmektedir… Belki bazı esprileri bize yontabilirsiniz… Karmakarışık olan toplumumuzun mizaha ihtiyacı vardır ve ne yazık ki bizde mizah, mizah yapanı sadece içeriye göndermek için bir araca döndürüldü. Hoşgörünün sıfırlandığı bir zamanda, zamanın ruhu tarifini yapan ve yapmaya çalışan sanatın dili mutlaka oluşacak ve yeşerecektir. Her kırılmanın ve değişim döneminde toplumun ruhu ve beklentisini mizah dillendirebilir, mizahın olmadığı yerde biat ve güçlü olanın arzusuna boyun eğmek vardır…

Bizim de mizahımız bir gün sahne için oyun üretecek kadar özgür alan bulacaktır… Şimdilik dünya yazarlarının dili ile kendimizin söyleyemediği sorunları duyma umudunu koruyoruz… 

İsmail Cem Özkan



Karmakarışık
Yazar: Ray Cooney
Çevirmen: Haldun Dormen, Kemal Uzun
Yönetmen: Haldun Dormen
Dekor Tasarımı: Savaş Çevirel
Kostüm Tasarımı: Mihriban Oran
Işık Tasarımı: Serhat Akın
Koreografi: Yeşim Alıç
Yönetmen Yardımcısı: Erkan Taşdöğen
Yönetmen Asistanı: Osman Tunca Soysal
Oyuncular: Erkan Taşdöğen, Fatih Kahraman, Rüyam Dirin, Özden Çiftçi, Ali Ersin Yenar, Ebru Demirdöven, Aral Seskir, Sinan Cem Çabuk, Cem Şahin, Suzan Sabancı
Sahne Amiri: Oktay Uçar
Kondüvit: Zeynep Reha Dağarslan
Işık Kumanda: Atakan Talaş
Dekor Sorumlusu: Murat Kubal, Selçuk Oltuözer
Aksesuar Sorumlusu: Barış Akbaş
Erkek Terzi: Ali Egeli
Kadın Terzi: Zeliha Özduran

Perukacı: Ramazan Akbaş

Komik-İ Şehir Naşit Bey

Komik-İ Şehir Naşit Bey


1886'da İstanbul Şehzadebaşı'nda doğdu. Beyazıt Rüştiyesi’nden sonra eğitimini Mızıka-ı Hümayun’da tamamladı. Leman Hanımla evlendi, evli olduğu sırada Kantocu Amelya Hanım'a aşık oldu, bir süre sonra Leman Hanım'dan boşanıp, Emel adını alan Amelya Hanım ile evlenmiştir. Bu evlilikten olan çocukları Adile Naşit ve Selim Naşit Özcan da tiyatrocu olmuşlardır. Sanatçı, büyüdüğü ve tiyatro eğitimini aldığı aynı yerde 26 Nisan 1943'te hayata gözlerini yumdu.

Kısaca hayat hikayesi yukarıda ki gibidir ama o hayatın içinde yaşanmış, komik durumlar, trajediler, dramlar, gözyaşları ve yoksulluk ve yoksulluğun içinde zenginlik! Hayat çizgisini sahnelerin üzerine bırakılan tozların üzerine yazılanlar… Salonlar yıkılır, salonlar ile birlikte şehir değişir, eskiye ait ne varsa yerle bir olur ve yerlerine beton binalar dikerler. Kimse o şehri geçmişi ile birlikte anımsayamaz bile. Bizlerin yaşadığı tüm şehirler, evler anıları ile birlikte yağmalanmıştır, yağmalanan hayatların iz düşümleri, belki bir dönem birilerin hafızasına nakşedilen anılar yazıya dökülür ve gelecek kuşaklara aktarılır… Geçmişin büyük ustaları, büyük olan yanları, onların izinden gidenlerin onların gölgesinde geçmişin güzelliklerini gelecek kuşağa taşıyanlar, bu toprakların, bu şehirlerin mirası olanlar bir gün hayat bulur, yeniden yaratılır gerçekliği, yeniden acılara, mutluluklara, sahnenin tozuna bırakılan ses salonu doldurur… İşte Komik-İ Şehir Naşit Bey oyunu öyle bir şey! Yeniden kurgulanan bir hayatın gerçek yönleri bizi salonunun içinde bulur ve acı ile, hüzün karışık neşe ile izleriz…

Sahne ikiye ayrılmıştır, bir yanda yaşlı Naşit Bey, öte yanda henüz ustasının yanında olan Naşit ve sonra ki süreci. Ustasının öğüdünü hiçbir zaman kulak arkası etmeden sahnede nefes almaya devam eder, zor günler ne yazık ki insan yaşamının ayrılmaz parçasıdır, şaşalı, güzel günler kısa sürede geçer ama insana en çok dersi o zor yıllarda aldıklarıdır. Zor yıllarda bakılır gençliğe, hayata… Zor yılların eksik olan alkışı, aynı zamanda ekonomik dar boğaz demektir. Biriktirilenlerin satılmasıdır. Sahne sanatı ve geleneksel tiyatromuzun en zor yılları yeni gelişen teknoloji ve o teknolojinin ucuz bir şekilde şehirlerde kendisine mekan bulması ile olur. Geleneksel tiyatroyu sinema yok eder, onu da televizyon. Televizyon hala hakimiyetini koruyorsa iktidarın o işten hala nemalandığı ve halkı bir şekilde kategorize etmede aracı olmasıdır. Hakim sınıfların ihtiyacı meslekleri ortaya çıkarır veya yok eder. Hayatın içinde olanlar bu ihtiyaca cevap verecek atılımı ve değişimi zamanında yaratamazsa yok olmaya ve geçmişin anılarında yaşamaya mahkumdur…

İkinci dünya savaşının Avrupayı kasıp savurduğu yıllar, ülkemizde ekmeğin karne ile alındığı dönemdir. Orada ölümler bombalar ile olurken, ülkemizde ölümler ve göçler açlık ile olmaktadır… yakın tarihimizin bu acılı dönemi siyasi iktidarların bakın ha o günlere dönersiniz korkutmasının bir aracı olarak uzun yıllar işlevini gördü. Açlık ile toplumun yeniden biçimlendiği günlerde elbette zamanın ihtiyacına cevap verenler bolluk içinde yaşarken, ihtiyaç veremeyenlerin bir kenara atıldığı dönemdir. Her insan kendi bacağından asıldığı günler… Patron olanlar paranın kokusunu takip eder, onlar için geçmiş, gelenek, yaşanmışlıklar hiç önemli değildir, çünkü zor günlerin içinden birileri zoru para döndürecek, paraya döndüremeyenlerin elinde ise sadece geçmişin alkışlı günleri kalacaktır.

Komik-İ Şehir Naşit Bey oyunu adında geçen komik ibaresine aldanıp her sahnede güleceğiz diye düşünmeyin, her sahnesinde acı bir gülümseme mevcut… Büyük bir sanatçıyı bizler tanımadık, bu oyunlar, romanlar, öyküler ile tanımaya çalışıyoruz. Tarih olayları yazar, kişilerin gerçek hayatını es geçer. Hayat ayrı, olaylar ayrı gibidir. Oyunun sahne düzenlemesi oyunculara büyük imkan tanımaktadır, onları zora sokacak hiç ayrıntı yoktur. Işık oyun içinde çok iyi kurgulanmış, ışığı yönetenin marifetine kalmıştır. Çünkü oyunu çok dikkatli izlediğinde muhteşem bir şölen çıkaracaktır.  Oyun içinde kullanılan ve geçişleri bir birine bağlayan müzik başarılıdır ve o başarısı seyircilerde alkış olarak karşılığını bulmaktadır. Oyuncular kendilerine verilen role iyi çalışmışlar ve kaprisleri yoktur, hangi role uygun görülmüşlerse gönülden oynadıkları sahnedeki performansından görülmektedir. Oyun bir ustaya yakışır, geleneksel tiyatro ile modern tiyatronun bulunmasına şahitlik etmekteyiz.

Fırsatı olanları mutlaka izlemesi ve eğlenmesini istediğim bir sahne şöleni olmuş, gidin, görün ve siz de kendi görüşlerinizi ve bir ustana adanmış tiyatronun dili ile yapılmış şiiri okuyun.

İsmail Cem Özkan



Komik-İ Şehir Naşit Bey
Yazan : Gökhan Erarslan
Yöneten : Ali Yaylı
Dramaturgi : Hilmi Zafer Şahin
Sahne Tasarımı : Mehmet Emin Kaplan
Kostüm Tasarımı : Zuhal Soy
Işık Tasarımı : Cengiz Özdemir
Müzik        : Emrah Can Yaylı
Koreografi  : Özge Midilli
Efekt : Metin Taşkıran
Yönetmen Yardımcısı   : Musa Arslanali – Özgür Dağ – Ada Alize Ertem
Oyuncular:
Ada Alize Ertem, Ayberk Atilla, Bora Seçkin, Can Tarakçı, Emrah Can Yaylı, Erkan Akkoyunlu, Fahri Kıncır, Göksel Arslan, Kutay Kırşehirlioğlu, Mehmet Avdan, Metin Çoban, Naşit Özcan, Özgür Dağ, Rahmi Elhan, Semah Tuğsel, Sinan Bengier, Şeyda Arslan

Süre  : 110 Dakika / 2 Perde

27 Ocak 2018 Cumartesi

Ernani

Ernani

"Ernani ünlü İtalyan besteci Giuseppe Verdi'yi uluslararası sahnelere taşıyan ilk eseri olma özelliğini taşıyor. Kendisi de en çok sevdiği eseri olarak tanımlıyor. Victor Hugo’nun Hernani eserinden uyarlanan opera, Verdi tarafından 1844 yılında bestelendi. O günden bu yana birçok sahnede hayat bulmuştur.

Çok özel bir operanın ülkemizin sahnelerinde hayat bulması heyecan vericidir, çünkü bu “çok özel” olan bir eser ile karşılaşmak bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığın getirmiş olduğu ön yargılar ile opera binasından adım atarken heyecanlı olmamak elde değildir. Çünkü biraz sonra izleyeceğiniz eser sizin hayatınız için o yaşanan anlık için bir nokta olacaktır. Büyük bir emek, yılların birikimi, bu güne kadar sanattan aldığınız hazzın en üst noktasına taşınması. Opera sizi farklı dünyalara taşıyacaktır, tüm sanat dallarının iç içe geçmiş hali ile… Trajedi, dram, kara mizah… İç içe geçmiş sanat dalları…

Sahne, görsellik, müzik, dans, ses… Hepsi bir bütün ve akıcı olması kaçınılmazdır, sizi salonun karanlık alanından farkı bir evrene taşıyacak, oturduğunuz koltuklar boş kalacaktır, çünkü sizin vicdanınızı ve ruhunuzu dışarıda yaşanan olumsuzlukların ötesinde başka bir dünyaya kısa da olsa alacaktır. Koltuk ısınmadan sizi müziğin notları ile başka dünyalara taşıyacak kanatlar hazırdır. Salona girdiğinizde, orkestranın aletleri ısıtmasının getirmiş olduğu ritmik olmayan notlar ilk merhabayı der. Botların ritmik olmayan havaya savrulması aletlerin ısınması kadar salonun da ısınmasına neden olur. Solan girdiğinizde sahne, kırımızı bir perde ile kapalıdır. Klasik bir görselin sürprizi perdenin arkasında. Dong sesinin duyulması ve ışığın kapanmasını oturduğunuz koltuktan sabırsızca beklemektesiniz…

''Aşk ve Haysiyet...''

Kastilya Kralı Don Carlos tarafından haksız yere suçlandırıldığı için yasadışı hayat süren, aslında bir Aragon dukasının oğlu olan Ernani çevresine adamlar toplayarak soygunlar yapmakta, İspanyol kişizadesi Don Ruy Gomez de Silvanın yeğeni Donna Elvira’yı sevmektedir. Don Ruy Gomez ise yeğeniyle evlenmeyi düşünmekte, kız sevmediği bu adamla evlenmek korkusu içinde öteden beri gönül verdiği Ernani’yi yardıma çağırmaktadır. Şatodaki odasının kapısı açılır içeri kızda gözü olan Don Carlos girer. Kral Elvira’ya aşkını açıklamaya koyulurken Ernani gözükmüş, iki adam birbirlerini tanımışlardır. Aralarındaki tartışma sürerken onlara Don Ruy Gomez de katılır. Kral sözde Don Ruy Gomez’e bazı devlet işlerini danışmak amacıyla gelmiş, bu arada Ernani kaçmıştır. Don Ruy Gomez’in Elvira ile düğün töreni sırasında Ernani keşiş kılığında görünür, amacı kızı kaçırmaktır. Fakat, Kral Ernani’nin izindedir, yakalanması için emir verir. Don Ruy Gomez kendi şatosunda böyle bir tutuklamaya razı değildir. Kralın adamları Ernani’ye karşılık olarak Elvira’yı alıp götürürler. Don Ruy Gomez, Ernani’yi düelloya çağırır, delikanlı hayatını kurtaran adamla dövüşmeyi kabul etmez. Üstelik Elvira’yı kurtarabilmek için onunla Krala karşı savaşacaktır. Ayrıca Don Ruy Gomez’e güven sağlaması için bir boru verir, çaldığı anda intihar edecektir. Don Carlos “Beşinci Carlos” adıyla imparator olmuş, Ernani ve Don Ruy Gomez’in yakalanmalarını emretmiştir. Elvira’nın yakarmalarıyla fikrini değiştirir, her iki soyluyu bağışlar, Elvira’nın Ernani ile evlenmesini onaylar. Bu karar Don Gomez için ağır bir sonuç olmuştur. İki mutlu gencin düğün töreninde Ernani’nin verdiği boruyu çalar, Ernani Elvira’ya veda ederek hançeri kalbine saplar, sözü hayatından daha kutsaldır.

Perde açılır ve yukarıda ki öykü sahnede hayat bulur. Metin; büyük ihtiraslar, birbirinden kesin çizgilerle ayrı zıt karakterler, dramatik durumları içermektedir. Karakterlere hayat verenler bu zıtlıkları ellerinden geldiğince bana göre abartarak vermeliydi, sanırım hem sesi kontrol etmek hem de hareketleri doğalmış gibi yapmak bazı oyuncular için zor gelmiş gibi geldi, hareketler çok ağır ve daha çok sese önem verilmiş gibi geldi bana… İhtiras, kavgayı doğurmaktadır, fakat bu doğuma sözler ile şahit olduğumuz kadar hareketler ile şahitlik ettiğimi söylemek biraz abartı olsa gerek… Oyunculara belki de yönetmen ağır davranın demiş de olabilir, o yönetmenin metni okumasına bağlı olarak yorumu olarak da düşünülebilinir… Müzik her anı yakalıyor ve elinden geldiğince yönlendiriyor… Gözlerinizi kapatın ve müziği dinleyin, çünkü sahnede hareket çoğu zaman durağan gibidir, müzik sizi koltuğunuzdan alıp götürecektir… Sahnede ışık gölgeler yaratırken, dekor derinliğini içinde verirken, oyuncular bu dekorun içinden dönemin ihtirasını bugüne taşımaktadır… Tenor, bariton, bas sesleri sizi zıt karakterlerin iç dünyasına davet etmektedir.

“Operada önce söz, sözün üstüne de müzik yazılır. Vurgular, sesler ona göre ayarlanır.” Verdi, eline aldığında metni hangi rolü nasıl bir ses tarafından seslendirileceğini de kafasında oturtmuştur. Çünkü o sesler metnin içinde olan ama yazılmayanı öne çıkaran özelliği de taşır. orkestra seslere uygun olarak notalarını sahnede ki oyuncuların üzerine bırakır… Seyirciye doğu kanatlanır ve seyirciyi olayın örgüsü içinde başka dünyalara taşır.

Sahne düzeni, sahneler arasında kullanılan geçişler. Perdenin kapanın sahnenin yeniden düzenlemesi oyunun akıcılığına bir soğuk duş etkisi yapmıştır. Her bölüm bir sahnede küçük değişimleri de beraberinde getirmektedir, dekor komşu ülkeden gelmiştir ve komşu ülkeden taşınan dekor ve dekorun sahneye uyumu elbette evde hesaplandığı gibi olmuyor. Duyduğuma göre seyrettiğimiz operanın gözle görünmeyen tarafında geniş bir sahne düzenlemesinden daha dar bir sahneye uzanan bir yolculuğun hikayesi de varmış. Dekorun sahneye taşınması ve değiştirilmesi daha önceki Bulgaristan’da olduğu gibi seri olmamaktadır. Onların olanakları ile bizim olanaklarımızı karşılaştırmak bir ayıptır ve elimizde olan ile en iyisini yapanların olduğu yerde sahnede bölümler arasından biraz uzun olması sanırım anlayış ile karşılanır.

Ülkemizde böyle bir eserin sahnelenmesi çok önemlidir, geçişlerde ki perdenin kapanıp açılması süresi biraz daha kısa tutularak beklentilere keşke yanıt verecek düzeyde olmuş olsaydı… Her şeye rağmen izlenilmesi gereken bir operadır… Emeği geçen tüm emekçilere teşekkür ederim..


İsmail Cem Özkan

Ernani
Giuseppe Verdi
Opera, 4 Perde
Libretto: F.Marıa Piave
Orkestra Şefi: Zdravko Lazarov
Sahneye Koyan, Dekor ve Işık: Kuzman Popov
Kostüm: Marıa Trerdafilova, Lora Marinova
Koro Şefi: Paolo Villa
Koreografi: Rumjana Popova
Ernani: M.Efe Noyan Kışlalı, Bülent Külekçi
Don Carlo: M.Murat Güney, Cengiz Sayın
Don Ruy G. De Sılva: Zafer Erdaş, Gökhan Ürben
Elvıra P.Diana: Nayır Artan, Evren Ekşioğlu, Deniz Yetim
Gıovanna: M.Banu Ergün, P.Tuğba Koç
Don Rıccardo: O.Serkan Bodur, Engin Yavuz
Jago: Cengiz Arslan