19 Ağustos 2020 Çarşamba

Muhalefetin politikası yol ayrımında mı?

 Muhalefetin politikası yol ayrımında mı?

 

Karadeniz'de doğal gaz bulundu, Türkiye için çok güzel bir haber. Elbette Türkiye kadar iktidar içinde çok önemli bir haber, çünkü iktidarları süresi içinde yaşanmış olan ve yaşanan ekonomik ve siyasi krizden çıkış içinde bir kapı olma özelliğini taşıyor… Ekonomisi güçlü olanlar krizi yönetme ve yönlendirmek için ellerinde daha fazla imkan vardır, fakir olan ülkenin iktidarları yanında… Türkiye yaşanan krizden çıkış için bu fırsatı değerlendirecektir, çünkü başka bir şekilde oluşmuş olan girdaptan çıkmak için başka şansı yoktur.

 

Doğalgazın Karadeniz’de bulunmasını elbette Erdoğan bunu yılarlın birikimi ile en iyi şekilde kullanmak için denetiminde tuttuğu medya araçlarını en işlevsel olarak kullanacaktır. Sorunlar hemen ortadan kalmayacaktır ama yaratılacak olan iyimser hava, sanki sorunların ortadan kaldırılacağı ve o sorunu da ancak var olan liderin eli ile olacağı imajı işlenecektir. Kısaca aylardır ülke gündeminde olan baskın erken seçim söylemi vücut bulacak gibi...

 

Erken seçim, baskın seçim olma ihtimali gün geçtikçe artmaktadır, çünkü var olan yasal düzenlemeler yürürlükte olduğu sürece seçimden kaçınılmaz, iktidar kendisi için oluşan her türlü olumlu havayı sandıkta koltuğu korumaya dönüştürecek hesaplar yapmak ile yükümlüdür, çünkü somut durum bunu gerektirmektedir. İktidar hayal satar, hayalleri gerçekleştirme yeri değildir, yandaşın hayali gerçekleşir o ayrı bir konudur!

 

Erken seçim konusunda en kötüsü muhalefetin de söyleyecek fazla bir şeyinin olmaması, çünkü var olan görüntüye göre AKP’den dışlanmış veya ayrılmışlardan ana muhalefet medet ummaya devam ediyor... Keşke muhalefet olmanın iktidarı taklit etmek ve onun açtığı yoldan yürümemek olmayı anımsamış olsalardı...

 

Muhalefet kendilerine yeni bir yol açarak ancak iktidar olur ama yeni yol açmak yerine iktidarın açtığı yolda onu taklit edilerek geçen koskoca 15 yıl var hayatımızda...

 

Sağın alternatifi sağ olamaz...

 

CHP eleştirilerimin temel düşüncesi burada yatmış olmasına rağmen, bugüne kadar CHP belediyeleri (Ankara hariç) AKP belediyelerden farklı hiç bir yapmadıkları gibi, cemaatlere daha şirin gözükme yarışına girmiş gözüküyor...

 

İzmir, CHP'nin en çok güvendiği il olmasına rağmen, CHP’li belediye başkanı İzmir halkının en tabanına seslenmek yerine, sahil şeridinde oturan, parası olanları seçmen olarak kendisine hedefine almış ve onlara seslenen politikaları hayata koyuyor. İzmir, İstanbul Şişli ilçesi gibi gökdelenler şehri olma yönünde büyük adımlar atarken, gecekondu ve varoşlar ve de kooperatiflerin yapmış olduğu Sovyet inşaat biçiminin çok kötü taklidi olan ne ad vereceğimi bilemediğim toplu yaşam alanları ile oy vermek zorunda olan çaresizlerin oturduğu yer olarak görmeye devam ediyor... Çünkü belirleyici olan parası olan ve AKP iktidarından korkan ama AKP iktidarı ile ekonomik çıkarı gereği flört eden, iktidarın açtığı yoldan para kazananların dışında; AKP'nin en önemli finans/ stratejik / lojistik kaynağı olan Sancak ailesinin yatırımları ile İzmir büyükşehre yön vermekte ve İzmir şehrinin yeni siluetini oluşturmaya devam etmektedir...

 

Elbette, CHP ve AKP kendi seçmenini kendisi için tehlikeli olmayan karşı cepheye göre politikasını biçimlendirmektedir. Gerçek anlamda karşı tarafta değildir, zor anında yanında yer alan, her türlü çıkılmaz yol olan krizlerde çıkış kapısı olması gereken ortam hazırlayan bir muhalefet iktidar ilişkisi söz konusudur. Her seçim döneminde her iki tarafta yandaşlarını, potansiyel seçmenini korku ile saflarını sıkıştırıp, beklenen oyları büyük oranda açık vermeden almıştır.

 

Korku, en iyi iktidarda veya muhalefette kalma yoludur...

 

CHP ve AKP, anayasa hazırlayanların beklentilerine uygun olarak ikili parti sistemine uygun davranışlar içindeler. Her ne kadar ana muhalefet partisi diğer sağ partileri ittifak içinde kendi adayıymış gibi sunmuş olsa da, meclis içinde ikili parti görünümü aşmış bir durum söz konusu değildir. İktidarın küçük ortağı her konuda meclise getiren her türlü önergeye iktidarın refleksine uygun olarak elini kaldırmıştır… ittifaklar bir parti görünümde, ayrı parti flamları altında kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar…

 

Sol ve muhalefet olanlar bu Karagöz- Hacivat oyununu bozmadığı sürece “böyle gelmiş böyle gider” anlayışının sürmesine katkı yapmaktan başka işlevi olmaz... Öncelikle her iki partinin (iktidar ve ana muhalefet) açtığı yoldan gitmemek önemli bir tercih olmalı diye düşünüyorum. Muhalefet olanlar kendilerine özgü bir yol açmadıkları sürece Kılıçdaroğlu ve Erdoğan’ın seçtiği adaylara oy verir konumunu korumaya devam eder...

 

Muhalefet, solun kaderi değildir, eğer kaderi olarak görülürse sol sağcılaşma sürecinde yol almaya devam eder ve İran örneğinde olduğu gibi meşru ve kitlesel muhalefet iktidarın muhalefet olarak kabul ettiği ılımlı imamlardan oluşur… ılımlılar ile radikallerin mücadelesi olarak dünya kamuoyuna yansıya devam eder, rejim kendisini koruduğu ve geliştirdiği sürece…

 

İsmail Cem Özkan

25 Haziran 2020 Perşembe

Ara rejim…


Ara rejim…

Her darbe sonrası döneme ara rejim denir. Sözde demokrasiye geçileceği vaat edilir ama demokrasi yerine ülkeye her daim bir beden daha küçülmüş bir elbise giydirmeye çalışırlar… Dar elbise içinde insan ne kadar rahat hareket ederse, ülkede o elbise içinde rahat hareket etmeye çalışılır ama ara rejimin bir ürünü olan anayasa kısa zamanda bizzat yapanlar tarafından çiğnenmeye/delinmeye başlanır. Sağından solundan çekiştirilerek yapılan düzenlemeler anayasaya uymadığında anayasanın ilgili maddesi de değiştirilir, çünkü ara rejim kendisinden sonra gelen iktidara her zaman öyle bir gücü miras olarak bırakır…

Ara rejimler her zaman darbelerden sonra gelmez, bazen demokrasi tıkırında işlerken, demokrasi tekerleği bir çukura düşer, o çukur içindeyken baş gösteren krizler ve onu yönetemeyen siyasi iktidarın tek çıkış kapısı kalır, ara rejim! Beka söylemleri ile başlayan bu ara rejim güya demokrasi için elzemdir, işler iyi gitmiyordur, iyi gitmesi için güç iktidara verilmelidir ve iktidar elde ettiği güç ile çukurdan demokrasinin tekerleğini çıkaracaktır…

Güçlü ülke söylemleri ile demokrasiyi kendisine göre yorumlayan ve “halkın iyiliğini” düşünen siyasi iktidarlar mutluluk endeksini sürekli geriye çekerken, devletin güçlü olduğu yani iktidarın güç alanını sorumsuzca kullanabildiği alanın yaratılmasından başka bir anlamı olmayan kararlar alınmaya devam edilir…

“Her şey devlet içinde yaşayan halk için” derler ama “halk” kavramının ne anlamına geldiğini bir türlü söylemezler… Siyasi partilerin pratiklerine bakarsanız “halk”; parti üyesi ve yalakalarından oluşur, diğer kalanlar ise ötekidir ve yok edilmesi düşmandır…

Birinci dünya savaşı sonrası iktidara seçim ile gelen Hitler ne düşünüyorsa ondan sonra gelen tüm diktatörler aynı şeyi düşünmüştür, tek fark Hitler yasalara uygun şekilde toplama kamplarında halkının gözlerinin uzağı da işlediği cinayetleri oturma odalarına insan derisinden yapılmış abajur olarak soktu…

Ara rejimler hayatımızda sürekli olmuştur, sürekli olarak kapitalist sistemin içinde krizleri takip eden günler ve yıllar içinde ara rejimlere uygun cinayetler ve katliamlar olmuştur. Her ara rejim; katliam ve faili meçhul cinayet demektir. Ara rejimlerde örtülü ödenekler artar, devlet adına işlenen cinayetlerin üstü bir şekilde kapatılır…

Kapitalizm yeniden biçimleniyor, birinci dünya savaşı, ikincisi onu devam eden liberalizm çılgınlığı, enerji sorunu çözmek adına körfez ülkesine yapılan işgaller ve “Arap Baharı” adı verilen Ortadoğu’da halkları birbirine kırdırma süreci.

Sermaye için var edilen / kurgulanan devlet ve sermayenin küreselleşmesi adına yok edilen devlet aynı ama küreselleşmenin bu aşamasında ortaya çıkan bu ara rejimde devlette ihtiyaç duyulduğu için klasik devlet algısı varlığını korurken, ulusal devletlerin yok edilmek istendiği süreçte yaşıyoruz…

Tarih yeniden biçimlenmesi için kırılıyor, yeniden yorumlanıyor ya da yaratılıyor.

Sömürge kralların heykelleri yıkılıyor.

Efendilerin heykelleri kırmızı renge boyanırken, köle olanlar ilk defa renk ayrımcılığından pozitif ayrım görmüş beyazlar ile birlikte meydanları doldurmuş olması göreceli bir umut yaratıyor. Aslında efendiler ve ezilenlerin rollerinde bir değişim olmadığını hepimiz biliyor ya da hissediyoruz. Sermayenin renginin olmadığı bir düzende küreselleşme ve onun ürünü olan göçmenlerin yaratmış olduğu ucuz emek gücü ve bir arada olması gerekenler, bir dilim ekmek için birbirini boğazladığı/ boğazlatıldığı bir sürecin içindeyiz…

Tarih kırılıyor ve sesi hepimizin kulaklarını tırmalıyor. Elbette yer altından yer üstünden gelen sesler değil bunlar; ölümün, boğazlanan, boğazı kesilenlerin normal görüldüğü “hibrit” savaşların bize yansımasının altındayız. Kaç canlı bomba içimizi parçalamadı ki bu zaman dilimi içinde, kaç katliamın kanı bizi boğmadı ki, hepimizin oturma odasına yaşadığımız katliamlar, cinayetler, soykırımlar romantik bir görüntü gibi sunuldu.  

Değişimin olduğu anda az ya da çok kırılma/ ayrışma sesi geliyor ve biz buna ara rejim diyoruz... Bizler ara rejimin tam ortasında bütün değerlerin küçük çıkarlar lehine yok sayıldığı sürecin içindeyiz... Bu süreçten insan kalarak çıkmak bütün mesele, kaçımız insan kalacağımız sanırım belli gibi oldu ama insan gibi görünenler ama kariyeri olanlar?

Ülkemiz açısından daha önce benzeri hiç yaşanmamış bir ara rejimin içindeyiz. Ara rejim bizi hangi kapıya bırakacağı henüz muğlak... Ilımlı İslam söylemleri ile başlayan süreç, 12 Eylül süreci henüz bitmeden kendimizi başka ara rejimin içinde bulduk.

12 Eylül sonrası oluşturulan ara rejimde, liberal ekonomi ve politikanın sonucu olarak ulus devleti büyük oranda yıkılmış, devletin elinde ne var ne yok “özelleştirme” adı altında yağmalanmış, üretimden tüketime geçiş yapmıştık. Şimdi kendimizi tüketme süreci içindeyiz…

Ara rejimlerde hukuk dudak arasında kalan bir söze dönüşür... Bu sözün olduğu yerde yazılı olana değil, korkunun ortaya çıkardığı “kraldan çok kralcıların” ortalıkta kendisine ortam oluşturması ve alan açarak kendi çıkarları doğrultusunda bir biri ile çelişen kararlar alınmasından başka şey değildir...

Haziran ayı içinde Ankara’ya doğru yürüyen ve Ankara girişinde yağmur, soğuk altında bir gün bekletilen baro başkanlarına görülen eziyet ne yazık ki tüm topluma layık görülebilir... Eğer bu ara rejime uygun direniş noktaları ve ittifaklar oluşmazsa, karanlık içinde baro başkanlarının yaşadığını hepimizin yaşama olasılığı var.

Ara rejimler her zaman kısa sürer beklentisi içinde olunur ama ara rejimler 12 Eylül darbesinden sonra hiç da kısa sürede ortadan kalmadığını kanıtladı.

Yaşadığımız zaman ne yazık ki yeni bir ara rejimdir, geçmişte ki ara rejimlere benzemeyen uygulamalar içinde…

İsmail Cem Özkan

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Piyasa hayatı belirledi!

Piyasa hayatı belirledi!

11 Eylül gecesi bomba ve silah sesleri arasında uykuya dalıp ertesi gün marşlar ile uyanmıştık. “Devrim oldu” dedi biri, olan devrim “bizim” sandım, meğer “darbe” olmuştu...

O kadar hazırlık yapmıştım ki, “devrim sonrası” ülkemin havasında “özgürlük” esecekti, darbe sabahında “korku” havada esmeye başlamıştı bile... Özgürlüğün yerini karanlık, zindandan gelen işkence sesleri, Ankara DAL grubunun sonsuz mesaisi başlıyormuş...

İşkence ile alınan ifadeler, bir çuvalın içine sığan cesetler, suçlu suçsuz kim varsa biraz göz kırptı diyen de içeride, işlenmiş bir suçu üzerine alınması için yapılan işkenceler.

İşkencede bir şey ortaya çıkmaz, var olan cinayet ve suçu birisi üzerine alsın diye baskı yapılır, o yapılan baskılardan konuşanlar olması kadar doğal ne olabilir ki, konuşur, her kişi İbrahim Kaypakkaya değildi...

Konuşan olacaktır, olmaması gereken itirafçı.

İtirafçı ne kadar tanıdığı veya uzaktan gördüğü varsa tüm suçları onların üzerine atmasıdır... İtirafçının kanıtı yoktur ama çamur atmayı bilir, çözülmesi istenilen suçlara fail bulunmasıdır.

Suçların failleri varsa, ortada çözülmesi gereken suçta yoktur. Bu sayede 12 Eylül’e kadar gelen ve çözülmemiş ne kadar dosya varsa dosyalar sıkıyönetim mahkemelerinde usulüne uygun şekilde açılan davalar ile bir bir çözülmüştür…

12 Eylül öncesi üzerine bir sünger çekilmiş ve gerçek anlamda yüzleşmenin de önüne geçilmiş oldu. Siyasi örgütlerin ana davaları bir yüzleşme yerini savunmanın aldığı bir usulüne uygun cümlelerin oluşturduğu uzun bir metne dönüştü.

Erdal Eren siyasi savunmanın nasıl olması gerektiğini o kısa ömründe elde ettiği bilgiler ile dik durarak herkese göstermiştir. O Denizlerin, Mahirlerin mirasını taşıyan, geçmiş ile arasında kopukluk koyamayan genç bir delikanlıydı, devleşmişti mahkeme salonlarında, o yüzden onun kemik yaşına bakmadan astılar, çünkü o “devrimcilerin sesi” olmuştu, o geçmişten gelen üç fidanın devamcısıydı, o Kızıldere’nin bitmeyen sesiydi. Onu asmak demek devrimcilerin üzerinden panzer geçmesi demekti, astılar ve devrimcilerin üzerinden panzer, elektrik, tazyikli su geçti, geçmeyen ne kaldı ki, bilinen işkence yöntemlerin en ağırları geçti. En ağırı da açık görüşte ana dilinde anasına sarılamamak, sadece Türkçe bilmeyen anaya gözeri ile mimikleri ile sevgi sözcüklerini göndermek… Açık görüşe gelen ananın ıstırabı bire bin katıldı, oğlunu, kızını askerlerin arasında mahkum olarak görmüştü ya, en azından yaşıyordu ya, onlara bir ömre değerdi… Oğlunu kızını göremeyenler, onların akıbeti sorup da yanıt alamayanlar… Onların acısı karşısında kelimeler soyunur, en yalın haline gelir ve sessizlik içinde kendisini toprağa gömer… Acının sesi yoktur…

İtirafçılar devrimin en zayıf halkasıdır, çünkü devrim fikri, itirafçıların ifadeleri ile geçmiş ile bağını açılan toplu davalar ile koparttı. 12 Eylül öncesi ile sonrası olan kopukluk bir alamda bu itirafçılar sayesinde oldu, tarihsel çizgi içinde devamlılık sağlanamadı... İtirafçılık aynı zamanda “şüphe” oluşması demektir, var olan güvenin sıfırlanması yanda bir başkasına duyulması güvenin ortadan kalkması anlamına geliyordu, çünkü en yakınında ki “düşmanın” olabilir, sonunu hazırlayabilirdi. Direnişçiler arasında “şüphe” girdi mi, itirafçı diyerek konuşanı da düşman görür ve cezaevinde kendi mahkemesini kurur ve öldürür, çünkü “çürüme” “şüphe” ile başlardı, zindanda başlamıştı bile çürüme. En yakında omuz omuza mücadele ettiği arkadaşını, “yoldaşım” dediğinin katili olmuştu. Mücadele yöntemlerinin bir çoğu “içine düşülen şüphenin” turnusol kağıdı olarak sunuldu, yetişmiş kadroların cezaevinde gerçekleştirilen direnişler ile “tasfiye edilmesi” olarak algılandı… Bir itirafçının yaratmış olduğu şüphe geçmiş ile bağında koparılması anlamına geliyordu, koptu da!

Geçmişin devrimci mücadelesinde yer alan yapıların mirasa sahip çıktığını belirten bir çok örgütçük oluştu gerçi yıllar sonra ama isim benzerliği dışında hiç bir bağlantıları yoktu 12 Eylül öncesi ile.

Zaman içinde destanlar uyduruldu, anı kitapları diye yazılanların büyük bölümü yaratılan gerçeklik üzerine kuruldu...

Olmayan kahramanlar, olan eylemleri başkasının üzerine kayıt etmek ile başladı. İtirafçılığın başka boyutu anı kitapları gibi ortaya serildi. Sıradan insan oldu kahraman, bu arada olayların içinde ortaya çıkan kahramanlarımız unutuldu gitti. Yeni destanlar, yeni masallar uyduruldu.

12 Eylül öncesi ve sonrası ile arasında ki bağ ince iplikten öte bir anlam ifade etmez oldu, çünkü ikisi arasında uçurum yılların araya girmesi ile daha da fazlalaştı...

Devrim derken ihtilalın marşları arasında kalmıştık...

Türk gençliğine hitabet, “Türkiyem” türküsü şarkısı mı anlam veremediğim bir popüler şarkı, İstiklal Marşı darbenin yükselen sesi gibi gözüktü, aslında olan piyasa ekonomisinin devlet ekonomisinin, planın yerini plansızlık, günü kurtarma işlerinin hakim olmasından başka bir şey olmadığını öğrendim... Olan devrimci gençlere ve onların “satmadıkları hayallere” olmuştu.

Piyasa yeni düzeni içinde savurganlık ile birlikte tüketime doğru yöneldik. “Birlikte” başarma yerini “bireysel” başarıların aldığı süreç işte bir gecede devrim şarkıların yerini marşların alması ile başladı...

Doğa yaşanan olaylardan haberi yoktu ama sonucundan haberi oldu, çünkü bireysel başarı adı altında çılgın tüketim ve ona dayalı üretim doğanın dengesini hızla bozdu, yazlar çöl sıcaklığına dönüşürken, çekirge sürüleri çöllerden kalkıp binlerce kilometre ötelere hiçbir siyasi sınır tanımadan ekili tarlaları yağmalamaya başladı. Onun gibi aç kalanlarda “mülteci” adını alarak gelişmiş ülkelerin sınırlarına ölümü göze alarak akım etti…  Piyasa dedikleri “kontrolsüz kontrol” adını verdikleri piyasanın kendi kendisini kontrol edeceğini söyleyenler, kendi güçleri ile zayıf halkayı yutarak devleşen firmaların devletleşme sürecine “küreselleşme” adını vererek, var olan tüm güzellikleri yok edip “standart” doğrularını dayatmasıdır… Darbe yapanlar işte bu güçlere hizmet ettiler, ülkemizin tüm güzellikleri “küreselleşmeye uyum sağlayacağız” diye yok ettiler, alın terleri ile oluşturulmuş kamu malları, zenginlikleri bir bir “özelleştirme” adı altında onlara peşkeş çekildi, aracı olanlar ‘offshore’ hesaplarda rakamları büyüttüler…

Darbe günü çalan marşlar aslında birilerin taşeronluğunu yapanların gücü ele geçirmesinden başka şey olmadığını ve onlara karşı geleceklerin ezilmesinden başka bir şey ifade etmediğini yıllar içinde öğrendim…

İtirafçıların oluşturmuş olduğu davalar meğer geçmişin üzerine sünger çekip temiz bir “yeni dünya düzenine” başlamak içinmiş. Ne geçmiş ile hesaplaşıldı ne de yarınlar ile… Sadece zamana uyum sağladık, zamanın ruhu ülkemizi teslim almıştı…

Bizlere düşen görev ise hayallerimizi satmadan hayallerimizin arkasından yürümek, kuşaklar arasında hayallerimizin kopmasında izin vermeden…

İsmail Cem Özkan

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Yalnız değilim!


Yalnız değilim!

Balkondan 1 Mayıs marşı okumak göstermiştir ki, ne kadar çok azız ve biz bize yaptığımız propaganda çevremizde bizim gibi düşünenleri yaratmadığı...

Evet, 1 Mayıs mitinglerinde coşkulu katıldık, orada on binleri görünce “İstanbul burada” diye düşünenler de olmuştur. En son CHP cumhurbaşkanı seçiminin son mitingi (23 Haziran 2018) İstanbul Maltepe’de olmuştu, milyonlar vardı orada ve “seçimi kazandık” diye sevinenlerin erken açıklanan sonuç karşısında çaresiz kabullenişlerini de gördük...

1 Mayıs marşını okudum, en fazla gaz yenilen eylemlere de katıldım, solcu olduğumu hiç saklamadım, devrimciyim, sosyalistim, kapitalist sistemin mutluluk getirmediğini sürekli krizler ile bizi sürekli fakirleştirdiğini ve kazanılmış hak kavramının olmadığını da gördüm...

Kapitalizm yapısının ne olduğunu biliyorum, paranın üzerinde namaz kılanlar, minareden sela okuyanların da kim hizmet ettiğini bildiğim için onların getirmiş olduğu tüm önerilere gözüm kapalı hayır dedim, çünkü onların hayırlı işleri olmaz. Her çapan altında oyunları ve bizim başımıza çorap ördüklerini bilirim. Onlara güvenmem, inanmam… Onların her sözünün yalan olduğunu da saklamam, söylerim, çünkü İslam’da hülle denen kavram var, tanrıyı kandıralar güya, bir hafta biri ile evli kal, boşan ertesi hafta başka kadın ile evlen… Bu hülleden herkesin haberi vardır ama kural böyle diye öyle yaparlar ve bunu da saklamazlar.

Balkondan 1 Mayıs marşı okuyanların kendine güven, o saf, temiz duygularını da bilirim, çünkü onlar da benim gibidir...

Yaşasın hayallerini satmayanlar, yaşasın hayalleri uğruna her türlü riski göze alanlar…

Yaşasın demek yeterli değildir, dayanışmayı partiye dayanışma değil, partinin bireylere dayanışması olarak algılıyorum...

Para isteyen, yok yıllık yemek diyerek para toplayanların bugüne kadar ne yaptıkları ortada, yemek parası ile aidatlar ile bu işlerin yürümediği ortada, aidat denilen kavram bağlı bulunduğun yapıya bağlılığını gösteren sembolik bir şeydir, aidatlar ila ayakta kalan ve siyaset yapan parti, parti değildir... Onlar kirayı ödemeyi düşünmekten siyaset yapamazlar, sadece var olan gündemin peşinde koşarlar...

Siyaset para demektir, para olmayınca siyaset olmaz...

Parasız olanlar siyaset yapmaz, devrim yapar...

Birisi gelip size yardım edin, sizin adınıza konuşacağız dediklerinde paran yoksa benim adıma da konuşamazsın, çünkü benim parama muhtaçsan kusura bakma ama sen uzun boyutlu bir adım atacak ne gücün, ne de gerçekliğin var...

Somut durumun somut tahlilinde parası olmayan, lojistik başaramayanlar, istihbaratı olmayanların siyaset sahnesinde yer almaları sadece gelmekte olanın önünde engel olmaktan başka işlevi yok...

Siyaset karşı tarafın ne düşündüğünü, ne yapabileceği hakkında elde veri toplaması demektir... Veri yoksa elinde ki veriyi saklayanlar illüzyon yaratır, kendisini var olandan büyük göstererek kitleleri arkasından koşturur… Bunu en iyi gören ve dillendiren Oğuzhan Müftüoğlu’dur. Yakalandığında “illüzyon bitti” demiştir…

Siyaset bu gerçekliği görüp ona göre adım atmaktır, yoksa çevrene çok acılar yaşatmaktan başka ifadesi yoktur… Gönüllü, inanarak ve yarını kucaklamak isteyenlerin hayalleri ne satılıktır ne de harcanacak kadar ucuz…

Dün balkondan bir Mayıs marşını okudum, çevremde onlarca aile vardı ve bir balkondan bana küçük bir destek geldi, o küçük desteğin ne kadar değerli olduğunu biliyorum, çünkü yalnız değilim!

İsmail Cem Özkan
2 Mayıs 2020 – İstanbul/Şişli


23 Nisan 2020 Perşembe

Tam yüzyıl olmuş son Osmanlı meclisinin Ankara’ya taşınması…


Tam yüzyıl olmuş son Osmanlı meclisinin Ankara’ya taşınması…

Elbette sembolik bir kavram değildir, son meclis almış olduğu karar ile yeni sınırların ve ülke yönetiminin ne olmasının ipuçlarını da taşıyordu içinde. Son meclis, içinde Ermenilerin olmadığı meclis…

Son meclis aynı zamanda geriye kalmış ülkenin son resmidir.

Son meclis Dolmabahçe sarayının hizasından Ankara’ya doğru taşınmasıdır. Kısaca meclisin Ankara’ya taşınması yeni cephenin neresi olduğu ve bu sefer İstanbul fethinin batıdan değil, unutulmuş Anadolu’dan yapılacağını haykırmasıdır…

İttihat Ve Terakki Partisinin içinde başlayan koltuk mücadelesinin başka coğrafyada devam etmesi ve saraya damat olarak girenlerin hakimiyetinden damat olmayı isteyip de giremeyenlerin hakimiyete geçmesi de demektir.

Son meclis yeniden yeni binasında açıldı. Bu açılmanın başka bir sembolik boyutu vardır, yenilmiş bir devletin, yeniden devlet olma isteğinin haykırışından başka bir şey değildir.

Devlette önemli olan devamlılıktır, devamlılığın sembolüdür meclis. Alınan kararlar, söylenen sözler devamlılık gösterir. Uzun bir yolculuktur meclisin yeniden açılması, bir adamın bir yaya çizerek geldiği son noktadır. O son noktada devrim sembolü olan yıldızın yeni hal (biçim) almasından başka şey değildir…

Son meclisin yeniden kapısının açmasının yüzüncü yılındayız… Bu sembolik kapı açmanın ülkemizde karşılığı çocuk bayramıdır.

Ulusal çocuk bayramı.

Ulusal olması önemlidir, çünkü ulus devlet olmanın şartlarını yerine getireceğimiz ve içimizde yeni bir sermayenin kurulması için gümrük duvarları ile sanayicimizi koruyacağımızı ilan ettiğimizi anlatır. Sanayisi olmayan ülkenin yenilgi yaşaması doğaldır, o yüzden sanayisi olan ülkeye dönüşmek gayretleri ile kararlar alınacak ve uygulanacaktır.

Son meclis Ankara’da açılması demek, İstanbul’da mevcut hükümetin düştüğü ve temsiliyet hakkının olmadığı anlamını taşır.

Ankara’da yüz yıl önce açılan meclis ile İstanbul üzerine bir hükümsüzlük bezi atılmış, yeni bir devletin yürütme bölümünün oluşturulduğunun ilanıdır.

İstanbul teslim olmuştur, İngiliz askerleri karakollar kurmuş, izin belgeleri doldururken, İstanbul’a yüzyıllardır hükmetmiş olan Osmanlı hanedanı ve ailesini küçük bir alanda yaşamaya mahkum etmiştir. Almanların isteği ile “cihad” ilan eden son  halife’nin son olacağının da ilanıdır. Çünkü İngilizler kutsal topraklarda yeni devletler ve krallıklar ile uğraşmaktadır…

Birinci dünya savaşı teknolojinin muhteşem hızlı gelişimin motoru olmuş gibidir, Almanların geliştirdiği teknolojinin gelişmiş ülkeler tarafından yağmalanması ile karşılaşırız. İlk büyük kriz sermayenin hangi taraftan küresel boyutta gelişeceği ve emperyalist anlayışın sömürge anlayışından farklılaşmasını da taşır. Sömürge devlet dünyanın hakimi İngilizlerin bu savaş ile birlikte yeni emperyalist güç olduğunu ilan ederken öte yandan büyük bir yara aldığının da sembolize eder. Çünkü küresel güç küresel yeni dünyaya hakim olamayacak ve ikinci büyük savaşta artık emperyalist liderliğini yakın zamanda Amerika’ya kaptıracaktır. Okyanus ötesinde kurulan Amerika’nın güç olarak tarih sahnesine çıkması anlamını taşır…

Birinci dünya savaşından önce dünya 30 devletten oluşurken şimdiden yüzü aşmış devlettin ortaya çıkması anlamındadır…

Ankara’ya taşınan meclisin yüzüncü yılını yaşıyoruz, daha doğrusu Ankara’da kapısının açmasının yüzüncü yılı. Meclis çatısını onarmayla başlayan ailenin büyük sanayici olarak ülkemize doğmasının da yüzüncü yılıdır… Ulusal sermaye ve ulusal sermaye oluşturmak için atılan adımın da yüzüncü yıldır…

Alman emperyal devleti tarafından yapılmaya başlanmış ve artık bir anlamda hedeflerin çöktüğü demiryolların ülkemizin sınırlarını belirleyeceğini kimse bilemezdi meclis kapsının açıldığı gün, fakat biz son meclis ile aldığımız kararlara uyuyordu o demiryolu hattının sınırlar olacağı konusu. Güneyde demiryolları, kuzey ve batıda deniz, doğu’da Ağrı Dağı ve Kars sorunu olarak kalacak bir yer arasında, kısaca sıkışmış alanda yeni bir devlet yaratıldı. Siyasi mücadelenin saha mücadelesinin önünde olacak bir kavganın esas karargahıdır meclis.

Askeri kavga (mücadele) sadece masa başında elini güçlendirmek için kullanılan araçtır, esas olan siyasettir. O siyasetin kurallarını belirleyen istediğini alacaktır.

Dünya yeni bir düzene doğru çatladığı an, kırılma noktasında oluşan bir devleti belirleyen kuzeyinde yaşanan büyük bir devlerimin rüzgarı ile oluşacaktır…

Yeni bir dünya kurulmaktadır.

Ulus devleti içinden işçi devleti erken doğmuştur ve bu beklenmeyen devlet birinci dünya savaşının beklenmeyen sonucudur... Bu işçi devletin çıkarları ile emperyalist devletlerin çıkarları arasında oluşan bu boşluk alanda belirleyici olan diplomasi ve siyasettir. Ankara’da meclisin açılmasının en büyük belirleyicisi de bu boş olanın doldurulmasında siyasi öngörüsü olan eski İttihat ve Terakki partisinin dışlanmış muhalefetinin parti içinde iktidar kavgasını siyasi cephede kazanmasını da sembolize eder.

Bugün yüz yıl önce açılan meclisin kapısı bugün yaşadığımız sorunların ve üstü örtülerek yok sayılan sorunların tortularının sebebidir de aynı zamanda…

İktidar güçtür, gücü olan her şeyi görür ya da yok sayar. Bizde yok sayılan o kadar çok sorun var ki, sadece bir bölümüne neşter vurulmuş ve çözüm yolu bulunmuş ama hasır altına atılmış sorunlar yumağı içinde değişen dünya koşulları altında yok sayılanlar öne çıkmış ve “yüzleşme”, hesaplaşma” tarihi yeniden yorumlama” adları altında iktidara gelen liberalizmin açmış olduğu yoldan otokrasi, ılımlı İslam modelinin ülkemizin üzerine giydirilmiş yeni kıyafeti ile karşı karşıyayız…

Dünya değişim içindedir, ulus devletin yerini küresel devletin aldığı bu süreçte, krizin ve kırılmanın tam ortasında kalmış durumdayız. Bizim nereye doğru evirileceğimize kuruluş anında etki eden güçlerin ama liderlik konumları ve biçimleri değişmiş olarak onların çıkarları belirleyecektir. Bu yeni devletin oluşumunda olduğu gibi siyasi manevralar bu biçimlendirmeye etki edecektir.

Siyasi olarak güçlü olan istediği yeni elbisenin içinde kendisine yer bulabilecektir, aksi halde daha dar alanda yeniden kendimize ifade hakkı tanınabilir… Kısaca yüzyıl önce açılan bir kapı ve sonuçları bugünü anlatır. Bugün yaşadığımız kriz ve sorunlar geçmişi anlatmaz, sadece sorunların başlangıcını gösterir. Ölülerden medet umarak yola çıkanlar, ancak şerbet ve helva içinde kendisini dua ederken bulur, elbette gitmiş olan rahmetlinin arkasından…

Bugün ulusal çocuk bayramı olarak kutlanmaktadır. Çocuklar ancak balkona ve camlara çıkarak bayramlarını kutlayacaklardır. Onların ulusun birer askeri olarak yetiştiren ulusal devlet politikası darmadağınıktır. Onun yerini doldurmaya çalışan ve bilimden uzak dini hurafeler ile dolu olan eğitimden geçen bu kuşak hem var olanı ret etmiş ve hem de geçmişi ret etmiş olduğunun farkında olmadan kendilerine özgü bir yaşam yaratmış ve onun içinde yaşamaktadır… Hem geçmişin sembollerini ellerinde taşırken, emperyalist ülkelerde çocuklar gibi hazır kıyafetler içinde, onların belirlediği saç modelleri ve ellerinde Çin’de üretilmiş oyuncaklar ile yeni güne merhaba diyorlar. Bir çok çocuk ekrandan başını kaldırıp gerçekten çevresine baksa, yabancı bir yerde yaşadığını düşünebilir, çünkü onun iyiliğini düşünen ailesine bile yabancıdır… Onlar sadece ihtiyacını karşılayan büyüklerdir, onlar yeni dünyalarını ekranlar arasında sanal alanda oluşturmakta ve o alanda yaşadıklarını gerçek sanmaktadır…

Yeni bir devlet doğuyor, doğmadan önce kontrol mekanizması altında her şeyimiz kodlanarak bir merkezde depolanıyor. Bizim ne düşüneceğimize, nasıl yaşayacağımıza bizim adımıza bizim hiç görmediğimiz bir noktadan dikte ediliyor, karar veriyorlar…

Yeni bir dünya kuruluyor, bizler bu kırılmanın en can alıcı fay hattı üzerinde olduğumuzu bile bilmeden gece uykusundan kalmış ve sesler ile duvarları yıkılan bir evin içinden balkonlara bayrak asma telaşı içindeyiz…

Dünü anlamayan, bugünü hiç anlamamış bir kuşağın gelecek perspektifinden yoksun olarak yaşadığı bugünlerde yüzyıl önce açılan meclisin kapsının ne anlattığını gerçek anlamda anlamayan bir iktidar gücün koltuk savaşı içindeyiz…

Balkonlara çıkıp marşlar okuyacağız, “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan” diyerek ve bizler hala o on yılda kalmış geri bıraktırılmış bir ülkenin evlatlarıyız!...

Marshall yardımı ile süt tozu içmiş bir ulusun çocuklarıyız. O gün zehirlenen midemiz, zehirlenen beynimiz ile bugünü anlamaya ve kavramaya çalışıyoruz. Yeni küresel güçte olan ve söz sahibi olanlar bizden daha fazla söz hakkına ve yönlendirme hakkına sahip bu ülkede. Onların belirlediği politikaları, stratejileri ve onlara uygun adayları onaylayan konumunda kaldık… iç kavgamız; değişen gündemler içinde liderlik üzerinde yaparken bir birimize düşman, ne istediğini bilemeyen anlık çıkarlara göre karar veren bir “ulusun” evlatlarıyız…

Bundan yüzyıl önce son meclis yeni taşındığı Ankara’da kapılarını ilk defa açtı, nerde kalmıştık dedi… Yeni meclis başkanını seçti, yeni gündemi ile kürsüye vurulan bir tokmak ile yeni yol haritasını çizdi… Yeni meclisin öteki mebusları zaman içinde ulus devletin homojen parçası olanlar maaşlarını almaya devam etti, olmayanlar ise istiklal mahremlerinde ipin ucunda son nefeslerini verdiler… Ulus devlet demek homojen olmak, homojenlik adına bu ülkede o kadar çok katliamlar yapıldı ki, hala da yapılıyor. Hendek altında kalan son nefesler, açlık grevlerinde bırakılan son nefesler hepsi ulus olmanın koşulu olarak sunuldu bize…

Yeni dünya kuruluyor, “bir arada yaşamak” fikri bile bu yeni kurulan küresel dünyada henüz yerini almış değil, çıkarlar ulus, milletler üzerinden değil, en ucuz emek ve onun sömürüsü üzerinden kuruluyor… “Bir arada en ucuza çalışan” fikri üzerinde yeni küresel dünyalar kurulmaktadır… Devletler “en ucuz emek gücü” yaratmak için her türlü koşulu oluşturmak için var olmaya devam edecektir…

İsmail Cem Özkan

6 Nisan 2020 Pazartesi

Savaşıyoruz kendimize karşı...


Savaşıyoruz kendimize karşı...

(Dünyada popülaritesi hiç bitmeyen alan sağlıktır. devamı)

3. Dünya savaşının adına “corona” demişler, tüm ülkelerin görünmeyen düşmanı bu sefer içimizde, savaşıyoruz kendimize karşı...

Ulus devletinin yıkıntısı arasında oluşturulmaya çalışılan ama bir türlü oluşturulamayan liberal düzen. Liberalizm tarihinde olmadığı kadar iktidarda kaldı, üstelik liberalizme karşı olan muhafazakar kimliği altında iktidarda kaldılar. Ulus devletin birikimleri, iki büyük savaşı ortaya çıkarmıştı, şirketler doğdukları kalıba sığamıyorlardı ve küresel bir büyümenin sonucu, ulus şirketin yerini çok uluslu şirketlerin ortaya çıkması ve ulusu ret eden şirketlere dönüşmesi seksenli yıllarda gerçekleşti… Şirketler dönüşüm yaşadı ama devletler aynı esneklikte dönüşemedi, çünkü ulus devleti var eden koruma sistemi vardı ve şirketlerin çıkarı ile mücadele içindeydi. Her kurum kendi varlığını korumak için kavgaya girecektir, kaçınılmaz olan oldu ve liberalizm yeni tarih yorumu ile sahneye çıktı, yıktı özelleştirme adı altında ama yerine yeni bir şey koyamadı. Çünkü düzen ancak hukuk kuralları ile oluşturulacaktı, hukuku olmayan ama işleyen yeni dünya düzeni ortaya çıktı.

Hukuku olmayan her işleyen şey düzen değildir.

Yeni bir düzen ve sistem olmadığını da Trump iktidara geliş süreci kanıtladı. Küreselleşme taraftarları ile ulus devlet artıklarından ulus devleti yeniden kurma mücadelesi alanı Amerika olması tesadüfi değildir.

Amerika kapitalist sistemin sembolüdür, örnek gösterilmektedir,  Sovyet modeli yıkılmış, Amerika modeli hala ayakta ve işlevini yerine getirmektedir. O model üzerinde seçimler yeni cepheleşme alanı olması şaşırtıcı olmamıştır, Trump’ı iktidara taşıyan süreç ve onu izleyen dünya ölçeğinde yapılan protestolar bu çatışmanın görünen yüzü olacaktır. Trump seçilmiş bir başkandır, öyle tesadüfen iktidara taşınmış bir tip değildir, çünkü Ortadoğu’da uygulanan modele uygun bir lider profili çizmektedir.

Ortadoğu’da ki liderlik modeli; başkanlık/ yarı başkanlık sisteminin suiistimal edilmesi (parlamentonun devre dışı bırakılması). Genel olarak; otokrasi heveslisi kişi kendi iktidarını uzun vadeli yapabilmesi için devlet kurumlarını kendi duymak istediği duymak istediğini papağan gibi tekrarlayan sadık kişilerle doldurmasıyla başlamış. Sonrasında yaşadığımız süreç politika hatalarını getirmiş ve doğal olarak; üst düzey bürokratlar ve yargıçlar "hatalarını" lidere şirin gözükmek için ya da elde ettikleri koltuklarını kaybetmemek adına liderine biat ile sonuçlanmış. Liderlik kurumuna ve alınan kararlara karşı ses yükselten herkesi saf dışı bırakır bu anlayışın hakim olduğu yerlerde.

Kağıt üzerinde devlet ama…

Halkın devlet kurumlarına olan güveninin azalması ve kamu görevlilerinin halk karşısında hesap verilebilirlik algısını kaybetmesiyle kağıttan devlete dönüşüm çabuk gerçekleştirilmiş... Ortada devlet var ama işlevi yok, liderin ihtiyaçları, öngörüleri emir olarak kabul edilip, sorgusuz, soranı cezalandıran bir yeni devlet anlayışı hakim kılınmış, ulus çıkarından daha öncelikli lider ve çevresinin çıkarı kabul edilmiş. Trump ulus devletini temsil ediyormuş gibi söylemler ile iktidara geldi ama ulus devletinin olmazsa olmazlarını göz ardı ederek kendi iktidarını oluşturdu. Damadını kabinede yer vermesi sadece sembolik bir anlam ifade etmektedir, çünkü ortada küreselleşme politikası ve ona doru atılan adımlar var ve ona direnen bir sermaye gurubu… Önce Amerika sloganı ile vücut bulan görüşte Amerikan halkının çıkarı değil, dünyaya hükmeden bir Amerikan şirketler birliğinden söz edebiliriz. Dünyaya hükmedilecekse onu ancak bizim şirketlerimiz ve anlayışımız yapabilirin kavgasıdır.

Bencilleşme yeni dünya düzenin ilk vücut bulmuş halidir.

Bireysel kurtuluş ve bireysel başarı popüler yaşam içinde öne çıkarıldı ve virüs salgını ile birlikte bir mahalle baskısına dönüştürüldü. Bireysel kurtuluşun için belirli yaş gurubunu eve kapa, izole et kampanyasına katıl ve sende çevrene yap… Yapıldı da, gençler ülkemiz gibi kültürel seviyesi ortada olan ülkelerde yaşlılara her türlü hakaretler edildi, yollarda çevrilip polis asayiş görevlisi gibi davranan gençleri gördük… Yukarıda filler kavga ederken, çimler arasında yeni iktidar kavgaları ortaya çıkmıştı, fil ayağının çıkarmış olduğu rüzgar ile eğilen çimler bir biri ile kavga ediyor ve üstünlük egolarını tatmin ediyorlardı.

Ulus devlet görünümlü devletlerin virüsü kontrol altına mı alacak yoksa küresel dayanışma ile mi yok edecek?

Avrupa birliği sınırını içinde olan ulus devletler şeklinde çizdi, en büyük hatayı yaptı, Almanya kendi sınırını korumaya aldı, Fransa öyle... Bu tepkinin elbette siyasi sonucu olacak... Eğer Avrupa kendini bir olarak görüp mücadeleyi ortak yapabilmiş olsaydı, AB bir illüzyon olmaktan çıkıp küresel figür olabilirdi. Şimdi virüse karşı yapılan ulusal sınırlar içinde ki mücadele yöntemleri sorgulanacaktır, çünkü insanları uzun süre eve hapsedemezsiniz, etmiş olsanız da sermaye ve ekonomi bunu kaldıramaz... Sonuç, küreselleşme fikri kendisini birey üzerinde daha fazla hissettirecek, soru sormaya devam edecek...

Yeni dünya kuruluyor, yıkılmış olanın üzerine...

Ulus devlet yok oldu ama kırpıntısı hala devlet görünümünde devam ediyor... Elbette cevabı belli olan sorun ortaya çıkarıldı ve insanlardan oluşan sorun karşısında küresel bir mücadelenin varlığı beyinlere işlendi... Ulus devletin başarısızlığı bugün yaşananlar ile daha çıplak nasıl gösterilebilinirdi?

Sonunda bakla ağızdan çıktı!

"Coronavirüsle başa çıkabilecek global bir lider yok"

Mevzu bahis küreselleşeme ve ona liderlik edecek bir yapının meşrutiyetinin kazanması, gerisi teferruattır! Sürecini yaşıyoruz...

İnsan haklarından geriye ne kaldı?

İsmail Cem Özkan

2 Nisan 2020 Perşembe

Dünyada popülaritesi hiç bitmeyen alan sağlıktır.


Dünyada popülaritesi hiç bitmeyen alan sağlıktır. 

(Coronavirüs karşısında çaresizlik mi? devamı…)


Özelleştirme, bugün yaşanan ölümlerin temelinde yatan sorunun kaynağı olduğu daha fazla hissettiriyor…  Kamu hastanelerin çürütülmesi, bakımsız bırakılması ve teknolojik gerilik, gelişmekte olan sorunlar karşısında yetersiz kalması özelleştirmenin mantığı içinde vardı, çünkü özelleştirilen yani sektör haline getirilen yeni sektörel sağlık alanına halkı teşvik etmek gerekliydi, edildi de. Sigortalar aracılığı ile, medyada ki halka ilişkiler uzmanların eli ile, kısa ve kestirmeden elde edilen popülist sağlık yöntemleri ile ve de marka olmuş doktorların elleri ile sektör yeni dünya düzenine uyum sağladı. Her şey pırıl pırıl, camekanlarda asılı olan afişler, temiz gibi görünen ve sağlıklı olduğu teşvik edilen, göze hitap eden hastaneler… Devlet hastaneleri dökülüyor, hasta sıraları daha da uzamış, “bugün git yarin gel” söylemleri her zaman ki yerinde duruyor, fakirin gittiği yerlerde elbette hijyen sözde kalacaktı, kaldı da…

Biraz cebinde parası olan özel hastaneye, cebinde parası olmayan devlete...

Zaman içinde bu oranlarda da değişimler olmaya başladı, özel tetkikler için devlete, sonucu göstermek için özel hastaneye… Halkımızın çözümü basitti, nerede iyi doktor (iyi kötü, vasat ayrımı ortaya çıkarıldı) varsa ondan fikir almak önemliydi, onun dediğini doğru kabul etti ve sağlık alanında kırılmalarda bu şekilde toplum içinde oluşmaya başladı, çünkü sektör kendisini var edebilmesi için popülist hastalıklar üretmesi gerekliydi. İlaç firmaları zaten bu işten aslan payını alırken, bu aslan payı işin içine özel hastanelerde girmiş oldu.

Dünyada popülaritesi hiç bitmeyen alan; sağlıktır.

İnsanların cebinde ki son kuruşu da sağlık konusunda endişe ve korku yaratırsan alabilirsin, çünkü yaşamak güzeldir ve kimse tedavisi varken ölümü tercih etmeyecektir… Yaşarken elde ettiği tüm birikimlerini korsanlara değil ama sağlık sektörüne kaptıran insan sayısı çok fazla olduğunu düşünüyorum.

Yılda bir genel bakım her sigortalının hakkıdır!

Sağlık alanı öyle can alıcıdır ki, hem canı alır hem de cana can katar… Uzayan yaşam, yaşamın uzamasından kaynaklanan hastalıklar, üretile hastalıklar, üretilen tedavi yöntemleri ve hiçbir şeye yararı olmayan ilaçlar ve onların yan etkileri. Hastaya dayatılan ilaçlar ve oluşan hastalıklar ile de mücadele ederken, daha başka alanlarda üretime için enerjimizi harcamak gerekirken hastalıklar ve tedavileri için araştırma içinde bulduk kendimizi… Hem zamanımızı çaldılar hem de sağlığımızı… Sektörün hedefi paradır, para getiren müşteriyi neden ayağını kesesiniz ki hastaneden, onun ayağını sürtmek ve devamlı hastaneye gelmesini sağlamak gerekliydi… Getirdiler de…

Devlet, şirket ve onun çıkarı için vardır ve o çıkara uygun örgütlenmiştir.

Coronavirüs salgını sonrası alınan kararlar ve uygulamalar hepimizin gözleri önünde oldu. O kadar çok bilgi ve veri paylaşıyor gibi gözüküyor ki, sonunda bizlerde “ne şeffaf, bu işi iyi yürütüyorlar” diye algıladık, fakat işin gerek boyutu yani gerçekler hiçbir zaman beklide açıklanmayacak! Çünkü her katliamda ölü sayısı nasıl ki net olmazsa, bu salgının gerçek boyutu bizim için net olmayacak, eğer tam veriler açıklanmış olsa o güne kadar gözümüzde büyüttüğümüz ‘devlet’ denen kurum tartışır hale gelir, devletin yürütmesi olan iktidarlar sadece işin formalitesinde yer aldıkları daha çıplak gözükür olurdu.

Özel hastaneleri teşvik ettiler, halkın çoğunluğu korumasız kaldı...

İtalya'da hastanelerde yeteri kadar “solunum aletinin” olmaması yüzünden ölümler fazla olmuş... Bize sunulan ilk veri buydu, fakat solunum aleti takılmadan da ölümlerin önüne geçecek yöntemlerin de olduğu ortaya çıktı, sorunun kendisi hastanelere olan başvurunun fazla olması ve yeteri kadar gelen hasta ile ilgilenilmemesi, kısaca hasta ayrımı yapılarak birilerin ölümüne sebep olurken birilerin yaşamasına da sebep olan bir karmaşa söz konusuydu… Bunun nedeni özelleştirmenin tartışılmayan sonuçlarında yatıyordu.

Kaos göstermiştir ki, yeteri kadar örgütsüz ve lojistik alanın boş kalırsa, o kadar çaresiz kalırsın.

Elbette özelleştirme adı altında devlet hastanelerini bakımsız ve teknik anlamda yetersiz, yetişmiş sağlık personelinin olmaması bu salgın hastalık karşısında çaresiz kaldığını dünyaya ilan etmiş oldular...

Dünyaya sadece liberal ekonomi ve onun uygulamaları teşhir edilirken, sorunun kaynağına yani örgütlenme modeli üzerine kimse henüz dokunmuş değil. Avrupa birliği üyesi olan İtalya bu salgında tek başına bırakılmış, Avrupa birliği bütünlüklü hareket etme yerine “başının çaresine bak, aynı sorunu bizde yaşıyoruz” demişlerdir…

İnsanlar değil, kapitalizm ölsün!

Ölümler geometrik olarak artarken, işini kaybedenler açlık ile yüz yüze gelmeye başlamıştır. Toplumun içinde kaygı, belirsizlik, panik havası biyolojik savaşın istenilen sonucu olması nedeni ile kafalarda bir çok soruyu da ortaya çıkarmıştır, çünkü biyolojik silahın nerede ve kimler tarafından uygulandığı kesinlikle tespit edilemez. Savaşın taraflarının en azından saldıran tarafı net gözükmüyor ama kurbanlar ortada, her gün çaresiz olanları toprağa taşıyan törensiz cenazeler şehrin kutuluklarında yer almaya başladı. Yeniz mezarlıklar oluşturuluyor, ileride yakınları onları arayıp bulsun diye…


İsmail Cem Özkan