17 Mayıs 2023 Çarşamba

Kazanacağız!

Kazanacağız!

 

İşçi sınıfının cinsiyet ayrımı yapmadan tek bayramıdır 1 Mayıs… Mücadele düşenlerin kanı ile oluşmuş olan işçinin terini ve kanını barındıran işçi tulumları küresel bayrak olmuştur.

 

İşçi sınıfının tek bayrağı vardır, o da düşenlerin kanı ile oluşmuş olan kızıl bayraktır.

 

Ulusal bayraklar işçi sınıfını değil, ayrılmış, ayrıştırılmış mücadeleyi temsil eder. İşçi sınıfı evrenseldir ve mücadelesi de evrenseldir.

 

Dünyanın tüm meydanları işçi sınıfınındır. O meydanlarda oluşacaktır barikatlar, o meydanlarda düşenler anılacaktır, o meydanlarda yarına dair umutlarımız bir kere daha haykırılacaktır. İşçi sınıfı tüm ülkelerde 1 Mayıs günü meydanları doldurur, renk, dil ayrımı yapmadan, kim nerede alın teri döküyorsa orada işçi sınıfı vardır ve orada 1 Mayıs kutlanır, tüm yasaklamalara, tüm saldırılara rağmen kutlanır.

 

Popüler olanın peşinden koşmak demek çürümedir, çürürken bir şeyler arada yeni filizler oluşur. Çürümenin olduğu yerde oluşan filizler ile sol oradan kendisine yeni orman yaratacaktır... Küçük adımlar yeni filizlerdir, o yüzden kayıplar ne olursa olsun yarını mutlaka kazanacağız...

 

1 Mayıs alanına gidecek yollara önce afiş taşıyanlar gelir, afişler yollara serilir ve gelecek olan sempatizanlar beklenir... Üyeler ve sempatizanlar toplu olarak bu yollara geldikçe yere serilen afişlerin yerleri de değişir... Kortej adı verilen toplantılar her siyasi grup kendisine göre kurmaya başlar, her renk kendi rengini kendi kortejinde toplamak için belirlenmiş alanlarda kendi flamalarını asarlar... Gelenler o belirlenen alanlarda kalır, hiç bir yapıya dahil olmayan, gönüllü olarak meydana gelenler ise renkler arası gider gelir, çünkü dostluklar renklere göre değil, başka ihtiyaçlara cevap verilecek gibi kurulur...

 

Korteje dahil olan sempatizanlar, üyeler yürüyüş başlayana kadar orada kalır, eğer güneş varsa gün yanığı oluşur vücutta ama oradan ayrılmayı aklına bile getirmez! Yoldaşlar ile sohbet edilir, yoldaş dediğiniz de sadece birbirini tanıyan yoldaş! Müzik çalmaya başlayınca, sloganlar atıldıkça sesler birbirine karışır, "zıpla zıplaaa..." derken hep birlikte zıplanır! Yoldaşlar birbiri ile karışır ama kısa sürede o birlik yeniden özgün ayrılışa sahne olur... Renkler bile kendi içinde ton farkını ayırarak kendisini korur...

 

Her gurup siyasi propaganda için fotoğraf çektirir. Önemli olan ve kalan fotoğraftır... Afişlerde kullanılacak fotoğrafların en güzelini elde etmek için pozlar alınır... Lider kadrosu olanlar ile anı fotoğraflar bireysel makineler ile çekilir... Özgürlük için mücadele edenler, örgüt yapısı içinde özgürlükleri elinden alınmış şekilde ama kendi iradesi ile verilmiş bu özgürlükten vazgeçme hali, bilinç dışı şeklinde toplumsal baskının sonucu oluşmuş bir hürriyet kaybı göze çarpmaz... Meydanlarda renkler ne kadar ayrı gibi dursa da, çok yukarıdan çekilen fotoğraflarda gökkuşağı rengi gibi gözükür.

 

Sonuçta yürüyüş başlar, sol eller yukarıya, bayraklar daha daha yukarıyaaaa... Askeri adım atanlar yanında özgürce adım atanlar, serbest yürüyüş yapanların da olduğu bir kortejler geçidi miting alanına kadar gider. Miting alanına ise renkler karışır, kaynaşır ve gerçek özgürlük orada ortaya çıkar... Çünkü artık ne örgüt ne de kortej kalmıştır, orada amaca uygun bir dağılım söz konusu olur ve varsa yeşil alana oturulur ve sahneden gelen çok yüksek sesli konuşmalar ve müzik dinlenir gibi yapılır...

 

Kullanılan afişler ve flamalar meydanda toplanılır ve getirenler getirdiklerini toplayarak bir daha ki yürüyüşe kadar afişler sarılır... Kavga işyerlerinde, mahallelerde, şehirlerin ötekisi olarak kabul edilen mazlumların olduğu yerde devam eder… İşçi sınıfı sınıf bilinci ile donandığı sürece, kurtuluş için örgütlü yapıyı büyütür, her rengi kucaklayarak…

 

İsmail Cem Özkan

 

2 Mayıs 2023 Salı

Notalar sahnede hayat bulmuş, kendi aralarında dertleşmişler…

Notalar sahnede hayat bulmuş, kendi aralarında dertleşmişler…

 

Fıkra anlatılırken genelde söze şöyle başlanırdı: bir Fransız, bir İngiliz ve bir Türk bir barda karşılaşmışlar… Fıkralar aslında toplumun konuşmaya çekindiği bir şeyi, mizahi karşısındakine komik gelecek şekilde aktarmasıdır. Fıkralar çok rağbet görünce zamanın gazeteleri fıkrayı anonim olmaktan çıkarmış, sorumluluk sahibine köşe ayırmış ve orada fıkra yazmaları istemiş…

 

Köşe yazarlığı aslında fıkra yazarlığıdır. Köşe yazarlığı zaman içinde eğilmiş, bükülmüş, amacından çıkmış ve fıkra köşeleri gazeteciler için öyle kolay kolay terk edilecek yerler olmaktan çıkmış, dokunulmaz, yazana itibar kazandıran, gereğinde “nalına da mıhına da vuran”, gereğinde “enseyi karartmayın” diyerek arka arkaya fıkralar boca edilir ve esas amaca uygun bir fıkra arada yazılır. Okuyucu zekidir, bilir nerede ne mesaj alacağını, sansür kurulu da bu zekilikten pay almış, yakaladığının ensesine bir tokat atıverir…

 

Fıkralar ağır koşullar altında yaşayan insanlar için bir anlıkta olsa nefes aldığı alan yaratır. Elbette baskınında sınırı vardır demokrasilerde iktidar koltuğunu kaybedene kadar, kazanan bir “özgürlük” verir gibi olur ama istikrarı bozmaz o da sansüre, baskıya, işkenceye devam eder ve arada sırada “işkenceye karşı sıfır tolerans!” der, sıfır tolerans gösterilir ayak takımının özgürlüğüne… 

 

Ayak takımı dediğime bakmayın, aslında ayaklar görünmezdir. Her zaman üstü kapalıdır ve bir anlamda içeridedir, ancak bir eve girildiğinde yerde halı, kilim varsa çıkarılır ama hemen özgürlüğe ulaşmaz, ayakların sahibi ne zaman uykusu gelir, yatağa gider, o zaman ayaklar üzerindekilerin hepsi kalkar ama ayak bu sefer yorgan altındadır. Ayaklar hiçbir rejimde/ düzende özgür olmaz, üzerinde bir baskı olur.

 

Ayakların özgürlüğünü savundunuz mu, başınıza her iş gelebilir, en azından elinizden pasaportunuz alınır! Hayalleriniz alınır, gün içinde oluşan rüzgarda savrulan bir kuru yaprak gibidir, ne zaman yere düşeceği belli olmaz…

 

Günlerden bir gece yarısı, kapanan aslında devredilen bir barın herkesin çekip gittiği, sessizliğin hakim olduğu, alkol ve insan kokusunun biraz uzaklaşması gereken zamanda sessizlik beklenmedik şekilde bozulur. İçeriye bir kadın girer ve ışıkları açar ve sahne aydınlanır. Azeri dilinde (şivesinde) konuşur, neden orada olduğunu kendi kendine dertlenir gibi anlatır, dertlenme de denmez söylenir… kısa bir süre sonra caz barın sanatçısında son bir kere dokunduğu piyanosu ile vedalaşmak için salona gelir. İki kadın birbirinden habersizdir ve barın içinde karşılaşmaları onları panik hale gelmesini sağlar. Panik hali çatışma demektir, korku çatışmak için ortam yaratır ve önyargıların görünür olmasını sağlar. Azeri şivesi ile İstanbul Türkçesi konuşan iki kadının bilinçaltında oluşanların yüksek ses ile ifadesi çantadan çıkan gaz spreyidir. İki kadın ile karşılaşması, bir anlamda göçmen ve yabancı düşmanlığının insanlar üzerine bıraktığı etkiyi çıplak olarak görürüz. Artık “kral çıplak” denmiştir, çünkü nefret ile yüzleşmek, önyargılar ile hesaplaşmanın da kapısı aralanmıştır… Seyirciyi o barın salonuna davet eder. İki kadının birbirinin önyargısını kırması öyle kolay olmayacaktır, bu arada seyircinin kafasının içinde sorularda oluşturmaktadır. Günlük hayatta kullandığımız cümleler salonda bulunan seyircinin üzerine atılmaktadır.

 

Bir Azeri, bir Türk bir barda karşılaşmış ama henüz üçüncüsüne zaman vardır!

 

Çok sade düzenlenmiş bir dekor, her oyuncunun kullanacağı kadar sandalye ve bir masa vardır, özellikle salonun sadeliği, sahnenin düzenlenmesi seyircinin her açıdan oyunu görmesini sağlarken, oyuncularında hareket alanını genişletmiş… Bar, barın üzerinde kedi LED ışıklar ve bardaklar, buzdolabının zincirlenmesi, bu zincir aslında hırsıza karşı değildir, çalışana karşı takılmıştır…

 

“Le chat noir” Fransız cafe/bar düzenlemesi ile bir tescili markadır İstanbul şubesidir… Küresel markalar kendi kuralları ve düzenlemeleri ile şubelerini açar ve dayatır, onların istediğini yerine getirmezseniz marka hemen alınır…

 

Oyunun dekorunu, konusunu oluşturan tüm öğeler küreselleşmenin ülkemizdeki yansımasıdır. Dünyanın hangi ülkesine giderseniz gidin, bir birine benzeyen bir çok mağaza, bar, cafe bulacaksınız, tek fark o mekanlarda oturanlar ve işletenlerin ten rengi ve kullandıkları dilleri farklıdır… Her mekanın pırıltıları altında ama her ülkenin kendisine özgü sorunları da o ışıltıların, müzikleri arasında saklanmış halde bulunur. Acının üstü ne ile örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, acı bir yerden kendisini bazen bir nota, bazen bir gözyaşı, bazen bir cinayet ile kendisini gösterir…

 

Acının rengi her insan için aynıdır, sesi farklıdır.

 

Küresel markanın İstanbul şubesinde gece yarısıdır ve o gece yarısı olması gereken sessizliğin yerini acı ve nefret söylemlerinin ortaya çıkardığı önyargılar ile yüzleşme ve o yüzleşme sonucunda bir birinin acısını hafifletmek isteyen sabırlı bir hoşgörü alacaktır… Uzlaşı ancak farklı insanların çatışmasının sonucunda ortaya çıkan bir durumdur, uzlaşıyı sağlayan ise toplum algısı ile oluşan, zayıf gösterilen iki kadının o zayıf anı ve kadınlık hissinin hakim olması ile oluşur. Sıcak bir sarılma, kendi acısını ötekinde görme, iki yabancıyı birden yıllarca tanıdığı kadar içten görmeyi ortaya çıkarır…

 

Notalar evrenseldir, ezilmişlerin oluşturmuş olduğu müzikler hangi dilde söylenirse söylensin duygulara hitap eder ve dili anlamasanız da notalar gelir sizi kucaklar ve söylemek istediğini söyler…

 

Müzik sessizlerin dilidir…

 

Fıkra bu ya hep üç rakamına tamamlanır, hep bir üçüncü fıkraya dahil olur, gecenin sabaha doğru evirildiği zaman kapı aniden açılır ve isyanın, öfkenin, oluşmuş olan hayal kırıklığının sese yansıması ve kavganın bitiş anının o son darbesinin sesi kapıda belirir. Öfkeli, aldatılmışlığın getirmiş olduğu hayal kırıklığı ve sanki hep tekrar eden bir şeyin tekrar yaşamanın getirmiş olduğu katmerleşmiş acının sesidir kapıda… Alnından kan sızarak giren, öfkesini henüz kontrol edemeyen kadının sessizlik olması gereken bara atılmasına şahitlik ederiz. Ne bir gerekçe, ne de herhangi bir açıklama yapılmadan bir eşyanın emanetçiye bırakılması gibi bırakılıp gidilmiş ve üstelik bir de ödev/sorumluluk verilmiştir.

 

Müzisyen telaş içinde salonu terk ederken kapıda karşılaşırlar, her yeni karşılaşma oyunda önyargıların ortaya çıkıp dillendirilmesidir. Yeniden, yeniden yaşanır aynı şeyler ama bu sefer özneler değişmiştir. Gelen ne göçmendir ne de gerçek anlamda buralıdır. O da yabancıdır. Yabancılık, bir ortamda bulunanlar için kısa sürede ortadan kalkması gerekendir, çünkü üç farklı kültürden gelen kadının bir barın salonunda buluşması ve arkadaş demeyelim de “el” olmaktan çıktığı süreçtir… Üç kadını bir birine bağlayan notalardır… Notalar onları öyle bir ortak noktada buluşturur ki, üç farklı insanın, kültürün, algılayışı farklı olanın, tarihi geçmiş ve birikimleri bir biri ile ilgisi olmayan üç farklı dünyanın aynı salonda kendileri, toplum ve kadınlıktan gelen negatif ayrımcılık ile yüzleşmesine şahitlik ederiz…

 

Ezilmişlerin notaları aynı acıyı taşır ve evrenseldir...

 

Azeri temizlikçi kadının elbette bir adı vardır, Elnara: ateş, çalışkan, inatçı anlamlarına geliyormuş. Azerbaycan’dan çalışmak için geldiği ülkede elinden pasaportu alınarak beyaz köle yapılan ama beyaz yalanlar ile aldatılan bir kadındır… Hayalleri yok olmuş ve geçmişin acısını, Azerbaycan’da muhalif bir ailenin ferdi olması, başlarına gelen felaketlerin nedenlerine vakıf birisidir. Azeri hükümeti / devleti kendi muhalifini yok etmek için Ermenistan ile yaptığı savaşı kullanmış, cephe önüne muhalifleri sürerek bir taş ile iki amacına ulaşmayı seçmiştir… Elnara canlandıran Başak Meşe, gerek şivesi, gerek mimikleri ile bu acıyı sessizce üzerine oyun boyunca taşımıştır. Babasını ve eşini kaybeden Elnara, çaresizdir ama dirençlidir. Bir çikolata parçasında umudunu koruduğunu hem seyirciye hem de diğer hemcinslerine sessizce ve dillendirmeden göstermektedir…

 

Meltem ise acısı yakın tarihimiz içinde “Ergenekon Davası” adı verilen davaya gönderme yapan bir sorun yumağının içinde çaresizliğe düşürülmüş ama eğitimli, olaylara hakim, bilgisini paylaşmasını seven, ailesini kaybettikten sonra Kuzguncuk’ta aile büyüklerinin yanında kalan, sevdiği işi yapan ve emeği ile geçinen bir kadın portesi olarak yerini almaktadır. Zeynep Er bu role hayat verirken, gerek müzik ve caz müziğinin kökenlerine dair açıklayıcı bilgi verirken, müziğin piyano tuşlarından çıkıp salonu kucakladığında, o notalar sessizliğinin isyanı olmuştur. Tıpkı Elnara gibi yaşadığı ülkede muhalif olanın başına neler gelebileceğinin vücut bulmuş halidir… Her notanın, her acının dili, olmuş mimikleri, gözyaşları ile ve de sarhoş hali ile oyunun için oyunu yaşayan halindedir…

 

Fıkranın üçüncüsü olarak sahneye gelen, kısa sürede konunun ülkemiz açısından görünmeyen, gösterilmeyen tarafını temsil etmekledir. O, meyhane görünümlü yerin altında kumarhaneyi kamufle eden bir yerde sahne alan ses sanatçıdır ama öyle popüler filan değil, onu sahneye çıkarak onun hayatına girmiş bir kumarbaz, her türlü üçkağıdı doğal gibi gören biridir. Küçük yaşta annesini kaybetmiş, abisi cezaevine girmiş, babası bir kaşık düşmanı olarak gördüğü kızını yaşlı bir adama peşkeş çekmesi üzerine evden kaçmış, Roman bir genç ile roman kültürüne karışmış, orada sahne almayı, şarkı söylemeyi, dans etmeyi öğrenmiş biridir. Ne yazı ki o görünmeyenlerin acıları daha fazladır, daha fazla sömürü, baskı ve dayak vardır hayatında… Görünmeyenlerin acısı arabesk içinde popüler kültüre dahil olmuş, şansı olanlar ünlenmiş, şansı yaver gitmeyenler ise kurumuş yaprak tanesi gibi savrulması ve bir köşe başında, kuytu bir yerde nefessiz kalmasının öyküsünü üzerinde taşımaktadır… Saadet rolünü Gökçe Burcu Zümrüt hayat vermektedir. O gerek söylediği şarkılar, gerek kendisine karşı kurulan cümlelere karşı gösterdiği tepkiler ile o görünmeyen bireyi görünür kılmış… O kadar görünür kılıyor ki, her el hareketi, yüzündeki mimikler olması gereken Saadet karşımızdadır. Gergindir her anı, mutlu olurken bile gerginliği yüzündeki titreşimdir. Sesinin tınısında bile o gerginliği hissediyoruz. Korunma güdüsü, zayıf düştüğü anlar, nefes aldığı bu karşılaşmada geçmişi ile yüzleşmesi Gökçe Burcu Zümrüt’ün başarısını seyircinin alkışında bulabiliyoruz… Seçtiği her şarkı geçmişin öyküsünü anlatır.

 

Her öykünün, her fıkranın bir sonu vardır, o son ayrılıktır, çünkü gün aydınlanınca bar yeni sahiplerini karşılayacak ve yeni öyküler yazılmaya devam edecektir. Kadınların sorunları ülkemizde siyasi bir tercih ile görünmez kılınmaya çalışılmaktadır… Bu oyunda görünmezleri görünür kılmıştır. Yanından çekip gittiğimiz, hiç farkına varmadığımız kadınlar ve sorunları ile bu oyun sayesinde yüzleme imkanına sahip oluyoruz. Acının gülünç hali olur mu, mizahı olur mu diye kendinize sorun, yanıtını oyuna gelerek alacaksınız… 

 

Oyuncudan bahsettik, dekordan, ses, ışık gibi oyunun içinde olan ama notalar altında kalarak ıslanan sahne üzerinde yer alanlardan çok bahsetmedik, çünkü canlı müzik ama seçilen her parça öykünün içinde öyküyü anlatır kılmıştır. Caz müziği tesadüfi değildir, kadınların hayatının notalarıdır.  Işık için öyle geçişlerin olduğu değişik sahneler yoktu, piyano, masa ve genel ışık, dekor bar için gerekli olan her şeyi sahneye taşımıştı… Fakat, esas konuşulması gereken yazar ve yazarın sağ kolu dramaturg.

 

Pera Tiyatro oturmuş istikrarlı bir yazar, yönetmen ve dramaturg kadrosu var ve o kadro sahneye birbirinden bağımsız oyunları ve teknikleri koymaktadır… Her sahneye konulan eser uzun süre masa başında çalışıldığı, ilmek ilmek işlendikten sonra oyuncuların seçimi, oyunculara o oyunun karakteri, nerelerde nasıl hayat vereceği, kelimelerin cümleler dönüşürken o aradaki duygu geçişin nasıl yapılacağı masa başından sahneye taşındığını hissediyoruz.

 

Nesrin Kazankaya ve Şafak Eruyar ikilisinin başarılı çalışmasını bu tiyatro eserini sahnede izlerken bir kere daha olmayan şapkamı çıkararak selamladım. Oyun sonunda elbette ayağa kalkarak verilmiş tüm emeğe karanfil verir gibi alkışımın sesini gönderdim… Sezon biterken gidip izledim oyunu ama yeni sezonda da sahnede olacak. Hoş vakit geçirirken yakın tarihimizin iz düşümünü ve o döneme ait kafanızda sorular oluşmasına sebep olacak ve cevabı size bırakılacak bir kara mizahın müzikal halini izlemenizi arzularım, elbette burada tarihin bir kronolojisi değil ama kadın kimliği üzerinden yansımasını hissedeceksiniz…

 

Oyunda görünmezleri görünür kılmış, her an karşılaştığımız sorunu sahnede notalar eşliğinde farkına varmamızı sağlamış. Eğer “farkındalık” kelimesi doğru yerde kullanılmak isteniyorsa, bu oyunu izlemeniz yeterlidir. Oyun kadın sorununa onların gözünden farkındalık yaratmış. Oyunun alkışı bol beklenmedik anların yaratmış olduğu gülümseme anları sizleri bekliyor, salonda notalar konuştu, oyuncular onlara hayat verdi ve bizler alkışlarımız ile onlara ve de zaman zaman sahnede söylenen şarkılara katıldık… Emeği geçenlere kelimelerim ile alkışlarımı gönderiyorum…

 

İsmail Cem Özkan

 

 

 

Barda Son Gece

 

Yazan-Yöneten: Nesrin Kazankaya 

Dramaturgi: Şafak Eruyar 

Dekor: Sabahattin Özbakır 

Kostüm: Nesrin Kazankaya 

Işık: Muhammet Saki

Oynayanlar: 

Elnara: Başak Meşe

Meltem: Zeynep Er

Saadet: Gökçe Burcu Zümrüt

27 Nisan 2023 Perşembe

Laiklik diyerek dini siyasetin içinde saklamak…

Laiklik diyerek dini siyasetin içinde saklamak…

 

Laiklikten söz edip gidip Cami’de miting, Cemevi’nde siyasi toplantı yapılmaz...

 

Bırakın insanlar inançlarını siyaset dışı, inançlarına uygun ama insan haklarına saygılı yaşasın diyeceğim de din tarihi siyasetin içinde doğmuş ve orada kendisini tanımlamıştır. Din var olan otoriteye karşı başkaldırının bir sembolü olarak doğmuş, katliama uğramış ama sonunda başarıya ulaşmış inanç bütünlüğü olarak tarihteki yerini almış ama zaman içinde iktidarı elde tutan din; gericileşmiş, tahtından indirdiği iktidarın yerini almış ve baskı aracına dönüşmüştür. Din iktidarın elinde silaha dönüşünce, Avrupa kıtası karanlık bir ortaçağı yaşamış, o çağı yok eden düşünce ise bir çözüm bulmuş, laiklik. Yani iktidardan dini uzaklaştırıp, olması gereken yere konumlandırması…

 

Bugün Avrupa’da laiklikten söz edilirken ülkemiz gibi geri kalmış, bıraktırılmış ülkelerde hala iktidarın elinde bir silah olarak kullanılmaya devam ediyor. Bizim gibi ülkelerde tarih boyunca siyaset dinden, din de siyasetten ayrılmamıştır... Siyasetten muhafazakarlık dini silah olarak kullanılmak olarak anlaşılır hale dönüşmüştür, sağ din ile kendisini tanımlayarak geçmişteki gibi yaşamayı siyasetin içine taşıdığı an, din cihatçı tarafı öne çıkarılmıştır, hoşgörü artık sözde kalmıştır.

 

Hoşgörü, birbirine saygılı, bir arada yaşamayı savunan bir dünya görüşü, elbette dini siyasetin dışına çıkarıp, onu olması gereken yerde konumlandırmayı savunur, çünkü din, bayrak gibi yani milliyetçilik gibi öldürücü tarafı olan bir silaha anında dönüşebilir…

 

Peki, din siyasetten ayrılınca ne oluyor?

 

Laik ülke olunuyor…

 

Yaşadığımız zamanda başka ülkelerde din siyasetten ayrılınca kiliseler kendi paralarını kendileri kazanacak ticari hayata girdiler, vakıflar kurdular, radyoları, tv kanalları oldu, orada sadece dini yayın yapar oldular ve ülkenin siyaseti hakkında hiçbir bilgi, görüş paylaşmadılar... Örneğin Almanya’da kilisede CDU gidip siyasi toplantı yapmadı ama parti ismindeki Hristiyan kelimesi mezhebi belirtmese de bilinçaltında Katolik olduğunu hepimiz biliyoruz... SPD ise adında dini hiç bir şey geçmemiş olsa da seçmeni Protestan mezhebinden olduğu bilinir. Kısaca din direkt siyasetin içinde değildir ama binlerce yıldır oluşturmuş olduğu kültürü ile siyasetin içinde düşük yoğunluklu mezhepçilik yapmaya devam eder...

 

Bizde ise batının taklidi olacak ya 2. Dünya savaşı sırasında faşist olan parti olan, daha sonra ülkede ve dünyada gelişmelere uygun şekilde yeniden siyaset belirlenince CHP ortanın soluna kayıp orada kendisini tanımlayınca parti içinde Aleviler yer almış ama siyasetin tepesinde Kılçdaroğlu'na kadar görünür olamamıştır...

 

Bizde sağ partilerin propagandası ile CHP hep Alevi partisi gibi sunulmuştur, fakat Alevilerin partileri 12 Eylül öncesi ve sonrası olmuş ve sonrası Diyanet İşleri tartışması yüzünden kapatılmıştır... Siyasi partiler yasasında Diyanet İşleri Başkanlığı tartışma konusu dahi yapılmaz, yapılırsa eğer, yapan partinin kapatılma sebebidir.

 

Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Alevileri temsil etmediği gibi Alevileri asimilasyon etmek için oluşturulmuş olan bir kurum olduğunu hep beyan eder... Bu beyana göre CHP’nin kurduğu kurum Alevilere düşman ve onu yok etmek için örgütlenmiştir...

 

Diyanet İşleri Başkanlığının Alevi açılımı olmamıştır ama Kültür Bakanlığı Alevilere bir masa vermiştir, o da çok yenidir... Yani var olan iktidar Alevileri dini bir cemaat görme yerine Alevileri kültürel bir "şey" görme eğilimindedir...

 

Ülkemizde hiç laiklik olmadığı halde sanki varmış gibi laiklikten vazgeçmeyeceğini, koruyacağını söyleyenleri bugüne kadar hep şaşkınlıkla izledim... Yani diyorlar ki “biz Alevileri düşman olarak görüyoruz ve onları asimilasyon yapmak için var olan laikliği savunuyoruz.”... Var olan “laiklik” işte bu! Aleviler inanç içinde yok sayıldığı için yok edilmesi en doğal olanıdır diye bakılıyor. Peki, bunu sol adına laiklik sözleri altında savunmayı da bir türlü anlamadım...

 

Türkiye’de sol, devrimci yapılar da laiklik mücadelesini sanırım yanlış anlamış ya da Kemalistler gibi Alevileri hepten yok etmek ve asimilasyon yapmak istiyor... Dini siyasetten ayırmayı, laik bir ülke savunanların Cemevleri ziyareti sanırım düşünceleri ve söylemleri ile çelişiyor... Cemevleri siyasetin değil, inanç merkezidir. Bırakın binlerce yıldır korudukları inançlarını yaşasın insanlar, onları zor ile siyasetin ihtiyacına göre değiştirmeyin!

 

Bugün seçim çalışması yapan siyasi partiler Cemevine gidiyorsa eğer aynı şekilde camiye de gidip cami içinde cami cemaati ile toplantı yapmaları daha doğrudur... Siyasi partiler dini inançlara ve cemaatlerine eşit mesafe olmalıdır, Alevilere ne kadar uzaksanız aynı şekilde cami cemaatine da uzak olmalısınız, her ikisi de eşit düzeyde inançtır…  

 

Bu ülkede de laiklik bir gün olması gibi kurulacaktır, fakat bu siyasi anlayış ve yaklaşım ile laiklik ne yazık ki ne kurulabilir ne de laiklik gerçek anlamda tanımlanabilir…

 

İsmail Cem Özkan

17 Nisan 2023 Pazartesi

Diktatörler kendilerini özgürleştirirken, halkları köleleştirir...

Diktatörler kendilerini özgürleştirirken, halkları köleleştirir...

 

Doğa bile uyanırken heyecan ile uyanır, coşku, neşe kuşların sesine vurur, çiçekler hafiften başlarını kaldırır üzerine çiği bertaraf etmek için...

 

Gelelim siyasi tarafına, seçime bir aydan kısa süre kaldı hala aday tanıtımı yapılıyor ve heyecan yok, olmayan heyecanı seçmene giden zaten baştan kaybetmiştir... Heyecan duymayan, heyecan uyandıramazsa, üzerine düşmüş karanlığı nasıl atacak?

 

Heyecan yoksa, seçmeni ile sıcak iletişim kuramamışsa, kaybeder her zaman muhalefet... İktidar için zaten önemli değildir heyecan, yıllardır aynı istikrarlı bir ilişki kurmuştur, o istikrarın devamı için heyecan duymaya gerek yok...

 

Seçimi ilk turda kimse kazanamayacak ama ikinci tur elbette Erdoğan, daha güçlü, o kazanır eğer muhalefet bu şekilde hareket etmeye devam ederse... Bu konuda iddaa siteleri iddia açsa çok para kazanırlar...

 

Ben heyecana bakıyorum, muhalefet Erdoğan kazansın diye toplumda değişim isteğini yok ediyor...

 

Aday tanıtım toplantılar ile oylanıyor, adayın bu seçimde hiç bir değeri yok, seçilecek mecliste vekil olanların tek görevi vardır parmak kaldırmak, indirmektir... Liderin dışında akıl ve fikir verecek vekile ihtiyaç yok, onun isteğini meşru yapmak için vekil mecliste koltuğunu ısıtacak, eğer vekil oturmazsa o koltuğu ısıtacak elektrikli bir düzenek olacak... Kısaca vekil bu meclisin sadece süsüdür... Bibloları koltuğa oturtun aynı işlevi görecek, meclis başkanı bibloları sayacak, kabul edilmiş ya da ret edilmiş diye kayda alacaktır... O yüzden neden liderler bibloları tanıtmak için uğraşıyor ki?

 

Siyasette heyecan yaratamayan muhalefet kaybeder, bu, bu kadar açıktır...

 

Adolf Hitler iktidara geliş sürecine bakalım, tek başına iktidarı aldığında darbe yapmamıştır, çünkü o darbeyi meclisi yakarak yıllar önce yapmış, gerek gördüğü muhalif liderleri ortadan ya kaldırmış ya da pasifize etmiştir… Klasik söz haline gelmiştir onun stratejisi “Diktatörler kendilerini özgürleştirirken, halkları köleleştirir...” özgür bir lider denetim dışına çıktığında halkların kaderini belirlemiş olur, bol kan, bol acı, soykırım gibi en uca kadar savrulma… Halklar bu savrulma ile birlikte evinde otururken eline kan bulaşır ve soykırıma ortak olur, çünkü soykırım o evde oturanın rahatı, istikrarlı yaşama devam etsin diyedir…

 

Tarih masum birinin nasıl katile dönüştüğünü anlatır, hem de binlerce örnek ile birlikte…

 

Bir ülke neden silaha yatırım yapar?

 

İstikrar için!

 

Peki, o istikrardan ne anlıyoruz?

 

Sıradan bir vatandaşın konforu? O konforu lider sağlamak için başka ülkelerin zenginliğini ya yağmalayacak ya da kendisi zenginlik yaratacak! Peki, bizim gibi geri kalmış ülkelerde zenginlik yaratacak kaynak var mı?

 

Ülkenin yetişmiş beyinleri yurtdışına kaçarken zenginlik yaratılır mı?

 

Elde tek seçenek var; ya yağma ya da yağma!

 

Zenginlik için yağma kültürü bizi nereye sürüklediğini Osmanlı tarihinden bilmiyor muyuz? Üretemeyen devlet borç alır, bir yere kadar borçlanır ve borçlanan devlete alacaklılar “Düyûn-u Umûmiye” diye bir kurum kurar ve parasını alır, sonra o ülkeyi çıkarına uygun yeniden biçimlendirir…

 

Muhalefet seçmenini heyecanlandırmazsa ne yazık ki tarih tekerrür eder diyeceğiz gibi bir his var içimde… Çünkü toplumlara bu hissi oluşturan tarih, o toplumları ve o toplumun muhalefetinin ne kadar aptal olduğunu da haykırır…

 

Bugüne kadar Erdoğan iktidarda kalmışsa muhalefetin Erdoğan iktidar istikrarını korusun diye onun karşısında olmayacak adaylar ve stratejiler ile yer almış olmasındandır…

 

Muhalefetin tercihi Erdoğan’ı kontrol dışı güç ile donatılmasına sebep olmuştur… Bugün yaşadığımız krizlerin temelinde kontrolsüz gücün iktidarın elinde toplanmasıdır…

 

Gelin hep birlikte bu düşüncemi sağlamasını bir ay sonra yapalım, Erdoğan koltuğunda oturacak, Kılıçdaroğlu CHP başkanlığı koltuğunda oturacak... Tüm liderler koltuğunda oturup istikrar devam edecek... Yani seçim heyecan yaratamadan bitmiş olacak...

 

 

İsmail Cem Özkan

 

13 Mart 2023 Pazartesi

Acının hep bir öyküsü vardır...

Acının hep bir öyküsü vardır...

 

Her olay bir şeyleri tetikler, bir arkadaşımızın aramızdan ayrılması bende Almanya günlerine kabaca değinme ihtiyacı çıkardı, içimde kalacağına yazayım dedim!

 

Bir işçi şehrini adını anarken aslında Köln, Dortmund, Berlin, Hamburg’unda pek farklı olmadığını biliyorum… Yabancılar, yabancılar ile iç içe yaşadığı zaman daha rahattır ve kendilerini daha rahat ifade eder. Alman devlet politikası da zaten yabancıları yabancıların arasında yaşamasını uygun görmüştür. Resmi bir bildirim yoktur ama uygulama bunu sürekli sessizce vurgular ve altını çizer.

 

Duisburg bir işçi şehridir, Hollanda sınırına doğru, madenlerin son şehri gibidir. Ruhr bölgesinin sanayi devrimin her türlü pisliğini, acısını, katliamını, alın teri mücadelesini yaşandığı Ruhr havasının batı kapısıdır. İşçi sınıfının olduğu yerde devrimcilerin olması doğaldır. Bizim devrimcilerimiz Duisburg şehrinin Marxloh bölgesi dediğime bakmayın açıkça getto olarak tanımlayacağım yerde yaşar... Orada Türkiye sol hareketinden her rengini bulabilirsiniz, hatta matbaasından, derneğine, kültür evinden yerel lezzetin olduğu esnaf lokantasına kadar...

 

Sol ile ilgisi olanın, gönlü bir yerde atanların bir yerde bir araya gelmesi tesadüfi değildir. Bir dernek, bir arkadaş çeker, alır onu başka şehirlere taşır... Benim ile aynı dünya görüşüne sahip, aynı geçmişin farklı mekanlarında yaşamışların gurbet elinde buluşma noktalarından biri Marxloh’daki dernek olmuştur... Oranın tarihini orada yaşayanlar yazacaktır belki bir gün ama ben en azından giriş yapayım!

 

12 Eylül olmuş, 12 Eylül ile birlikte Avrupa çapında solda güçlenmiş, gelenler ile hareketlilik ütopyaların konuşulduğu, hayata geçirmek için neler yapılacağı tartışıldığı, ülkede olanlara karşı protestolar düzenlenerek Avrupa kamuoyunun harekete geçirilmeye çalışıldığı birçok etkinlik olmuş. Elbette darbeci generallerde boş durmamıştır bu sırada, taviz üzerine taviz vererek Almanya'da yaşayan işçilerin haklarından eleştiri almam karşılığından vaz geçilmiştir. Yeter ki Avrupa darbecileri eleştirmesin! NATO destekli darbenin NATO üyeleri içinde eleştirilmesi hoş karşılanmazdı ama bunu da fırsata çeviren hükümetlerde olmuş, Türklere verilmiş olan haklar bir bir emekçilerin elinden alınmış ve Avrupa’ya göç bir anamda sınırlandırılmıştır.  1961 yılında başlayan göç ve haklar 1980 darbesi ele geçen fırsat sınırlandırılmakla kalmamış birçok hakta elden avuçtan alınmıştır. Haklar elden alınırken öte yandan iltica teşvik edilmiş ve ilticacı gelenler birçok hakka kavuşmuştur.  İlticacı ile işçi olarak gelen arasında bir haklar konusunda ayrışma yaşanmıştır. İltica yolu açılınca Türkiye’de kendisini tehlikede gören veya gördüğüne inananlar bu yolu kullanarak Avrupa'da Türk nüfusu artışına gitmiştir… Avrupa için Türkiye’den gelen herkes Türk’tür! Ayrımı zaman içinde öğrenecektir ama onlar için genelleme yapması ve ona göre politika üretmesini değiştirmemiştir. Ayrım Türkiye’nin iç sorundur!

 

Siyasi mücadele zaman içinde ekonomik mücadeleye dönüşmeye başlamıştır. Ekonomik mücadele öyle hemen olmamıştır, liberal dalganın Avrupa'da gettolarda yaşayanları vurması ve benimsetmesi çok uzun sürmemiştir… 80’li yılların ilk yıllarında olduğu gibi kitlesel eylemler zaman içinde azalmaya başlamış, ülkeye gidip gelenlerin yenilgiyi içselleştiresi ile burada yaşam kurma fikri ağır basmıştır. Zengin olmak, rahat yaşamak, evlilik yuva kurmak fikri ile iltica yolu artık suistimal edilecek boyuta gelmiştir. Mücadele ile ilgisi olmayanların iltica başvuruları hazırlanan dernekler, bürolar kurulmaya başlamış ve iltica işi bir sermaye işine döndürülmüştür. İlticası ret edilenler için para karşılığında evlilik ya da zor ile evlilik kavramları işin içine girmiştir…

 

Siyasetin bıraktığı boşluk doluyordu…

 

Devrimci mücadele edenler tercihleri değişiyor, hayata bakışlarında farklılıklar oluşurken geçmiş ile hesaplaşma ve ayrışmalar ya da birleşmeler olurken, oluşturulan cephe gibi kavramlarda sol içi işlenen siyasi cinayetler ile parçalanıyordu… Generallerin istediği bir muhalefetsiz ya da kontrol edilebilecek kadar muhalefetin oluşma süreci yaşanmaya başlamıştır… Avrupa'da Türk nüfusunun artması Türk lobi faaliyeti yapacak kadar etkili bir siyasi ağırlığın oluşması anlamına geliyordu… Lobi gibi siyasi oluşumları en iyi yapacak kapasitede olanlar ise “vatansever/ yurtsever Türk” solcularından oluşması tesadüfi değildir. Onlar mücadele ettikleri ülkenin çıkarını savunan lobi dernekleri, kurumları kurmaya başladılar. Türk toplumu adı verilen bu oluşumlar zaman içinde eskiden solcu şimdilerde ise Türk konsolosluğu ile ortak projeler üreten ve Türkiye'nin çıkarını savunan oluşumlara doğru eğildi. Bu eğilim Almanya'da bulunan tüm siyasi partiler içinde örgütlenmesi anlamına geliyordu. Bugün Türkiye'nin istediği boyutta bir lobi kuruluşları oluşmasa da en azından küçük çaplı da olsa lobi işi yapan kurumlar oluşmuştur. Türkiye'ye karşı mücadele edenler Türk işverenleri için çıkarını koruyan para sahibi profesyonel elemana dönüşmüştür. Solcuların önemli bölümü proje üreten ve projeler ile hayatlarına yön verenler konuma gelmiştir.

 

Değişim kaçınılmazdır, sürekli tekrarlanan bir söz vardır, “sen gelecek planları yaparken, hayat da kendi planlarını yapıyor”.

 

Ülkede yenilen devrimci hareketler, merkezi yapılarını dağıtırken, yeniden örgütlenmek için zamana bırakılan ama yüzleşilemeyen an ve geçmişin tortuları ve oluşturduğu dalgada Avrupa’da yaşan mültecileri de kucaklayacak ve inadına bir şey yapmak isteyenlerin de şevkini kıracaktır. Göçmenlik tartışması ve Avrupa’da devrimcilik tartışması diyerek ayrılanlar, bir biri ile yan yana gelmekten hoşlanmayanlar, birbirinin hakkında dedikodu mekanizmasını işletenler bir anlamda liberal dalganın gücü karşısında direnç noktalarının bir bir yıkıldığına şahitlik etmiş ve bireyselleşme daha ağır basar olmuştur. Derneklere sadece Türkiye'den gelen birinin mülteci dosyasını hazırlamak için uğranılan noktalar olmuş gibidir. Profesyonel iltica yazıcılar, avukatlar, tercümanlar yeni bir pazarın oluşumuna olanak vermiştir. Kitlesel eylemlerin yerini, küçük çaplı “vardık, varız, var olmaya devam edeceğiz!” bayrakların sallandığı eylemlere bırakmıştır. İltica için gelenler o bayraklar ve dövizlerin önünde fotoğraflar çekilip, iltica dilekçesine konur hale gelmiştir…

 

Durgun suda çürüme kaçınılmazdır ve hareketin olmadığı yerde çürüme tüm vücudu kaplamıştır…

 

Dağılmanın, çürümenin olduğu zamanlarda Almanya'ya öğrenci olarak geldim… 12 Eylül sonrası oluşan ve ilk sol dalga içinde yer aldığım ve her türlü baskıyı yaşadığım süreç sonrası bende yurtdışına mülteci olarak değil, öğrenci olarak çıkmış, okulu bitirir bitirmez ülkeme dönüp, “nerde kalmıştık” diyeceğim bir anlayış ile geldim… Elbette kafada oluşan ile karşılaşılan arasında büyük bir uçurum vardı.

 

“Manzara-i umumiye şöyleydi;” diye yazmayacağım elbette!  Beklediğimi değil, karşılaştığım zorlukları yaşadım. Yoldaşlığın yerini akrabalık, hemşericilik almış, iş bulamaz, ev sorunu yaşandığı zamanda ev bulamaz, sığınacak yerim olmadığı süreçleri yaşadım. Bir umut ile aynı dünya görüşümde olan arkadaşları aradım, ayağım yere basana kadar dayanışmaya ihtiyacım, yol gösterenim olmasını isterdim ama bunlardan uzak, mücadele içinde yaşadım, çok zaman kaybetmiştim, çünkü ekonomisi düzgün olmayanın öğrenimi ve içselleştirmesi de o kadar zor oluyor…

 

Bu zor günlerimde Marxloh’da yaşayan arkadaşım Zülfü ile tanıştım, birlikte kötünün iyi zamanı yaşarken bir arada olduk. Bir arada olmak, birlikte olmanın önemini biliyorduk ama Avrupa’da yaşanmış ayrışma ve ayrışmanın getirmiş olduğu tartışma ortamı içine almıyor dışlıyordu… Hangi tarafta yer alacağımı bilemiyordum, yaşadığım şehir ile Duisburg çok uzaktı. Yakınımda olan “bizden” biri var mı diye soruyordum ama yakınımda olanların daha fazla feodal ilişkinin içinde bulduğumdan onlara bir türlü dahil olamıyordum…

 

Parası olmayan devrimcinin, devrimciler arasında olmasının anlamı yoktur. Derneklerin parası olana ihtiyacı vardır, parası olmayan onlara ağır geldiği süreç, para getirecekse yatırım yapılır, mülteciliği aldığı an ilk birkaç sene bağış ve sonra yabancılaşma!  Kısaca kendi ayakta mücadelemi uzakta olan ailem ile birlikte yapacaktım. Onların olağanüstü desteği sayesinde ayakta duracak kadar bir alan açmış ve yürümeye başlamıştım… Ülkede yaşanan bir “tartışma süreci” ile ayrılanların da bir arada olduğu, tüm kavgaların bir taraf edildiği tek bir toplantı çağrısı oldu, muhteşem bir hava yaratılmıştı ama toplantı ilk dakikalarından itibaren bu havanın çok çabuk dağıldığına şahitlik etmiştim. Kazanılanı korumak ve yeni roller elde etme mücadelesi…

 

Ortak bir geçmiş, ortak bir geleceği oluşturmuyordu…

 

Kartlar yeniden karılıyor, yeni roller dağılıyordu. Yeni roller ülkede ayrışmaya uygun şekilde oluyordu… Parası olan daha çok ziyaret edilen, geçmiş birikimi ve bilgisi olanın ise görmezden geldiği bir süreç başlamıştı. Türk devleti gurbetçilere nasıl yaklaşıyorsa devrimci hareketlerde gurbetçilere aynı pencereden bakıyordu…

 

Ülkede hareketin paraya ihtiyacı vardı, her yapılan toplantı bir anlamda para toplanması anlamına geliyordu, dayanışma! Dayanışma öyle bir tarif edilmiştir ki, “bakın bizim yarattığımız hareketten burada iltica gibi kavramlar ile sermaye çevresi yarattınız, ödeyin diyetinizi” der gibidir. Ülkeden her gelen parasını alıp giderken, “ayar” vermeyi de unutmuyordu! Kısaca alanda memnun, verende memnun bir dönem yaşanıyor…

 

Yıllar sonra Almanya’da sergi açmaya gittiğimde birçok arkadaşımı gördüm, onların evinde kaldım. Onlar ile geçmişi, bugünkü duruşları ile onur duyuyorum, zor anımda yanımda olan, bana iş bularak destek veren Wuppertal’den Nedim dostum, Essen’den “Köylü” ve Rasim, Köln’den arkadaşlarım, Bochum’da Yavuz, Mustafa, Ercan ve Dortmund’ta Zeki Koşan, Hidayet dostlarım ve üniversiteden arkadaşlarım ile uzun yıllar orada yaşayarak orayı öğrendim… Birçok arkadaşım şimdi aramızda değil, bazıları aramızdadır…

 

Selam olsun birlikte olduğum adını yazmadığım tüm dostlarıma, selam olsun aramızda olmayan güzel dostlarım.

 

İsmail Cem Özkan

12 Mart 2023 Pazar

Roma'da Bir Cinayet

Roma'da Bir Cinayet

 

Eskiden Gırgır diye bir mizah dergimiz vardı. Oğuz Aral yönetiminde çıkan dergi mizah tarihimize önemli iz bıraktı ve bugün o izlerin izdüşümlerini görmeye devam ediyoruz. Kapak ve kapak iç sayfa dışında fazla siyasi olmayan balon ve eğlenceli mizah yarattı. Orta sayfa öyküsü, kurgusu ile okurken gülümseten kısa sürede tüketildiği için ertesi hafta çıkacak öykünün komik hallerini bekler olurduk. Siyasi mizah dergisi Marko Paşa ve arkasından çıkan dergilerin yarattığı politik duruş yerine, daha fazla eğlence, daha fazla komedi, daha fazla popüler olanı seçerek kendi okuyucusunu yarattı Gırgır. Bu sayede Gırgır siyasi yelpazenin neresinde durduğu sorusu sorulduğunda tam ortasında denilebilirdi, Gırgır dergisinden ayrılanların sağa, sola savrulması tesadüfi değildir, çünkü orada nasıl mizah yapıldığı ve gülmece öne çıkarılırken içerik ve sol duruş kapak ve iç kapak sayfasını aşamadığı için o kadar espri içinde kaybolmasına sebep olmuştu. Gırgır mizah dergisi her ne kadar ortada durmaya çalışsa da cezalardan kendi üzerine düşen nasibini aldı…  Sistem ile kavga etmek yerine sistemin aparatı olan lider ve liderin komik halleri ile okuyucusunun önüne çıktı… Elbette zaman zaman çok ince dokunmalarda yapıyordu ama genel içinde o kadar öne çıkmıyordu… Muhalefet yanında duran ama iktidardaki lider ve siyasi partilerin liderlerin günlük tepkilerini rahatlıkla tiye alıyordu, ülkemizde demokrasi bu ti karşısında liderin hoşgörüsü olarak algılanıyordu…

 

Gırgır dergisinin okulundan çıkan bir mizah anlayışı bugün de oradan beslenen sanatçıların eserlerinde görmek mümkündür… Bu kadar zamanın kırıldığı, belirsizliğin hakim olduğu, karanlığı ve baskının altında ezilmiş, açlık ile sınanan bir halkın sığınabileceği mizah ne yazı ki gerçek anlamda istikrarlı bir şekilde kendisini gösteremezken, balon ve anlık gülmelere sebep olan ince zeka ürünü esprilerin anlık oluşturduğu dalgaya maruz kalınabiliyor… Cem Yılmaz bu ekolün en önemli temsilcisidir. Gerek filmleri, gerek stand up’ları Gırgır dergisinin etkisinin sürmesine katkı sunmaya devam ediyor…

 

Elbette Cem Yılmaz’ın etkilediği ve komedi alanında ürün veren sanatçıların olması kaçınılmazdır… Onların eserlerini gerek sinema, gerek stand up, gerekse tiyatro eserlerinde ve oyunlarında görmek mümkündür… Roma’da bir Cinayet oyunu o kategori içine alabileceğim bir çalışma…

 

Evlenmek için İtalya’nın Roma kentinde yer alan Türk Konsolosluğuna giden gençler ve onların anne ve babasının oluşturmuş olduğu tek mekan, değişik bölümlerden oluşan öykü sarmalı içinde tiyatro salonunu anlık gülmelere hazırlayan ve bunu başaran bir oyun ile karşı karışayız… Benzer öyküleri farklı alanlar içinde görmüş olmanız ya da çağrışım yapması doğaldır... içinde bulunduğumuz zamanın kadının üzerine oluşan baskı bu oyunda ana konusu değildir, sadece üzerinden hafif geçilirken iyi zaman geçirebileceğimiz, kahkaha ile oyuna katılabileceğimiz bir öykünün canlandırılması ile karşılaştık.

 

Magazin dünyasında Türk konsolosluğunda evlenen birçok bireye, ünlü ünsüz karşılaştık. Değişik gazete sayfaların ve ekranların magazin bölümüne konu oldular.

 

Ülke dışında Roma’da evlenmek!

 

Oyun içinde bol bol vurgulanan “cinayet” ile ne kastedildiği ancak oyunun son sahnesinde anlıyoruz. Konsoloslukta bir cinayet işlenecektir! “Katil her zaman cinayet işlendiği alana gelecektir”…

 

Oyun kurgusunda hemen kafanızın içinde oluşan uşak yok!

 

İki genç insan. (Tevfik ve Melis /eski ismi Kezban) Kızın annesi, oğlanın babası nikah günü nikaha hazırlık odasında yaşadıkları… Kızın annesi (Bendegül) boşanmış, oğlanın babası da (Avukat Hakkı Eroğlu) boşanmış ve sonra hiç evlenmemiş bir boşanma davalarına bakan ünlü bir avukat. İki bekar ebeveyn, evlenmek isteyen kadın ve erkeğin oluşturduğu duygusal geçişlerin olduğu sahneler…

 

Öykü kurgusu sahneye uyarlandığında seyirciyi sahneye doğru ilgisini hiç eksiltmeden devam ettirmesini sağlayan diyaloglar öyle ince ince işlenmiş ki, ister istemez zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Sahneye oyuncuların girişi, çıkış, diyalogları o kadar hızlı ve tempolu ki bir an dahi gözünüzü ve ilginizi sahneden alamıyorsunuz… Oyunda hem anlatıcı hem de baba rolünü oynayan Kubilay Penbeklioğlu bir anlamda oyunun akışına ve oluşacak olan aksaklıkların üstünü örtecek kadar oyuna hakim ve yönlendiren konumdadır. Mimikleri, oyunun akışına uygun duygusal geçişler, zaman zaman temponun hızlanmasına uygun çevik hareketleri ile sahneyi dolduruyor.

 

Boşanmalardan para kazanan, kısaca evlilik olmazsa para kazanamaz, çünkü evlilik demek boşanma anlamına gelir. Bir yandan evliliği teşvik ederken, diğer yandan boşanma üzerine kurmuştur kariyerini ve geçimini. Bunu en fazla çevresi ve eski eşi üzerine uygulamaktadır, çünkü eski eşi Füruzan çok fazla evlilik yaşamış ve hepsi boşanma ile sonlanmıştır.

 

Bendegül rolünde ise Çiçek Dilligil görmekteyiz. O kadar rahat, o kadar içtendir ki, hem oynuyor hem yaşıyor gibidir. Kız isteme gününden nikah gününe kadar damadın babasına ilgi duymaktadır. O oyun içinde pek vurgulanmayan ama son sahnede ortaya çıkan bir kurgunun içinde başrol oynamaktadır. Çiçek Dilligil oyunun akışında o kadar önemli rol oynar ki, seyirciyi yumuşak sesi, gerektiğinde hırçınlaşan ve yükselen sesi ile seyirciyi sahneye yönlendirir, bir an dahi seyirci oyunun dışına düşmez…

 

Dilara Mücaviroğlu, Burak Uyanık ise oyunun başından itibaren oyunun temelinde yer almış iki ayrı role hayat verirler. Bir evlenmek zorunda olan kız ve o rolün kurbanı ama aşkından her türlü zorbalık karşısında boyun eğmiş bir damat! Bir anlamda babasının ve annesinin evliliklerinden ders almış ve uzun soluklu birlikteliği düşünen ve o yüzden boyun eğ rahat et mantığı içinde eşini ya da sevgilisinin her isteğini yerine getirecek kadar imkansız koşullarını babasının maddi yardımı ile aşmaya çalışan konumdadır… Zaman içinde kız arkadaşının gerçekliği ile yüzleşir… Burak Uyanık bu role öyle doğalmış gibi hayat verir ki, seyirci içinde ona karşı bir sempati duyulurken öte yandan acıma duygusu uyandırdığı için rolüne hakkını vermiş diyoruz… Baskın kadın rolü ile seyircinin karşısına geçen Dilara Mücaviroğlu ise gerek hırçınlıkları, gerek şımarık ama muhtaç kadın rolüne hayat verirken seyirci olarak şaşkınlık içinde baktım, çünkü o kadar uçlarda geçişleri o kadar rahat ve doğalmış gibi geçişler yapıyor ki, bravo demeden kendimi alamıyorum…

 

Melek Şahin (Füruzan) oyunun son bölümünde sahnede yerini alıyor, gerek peruk, gereksiz peruksuz hali ile sonradan katıldığı bu kadar hızlı tempoya kısa sürede uyum sağlıyor, çünkü sonradan oyuna dahil olmak ve bir parçası gibi algılanmak kolay bir iş değildir… Oyuncular kendileri o kadar oyunun içinde verişlerdir ki, onlar bir anlamda yaşarken sonradan gelen birinin davranışı, algısı, kattığı yeni atmosfer ile sahnede bir soğumaya neden olabilir, çünkü maraton koşusunda bayrağı alan yeni bir ritim yaratacaktır… Sahneye sahne önündeki merdivenlerden dahil olur, bir anlamda seyircinin içinden çıkan biridir… Büyük bir planın parçasıdır ve o planı kimler ile yaptığı gizemlidir… Başarılı oyuncu başarısını bu oyunda da devam ettirir…

 

Oyuna sessizce katılan müzik, dekor, kostümler oyuna öyle bir katkı sunar ki, tempoya katkı sunarken, engel de çıkarmaz… Gerçi oyunun Türk konsolosluğunda geçtiğini ilk etapta düşünmüyoruz ama diyaloglardan anlıyoruz… Tül perdelerin yere doğru uzanması, sahne yan duvarında uygulanan perdeler aynı zamanda bölümler arası geçişte kapı ve duvar görevi görmektedir…

 

Bu kadar ağır koşulları yaşadığımız bu günlerde biraz olsun kafanız dağılmasını istiyor ve dışarıdaki yaşamdan kopmak için bu oyuna gidin, hem eğleneceksiniz hem de bu ülkenin dışına çıkıp hayatın komik taraflarını da göreceksiniz…

 

İsmail Cem Özkan

 

 

 

Yazan: Elçin Gürler

Yöneten: Kubilay Penbeklioğlu

Oyuncular: Çiçek Dilligil, Kubilay Penbeklioğlu, Melek Şahin, Dilara Mücaviroğlu, Burak Uyanık

Müzik Tasarım: Orhan Enes Kuzu

Dekor Tasarım: Selin Ölçen

Dekor Uygulama: Selçuk Yılmaz

Işık Tasarım: Kaan Eman

Afiş Tasarım: Galip Aksular

Afiş Fotoğraf: Bahadırhan Erkoç

Proje Asistanı: Damla Özovalı

Yapım: Mi Entertainment & amp; Nova Oyun Yapım

Genel Sanat Yönetmeni: Mutlu İgdi

 

6 Mart 2023 Pazartesi

Kelimeler vücut bulduğunda tiyatro olur...

Kelimeler vücut bulduğunda tiyatro olur...


Tarihin kırılma noktalarını anlatan eserler genelde zamanın da durduğu ve olayların örgüsü bütün zamanlara uyarlanacak gibidir. İnsan tepkisi, kriz koşullarında bireyin savrulması, kaosun içinde çaresizlik ve çıkış yollarının aranmasının zamanı yok gibidir. Birbirine benzer ya da anımsatan zamanlarda hep o geçmişin duygusu yeniden canlanır, benzer tepkiler verilir olur. Bireyler değişmiştir ama olayın akışı sanki aynı dere yatağından akan su gibidir.

İvan SergeyeviçTurgenyev, nihilizmin öznelinde tartıştığı ama bir geçiş ya da kırılma anının romanı olan Babalar ve Oğullar Nesrin Kazankaya çevirisi ile yine çevirenin uyarlaması ve yönetmesi ile sahnede kelimelerin vücut bulmuş haline şahitlik ettim.

Romanın geçtiği dönem, köylülerin yaşamını olduğu gibi değiştirdiği bir süreçtir, aynı zamanda yaşanan bir pandemi söz konusudur… Tam teşhis konulamamış hastalık yüzünden ölen insanlar vardır. Geleneksel ilişkilerin parçalanması, aristokrasinin hayal kırıklı ve geçmişe özlem bir aşk ile simgeleştiği bir süreç. Yükselmekte olan burjuvazinin köy yaşamına etkisi de üstü kapalı olarak sunulur. Romanda reformist akımla, radikal akımın çatışmasından oluşan nihilizmi vurgular.

Bazarov, nihilizmi savunan bir tıp öğrencisidir. Okuduğu okulda dergi çıkarmakta, o konuda donanımlıdır. İnanıyor ve inancına uygun geleneksel ilişkilere karşı tepkiseldir. Başkaldırının ve burjuva yaşamının üstü kapalı temsilcisidir. Burjuvazi feodal düzende oluşan tüm ilişikleri radikal biçimde yıkarken yerine yeni yaşamında oluşturmuyor, zamanın içinde çelişkiler içinde oluşumuna tanıklık ediyoruz. Çelişki, çatışmanın bir yansımasıdır. Barış Yalçınsoy bu çatışmayı o kadar güzel bir şekilde yaşıyor ki, gerek mimikleri, gerek davranışı, tepkisel duruşunu vücudunun diline yansıttığını görüyoruz… Gerginlik, geçmişten gelen alışkanlıklar, babasının mesleğini devam ettirecek olan tıbbı eğitimi, evinden uzakta yaşadığı üç yıl ve şehir yaşamının yani burjuvazinin hakim olduğu şehirden köye bakışı ve o küçümsemesi oyun içinde mükemmel olarak yaşatıyor.

Bazarov’un yol arkadaşı, köyünde ağırlayan Arkadiy ise arkadaşından etkilenmiş ama onun kadar tepkisel değildir, hala feodal sistemin izlerini üzerinde taşırken, geleneklere karşı saygılıdır. Onu yıkmak yerine olduğu gibi kabul etmiştir, arkadaşının yanında tepkisel olarak vücut dilini kullanırken, aslında duygusal olarak kopamadığı mahcubiyeti yaşamaktadır. Doruk Akçiçek bu rolü o kadar rahat içselleştirmiş ki, her anında, o zamanın yok olduğu, genç bir erkeğin eş arayışı, karşı cinse duyduğu ilginin o geleneksel duruşu yansıtması ile romanın içinden çıkan kelimeler vücut bulduğunu görmekteyiz…

Nikolay Kirsanov, feodal dönemi temsil eden babadır. Değişim köylüler ile olan ilişkinin bozulması ve köylülerden beklentisinin yerine getirmemesinden kaynaklanan ekonomik kriz yaşamıştır. Eşi ölmüştür ama yanında yaşayan genç bir kadın ile ilişkiye geçmiş ve ondan bebeği olmuştur. Oğlundan bu durumu saklamıştır, köye döndüğünde uygun bir dil ile durumu anlatmayı isteyen mahcup bir babadır. Feodal düzenin iyi eğitim almış toprak sahibi olmasını çaldığı piyano, söylediği şarkılar ile seyirciye kendisinin konumunu tam anlatmaktadır. Oğlunun gelişi onun oluşturmuş olduğu düzenin sarsılması anlamındadır ve o sarsılmayı en az hasarla yok etmenin telaşı içindedir. Murat Göksu role öyle bir hayat veriyor ki, sanki doğal bir şey yaşıyormuş gibidir. Gizli aşk yaşadığı cariye mi diyelim, sığınmış kadını tacizi mi diye okuyalım nasıl okursak okuyalım efendisinin yanında kaderine boyun eğmiş bir eşin kocasıdır. Feniçka Nikolayevna çaresizdir, ere karşı saygılıdır, efendisine hayrandır ve onun piyano ile seslendirdiği özel anlarda sesine ses katandır. Çekingendir, yaşadığı anının mahcubiyeti ve o ilişkinin ürünü olan çocuğunu kucağında dolaşırken bir anlamda çocuğu günahın bir son ürünüdür… Sevgi doludur ve yaşadıklarına boyun eğmiştir. Burçin Özkaya bu role öyle bir anlam yüklemiş ki, feodal düzende kadının rolünü Turgenyev’in kafasında canlandırdığı ile eş değer gibi geliyor bana… Hep arka fondaymış gibi sunulur ama öyle bir an gelir ki, erkeklerinde gözünün üstünde olduğunu bilir ve ona göre kılık kıyafetini düzeltir… Nikolay’ın kardeşinin Pavel’in (Barış Çakmak) uğruna her şeyi feda ettiği sevgilisinin görünümü gibidir. Her anı, her hareketi Pavel’e peşinden koştuğu sevgilinin sonsuz anıdır. Hatta öyle bir tutku ki, uğruna ölüme alacak şekildedir. Sabahın ilk ışıklarında ölümün teğet geçtiği anın düellonun ana sebebidir. Geçmişin şimdiki zamanın komik anıdır. Trajik - komik durum bir kurşun yarası ile kalp yarasının üzerinde oluşan irinin boşalması ve durumu olduğu gibi kabul etmesinin nedenidir düello… Barış Çakmak, gerek geleneksel düşünce yapısı, gerek feodal düzenin romantizmini üzerinde taşıyan ve nihilist yani hiçlik kavramı ile çatışmaya giren romantik biridir. Henüz sığındığı kardeşinin yerinde mutlu olamamıştır. Bir beklenti içinde yaşamakta ve zamanın boşluğunda sallanmaktadır… O boşluk Barış Çakmak görünüşünde kendisini ortaya koymaktadır. Akılcıdır ve yaşanan değişimin farkındadır ve çaresizdir.

Her feodal beyinin yanında bir uşak vardır ve genelde polisiye romanlarda katil olarak sunulur! Piyotr (Ahmet Taşdemir) oyun boyunca görevi sahnenin akışını organize etmektir. Sahneye giriş çıkışlar ve sahne üzerinde oluşan elma parçalarını toplarken, masayı düzenlerken veya masadan bir şeyler alınırken, kurbağa toplamak ve kurbağa için ekrana yansıyan bahçe içinde Bazarov’a yol arkadaşlığı yapandır. Oyunun bir anlamda orta direğidir, fakat seyirci onu hep birkaç cümle sahnede bir şeyler söyleyen uşak olarak görmektedir. Şimdi diyeceksiniz ki, peki Anna Sergeyevna Odintsova nerede duruyor? O zengin bir ailede doğmuş, fakirliğin içine düşmüş, yine zengin bir adam ile evlenmiş eski yaşamına kavuşmuş ama evlendiği yaşlı eşinin ölümü üzerine yeniden yalnız ve kardeşi ile yaşayan kadın rolüne düşmüş biridir. Sahip olduğu çiftliği işleten ve onun sorunlarına kendisi gibi toprak sahibi olan Nikolay ile çare arayandır. Bir anlamda geçmişin yıkıntıları arasında yıkıntıdan sağ çıkmış ilişkinin yaşayanlardır. Bahar Karaoğlu bu romanın içinde geçmiş ile şimdiki zamanın çatışmanın içinde ince bir çizgide durmaktadır. Geçmiş ile bugünün çatışması Bazarov’a duyulan ilgi ve gizliden başlayan bir aşkın izdüşümüdür. Bazarov’un babasına ziyareti ve orada kaptığı veba/ tifüs ile sona doğru yürüyüşünün son sesidir. Geleneksel olan ile yeni olanın çatışmasının korumasız anın sembolüdür. Nihilizmin bir anlamda çatışmasıdır. Geçmiş birikimin bir kırılma anında yeni olan yüzleşmesi… Bahar Karaoğlu bu geçişin o anın direnişini, zor ile hayal kırıklarını bir tarafa atmadan üzerinde taşıdığı yük ile seyircisinin karşısına çıkmaktadır. Üzerine aldığı rolü o kadar başarılı bir şekilde sunar ki, seyirci sanki olması gereken buymuş gibi kabul eder ve izler. O haritaların başında içsel çatışmasının ani bir öpüşme sahnesine dönen anın patlamasına şahitlik eder. Bazarov’un saklayamadığı aşkını ve iç çatışmasını artık saklayacak gücü yoktur, Bazarov yalnız değildir, her şeyi bastıran Odintsova o zırhının parçalandığını seyirci tüm çıplaklığı ile görür… O an sonun başlangıcıdır bir anlamda, belki de sonun son sözdür…

Zamanın içinde zamanı taşıyandır Odintsova’ın kız kardeşi… Katya Lokteva kulağında bugünkü gençlerin kullandığı kulaklık ve pateni ile zamanın içinde zamanı parçalamaktadır. Dönemin trajik komik olaylarının içindedir. Zamanın taşındığı anda hareketler biçimsel değişim olsa da özde aynıdır… Beyza Baş bir anlamda hem güzel, hem hareketli, hem özlem dolu hem de ergendir… Hem ilişkiye açıktır hem de ukalaca elinin tersi ile iteklemektedir. Arkadiy ilk görüşte aşık olmuştur. Savunduğu nihilist düşüncenin çok dışına düşmüş ve arkadaşı ile ilişkinin çatışma noktasına taşımıştır… Beyza Başrolünü öyle bir sunar ki 1800’li yıllar 2023’lere taşınmıştır ama seyirci bu taşınmayı kafasında bile sorgulamaz. Oyunun öyküsü zamanın içinde hareket etmektedir, tıpkı patenleri ile piyanonun eşliğinde çalan müziğin notlarının dansı gibi… Arkadiy ile yaşadığı dolu dolu anlar onları baba ve oğlu bir nikah masasında birleştirir.

Öykümüz burada bitiyor diye düşünebilirsiniz, elbette bitmiyor, oyuna gidin ve sonunu siz görün derim, peki bu kadar karakterler üzerine yaptığımız değerlendirme oyunun bir tiyatro eseri olmasına sebep olan sahne ve üzerinde yaşananları göz ardı etmemize sebep olabilir mi? Elbette olmaz, çünkü tiyatro bir sahnede gerçekleşir. Sahne olmadan tiyatro olmaz, tıpkı seyirci olmadan olamayacağı gibi… Seyirciye yani bize bu romanın nasıl oldu da bir tiyatro eserine dönüştüğünü anlatan sahneye bakmamız gereklidir.

Oyun önce masa başında hayat bulur, sonra oyuncular o cümlelere can verir, sonra sahne üzerinde seyirciye ulaştıracak olan ışık oluşturulur, ışığın takip edeceği kostüm, dekor, müzik… Bunlardan biri olmazsa seyirci onu bir tiyatro eseri olarak görür mü? Bir metin tiyatro eserinin ilk adımıdır, metin sayfalar arasında kaldığı sürece metin olarak orada durur, bir gün bir yönetmenin kendisini keşfetmesini bekler. Sahnede nefes alan metindir tiyatro… Bir roman, üstelik kaç defa okuduğumu unuttuğum bir romanın tiyatroya uyarlanmış halini görmek farklı bir deneyim oldu benim için… Satır satır elbette roman sahneye taşınmaz, yönetmen ve onun akışını düzenleyen dramaturgun ortak karar vermesi ile uzun ve en sancılı süreç başlamıştır… Roman bire bir sahneye ya da beyaz perdeye yansımaz, çünkü yazan ile yorumlayan arasında duruş ve bakış açısı farkı vardır ve bizler o farkı yaşadığımız için kafamızın içinde sorular oluşur… Bir şeyin başarılı olduğunu sonucunda yaşadığımız duygusal çatışmadır...

Yönetmen sahneyi düzenlerken “T” harfinin kullanmıştır. Bahçeye açılan ağaçlar ile oluşan yok, sahnenin sol ve sağında duran piyano ve masa… Oyuncuların hareket alanı ve seyircinin görüş alanı iyi tespit edilmiştir. Gerçi benim gibi küçük boylu biri uzun boylu bir seyircinin arkasına oturunca sağa sola dönerken bir fizik aktivitesi yapması olağandır… İyi ki uzun boylu seyirci çok hareket etmedi… Işık oyun akışına uygun karadı ve aydınlandı, müzik ışığa uyumlu bir şekilde dans ediyor gibiydi. Kostümler ve dekor oyuncuların hareket alanın genişletirken, paten ve motor kaskı ile zamanın kıvrıldığına şahitlik ettik…

Umarım bu oyun Turgenyev’in etkilediği roman yazarları gibi bizde de tiyatro yönetmenlerine etki yapar ve buna benzer yeni yorumları sahnemizde göre olanağımız olur…


İsmail Cem Özkan

 
Babalar ve Oğullar

Yazan: İvan Sergeyeviç Turgenyev
Çeviren-Uyarlayan-Yöneten: Nesrin Kazankaya
Dramaturgi: Şafak Eruyar
Dekor-Kostüm: Cemre Bulak
Video Tasarım: İlkim Üskent
Işık: Önder Ay

Oynayanlar:
Nikolay: Murat Göksu
Bazarov: Barış Yalçınsoy
Pavel: Barış Çakmak
Anna: Bahar Karaoğlu
Arkadiy: Doruk Akçiçek
Feniçka: Burçin Özkaya
Katya: Beyza Baş
Piyotr: Ahmet Taşdemir