21 Temmuz 2026 Salı

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Borçlu Çocuklar, Tükenen Aileler

Geçenlerde bir arkadaşımın çocuğu öldü. Nasıl öldüğü muamma ama sonuç ortada; artık aramızda değil... Her insanın başına gelebilir bu durum ama ben bugünün atmosferinden bahsetmek için o ölümü bahane olarak kullanacağım; o olayla doğrudan bağ kurmadan, ona paralel bir durumdan söz edeceğim...

Günümüzde çocuklar annelerinden ve babalarından daha fazla tüketici. Emek harcamadan ebeveynleri üzerinden geçinmeyi, yaşamayı, konforunu geliştirmeyi kullanıyor. Kısacası tüketimde annesinden ve babasından ileri, sorumluluk açısından geri konumda...

Tarih bize hep ileri gideceksin demedi; zaman zaman diyalektik yasası da geri işler...

"Ben babamdan ileri, oğlumdan/kızımdan geriyim." lafı boşa düşüyor...

Bu kuşaklara isim vermek moda oldu. Artık hangi harfin kullanıldığının da pek önemi yok. Çünkü bizim torunlarımız, çocuklarımız tüketim çılgınlığının akışına kapılmış; herhangi bir sorumluluk duymayan, önüne geleni yıkıp yerine yeni bir şey koymadan, yokuş aşağı freni patlamış kamyon gibi çarparak ilerliyor. Sonunda bir çıkmaz sokakta, önüne konulan ya da zaten var olan duvara çarparak bu yolculuğu sonlandıracak...

Bu değişim bir günde olmadı. Çocukların değişmesinden önce aile değişti; aileden önce ise yaşamı belirleyen ekonomik ve siyasal düzen değişti. Bugün gördüğümüz sonuç, uzun yıllara yayılan bu dönüşümün birikimidir.

Eskiden daire almak, yatırım yapmak önemliydi. Çünkü gelecek sorunu, eskiden daha fazla üzerimize binmiş bir mirastı. Babamızdan aldığımız mirası geliştirip çocuğumuza aktarmak gibi bir kültürden geliyorduk. Miras yiyen yerine mirası büyüten kuşaklar, ulus devlet anlayışına uygundu. Çünkü sermaye birikimi, feodal yapının parçalanması ve daha konforlu bir yaşam uğruna eskisini yıkıp yerine daha gösterişli beton yapılar inşa etmekti. Lüks hayat özlenen, hedeflenen bir yaşam biçimiydi. Köşklerden çıkıp apartman dairesinde yaşamak, lüks yaşamın sembolüydü...

Bu yaşam biçimi onlarca yıl sahnede tiye alındı ama ulus devlet mantığı içinde olması gerekendi...

Ulus devletin yıkılması için 12 Eylül gerekliydi. Çünkü geçmişin devrimcileri muhafazakâr bir yapıya dönüşmüş ve küreselleşme karşısında engel hâline gelmişti. O engel, binlerce insanın kanı üzerine, 24 Ocak Kararları ile "amaca giden her yol mubahtır" mantığı içinde darbeyle aşıldı. İşkence tezgâhlarında faillere suç, suçlulara failler bulundu... Bu da siyasi savunma yerine bireysel savunmayı, işkenceye karşı direnişi, tek tip kıyafet dayatmasına karşı ölümü getirdi. Yaşayan devrimcilerin tasfiyesi, 12 Eylül zihniyetinin cezaevleri üzerindeki tercihleriyle devam etti. Yaşayan devrimcileri hain diyerek şişlemek de bir dönem modası oldu. Sonuçta devrimci hareket en önemli kadrolarını kaybetti; geleceğe giden halka bu sayede kırıldı. Yerini küreselleşmenin liberal düşüncesi ve yaşam biçimi aldı.

Liberalizm ise çocuğunu üretici değil, tüketici yapan koruyucu bir anlayışı geliştirdi...

İşte bu siyasal ve ekonomik dönüşüm yalnızca devletin yapısını değiştirmedi; aileyi, çocuk yetiştirme anlayışını ve gündelik hayatı da yeniden biçimlendirdi. Bugün çocukların dünyasına baktığımızda gördüğümüz tablo, biraz da bu dönüşümün doğal sonucudur.

Koruyucu ebeveyn, çocukları için gelecek planladı. O geleceğe ulaştırmak için çocuklarını en pahalı dershanelere gönderdi, en prestijli okullarda okutmak için her türlü özveriyi gösterdi. Devrimci olmasın da kendisini kurtarsın, sermaye için akıllı, onlara en iyi hizmeti veren çalışan olsun diye uğraştı. Kısacası çocuğu daha rahat, daha konforlu yaşasın diye kendisini feda etti!

Fedakâr aile, fedakâr çocuklar yetiştirdi!

Fedakâr çocuklar ise kendi yaşadıkları o at yarışı sürecini çocukları yaşamasın diye, elde ettikleri konforu çocuklarının geleceği için kullanmaya başladı...

Konforlu yaşamın bir bedeli vardır...

O bedel çok ağır ödendi...

Sonuçta çocukların okula gönderilerek elimizden çalınmasına olanak veren sistem, okula göndermeden de çocukların piyasanın tüketici bireyleri olması için sağlam adımlar attı...

Üreten değil, tüketen!

Her alanda tüketim çılgınlığı başladı. Kim neden tükettiğini bilmeden toplumun sürü hâli daha belirleyici oldu...

Sahillerde yazlık alma, alamayanlar için dönemlik daire kiralama gibi "dahiyane" fikirler hayata geçti... Kısacası geçmişin tüm birikimi piyasada hareket eden paraya dönüştü...

Dünya küçüldü ve tüketim her alanda daha da arttı...

Küçülen dünyada tüm bireyler birbirine benzemeye başladı; yerel olan ortadan kalktı...

Hangi ülkeye, hangi şehre giderseniz gidin benzer kıyafetli insanlar, benzer konutlar, benzer sokaklar görmeye başladınız. O klasik otantik yaşam, yerel kıyafetler ortadan kalktı; onlar ancak turistik birer tüketim aracına dönüştü...

Amerika'da bir ailenin çocuğu nasıl yetişiyorsa bizde de çocuklar aynı şekilde yetişmeye başladı. Ama ekonomi konusu başlarda pek ciddiye alınmadı. Zaman içinde ekonomi en önemli faktörlerden biri hâline geldi. Aynı markalar bizde daha pahalıya satılır oldu. Aynı markaları her ülkede çocuklar ellerinde taşır oldu. Dünya markalar üzerinden dönmeye başladı. O markaya ulaşamayan çocuk, aile içi cinayete kadar giden zorbalık günlerinin başlamasını hızlandırdı...

Geliri farklı olan insanların aynı şeyleri tüketmesi, hızlı borçlanmayı olağan hâle getirdi...

Tüketici kredisi...

Bankaların bulduğu, siyasi iktidarlar tarafından teşvik edilen bir şeye dönüştü. Geliri olmayanlara bile, aylık maaş alanlara verilen promosyonlarla daha hızlı borçlanmanın yolları açıldı...

Çocuğunun konforu için borçlandı...

Borç, geçmişin mirasının piyasaya sürülmesi anlamına gelir...

Önce aileden gelen miraslar satıldı...

Sonra birikimler...

Sonra ise...

Uyuşturucudan ölen çocuklar...

Kalp krizi geçiren gençler...

Bankalara borçlanmış aileler...

Borcu borçla kapatma süreci... Ve bu süreç, bir yere gelince tıkanacaktı...

Tıkandı...

Ölen çocuklar bir anlamda ailelerini kurtardı. Çünkü artık daha fazla tüketemeyecek, aile içindeki şiddeti beslemeyecek konuma geldiler. Ya yaşayanlar?

Onlar bu atmosferin girdabında savrulmaya devam ediyor. Çünkü ihtiyaçları karşılanmadığı anda her yolu mubah gören bir çete anlayışına doğru evrildiler...

İslam dünyası çocuklarını cihat gibi soyut şeylerin kurbanı yaparak bu girdabı kontrol etmeye çalıştı. Batı dünyasında ise okulları basan çocukların katliamı olağan hâle geldi. Sonuçta kurban da katil de aynı yerden beslenen bir kaosun ürünü oldu...

Kapitalist sistemi sorgulamayan her düşünce yöntemi, kapitalizmin bu krizini besleyen ve büyüten bir şeye dönüştü...

Liderlerin her birinin aşırı sağcı ve otokrat olması tesadüfi değildir. Çünkü küreselleşmenin önündeki en büyük engel hukuktur. Ulus devleti yıktılar ama yerine bir şey kurmadılar. Kapitalist sistem tek çıkış yolunu, önceki iki paylaşım savaşında olduğu gibi, yeni bir dünya savaşında ve silahlanmada buldu. Silahlanan ülkeler bir gün gelecek ve çarpışacak...

Geçenlerde bir çocukla karşılaştım. "Ne güzel bir şeysin..." diyerek elimi başına doğru uzattığımda, "Beni seveceksen para ver." dedi. Cep harçlığı yoksa sevgi de yok der gibi kızgınca bana baktı...

Belki de o çocuk yalnız değildi. Yalnızca içinde yaşadığı çağın dilini konuşuyordu. Sevginin bile piyasa mantığıyla ölçüldüğü bir dünyada, çocukların parayı sevgiden daha gerçek sanması artık şaşırtıcı değil.

Sonuçta her şeyi paraya endeksleyen kuşaklar elbette paraya ulaşmak için her yolu mubah görecektir...

Belki de asıl sorun çocuklar değildir. Sorun, çocuklarını tüketici olarak yetiştiren, sevgiyi bile parayla ölçen, geleceği borçla satın almaya çalışan bir düzenin kendisidir. Bugün çocuklar yalnızca anne ve babalarının cebini tüketmiyor; onların umutlarını, emeklerini ve yarınlarını da tüketiyor. Aileler ise çocuklarına gelecek bırakmaya çalışırken, farkına varmadan onlara borç, yalnızlık ve tükenmişlik bırakıyor.

Borçlu çocuklar ile tükenen aileler aynı hikâyenin iki farklı yüzüdür. O hikâyeyi yazan ise tek tek insanlar değil, tüketimi yaşamın tek anlamı hâline getiren kapitalist sistemdir. Bu sistem sorgulanmadıkça ne borç bitecek ne aile yeniden güçlenecek ne de çocuklar gerçekten özgürleşecektir.

Bugün büyükbabaların ve büyükannelerin tek görevi vardır: Çocuklarının çocuklarına bakmak, onlara cep harçlığı vermek. Vermeyen olursa katil olan torunlar zamanından geçiyoruz...

Hiç yorum yok: