Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu
Kürt sorunu, Dersim'de işlenen Gülistan Doku cinayetiyle bir
kez daha dolaylı biçimde gündeme gelmiştir.
Gülistan Doku cinayetinin, devletin gücünü kullanan bir
valinin çocuğunun pervasızlığıyla ilişkili olduğu yönündeki iddialar, bir
dönemin siyasal iklimine işaret etmektedir. İstediği kadına tecavüz edebilen,
istediği kadını kaçırabilen, istediğine göz koyabilen; kısacası bir çete lideri
gibi davranabilen bu pervasızlık, devlet korumasıyla büyüyen bir düzenin
ürünüdür. "Şımarık" çocuğunu frenlemek yerine onun pervasızlığını
devletin olanaklarıyla büyüten bir koruma mekanizması kurulmuştur. İstediği eve
kamera yerleştiren, istediğini "anarşist" diyerek gözaltına aldıran
ya da gözaltına alınmasa bile ona karşı orantısız güç kullanılmasına göz yuman;
istemediğini ise yurt dışına sürgüne gönderip onun adına telefon hattı
çıkararak tehditler savuran bu atmosfer, bir dönemin özeti gibidir.
Ne var ki Gülistan Doku olayı, tek başına münferit bir adli
vaka olarak okunamaz. Onu mümkün kılan siyasal ve idari zihniyet, çok daha uzun
bir tarihsel sürekliliğin parçasıdır.
Elbette ülkemizdeki Kürt sorunu, 1980'li yıllarla başlamış
bir olgu değildir. Kökleri Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına kadar uzanmaktadır.
Cumhuriyet rejiminin kuruluş sürecinde 12 Kürt isyanı yaşanmıştır. Her darbede
Kürtler hedef olmuş; ileri gelenleri toplama kamplarına alınmış ya da sürgüne
gönderilmiş, toplu davalar açılmış, ajanlık yaptıkları iddiasıyla suçlanmış ve
ceza almışlardır. Sonuçta, "Kürt sorunu"nu ağza almak, öğretim
üyeliğinin sona ermesi ya da uzun yıllar cezaevinde yatmak anlamına gelebilmiştir.
Bu tarihsel deneyim, Kürt meselesine ilişkin devlet
yaklaşımının dönemsel değil, yapısal bir karakter taşıdığını göstermektedir.
Kürt sorunu, ulus-devlet fikriyatının ortaya çıktığı günden bugüne devlet
açısından bir sorun olarak görülmüştür. Çünkü ulus-devlet anlayışında sorun;
bölünme ve parçalanma tehlikesi olarak algılanmaktadır. Devletin bekası,
bütünlüğü ve millî sınırlarının korunması söylemi, aynı zamanda
sömürgeleştirilen toprakların kaynaklarının merkeze aktarılmasının da meşruiyet
zemini olmuştur. Kısacası "sorun" denilen şey, bir "çıban
başı" olarak görülür; ya yok edilecek ya da asimile edilerek sessiz, Türk
efendilerine hizmet eden bir topluluğa dönüştürülecektir. Bir zamanlar birkaç
Kürtçe söz kullanmak dahi suç sayılırken, bugün Kürtçe türkülerin okunmasına
izin verilmiş; ancak Meclis kürsüsünde hâlâ "bilinmeyen dil" ifadesi
kullanılmaktadır.
Bugün yaşanan tartışmalar da bu tarihsel süreklilikten
bağımsız değildir. Tam tersine, farklı araçlarla aynı zihniyetin varlığını
sürdürdüğünü düşündüren gelişmeler yaşanmaktadır.
Kürt sorunu, bir kadın cinayeti üzerinden yeniden görünür
hâle gelmiştir. Çünkü bizim bilmediğimiz, ancak "devletin" bildiği
bir süreç devam ediyor. "Terörsüz Türkiye" adı verilen bu sürecin
nereye evrileceği henüz belli değildir. Ancak muhatapların açıklamaları
arasında dikkat çeken nokta, aslında köklü bir değişimin olmayacağı
izlenimidir. Eşitlikten söz edilmemekte; daha çok Türk halkının bekası, geleceği
ve Misak-ı Millî sınırları içinde sorunsuz bir yaşam vaat edilmektedir.
Kısacası "sorunsuzluk" denilen şey, sıcak çatışmanın olmadığı; buna
karşılık düşük yoğunluklu siyasal hareketlerin varlığını sürdürdüğü bir düzeni
ifade etmektedir.
Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca yeni sürecin
kendisi değil, o sürecin hangi devlet anlayışı üzerine inşa edildiğidir. Eski
tas, eski hamam yerine; yeni bir hamam ve yeni araçlar mı ikame edilecek? Asıl
soru ise şudur: Devlet, "Kürt sorunu" dediği şeyi gerçekten çözmeye
mi çalışıyor, yoksa yalnızca yönetme biçimini mi değiştiriyor? Çünkü sorun,
eşit yurttaşlık talebini bir güvenlik meselesi olarak görmeye devam ettiği
sürece, yalnızca yöntemler değişir; sonuç değişmez. Bu nedenle devlet, kendi
"sorununu" çözme biçimini değiştirmediği sürece, Gülistan'ın sonu bu
ülkenin bitmeyen hikâyesi olmaya devam edecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder