23 Temmuz 2026 Perşembe

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

Devletin Sorunu, Gülistan'ın Sonu

 

Kürt sorunu, Dersim'de işlenen Gülistan Doku cinayetiyle bir kez daha dolaylı biçimde gündeme gelmiştir.

Gülistan Doku cinayetinin, devletin gücünü kullanan bir valinin çocuğunun pervasızlığıyla ilişkili olduğu yönündeki iddialar, bir dönemin siyasal iklimine işaret etmektedir. İstediği kadına tecavüz edebilen, istediği kadını kaçırabilen, istediğine göz koyabilen; kısacası bir çete lideri gibi davranabilen bu pervasızlık, devlet korumasıyla büyüyen bir düzenin ürünüdür. "Şımarık" çocuğunu frenlemek yerine onun pervasızlığını devletin olanaklarıyla büyüten bir koruma mekanizması kurulmuştur. İstediği eve kamera yerleştiren, istediğini "anarşist" diyerek gözaltına aldıran ya da gözaltına alınmasa bile ona karşı orantısız güç kullanılmasına göz yuman; istemediğini ise yurt dışına sürgüne gönderip onun adına telefon hattı çıkararak tehditler savuran bu atmosfer, bir dönemin özeti gibidir.

Ne var ki Gülistan Doku olayı, tek başına münferit bir adli vaka olarak okunamaz. Onu mümkün kılan siyasal ve idari zihniyet, çok daha uzun bir tarihsel sürekliliğin parçasıdır.

Elbette ülkemizdeki Kürt sorunu, 1980'li yıllarla başlamış bir olgu değildir. Kökleri Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına kadar uzanmaktadır. Cumhuriyet rejiminin kuruluş sürecinde 12 Kürt isyanı yaşanmıştır. Her darbede Kürtler hedef olmuş; ileri gelenleri toplama kamplarına alınmış ya da sürgüne gönderilmiş, toplu davalar açılmış, ajanlık yaptıkları iddiasıyla suçlanmış ve ceza almışlardır. Sonuçta, "Kürt sorunu"nu ağza almak, öğretim üyeliğinin sona ermesi ya da uzun yıllar cezaevinde yatmak anlamına gelebilmiştir.

Bu tarihsel deneyim, Kürt meselesine ilişkin devlet yaklaşımının dönemsel değil, yapısal bir karakter taşıdığını göstermektedir. Kürt sorunu, ulus-devlet fikriyatının ortaya çıktığı günden bugüne devlet açısından bir sorun olarak görülmüştür. Çünkü ulus-devlet anlayışında sorun; bölünme ve parçalanma tehlikesi olarak algılanmaktadır. Devletin bekası, bütünlüğü ve millî sınırlarının korunması söylemi, aynı zamanda sömürgeleştirilen toprakların kaynaklarının merkeze aktarılmasının da meşruiyet zemini olmuştur. Kısacası "sorun" denilen şey, bir "çıban başı" olarak görülür; ya yok edilecek ya da asimile edilerek sessiz, Türk efendilerine hizmet eden bir topluluğa dönüştürülecektir. Bir zamanlar birkaç Kürtçe söz kullanmak dahi suç sayılırken, bugün Kürtçe türkülerin okunmasına izin verilmiş; ancak Meclis kürsüsünde hâlâ "bilinmeyen dil" ifadesi kullanılmaktadır.

Bugün yaşanan tartışmalar da bu tarihsel süreklilikten bağımsız değildir. Tam tersine, farklı araçlarla aynı zihniyetin varlığını sürdürdüğünü düşündüren gelişmeler yaşanmaktadır.

Kürt sorunu, bir kadın cinayeti üzerinden yeniden görünür hâle gelmiştir. Çünkü bizim bilmediğimiz, ancak "devletin" bildiği bir süreç devam ediyor. "Terörsüz Türkiye" adı verilen bu sürecin nereye evrileceği henüz belli değildir. Ancak muhatapların açıklamaları arasında dikkat çeken nokta, aslında köklü bir değişimin olmayacağı izlenimidir. Eşitlikten söz edilmemekte; daha çok Türk halkının bekası, geleceği ve Misak-ı Millî sınırları içinde sorunsuz bir yaşam vaat edilmektedir. Kısacası "sorunsuzluk" denilen şey, sıcak çatışmanın olmadığı; buna karşılık düşük yoğunluklu siyasal hareketlerin varlığını sürdürdüğü bir düzeni ifade etmektedir.

Bu nedenle bugün tartışılması gereken yalnızca yeni sürecin kendisi değil, o sürecin hangi devlet anlayışı üzerine inşa edildiğidir. Eski tas, eski hamam yerine; yeni bir hamam ve yeni araçlar mı ikame edilecek? Asıl soru ise şudur: Devlet, "Kürt sorunu" dediği şeyi gerçekten çözmeye mi çalışıyor, yoksa yalnızca yönetme biçimini mi değiştiriyor? Çünkü sorun, eşit yurttaşlık talebini bir güvenlik meselesi olarak görmeye devam ettiği sürece, yalnızca yöntemler değişir; sonuç değişmez. Bu nedenle devlet, kendi "sorununu" çözme biçimini değiştirmediği sürece, Gülistan'ın sonu bu ülkenin bitmeyen hikâyesi olmaya devam edecektir.

Hiç yorum yok: