19 Ekim 2026 Pazartesi

Savaş Oyunu Oynamak Zorunludur!

Savaş Oyunu Oynamak Zorunludur!

Geçmişte askerlik zorunluydu. Bugün de zorunlu. Ancak artık parası olandan para almak için zorunlu; parası olmayanlar ise belki de ordunun ihtiyaç duyduğu personeli karşılamak için askerde tutuluyor!

Öyle bir zamandan geçiyoruz ki askerlik zorunlu olmaya devam ediyor. Dünyanın her yerinde savaş ateşleri yakılıyor. Birbirini hiç görmemiş insanlar, birbirlerinin üzerine bombalar yağdırıyor.

Küreselleşme yerel olanı ortadan kaldırdı, kaldırmaya da devam edecek. Sonuçta tüketilen ürünler ortaklaşıyor.

Savaşlar da birbirine benzemeye başladı.

Şehirlerin üzerinde uçan dronlar, patlamalar…

Işıkları hiç sönmeyen şehirlerin bir bölümünde patlamalar, sığınaklar, sirenler…

Evindeki ekranından ışık süzmeleri hâlinde gördüğü şehirlere dron uçuranlar…

Bir düğmeye basarak füze gönderenler…

Artık savaş alanında askere ihtiyaç yok. Günlük işine gider gibi bombalama mesaisi var. O saatlerde insan, çocuğuyla ilgilenir gibi ilgilendiği dronuyla düşman dronlarına karşı mücadele ediyor.

Bir savaş oyunu oynar gibidir. Karşısında ne gerçek bir ölüm vardır ne de gerçek olan herhangi bir şey. Her şey bir simülasyondan ibarettir. Ancak gerçekte artık bir simülasyon odasında değildir; savaşın tarafıdır ve elindeki şey gerçek ölümdür.

Savaş oyunu oynamak zorunludur!

Geçmişte köylere davulcular gelir, savaşın başladığını ya da seferberlik ilan edildiğini duyururdu. Gençler askere alınırdı. Köylerinden ilk kez çıkan bu gençler şehirler görür, daha doğrusu başka hayatların içinden geçerlerdi. Kendileri dışında insanların da var olduğunu; kendileri gibi konuşmayan, farklı şiveler ve diller kullanan insanların bulunduğu gerçeğini ilk kez o zaman fark ederlerdi.

Bir kader birliği içinde, birlikte ölüme gider; birbirlerine yardım eder, omuz omuza vermenin ne anlama geldiğini cephede öğrenirlerdi.

Başlarının üzerinden geçen vızıltının bir sivrisineğe ya da arıya ait olmadığını, yanlarında ölen arkadaşlarını görünce anlarlardı. O vızıltı kurşun sesiydi. Uzaktan gelen top mermilerinin yeri sarsan patlamalarıydı.

Savaş biter, köylerine dönerlerdi.

Köyde gençlerin sayısı azalmıştır.

Geriye kalanlarla askerlik ve savaş anıları anlatılırdı. En çok da karavanda pişen yemekler…

Köyün dışındaki hayatın ne olduğunu onlara savaş göstermişti. Çölde nasıl yürüneceğini, susuz kalmanın ne demek olduğunu orada öğrenmişlerdi. Bitlerle yaşamanın ne anlama geldiğini zaten köyden biliyorlardı; dayanıklıydılar. Ancak daha önce hiç görmedikleri coğrafyaların hava koşullarına uyum sağlamak kolay değildi.

Eskiden askere birlikte gidilir, askere giden herkese Mehmetçik denirdi.

Bugün ise herkes askere kendi başına gidiyor. Giden, adıyla anılıyor. Çünkü parası olanla olmayanın adı eşit mi olacaktır?

Evinde savaş oyunlarını en iyi oynayan, yüksek skorlar elde eden; seçilmiş, bencil, arkadaşlık ilişkileri kuramamış, yalnızca oyunlar aracılığıyla sosyalleşen insanların savaşına doğru evrildik.

Duygu yok, acıma yok, ölüm yok…

İçinde bulunduğu anı yaşamak yerine kendisine sorulan sorulara yanıt vermek yerine cep telefonuna bakan bir gençlik…

Onların savaşı başladı.

Bireylerin savaşı…

Parasını verenler için ölüm kusanlar…

Bundan hiç rahatsızlık duymayan bencil insanların savaşı…

Çünkü attıkları bombaların düştüğü yerdeki yaşamı görmeyeceklerdir. Orada yaşayanlar bunu hak etmiştir; başlarına gelenler müstahaktır onlara göre.

İşlerini yapar, gönül rahatlığıyla mesai dışındaki yaşamlarına devam ederler. Oyun oynayarak!

Bugün savaş baronları, tetiğe basacak elemanlarını en yüksek skorları elde eden oyuncular arasından seçiyorlar.

Kendisini işine verecek, savaşacak bu gönüllü savaş tetikçilerinin bulunduğu yeni bir savaş sürecine girdik.

Bu askerlere Mehmetçik denmez. Onlara başka bir isim bulunmalıdır.

 

Düşmanım Ol ki İktidarım Sürsün

Düşmanım Ol ki İktidarım Sürsün

Erdoğan, kendisine karşı nefret duygusundan haberdar elbette. Bu kadar çok nefretin kendi ismi üzerinde toplanmasını siyasi bir kazanca dönüştürdü. Her nefret, karşı nefret duygusunu besler ve bu beslenen duyguları yönetirsen siyasi bir harekete dönüşür... Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Düşman olmayınca devletin varlığı tartışmalıdır. Düşman olmayınca devlet neden vardır? Bir düzen için, adalet için, istikrar için... Bunların hepsi güzel cümlelerdir, çünkü devletin varlık sebebi aslında baskıdır. Biçimlendirmektir, yeniden standartlar belirlemektir... Zaman, her zaman standartları değiştirmiştir.

Gelişimsiz, durağan bir toplum olmaz!

Devletin yasaları durağandır. Durağan olduğu için kısa sürede engel olur. Bundan dolayı devletin yasaları sürekli olarak değişir, çünkü gelişimin önünde engel olanların ortadan kaldırılması gerekir. Peki, bu engeller kime göre?

Seküler kesimlerde kendisine, inancına ve yaşam biçimine karşı duyulan düşmanlığı bir silaha dönüştürdü. Bu öyle bir silah ki esnek, muhalefetini yok eden ya da parçalayan sihirli bir değnek işlevi gördü...

“Bütün yollar Roma'ya çıkar.” Ya da günümüz deyimiyle, “Osmanlı'da oyun bitmez.” Çünkü Roma öyle bir devlet organizasyonu yaratmış ki kendisi yok olsa dahi yöntemleri ve mücadele biçimleriyle devletlerin ruhunda hep yaşamıştır...

Bugün devletimiz de Roma devlet anlayışına uygun örgütlenmiştir...

İnsanları iki şey belirler: yedikleri (tükettikleri) ve toplumsal çevreleri (siyasi atmosfer)!

Bugünün zamanının ruhu, Erdoğan'ın yolunu açmakla kalmadı, ona benzer liderlerin de önünü açtı, çünkü tüketimimiz küreselleşmiş oldu!

Küreselleşen insanın yereli kalmaz!

Roma siyasetçilerinin insanlığa armağanı olan kulisler, ayak oyunları, insanların çıkarlarına göre yönlendirilmesi, kaprisleri, egoları, hayalleri... Hepsi bir potada eritildi...

Düşmanlık, düşmanlığı yaratır...

Nefret söylemleri, yeni nefret söylemlerini besler ve büyütür...

Sihirli değnek ortadadır...

Tüm liderlerin elinde devletin değneği, bir de onların değişmez koltuk hırsları vardır. Elde ettikleri gücü kaybetmemek için aklın almayacağı şeyleri yaparlar. İnsan bazen koltuğa o kadar alışır ki ayakta durmak zorlaşsa da kalkmayı aklından geçirmez...

İnsan için beyin hep gençtir. Yaşlanan insan, hâlâ akıcı ve etkili konuştuğunu düşünür, gençlerle yarışır. Kendisine övgü bile çıkarır; kendisini aynada görmez, göremez! İnsan için vücudunun iflasını ne yazık ki beyin henüz kabul etmez. Kabul ettiği an, zaten kısa sürede Doğa Ana görevini yapacak ve insanı toprakla sırlayacaktır...

Bugün liderler neden koltukta çok uzun süre oturuyor?

Çünkü o koltuk, onlara süper güç olma ayrıcalığı veriyor...

Bir koltuk!

İnsanlık tarihi ne koltuklar gördü, geçirdi...

Yaşadığımız çağın atmosferi bakalım ne zaman değişecek?