Asıl Kurucu Unsur: Düşmanlık!
Öyle bir devlet düşünün ki üç saç ayağı üzerine kurulu
olsun. Bu üç saç ayağı; düşmanlık, ötekileştirme, güvensizlik ve her fırsatta
yok etme anlayışından oluşsun.
Öyle bir devlet düşünün ki ötekileştirilen, yok edilmesi
gereken ve güven duyulmayan bireyler, kendilerini yok etmek isteyene karşı
hayranlık duysun; varlık sebeplerinin o devletin sınırları içinde yaşamak
olduğunu söylesinler ve bir de “Asıl kurucu unsur biziz!” desinler. Elbette
asıl kurucu unsur onlar! Çünkü onlar olmasaydı devlet kendisini nasıl
tanımlayacaktı? Elbette düşman olmadan devlet olmaz!
Osmanlı Devleti'nin devamı niteliğindeki bir cumhuriyet,
padişahını sürgüne göndermiş, onun yerine cumhurbaşkanlığı makamını oturtmuş;
halifeliği kaldırmış, yerine Diyanet İşleri Başkanlığını yerleştirmiştir.
Sonuçta devlet mekanizması içinde boşluk olmaz; boşalan yerler mutlaka
doldurulur. Boşaltılan alanlar yeni makamlarla doldurulmuş ve geçmişten
devralınan devlet anlayışıyla, yeni diye sunulan bir cumhuriyet kurulmuştur.
Gel zaman git zaman, kurucusunun doğum gününün tam 100.
yılında ülkenin kaderi yeniden değişmiştir. Fötr şapkası ve elindeki bastonuyla
kurucu gibi poz veren bir zat ve yardımcıları sahneye çıkmıştır. İşlediği suçu
suç olmaktan çıkaran özel bir yasa çıkarmış, bunu da halka onaylatmıştır. 24
Ocak'ta alınan kararların uygulanması için zapturapt altında yeni bir düzen
kurulmuş ve bu düzenin kimleri düzdüğü zamanla netleşmiştir. Düzülenler, “Biz alışmayacağız!”
diye bağırdıkça devletin en yetkilisi, “Alışacaksınız!” demiş ve bu düzeni
topluma kanıksatmıştır.
Resmî bayramlar ilan edilmiş, eski bayramlar kaldırılmıştır.
Dinî bayramlar ve resmî devlet bayramları üzerinden devletin işleyişi, tatil
günleri ve hatta bazı belediyelerde o günlerde ücretsiz otobüs seferleri
düzenlenmesi gibi uygulamalarla yeni devlet anlayışı şekillendirilmiştir. Çünkü
yeni diye sunulanların ardında, devletin sorumluluk alanlarını özelleştirme
yoluyla devrederek birer rant alanına dönüştürmesi yatmaktadır.
Burası, parası olanın parası kadar konuştuğu; parası kadar
sağlık ve güvenlik hizmetlerinden yararlandığı, parası kadar fonlara para
yatırabildiği bir alana dönüşmüştür.
Kısacası yeni devlet, ulus devletin yıkıntıları üzerinde,
küreselleşme adına rantlaştırılmış bir yapıya dönüştürülmüştür. Parası olan
yağmalamış, parası olmayan ise seyretmekle yetinirken homurdanmıştır. Sonuçta
parası olanlar, parasızların gecekondular aracılığıyla şehirleri yağmalamasına
da zemin hazırlamış; yeni varoşlar, büyük köyler ortaya çıkmıştır.
Ulus devlet, liberalizm aracılığıyla küreselleştirilirken
yağmacının eli değişmiş, ama yağma devam etmiştir.
Osmanlı'dan bugüne taşınan en değişmez alanımız yağmadır.
Eli bal tutan, parmağıyla balın tadına bakar!