1 Kasım 2026 Pazar

Devrim Yapacaktık, Arada Tarih Değişti!

Devrim Yapacaktık, Arada Tarih Değişti!

12 Eylül 1980 darbesi olmuştu. İçimizde yarım kalmış öfke, hiç yaşayamadığımız sevinç kalmıştı...

O sürecin ve bugün de devam eden karanlığın en karanlık zamanlarında, içimizdeki kıvılcımı söndürmemek adına, o kıvılcım sayesinde duruşumuzu koruduğumuza kendimizi ikna etmek adına Kemalist ideolojinin işimize gelen sözlerini alıp paylaşırdım.

Zorunlu Millî Güvenlik derslerinde özellikle devrimcilik, halkçılık gibi kavramları kendi anlayışımıza göre yorumlardık. Bu yorumumuza çok sinirlenen yüzbaşı, her nedense, sessizce öfkesini içine atardı. O zamanlar derslere askerler girerdi. Sanırım bütçeden onlara para ayrılır, bu sayede darbeye karşı alt kademedekilerin rahatsızlığı ortadan kaldırılırdı.

Darbecinin sevimlisi olmaz; görev insanıdırlar. Emir-komuta zinciri altında insani olan öğelerini törpülerlerdi.

Gel zaman git zaman, karanlık dağılmadığı gibi idam sehpalarında öldürülen devrimcilerin isimleri yüreğime kan damlası gibi düşer, acım ve öfkem her öldürülen devrimciyle artardı. Ama o öfkeyi açığa çıkaracak ne ortam vardı ne de geçmişten kalan güven...

Fırsatını bulunca duvara yazı yazma alışkanlığımı devam ettirirdim ama bu sefer boyayla değil, kiremitlerle yazardım. Sonuçta nasıl olsa birisi gelip silecek, elde de boya izi kalmazdı! :)

Parklar yazı yazma alanıma dönüşünce, sivil kıyafetli, hiç tanımadığım insanların da mekânı olduğunu fark ettim. O dönemde sevgililerin parklarda flörtleşmesine karşı olan sivil vatandaşlar, flörtleşen gençlere gelir sataşırdı. Gücü yetmediğinde ahlak polisini çağırırlardı; sanki resmî ahlak polisi varmış gibi!

Ama o ahlak düşünce yapısını yansıtan dergileri poşetlerin içine sokup gazete bayilerinde sattırmışlardı. Poşetli dergilerin satıldığı bayilerde, poşetli dergilerin içeriğini hiç öğrenemedim! Sonuçta poşetli dergi almak bile dönemin ahlak kurallarına uymuyordu!

Sol düşünce biraz nefes alan dergiler çıkarmaya başlayınca, oralarda yayımlanan yazıları ve karikatürleri okur, kesip biriktirir, kendime göre yeniden kolajlar yapar ve kitap hazırlardım.

Gel zaman git zaman, ben de dergilerde yazmaya başladım. Baktım, yazıyla kendimi otosansüre edemiyorum; mizahın keskin kılıcının arkasına saklandım, karikatür çizdim.

Karikatür ya da mizah, muhalif olmak demekti. Kimin iktidarda olduğuna bakılmaksızın ona karşı dilini kullanmaktır...

Baktım, iktidar kavramı da yetersiz kaldı; güç kavramını oturttum. Güç kavramı oturunca konular, ailenin iç ilişkilerine kadar genişledi.

Evren büyüdü. Büyüyen evrende bir nokta olduğumu fark ettim. Bir noktanın evrene katkısı ne olur, bilemedim ama yazmaya ve çizmeye devam ettim.

Yazan ve çizen biri özgürleşir ama hastalığına çare bulunmaz.

Kısaca, “Sanat iyileştirir” kavramını o gün de sahiplenmedim, bugün de sahiplenmem. Çünkü Osmanlı zamanında müzikle tedavi merkezlerinin tedavi edemediği, su sesiyle tedavi eden Roma sağlık merkezlerinin de iyileştiremediği hastaların ya da katillerinin tarihi mevcuttu.

Liderlerin hepsinin sanattan haberi vardı. Sonuçta tüm siyasi liderlerin etrafında sanatçılar vardı, sanat vardı. Sanata para verip müzelerde eserler biriktiriyorlardı. Hatta darbeci general bizzat sanat icra etmeye heves etmiş, çıplak sanatçıların resimlerini çizmeye çalışmıştı...

Konu konuyu açıyor ama “Bırakalım cümle bizi nereye savuracak” diyemem. Yazı yazmak, baştan yazının sonucunu tespit etmektir.

Ben de sonucunu bildiğim yazının gelişme bölümündeyim!

Gel zaman git zaman, bir arpa boyu yol almışken yurt dışına yolum düştü...

Yurt dışında sansürsüz konuşuluyordu ama sansürsüz konuşanların da konuşmalarının içi çok boştu. Kendilerini eğitmemişler, olayların savrulmasıyla kendilerini bir yerde bulmuş mülteciler topluluğu gibiydiler...

Yurt dışında kişiler, kendilerini geçmişte ucundan da olsa dokundukları siyasi hareketlerin isimleri ve sembolleriyle tanımlıyorlardı. Ne kadar hâkim oldukları, o düşüncelere ne kadar vakıf oldukları belli oluyordu. Çünkü tercih ettikleri yaşam, ilişkileri feodal düzeyden de geri, kimliksiz, kişiliksiz ve tamamıyla anlık çıkarlar üzerine kurulmuş bir cemaat ilişkisi gibiydi...

Örgütlüydüler hepsi. Örgüt ne derse o!

Mültecilerin birincil görevi, cezaevine düşmüşlere para göndermek, yurt dışına çıkanlara mülteci dilekçesi yazmaktır!

Yaşanmamış, belki de yaşanmış olayların gölgesinde mülteci dilekçeleri, öyküleri oluşturuluyor; yeni gelenler bu öyküleri ezberleyip çıkacakları hâkim karşısında tekrar etmek, falso vermeden söz söylemek zorunda kalıyorlardı.

Her örgüt, mülteci sayısını artırarak daha fazla cezaevine para gönderebileceğini, maddi altyapıya kavuşabileceğini, derneklerin kirasını çıkarabileceğini hesaplıyordu...

Mültecilerin kalbi vatanlarında atıyordu. Girdikleri toplumla sorunları yoktu. Onlara uyum sağlamak, dil öğrenmek için gelmemişlerdi!

Mülteci, kendi kültürüne yakın işletmelerde çalışır, orada zamanını öldürür, yeni yaratılmış çevre içinde evlilikler yapılırdı. Kısaca, kapalı bir toplum içinde yeni bir ekonomik ve sosyal çevre kurulurdu.

Ülkesine gidebilecek hâle gelenler, yılda bir kez ülkelerine gider, gelirken oradan alacaklarını alıp gelirlerdi.

Zaman içinde örgütün yerini daha çok inanç, hemşehricilik, akrabalık ilişkileri belirlemeye başlamıştı.

Yurt dışında mülteci olmak demek, ya Kürt dostu, hevalî olmak ya da ona karşı konumlanmak anlamına gelmişti... Ülkede gelişen Kürt mücadelesi, ayrışmanın belirleyicisi olmuştu. Öldürülen devrimcilerin, yurtseverlerin anısı, ayrışmanın çizgisi ve sınırı olmuştu...

Birileri Türk bayrağı üzerinden geçmişteki Türkmen geleneğini öğrenmiş, birileri de Kürt olduklarını öğrenmişti.

Kürt ve Türk!

Ayrışmak için bahaneler çoktur...

Yeter ki ayrış! Ayrışmak, yeni örgütlenme modelini ortaya çıkarır...

Birlikte mücadele alanının dışında, sanki iki yol varmış gibi mülteciler arasında ayrışma yaşanırken, arada kalanın canı çıksın anlayışıyla yaklaşılıyordu.

Kapalı toplumlarda ahlaki çöküş kaçınılmazdır...

Kız kaçırmalar, arkadaşının kızıyla evlenmeler olağan hâle gelmeye başladığında, bu durum bir çürümenin göstergesi olmaya başlamıştı. Kimse çürümeden bahsetmek yerine, meseleyi “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışıyla ele almaya yönelmişti...

Kemalizm işte burada yeniden solun içinde var olmaya başlamıştı. Devrimci Kemalizm yeniden keşfedildi...

Türk bayrağı dokunulmaz kılındı. Şimdi, sözde, şimdilik düşmanın elinde olması, kendilerinin eline geçmeyeceği anlamına gelmezdi. Gerçek Türk bayrağının sahipleri devrimcilerdi...

Ülkede gelişen demokrasi açılımı, komünizmin bile rahatça telaffuz edildiği bir süreçte komünist partiler de kurulmaya başlayınca, doğal olarak bu Kürt-Türk cephesinde konumlanmak kaçınılmazdı...

Sonuçta Türkiye devrimci hareketi, yarım kalmış işi başaracak ve devrimi gerçek kılacaktır...

Sanki 1970'li yıllarda yaşanmış MDD (Millî Demokratik Devrim) tartışması hiç olmamış gibiydi. Sol, tarihini bilmeyince her konuyu yeniden tartışmaya ve işine geldiği gibi yorumlamaya devam etmiştir. Bugün de aynı şekilde devam ediliyor...

Bugün de benim seksenli yıllarda yaptığım uyanıklığı yapmaya çalışıyorlar ama pek bir sonuç vermiyor. Çünkü sol, neyi savunduğunu açıkça ortaya koymakla yükümlüdür. Oysa bizimkiler, ulusal bayramlarda en görünür olmak adına medyada ve meydanlarda bayraklarını sallayarak sözde, en keskin biçimde düzenin ve sistemin savunucusu olduklarını ama sistem içindeki tıkanıklıkları aşacaklarını iddia etmeye devam ediyorlar.

Kısaca, reformist bakış açısı içinde oportünist olmaları onları rahatsız etmiyor. Çünkü onlar da siyasal İslam'ın gittiği yoldan iktidara gitme hayali kuruyorlar...