Projelerin olduğu yerde…
Proje olarak oluşan her oluşum sistemin ve düzenin daha fazla devam etmesi içindir... Projeler sistem değiştirmez, sadece özneler etrafında arayışlar olur... Projeler ile biriken bilgiler parayı verenin hizmetinde olur... Kısaca sisteme hizmet eder ve onun aksak yönlerini “hümanist” bir biçimde düzeltilmesi için programlar oluşmasına katkı sunar. Öte yandan gizli işsizliğin üstünü örttüğü için proje yapanlar kendilerini toplum içinde daha rahat hissetmesine yol açar, fakat projelerin de ömrü bir yere kadardır, her ilişki sonsuz değildir…
Sızdırılan maillerden hissettiklerimiz bilinir hale gelmiştir...
“12 Eylül sonrası oluşan tüm siyasi partiler ve kitle örgütleri proje olarak mı hayat buldu?”, sorusu kafamın bir yerlerinde dolanır durur, çünkü halk ile birlikte halka hizmet yoktur, aksine halka rağmen sermayeye hizmet daha öncelikli olmuştur. Parlamentoda temsil etme hakkını elde etmiş siyasi partilerin içlerinde proje olmayanlar gerçekten var mı, çünkü hangisi proje hangisi değil bilemez oldum! İdeolojilerin yerini çıkar kaygısı almış ve ilişkiler o kadar iç içedir ki hangi vekilin hangi partiyi temsil ettiğini anlayamaz oldum!
Siyasi partilerin her birinin ömrü sınırlı olmuş, dağılmış yeniden adlandırılmış, yeniden ayrılmış yeniden başka birlik olmuş ve ilginç tarafı isimler değişmiş olmasına rağmen özneler hep aynı kalmış... Hep aynı isimler üzerinden arayışlar devam etmiş...
Yaşadığımız zaman diliminde proje yapmış, yaptığı projeler ile hayatını ikame edenlerin bir hakimiyeti var...
Projelerin olduğu yerde aktivist de olur... Her proje yan projeleri doğurmuştur, örneğin AKP iktidarını desteklemek adına ‘Genç Siviller’ bir dönem her türlü değişik protestoların içinde yer almış, kamuoyu oluşumu için sol içinde çalışmalar yürütmüştür. Daha sonra çıkar kavgaları ve dönemsel olarak açılan davalar bu ilişkinin daha uzun gidemeyeceği anlaşıldığı veya amacına tam ulaştığı için dağılmıştır. Proje yürütücülerine destek veren akademisyenler o dönemde ‘başörtüsüne özgürlük’ için imza kampanyalarına katılarak üniversitelerine ya da kendi özel projeler için kaynak bulurken, dönemin alevi açılımı konusunda Alevilerin ibadet yeri konusunda sessiz kalmışlardır… Çünkü o projede iktidar Alevi açılımını istemiyordu, parayı verene göre özgürlük savunuculuğu!
Soldan devşirenlerin hepsinin liberal düşünceye ve yaşama birden uyum sağlaması sanırım tesadüfü olmasa gerek! Doğal olarak o dönemde başrolde oynadığını düşünenler zaman içinde kandırdıklarını itiraf ettiler, insanın aklına soru takılmadan duramıyor; liberalizm bir proje midir?
Ulus devletinin ortadan kaldırılmasını sağlayan liberal ekonomi politikaları uygulayıcıları birer proje ürünü olarak mı ortaya çıktı, kullanıldıktan sonra tarihin çöplüğüne mi atıldılar? Henüz atılmadıklarını yaşanan zaman diliminde görmekteyiz, lazım olanlar popüler alanda görünürken, kullanılanların en önemlileri Alzheimer hastası olarak hayata gözlerini yumdu! Kısaca liberalizm ulus devletini ortada kaldırmak isteyenler için bir proje olarak Amerika’da ve İngiltere’de hayata geçirildi ve sonra tüm dünyada sosyal demokrat partilerin içine sızan ve liderlerini (satın alınanlar) liberal yaparak işçi sınıfının gerçek bir direnişi olmadan hayat bulmasına olanak sağladılar.
Ulus devlet çöktü ama yerine koyabilecekleri henüz bir sitem oluşturamadılar, arayışlar devam etmektedir. Bu arada devletin yapması gereken her iş şirketlerin eline geçmiş ve artık şirketlerin himayesi ve bilgisi dahilinde değişimler olmaktadır. Şirketler kurumlardan daha fazla projeler para aktardıklarını şirketlere bağlı vakıf çalışmalarından görebilirsiniz.
Projelerin olduğu yerde her türlü çıkar beklentisi var olan tüm ideolojik duruşun yerini çıkara göre dönenlerin oluşturduğu bir güruh yaratılmıştır.
Projelerin hayat bulduğu ülkelerde muhalefet iktidarın yedek değneği işlevine bürünmüştür. Sessiz, direnişsiz, sosyal devletin tüm olanakları özelleştirme, özel istihdam, kazanılmış hakların teker teker ellerinden alınması ile yok olmasına sebep olmuştur. Çünkü proje yapanlar başka proje almak adına gelişmekte olan tüm toplumsal hareketler önünde set olmuşlardır, var olan istikrar korunması onların çıkarları için hayatidir! Projeler yaygınlaştırılmasının temelinde bu kaygıların olduğunu düşünüyorum, tüm projeler direkt ya da dolaylı olarak şirketlerin hizmetindedir, onların çıkarı yönünde biriktirilen bilgiler kullanılmaktadır.
Projeler kapitalist sistemin kendisi için yaratmış olduğu ve son derece verimli bir yöntemdir…
İsmail Cem Özkan
25 Aralık 2016 Pazar
21 Aralık 2016 Çarşamba
İntikam duygusu…
İntikam duygusu…
Gün geçmiyor ki yeni bir olay ve katliam ile gözümüzü
açmayalım. Ölüm o kadar sıradanlaştı ki içinde yürüdüğümüz sokakların isimleri
bile ölülerden oluşmaya başladı. Koca şehirler sanki mezarlıklara dönüştü,
mezarlıkta yaşayan birer ölü gibiyiz, sessiz, içten içe öfke biriktiren, gün
geçtikçe en ufak olaya sinirlenen ama gerçek hedefe yönelemeyen bireyler
topluluğuyuz…
Öfkeli insanların yüzleri yeryüzü ile aynı renge dönüşüyor…
Ne zaman bir’ huzur operasyonu’ yapılıyor genelde ertesi gün
bir katliamın sesi veya sıçrattığı kan deryası içinde gözümüzü açıyoruz. Kan
etrafımıza o kadar çok sıçrıyor ki, her yer tek renge bürünüyor…
Her patlama huzur arayışını artırır ve gelmekte olana
"nalet olsun yeter ki huzur olsun" diye onay verilir... 12 Eylül Anayasası
bu şekilde onaylanmadı mı?
Birileri bir şeyi onaylatmak için öyle bir ortam hazırlar
ki, artık onaylanması kalır geriye... “Ölenler öldüğü ile kalır, kalan sağlar
kapı kulumdur” der birileri de...
Son günlerde ki kitle katliamı yapan patlamaların ‘pimini
kim çekti’ diye sormanın pek anlamı yok, ‘kim hazırladı bu ortamı’ diye
sormanın gerçeğe biraz daha yaklaşmayı getirir... Somut durumun somut tahlili
soru sormak ile başlar...
Birileri birine laf yetiştireceğine gerçeği açıklamak için doğru
sorular sorsun!... Sorular soruldu mu, hiç bir sansür onun önüne engel
olamaz... Çünkü er ya da geç o soruların yanıtı ortaya çıkar...
Ülkede tek şeyde istikrar var, algı operasyonu. Algı
operasyonu ile her şey kontrol altında oluyormuş gibi yapılır... Gerçek kısa
sürede anlaşılır, sorunsuz gibi görülen ortam sorunların içinde girdap
oluşturmuştur.
Kaos ortamına ekranlar tartışma programlar ve bilenlerin
kafa karıştırıcı açıklamaları evlerin salonlarını doldurur.
“Ekranlara çıkıp ahkam kesenler siz sanıyor musunuz her daim
tanımadıklarınız ölecek, çünkü her daim başkalarının acıları üzerine teoriler
ve algılar oluşturuyorsunuz!”
Yayın yasağı ile katliamda ölenlerin üstleri örtülüyor.
Yayın yasağının bir diğer anlamı ise “önce üzerini örteyim, sonra
yaratılmış gerçeği açıklarım”dır...
Devlet olaylara intikam duygusu ile yaklaşırsa ortada hukuk
olmaz...
Devlet, uzun zamandır yaratmış olduğu gerçekliğin içindeki
acının intikamı peşinde ama intikamını yaratılmış gerçek suçluyu aramak yerine
suçla direkt ilişkisi olmayan güçsüz insanlara acı çektirerek alıyor!
Taşeron cinayetler genelde şirketlerin uluslararası piyasada
pazar kapma savaşında kullanılan mesajlaşma yöntemidir... “Bak benim piyasama
girersen senin o ülkede ki tedarikçini, montajcını ya da yedek parça satıcını
ortadan kaldırım” demektir... Ses getiren cinayetlerin arkasında genelde bu
gerçek aranır... Çünkü çıkar çatışması olmayan yerde cinayetin anlamı olmaz... “Ben
kıskançlıktan seni öldüreceğim” sözü havada ve kişisel bir şeydir ama toplumsal
olaylarda öyle şey olmaz... “Ben işte filan ülkenin refahını kıskandım,
oraya yaşadığım yere benzeteyim” diyen bir Ortadoğulu, Afganlı bulamazsınız...
Bir çatışmada sadece onlar taşeron olarak kullanılır... Peki, şimdi
İstanbul’daki (Beşiktaş) patlamayı hangi çıkar teşvik etmiştir? Birilerin tek
hakim olma hırsı mı? O hırsı ona verenlerin başka hesaplarına hizmet etmiyor
mu? O hadi erk oldu, peki kime hizmet edecek? Ölümlerin arkasında çıkar
çatışması olduğu gerçeğini unutmayın, bu cinayetler bayrak elde protesto etmek
çatışmanın üzerine sadece bayrak örtersiniz ve gerçekleri çarpıtır ve hayali
düşman ile kavga ederken bulursunuz... Irkçılık, dincilik yaşadığımız kaosa
benzin dökmekten başka şey ifade etmez...
Taşeron ne için yaptığını bilmez, sadece uygular... Emir
komuta işi böyle bir şey... Ölende bilmez, öldüren de... Siyasi cinayetlerde
önemli olan kimlerin bu işten karlı çıktığına bakılır, çünkü kazançlı olanların
parmak izi aranırsa o cinayetin olduğu yerde silik de olsa bulunur...
Ölüm ile büyüyenler ölümün içinde yok olur...
Şimdi TAK ve IŞİD sıra ile toplu cinayetlere sahip çıkıyor.
Peki, bu korkutma kimin yararına? Sonuç ve hedef noktalarına bakıyorum, canlı
bomba ile yapılan eylemlerin amacından çok uzakta olduğunu görüyorum. İntikam
ve mesaj vermek adına masum insanları öldürüyorlar. İktidar ve muhatap alma
eylemleri intikam duygular ile yapılıyorsa orada sadece istikrarsızlığın
üzerine benzin dökmektir... İstikrarsız toplumlarda emperyalistlerin arayıp
bulamadığı yağma ortamını yaratır. Yağmalanan kaynaklardan kimseye bir şey
kalmaz... Ölen öldüğü ile kalır, cennete gideceğini düşünen canlı bomba da
mezarı dahi olmaz... Geleceğe güzel şey bırakmayan Hassan Sabah'tan sadece ölüm
kaldı ve kimse onun yaşadığı kaleyi bugün gidip bulamaz bile...
Kan davası ve intikam peşinde koşanların barışı olmaz...
Her yazımda vurgularım, tetiği kimin çektiğinin sanıldığı
kadar önemi yok, ona o tetiği çekmek için olanak yaratan ve ortam oluşturan
suçludur diye... Ortam ve olanakları ortadan kaldırın ortada tetik çekecek
insan olmaz... O yüzden Ortadoğu dışında ülkelerde canlı bomba olayı (bazı uzak
Asya ülkeleri de dahil) pek gözükmez... Çünkü onun önlemini alan bir toplumsal
sözleşmeden bahsedilir... Eğer bizler sadece tetikçinin peşinden gidersek, sorunun
üstünü kendi ellerimiz ile örtmüşüz demektir... Sorunu çözmek için artık doğru
sorular sorma zamanı çoktan gelmedi mi? İstanbul katliamını (Beşiktaş, daha
sonra Kayseri) TAK, IŞİD ya da başkası üstlenmiş olması beni hiç şaşırtmazdı,
şaşırmadım da... Sadece naletlemek, sadece balkona bayrak asmak da yeterli
değil, bu işin asıl sorumlusu hükümetten önlem alacak yatırımların yapılmasını
beklemek ve istemektir... Örneğin Silopi’yi dümdüz ederek sorun çözülmüyor...
Silah ile çözülmüş olsaydı bugün çoktan o sorun gündemde bile olmazdı... Artık
sorunu bildiğimize göre çözümü de bellidir... Çözün gitsin...
Ne yapılması gerekiyorsa yapın, masum insanlar ölmesin...
İsmail Cem Özkan
17 Aralık 2016 Cumartesi
Kan davası
Kan davası
Her şey 1937 yılının Kasım ayının ortasında sona erdi,
aslında bir başlangıçtı, çünkü Maraş, Çorum, Sivas onu izleyecek, Ankara’nın
merkezinde darağacı kurulacak üç fidan asılacak, Kızıldere'de yiğitler teslim
alma yerine yerinde infaz edilecekti... Acının sonu yoktu, çünkü darbeler,
yasalar, anayasalar hepsi bir şeyler karşı yapılıyordu. 37 yılının 15 Mayısında
sona eren bugün aslında devam eden bir öç alma, yok etme, kendisine benzetme
operasyonun devamıdır...
Ölüm üzerine politika yapanlar, acılar üzerine topluma hiza
verenler yeniden biçim verirken yeryüzü kan, gökyüzü kanın kokusu ile
doldurdular. Çocuk babalarından önce ölmeye başladı. Korku beyinlere işlenmeye,
kalabalıktan uzak durmak adına toplu cinayetler işlenmeye devam ediyor. Sırf birileri
siyasi çıkar uğruna feda ediyor bu ülkenin namuslu, güzel insanlarını...
İdam sehpaları kuruyorlar halka birlikte halkı için
çalışanlara karşı.
Ölüm mangaları sabahın ayazında kapıları çalıyor... Canlı
bombalar şehirlerin en kalabalık noktalarında kurbanlarını arıyor...
Ülke bir kan girdabının içinde.
Ülke Bağdat, Halep, Musul oluyor gün geçtikçe... Bu ülkenin
vatandaşı Sabra - Şatilla kampında ölen hiç bir şeyden habersiz Filistinli
oluyor...
Ölüm sadece yeni düzen otursun diye başımızda...
Birileri kasalarına para doldurup gizli hesaplarına para
gönderirken, birileri de aniden patlayan bir şeyin kurbanı oluyor...
Her şey 1937 yılında belki de daha önce karanlık salonu mum,
lüks, çıra ile aydınlatıp orada insanların boyunlarına ilmik geçirme ile
başladı...
Yenidünya düzeni önce parçala sonra birleştir modeline göre
yeniden düzenleniyor.
Önce bir bomba patlar, telaş, şaşkınlık, panik başlar, ne
oluyoruz diye sorarlar... Arkasından bir daha patlar, katliam olur yine aynı
telaş hakimdir, arkasından canlı bomba, arkasından başkası, arkasından intihar
saldırısı, ölümler üst üste gelir ve sonunda kanıksanır... Burası bir Halep
olur... Kimse umursamaz bile... Yaşadığı yerde sürgün, yaşadığı yerde çaresiz,
yaşadığı yerde gözlemci... Her yer Bağdat olur… Kimse sormadan birden Bağdat’ta
yaşar bulmuştur kendini...
Şimdi şu patlattı, bu patlattı... Aslında bu projeydi işte
sonuç filan da diyecekler... Birisi kalkacak bu hibrit diyecek, öteki
taşeron... Diğeri falan başkası filan... Birisi üstlenecek, belki de zıt
kutuplar aynı anda üstlenecek... Ama sonuç; anayasa değişimi bu ölenlerin ve
yaralıların üzerine örtülecek... Birisi şerbet içip dua etmeye bilmem ne
türbesine gidecek... Diğerleri korkacak, çünkü eğer amacına ulaşırsa birisi;
ilk yenecek yemek en yakınında ki olacak...
Kötüler sürekli kazanıyorsa adalet kadın ismi olarak kalmaya
devam eder.
“Ben dedim oldu” diyenlerin oluşturacağı yasa ve hukuk
maddeleri hepsi insanlığın geleceğine saplanmış hançerdir... Onların yaratmış
olduğu sistem bugün ülkemizde yaşanmaktadır. Sağcısı, solcusu, dincisi ve de
diğer yapıdakilerin hepsi aslında bir birinin karbon kağıda konmuş gibi
liderlerinden oluşmaktadır, sadece kullandıkları kelimeler farklıdır...
Başkanlığa karşı olanlar içlerinde ki başkanlığı yaşatmaya
devam ediyor... İçinde ki ve dışında ki başkanlara karşı olun! Tek bilenin hakim olduğu ve tek bilenin her
şeyi yönlendirdiği yerde başkanlık zaten vardır ama adı farklı telaffuz
edilebilinir...
Fiili olan bu durumu değiştirin, tüm başkanları başınızdan
atın!... Çünkü hiç kimsenin bir başkana ihtiyacı yoktur, ortak akıl her şeyin
üstündedir de diyemem ama başkandan da iyidir... Başkan olan yerde diktatörlük
kaçınılmazdır, eğer lideri denetleyecek ve hesap soracak bir sistem yoksa.
Kan deryası içinde kaç gemi yüzer?
"Ya başkanlık ya kaos" diye büyük puntolar ile
başlık atanlar son dönemeci kaos ile aşacaklarını sanıyorlar... Sonra amacına
ulaşılınca amaç yolunda her şey mubahtır deyip şerbet içecekler mi?...
Hibrit savaşlarının bir diğer özelliği de kullanıyorum
derken kullanılanların olmasıdır... Dışarıdaki pirince göz dikenin evindeki
bulgurdan olmasıdır ki artık ülkemizde bulgur da dışarından gelir olmuş...
Kan davası sonuçta hasımların birbirini yok etmesi değildir,
aslında kendini yok etmesidir.
Kan davası yaşadığın yerin zenginliğinin tükenmesidir,
çeşitliliğin yol olmasıdır. Kan davası güdenlerin yaşadığı yerde kazanan her
zaman oraya göz koymuş emperyalist güçler ve onların işbirlikçileridir…
Kaybedenler her daim canlarını kaybedenler olacaktır…
Kan davası çözüm değildir, intikam sözleri yangının üzerine
benzin dökmektir. Nefret söylemleri ayrışmayı derinleştirir… Bizler neden
başkalarının çıkarı için kavga ediyoruz ki? Bunu soracak akil akla ihtiyaç
vardır ve o soru için henüz geç değildir. Soru soruldu mu, cevap da gecikmeden
bulunur. Cevap ortak aklın ürünü olduğu zaman toplum sözleşmesinin maddeleri
olur…
Ülkemizde beslenilen nefret söylemini durdurun! İntikam
sloganları artık atılmasın! Dökülen kanlar hepsi bizimdir, canların toprağa
düşmesini durdurun!
İç ve dış savaşa hayır, çocuklarımız gelecek kaygısı ile
büyüsün, yeter ki can kaygısı olmasın!
İsmail Cem Özkan
14 Aralık 2016 Çarşamba
Gün karanlığa doğar...
Gün karanlığa doğar...
Sabah ayazında yoldaydım, bütün kediler peşime koştu. Ben de
elde avuçta ne var kedilerin önüne attım. Baktım cepten bir dolar çıktı nereden
geldiğini dahi bilmediğim onu da attım kedinin önüne. Kediler dolara yüz
vermediler, yanımdan uzaklaşıp gittiler... Orada bir şeyin farkına bir daha
vardım; paraya yüz verenler kedilerden öğrenecekleriniz var, çünkü önüne atılan
rakam yazılı kağıtlar sizin karnınız doyurmuyor, yaratılmış gerçekliğin gerçek
olmadığını elinizdeki/hesabınızdaki rakamları uçtuktan sonra anlayacaksınız...
rakamlar durduk yere uçmaz, adına devalüasyon derler, birilerin hesabına
rakamlar aktarılırken siz ne olduğunun farkına bile varmazsınız.
Güneş tepeme doğru yükseliyor ama ayazda sanki güneşle
birlikte daha fazla hissettiriyor...
Her şeyi sanki yaratılan gerçekliğin içinde kaybettik...
Sabah haberleri radyodan sesini bize ulaştırdığında
bulunduğumuz ortamda birçok insan güzel haber bekliyordu, güzel haber yerine
tüketim maddelerine yönelik bol bol zam haberi aldı. Artık hepimiz
hissediyoruz; hayat standardı her zam haberi ile biraz daha kayboluyordu,
minimum masraf ile yaşamaya çalışanlar için kemer biraz daha daralıyordu, borç
hanesinde rakamlar artıyordu.
İstanbul’da vapura binmeden alınan 1 liralık simit oldu 1.25...
Şimdi ülkede devalüasyon yok diyecek biri, simide anlatın
bakalım anlayacak mı?
Elbette güzel haber kavramı da sübjektif, nereden
baktığınıza bağlı, çünkü simidi tüketen için kötü olan haber, simidi üreten ve
üreticiden alıp aracı olan için güzel haberdir...
Bugünlerde birçok çocuk açlıktan ve soğuktan ölüyorsa
İsviçre ve diğer bankalara para kaçıranlar suçludur... Çünkü onların hakim
olduğu yaratılmış bir piyasada paraya yönelik talep artarken arz başka
ülkelerdeki hesaplarda rakam olarak çoğalmaktadır.
Dolar fırladı, ülke istikrarını kaybetti. (zaten var mıydı
sorusu saklı olarak)...
Birileri hükümetten çok akıllı ya ona akıl vermeye başladı.
Onların elinde ki verilerin binde biri bile elinde yok ama onlardan daha çok
şey biliyor! Elbette gemiyi batıran çıkaramaz! Ne yapılması gereken ortada ama
kimse cesaret edip o yapılması gerekeni yapamıyor…
Cahilliğin hakim olduğu yerde doğrular rafta bekleyen
teorilerdir.
Ülkede sahte dolar fazlalığı var, bakın millet elinde ki
sahte doları yakıyor, gerçek olanlar ise offshore hesaplarda... aslına
bakarsanız dolar basan banka olması gerekenden daha az para basarak ortalığa
rakamlar bırakıyor. Gerçekten birileri kalkıp rakamları kağıt olarak görmek
istese dünya sistemi çöker, çünkü olmayan paranın rakamları üzerinden insanlar
fakirleşiyor ya da zenginleşiyor…
Denize düşen yılana sarılır... Çaresiz çoğunluk denize düşen
gibidir dine ve diktatöre sarılır... Onlara çaresiz olmadığını gösteren yapılar
bu sunni dengeyi ortadan kaldırır mı, kaldıracak kadar örgütlü mü?...
Bir ülke istikrarsızlaştığı oranda kaynakları emperyalist
güçlerin yağmasına açılır...
Fakirleşen ülkede, zenginleşen bireylerin olması şaşırtıcı
gelebilir, fakat bizler buna da alıştık. Sorgulamıyoruz neden zengin
olduklarını. Çalıyorlar ama iş yapıyorlar ama yapılan işte bu işten haberi dahi
olmayan masum insanların geleceği üzerine oluyor. Çünkü oların zenginliği masumların
borcundur!
Yaşadığımız zaman diliminde okula giden çocuklar için gün
karanlığa doğuyor… Bunun mecazi anlamı da insanlık için ne yazık ki…
İsmail Cem Özkan
7 Aralık 2016 Çarşamba
İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu?
İvan İvanoviç var mıydı, yok muydu?
Nazım Hikmet’in ustalıkla ele aldığı ve yaşadığı zamanın
ruhunu eleştiren büyük bir eseri yeninden sürgüne kaçmak zorunda olduğu ülkede
sahnede hayat buluyor. Bu oyun birçok defa değişik yorumlar ile sahneye
uyarlanmıştır ama bu sefer Tiyatroadam programı içinde Emrah Eren tarafından
yorumlanmıştır. Yönetmen her ne kadar yazıldığı tarihi duruş noktası almış olsa
da yaşadığımız çağa ve bugüne yönelik göndermeler yapmaktadır. Zaman, ülke,
coğrafya değişmiş olsa da baskının hakim olduğu halkın üstünde kendisini gören
devlet ve onun bürokratları olduğu sürece birbirine benzer olaylar her zaman
yaşanacaktır.
Herhangi bir şehirde idareci olan Petrof hümanist
yaklaşmaktadır kendisine gelen kasabalılara. Onların işini zamanı oldukça aracı
kullanmadan yerine getirmektedir. Mesai saati kavramına bakmadan işine tutkun,
halkla birlikte halkın içinde ve halkın dili ile hizmet etmektedir.
Birlikte çalıştığı insanlara hiyerarşi gözetmeden davranır, herkesin
yardımına koşar… Ama bu pozitif seyri bir şeyler değiştirecektir, o
değiştirecek olan kendisine yardım edecek işbirlikçiler ile bir plan
hazırlamaktadır. "Kanser nasıl insan etinin, kurt nasıl derinin düşmanıysa
ben de Sergey Konstanivoç'in öyle düşmanıyım." diye sesli düşünür ve Petrof'a yaşamı boyunca çekeceği bir acı
vermek istemektedir.
Petrof bütün iyi niyetliliği ile yanında çalışanlara,
devlete ve kasabanın halkına hizmet ederken sinsice arkasından bir şeylerin
döndüğünün farkında değildir. Oyun içinde kasketli olarak ortaya çıkan işçi
sınıfının temsilcisi böyle bir oyunun oynandığını ve bu oyunu hazırlayanı
fısıldar ama pek önemsemez.
Uzun bir süre Petrof’un zayıf noktasını araştıran İvan
İvanoviç sonunda istediğini bulur: Sevginin yanı sıra, kesinlikle
"otorite" ve "hava"sı olması gerektiğine inandırır onu.
Havası ve otoritesi olmayan bir yöneticinin işlerini hakkıyla yapamayacağına
ikna eder. Petrof bu iç konuşmalarını baş ağrısı içinde seyirciye
ulaştırır, içinde bir kurt onu yemektedir ve yeni tercihine doğru yönlendirilmektedir.
Geçmişten gelen, halkın çoğu tarafından kabul görmüş otoriter bir yönetici!
Yaşadığının tam tersi bir sürece doğru yönlenmektedir. Aynadaki aksi onu teslim
almaya başlamıştır.
Emrah Eren oyunun başlangıcında zamanın tıklamasını ses ile
durağan ve hareket eden yelkovan gibi zamanın işlediğini belirlemiş ve bu zaman
ve hareket noktasında müziğin durağın ve yükselişine göre tık takları içinde
bir değişimin olacağı fikrini baştan vermektedir. Şarap bardağı imgesel olarak
sanırım seçilmiş, o Petrof’un eline verildiğinde iç konulmaya geçiş, elinden
alındığında zamana dönüşü betimlemektedir. Petrof’un iç sesi her zaman yukarıda
ve metin okuyuşu içinde bir planın hazırlayıcısı ve uygulayıcısı olarak oyunun
iç sesini seyirciye taşımaktadır. Olayın geçtiği alan herhangi bir devlet
dairesi olması onu kimliksiz ve sıradanlaştırmıyor, aksine onu evrenselliğe
taşıyan yerel bir yansıma olduğunu sahne düzenin hareketli, ışığın onu
destekleyen gölgelemeleri ve müziğin ritmi oyunun içinde kara mizahın dilini
daha da öne çıkardığını düşünüyorum.
Çevresinden iyice kopan, çekinilen bir insan olan Petrof acı
çekmeye başlar. İşi çözen olmaktan daha çok artık o otoriterdir ve çevresinden
hizmeti emirleri ile almaktadır. O her şeyi bilen, her şeye hükmeden ve her
şeyden haberdar olduğuna inana ve dünyanın merkezinde olduğunu düşünen bir
yerel yöneticidir. O bundan rahatsızdır aslında ve "içinde, yüreğinde
korkunç bir karanlık" duymaktadır. Çağrılı olarak gittiği Büyük Kent'te
gördükleri, yaşadıkları, bir başka kendisi olan Konstantin Sergeyeviç'le
karşılaşması. Sergey Konstantinoviç'i allak bullak eder ve Petrof değişiminden
bu yana ilk kez düşünmeye başlar. Bütün olup bitenlerin ayrımına varır, zaman
yitirmeden kendi yerine dönüp İvan İvanoviç’i aramaya koyulur. İvan İvanoviç?..
Sorar, sorgular ama kimse böyle birini tanımamaktadır…
Özel tiyatrolar elbette ödenekli tiyatrolara göre daha
ekonomik çalışmak zorundadır. Sahne üzerinde ve sahneye etki eden her şey çok
dikkatli hesaplanmak zorundadır, çünkü ekonomik koşullar ve zamanımızın
seyircisini kaybeden tiyatro en az masrafla en üst performansı ile seyircisini
kucaklaması zorunludur. Tiyatroadam sanırım bunu başarmış, on yıllık sahnede
kalma ve semiricisi ile bulaşmasını tam profesyonel bir şekilde gerçekleştirmiş.
Oyunun sunumundan, sahnede buluşmaya kadar her adımı iyi hesaplamışlar. Oyuna
girmeden elde ettiğim broşürü, afişi, salonda yerleşme ve tiyatro
çalışanlarının disiplinli ve kıyafetleri ile dikkatimi çekti. Birçok özel
tiyatroda görmediğim eskiden devlet ve şehir tiyatrolarında karşılaştığım o
disiplini durumu görmek beni açıkça mutlu etti.
Oyunu yorumlayan, sahneye koyan, bugüne dair söylemleri
içinde rahatsız etmeden yerleştiren, oyunu üç bölümden iki bölüme getiren ve
keyifli zaman geçirmemize olanak veren ve de kara mizahın güzel yönlerini canlı
olarak beynimizde yeniden canlandıranların
emeğine teşekkür ederim..
İsmail Cem Özkan
Yazan: Nazım Hikmet
Yöneten: Emrah Eren
Dekor - Kostüm Tasarım: Barış Dinçel
Işık Tasarım: Yüksel Aymaz
Hareket Düzeni: Esra Yurttut
Oynayanlar: Aşkın Şenol, Baransel Gürsoy, Berk Yaygın, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ, Pınar Tuncegil
Yöneten: Emrah Eren
Dekor - Kostüm Tasarım: Barış Dinçel
Işık Tasarım: Yüksel Aymaz
Hareket Düzeni: Esra Yurttut
Oynayanlar: Aşkın Şenol, Baransel Gürsoy, Berk Yaygın, Deniz Özmen, Fatih Koyunoğlu, Gökhan Azlağ, Pınar Tuncegil
6 Aralık 2016 Salı
İzel Rozental gözü ile…
İzel Rozental gözü ile…
Schneidertempel’Sanat Merkezinin üzerine güneş başka açıdan
doğmuş olsaydı Galata Kule’nin gölgesi düşecekti, fakat hiçbir zaman Galata
Kulesinin gölgesi düşecek kadar açık alanda olmadı ama olmuş olsaydı da mutlaka
düşerdi, çünkü o kadar yakında bir yerdedir.
Galata’nın küçük dar sokakları sürprizlere açıktır, sizi
şaşırtacak mutlaka bir şeyler çıkar ama elbete görmesini bilene! Oralardan
günde binlerce insan geçer ama neyin önünden/yakınından geçtiğinin farkında
bile değildir, yokuşun vermiş olduğu diklik insanı nefes nefese bırakır.
Galata’ya bankalar caddesinde yukarıya doğru çıkarken o
bölgeye özgü eski bir bankerin yaptırdığı ve yaptıranın ismi ile anılan Kamondo
merdivenlerinden çıkılır. Eskiden o
bölgede terziler çokmuş, o terzilerin önemli kesimi de Yahudi inancına sahip
insanlarmış. İşyerlerine / evlerine yakın olması nedeni ile bir ibadet yeri
kurmuşlar. Aslında oraya başka isim takmışlar ama orada yaşayanlar hepsi
Terziler Sinagogu (Schneidertempel) olarak bilinir olmuş.
Gel zaman git zaman, içinden iki dünya savaşı geçiren bu
bölgede yaşayan nüfus yapısı değişir olmuş. Yahudiler bu yaşadıkları yerden
göçe zorlanmışlar, çünkü ulus devlet dedikleri şey homojen toplum yaratmak. Bu
toprakların kadim insanları değişik bahaneler ve korkutmalar ile sessizce
oradan uzaklaşır olmuşlar… Sokaklarına bıraktıkları düğün eğlencesinde duyulan
kahkaha, ölüm merasiminde duyulan ağıtlardan izler duvarların içine sinmiş ama
onları duyanda gün geçtikçe azalmış. Eski kartpostallarda ve anıların
saklandığı sanıklarda kalmış…
Cemaati azalan ve yok olan bir ibadet merkezinin sanat
galerisine ve buluşma noktasına dönüşümü bu azalma ile çok ilintili olmasına
rağmen Yahudiler bizi kırmamak için yakında açılan başka sinagog yüzünden
azaldı demişler.
Sanat merkezine dönüşen bu eski kadim yapı içinde geçmişin
izlerini taşımaya devam etmektedir.
Her cemaat toplandığında mumlar yakılır, ışıklar balkonları
sanki delercesine aşağıya doğru sallanan avize geçmişten bize bir şeyler
fısıldar gibidir. Avize yıllar içinde değişime uğramış olsa da işlevi hep aynı
kalmıştır.
Avizenin içinde ki ışıklar kristallerin içinden aşağıya
doğru kırılarak yağıyor gibidir. Üzerimize düşen kristallerin ışıklarıdır ama o
kristaller acı bir olayında adı olmuştur. Kristal Gece olarak duyduğumuz ama
Yahudilerin acı içinde yaşadığı bir gece. Avrupa’nın soğuk karanlık bir
şehrinde faşist güçlerin emri ve kışkırtması ile çıkan yangından fırlayan
ışıklar kristallerin içinden kırılarak insanlığa yansıdığında büyük bir kırılmanın
da habercisi olduğunu sessizce karşılanmış.
Sessizlik elbette görecelidir, çünkü çığlık ancak yaşadığı yeri
sarsarken dünya bu olayı sessizce izlemeyi tercih etmiştir.
Sessizlik aslında gelmekte olan soykırımın ayak sesidir,
çıkarılan yasalar ile hukuka uygun işlenen cinayetler, katliamlar ve soykırımın
ilk habercisi işte bu kristallerden sızan ve kırılan ışıktır.
Salonun iki tarafından aşağıya doğru sallanan avizeye
bakarken sizi dikenli tel karşılar. O teller bizi herhangi bir toplama kampına
doğru alır götürür, çünkü her kamp düşman için üretilmiş ve o dar alanda
yaşamaya zorlanmak anlamındadır. Ama bu toplama kampları yaşam değil, ölümdür.
Zehirli gazlar ile adına önce toplu cinayet katliam en sonunda da d soykırım
yapılan yerlerin adıdır. Toplama kamplarına değişik isimler verilmiş olunabilir
ama yaşanan gerçek ölümdür. Kapısında “Arbeit macht frei!” yazı yazan yerlerde
özgürlük birileri için ölümdür, ölülerin derilerinden yapılan abajurdur.
Çalışmak özgürleştirmemiş, aksine ölümün boyutunu büyütmüştür.
Avizeden kırılan ışığı izlerken önümüze çıkan dikenli
tellerin altında tuğlaların izleri vardır. Yanmış topraktan yapılan tuğlaların
kızıllığı burada yoktur, çünkü kağıt üzerine bırakılmış siyah lekedir. Her
siyah leke benim beynimde kandır… Duvara bırakılan vurulan her hangi bir
direnişçinin umut yüklü kanıdır… Duvarın üzerine yazılmış değişik dillerde
yazılar ve yazıların altında karikatür… Acının, değişimin ve yaşadığımız zamanı
anlamaya ve anlamlandırmaya çalışan İzel Rozental’in beyninden fırlayan,
kaleminin ucundan lekeye dönüşen ve bizlerin gözünden yeniden yorumlanan
zamanımızın ruhu…
Karikatürleri birbirinden bağımsız Şalom Gazetesinde görmüş
ve okumuş, izlemiştim. Şimdi orijinal bir sunum altında yeniden okuma ve izleme
şansına sahip oldum. Yaşadığımız çağı bir de İzel Rozental’in gözünden görmek
için mutlaka gidilmesi ve görülmesi bir sergi olarak görmekteyim.
Azalan, yok olan ve geriye birkaç anı bırakan yerlerin
içinde, anılar sözlü tarih içinde kaldığı içinde toprağa düşen ile birlikte
toprağa düşüp yok olmaktadır. İşte anıların yok olduğu bur yerde günümüzde hala
bir şey söyleyen ve söylemeye de devam eden bir kültür ve onun yaşayan
bireyleri ile tanışmak için önünüzde bir fırsat vardır. O fırsatı sergiye
giderek değerlendireceğinizi umuyorum…
İsmail Cem Özkan
4 Aralık 2016 Pazar
Kontrol edilemeyen para kirli mi?
Kontrol edilemeyen para kirli mi?
İnsan temiz olan her şeyi kirletti... Temiz denen şeylerde
artık yalan... Evet, yaşadığın yere göre temiz denilebilir ama artık temiz
kavramı yok, çünkü dünya tek kubbenin altında yaşıyor ve bizler atmosferimizi
kirlettik. Bu kirlilik insan eli değmeyen yere bile taşındı... Organik denen
şey yalan, temiz su yalan, temiz hava yalan, insanın kendisi yalan! Ürettiği
her şey yalan, sahte, insan ve doğanın kanı üzerindedir…
Kafalarda yaratılan gerçekler gerçeklerden daha gerçektir.
İnsanın en çok yalana inandığı dönemden geçiyoruz...
Gerçekler acıdır ve kimse gerçekler ile yaşamak istemiyor. Yaratılan gerçekler
içinde daha mutlu ve sağlıklı yaşamak isteği yeniden Uzakdoğu geleneklerinin
yeniden canlanmasına sebep oluyor. İnsanlar yaşadıkları yerden ve sistemden
kaçmak adına (kısa bir süre de olsa) uzak doğudan gelen her türlü yöntemi
denemek için merkezler açtılar. Orada yaratılan atmosfer ile bir anlık içinde
mutlu olayı seçen sayısı gün be gün artmaktadır.
Eskiden çamaşır yıkanır ve ulu orta yerde asılır ve
kurutulurdu, zaman içinde bu ulu orta yerde asma fikri geri adım attı, iç
çamaşırlar daha gizli olarak yerlerde kurutulmaya başlandı, örneğin duvara en
yakın diğer çamaşırların arkasında... Daha sonra kurutma makinesi çıktı ve
çamaşırın ıslaklığını bile göremeden dolaptaki yerlerini almaya başladılar...
Ekonomimizde aynı çamaşır gibi oldu. Eskiden her şey ortada kim neyi yürüttüğü,
kim rüşvet aldığı, kimin sonradan zengin olduğu ve nasıl olduğu bilinirdi...
Şimdi kurutma makinesinden çıkmış iç çamaşır gibi, kimse görmeden dolaptaki
yerini alan zenginler ortalığa serildi. Nasıl oldular?
Zenginlik kavramı içinde ürettiğin malın en düşük maliyette olması istenir. O yüzden maliyet hesabı içinde eskiden vergiler filan girerdi. Doğrudan vergiler zaman içinde yok oldu, artık vergi kavramını duyan yatırımcı yatırımı bu ülkede yapmıyor sadece ürününü ülkeye uygun markalar ile ithal eder konumuna geldi... Maliyet hesabı eskiden ortada yapılırdı, bugün maliyet hesapları kurutma makinesinin içinde yapılıyor ve en düşük vergi ile en çok satacağı ortamı arıyor iş adamları... Küresel sistemde paranın dolanımı işte bu temeller üzerine oturduğundan maliye bölümüne offshore hesaplar karışmış... Yani vergiyi en aza indiren karmaşık yol!...
Zenginlik kavramı içinde ürettiğin malın en düşük maliyette olması istenir. O yüzden maliyet hesabı içinde eskiden vergiler filan girerdi. Doğrudan vergiler zaman içinde yok oldu, artık vergi kavramını duyan yatırımcı yatırımı bu ülkede yapmıyor sadece ürününü ülkeye uygun markalar ile ithal eder konumuna geldi... Maliyet hesabı eskiden ortada yapılırdı, bugün maliyet hesapları kurutma makinesinin içinde yapılıyor ve en düşük vergi ile en çok satacağı ortamı arıyor iş adamları... Küresel sistemde paranın dolanımı işte bu temeller üzerine oturduğundan maliye bölümüne offshore hesaplar karışmış... Yani vergiyi en aza indiren karmaşık yol!...
İnsan insanın kurdudur, kara para ülkenin ve düzenin
kurdudur...
Karanlıkta yola çıkanlar kara para yüzünden biraz daha
fakirleşirler... Onların patronları daha az vergi vermek ve üretimde maliyeti
düşürmek için offshore hesaplarda para transferi ile uğraşırken çalışanların da
alım gücünü düşürürler… Peki, bu nasıl olmaktadır? Aslında basit bir şeydir,
vergi vermeyen iş adamı, devletin yapması gereken işleri yapamaması anlamına
gelir. Sağlık, eğitim, güvenlik, alt yapı çalışması çöker... Bu çöküntüyü açılan
bütçe ile çözemeyen devlet dolaylı ve direkt vergileri artırmak ile çözüm arar.
Her artan vergi hayat standarttın düşmesi anlamındadır... Vergi vermeyen patron
dolaylı olarak çalışanın alım gücünü düşürür... O zamanda dolarda istikrar o
ülkede gerçek anlamda hiç bir zaman olmaz... Vergi vermeden para kazanmayı
öğrenen, kurlar arası piyasadan parasına para katan da artık yatırım yapmaz,
yatırım yapılmayan ülkede ise işsizlik sürekli artış gösterir... İşsizliğin
temelinde de bu offshore hesaplar yatar...
Bir yerde kasti bir yangın çıkarılmışsa, önemli miktarda
paranın aklanması yatar... Offshore hesaplara giden paranın akıbeti sorulmaması
için yangın şarttır. “Ne oldu yatırım yandı kül oldu”, para da bu arada başka
hesapta güvence altına alınmış oldu... Kim kontrol edebilir ne kadar malın
yandığını? “Kül oldu işte hepsi”, yanmayan da yandı gözükür orada nasıl olsa...
Ha yangın ha örtülü ödenek, adı üstünde, üstünde örtü olan ödeneklerin hesabı
sorulamaz, çünkü orada devlet sırrı vardır, devlet sırrı dediğiniz de
buharlaşan paranın hesabının sorulmamasıdır.
“Vergiler 'küçük insanlar' içindir.” L. Helmsley der bu söze
G.W. Bush “Gerçek zengin vergiden nasıl kaçacağını bilir.” diyerek sözü açan
katkı sunar.
Offshore çıktı rekabet yok oldu... Üretmeden para kazanmak
ve rakamlar ile oynayarak sanal piyasanın oluşması sağlandı... Olmayan malın
karşılığı kazanılmış para ile ulus devletin yaramış olduğu tüm sosyal alanlar
çöktü, yıkıldı...
Offshore finans işleri olan yerlerde zengin ile fakir
arasında uçurum artar. Devletin yapması gereken sosyal projeler rafa kalkar…
Offshore devlete verilmesi gereken verginin yasal boşluklardan yararlanılan
hile ile verilmemesi anlamındadır...
Parçalanan ve ayrıştırılan toplumlarda hangi yasa gelirse
gelsin sözde kalır, çünkü karar verici güçlü olan olacaktır…
Her doğan insan verimli olsun diye eğitiliyor ve hizmete
hazırlanıyor. Biri yatak odasında, diğeri savaş meydanında... Diğer kalanlar
ise savaş ve yatak odasında tüketileni üretmek için zamanını ya kiraya vermiş
ya da satmış şekilde... İnsan kendi ürettiği değerlerinin kapı kulu oluyor...
Paralı askerin birinci görevi öldürmektir, ikincisi
öleceğini anladığı an kaçmaktır...
Ülke ekonomik krizin ortasında savaşa gireceğim diyerek güya
sorunların üstesinden geleceğini düşünenler, ekonomisi zayıf olanın yenilgisi
kaçınılmazdır. Cephede kazanılan masada kaybedilir... savaş para demektir,
parası olan her koşulda kazanır... Ama Kuveyt gibi bir ülkenin parası olması
onu işgalden kurtaramamıştır, sadece para değil, ilişki içinde olduğun arkanda
sağlam bir örgütsel güç yoksa işgal edilmesi düşünülen ülke tarafından işgaline
izin verilir... Savaş yıkımdır, sadece can kaybı olmaz...
Kapitalist sistem kontrol edilebilir kara paraya her daim
göz yummuştur, çünkü haksız rekabet ve firmaların bir birini yutması bu kara
piyasa ile olmaktadır. Kara piyasada dolanan mallar, emek ve para var olan
sistemin daha iyi işlemesi için kullanılır ve arz ve talep bu piyasada
görünmeyen eller ile sistem kontrol edilir... Ama her işin bir riski vardır,
kontrol edilen birden kontrol dışında düşebilir... Sistemi kontrol
edenler ellerinde ki sistemden de olabilirler...
İsmail Cem Özkan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

