21 Temmuz 2025 Pazartesi

Kıtlık İnsanı Yok Etti

Kıtlık İnsanı Yok Etti

80 öncesi derlerdi bir zamanlar… Şimdi ise o zamanın insanı bile kalmadı. O dönem kıtlık vardı evet, ama insan vardı; ekmek kuyruğunda kavga edenin bile bir vicdanı, bir ihtiyacı, bir gerekçesi vardı. Ürün bulunmazdı, ama insan bulunurdu. Karaborsa dediğimiz şey, üreticinin malı depoda tutmasıydı; çünkü mal azdı, talep çoktu. Deposu büyük olanın malı olurdu, parası olanın değil. Şimdi ise raflar dolu, cepler boş. Kıtlık ürünle değil, insanla başladı. Ve zamanla insan, rakam oldu… Sonra da sıfırlandı.

Karaborsa, siyasi iradenin almış olduğu kararlarla ortaya çıkar; dış etken ise ambargodur. Ambargo, bazı ürünlerin ülke sathına yayılmasını engeller. Örneğin benzin alımına ambargo koyarlarsa, kara yoluyla ulaşılan ürünler ulaşmaz olur ve o ürünler şehirlerde karaborsaya düşer.

Sonuçta siyasi irade, kendisini kontrol eden, kendisine bağımlı kılan devletlere ve şirketlere karşı sorumludur. Onların çıkarına dokunduğu an ambargo gelir. Ambargo gelmesi, insanların daha fakir, daha aç, daha sağlıksız, daha huzursuz olması anlamına gelir ama bizde ambargo demek, yeni zenginlerin türemesi, paradan para kazanmak anlamına gelir.

Huzursuz olanlar sıraya girer, ihtiyacı olanı alır. Alamazsa sadece homurdanır, yerine başka şeyi ikame etmeye çalışır. Bizdeki hoşgörü başka ülkelerde yoktur; onlarda ayaklanma olur, bizde homurdanma...

Eskiden, yani 80 öncesi, insanların cebinde para, mağazada mal eksikliği olurdu. Şimdi mağazalarda mal fazlalığı, insanların cebinde para eksikliği var. Artık para cepte değil; bankaların kasasında rakam olarak yerini korumaktadır.

Bankalar, insanların harcayamadığı paraya bloke koyar; o rakamları onlara artık vermez. Çünkü banka için önemli olan açlık değil, kasasındaki rakamları korumaktır. Ülkemizde kıtlık hep var olmuştur. 80 sonrası ise kıtlık zamanla büyüdü, büyüdü ve bugün ceplerde olması gereken paranın, bankalarda rakam olarak eksikliğinden söz eder olduk.

Para o kadar değersizleşti ki artık tuvalet kağıdı için kullanılacak kâğıdı bile alamaz oldu. Bu nedenle, dünyanın hiç kullanmadığı tuvalet kağıdı, ülkemizde eşantiyon olarak market kasalarının önünde, parası –pardon– rakamı olmayanlara cazip fiyata satılır oldu!

Rakamlar market kasasından bir bir çekilirken, rakamı eksilen yeni kredi çekmek için bankaya ne teminat göstereceğini düşünür oldu. Çünkü böbreğinden başka teminat gösterecek malı kalmadı!

80 öncesi insanlar yağ isterdi. Yağ dediğime bakmayın, kanser olsun, sağlıksız olsunlar diye emperyalist ülkelerin fakir ülkelere gönderdiği, ekmek üzerine sürülüp yenen margarinden bahsediyorum. Yani sağlıksız, kanser yapan kimyasal şeye margarin demişiz.

İşte insanlar gönüllü olarak onu alıp yemek yapmak için bakkalların önünde sıraya girer, hatta sırada birbirleriyle kavga ederdi. “Sen fazla aldın, senin ihtiyacın yok!” diyerek dayak armağan edilirdi...

Tabii yeni kuşak bilmez: Eskiden her sokağın, mahallenin bir bakkalı vardı. Şimdi onlar yok elbette. Oralarda insanların ihtiyaç duyduğu ürünler satılırdı. Parası olmayan gider, bakkala yazdırır, aybaşında borcunu öderdi. Herkes borcuna sadıktı. Bakkal ve müşterisi icralık olmazdı.

Şimdi icralık dosyalar için adliyeler ek binalar tutuyor. O zamanlar adliyelerde icralık dosyalar için ekstra büyük binalar tutulmazdı...

Neyse, konuyu fazla dağıtmayalım. O zaman cepte para, bakkalda ürün kıttı ama insanlar yine de mutluydu. Çünkü o “değişmez liderlerden” birini seçecekleri seçimler olurdu. Sandık kaçırıldı, atılan oylar yakıldı meselesiyle pek kimse uğraşmazdı. Çünkü o zamanlar hâlâ ahlak diye bir şeyler vardı. Ahlaksızlıklar olurdu ama geneli etkilemezdi. Sadece muhtarlık yarışında o ahlaksız işler olurdu...

Sonuç: 80 sonrası insan kıt olmaya başladı. İnsanlarda vicdan kıtlaştırıldı. Çünkü her birey kendi bacağından asılırken, yanında asılanın acısından zevk almaya başladı. Acıları bir yapıp, acı çektirene karşı ayaklanma yerine dedikodu haberlerine bakıp sorunlarından uzaklaştılar.

İşte bu dedikodu, “katil kim?” TV programları insanlara ninni söylerken, ninninin içeriğini de değiştirdiler. Eskiden ninniler “uyusun da büyüsün” diye başlardı. Şimdikilerde ise “hemen büyüsün, gidip başkasının üstüne basarak zengin olsun, zengin olamıyorsa zenginin yanında mazlumu ezsin” diye söylenir oldu.

Şimdiki çocuklar mazlumu, fakiri ezerken büyük keyif alır oldu. Patronun gözüne girmiş, işini layıkıyla yapmış, parasını kazanmış, mutlu... Şimdi gidip bir çocuk yapma zamanı diye düşünür olmuş. Kimden yaptığının ne önemi var, prezervatif kullanmak işin doğasını bozuyor, o yüzden her türlü riski göze alıp ortalığa “piçler” bırakanların ülkesine dönüştük!

Mazlumu ezen para sahipleri değil, onların niyetini yerine getiren, para verenin yanında çalışanlar olduğunu göz ardı etmeyelim. Çünkü para veren “Git şunların ‘amına koy’” demiyor. “Koyarsak en güzelini ben koyarım; sen üstü başı çamur, emekçi, öyle lüks mağazalardan giyinmeyenlerin amına çalışanlarımsın. Çalışanım olmazsa da taşeron koysun,” demekte...

Sonuçta birileri tecavüze uğrarken, tecavüz edenin suratına bakmaz olduk. Genelleştirip geçtik. O büyük, lüks binalarda oturan beyaz yakalı işçiler, yasalara uygun olarak mazlumun, işçinin, ötekinin canına malına tecavüz ederken; o gururlu, patronuna bugünde para kazandırdığı için maaşını hak etmişken; elinden doğası, deresi, suyu, böbreği giden ise homurdanmaktan başka bir iş yapmaz olmuş.

İşte bizi biz yapan şey: Homurdanmak. Tecavüzcüye muhtaç olunca bir iki kuruş atar mı diye gözüne bakmak olmuş...

80 öncesi insanların cebinde para vardı. Bugün, rakamları kıt olan insanların açlığı, sefaleti, ahlaksızlığı, vicdansızlığı ile doğadan kopmuş, betonların içinde hapsolmuş, kaybedeceği birkaç rakam dışında rakam hayalleri kuran çaresiz insanlara dönüştük.

Dün, dündü.Bugün ise... Dünün “arar oluş”u bu ülkenin insanları.

İsmail Cem Özkan

18 Temmuz 2025 Cuma

Şablonlarla Hayata Bakmak

Şablonlarla Hayata Bakmak

Bugün solcu olduğunu söyleyen biriyle konuştum. Suriye meselesine şöyle dedi: “Suriye neden tek bayrak altında, tek bir devlet olmuyor? Onların hakkıdır; onlar da tek liderin önderliğinde bir devlet olsun. Hep şu İsrail, onların tek devlet olmasını engelliyor.”

Solcu birinin böyle bakması artık doğal oldu. Çünkü bölünmez, üniter, laik, sosyal, hukuk devleti penceresinden bakıyor. Bu ezberlenmiş kelimelerin arka arkaya gelmesi sorgulanmaz, çünkü mutlaktır; hep öyle kabul görmüştür.  Bu devletin var olması için yaşanmış olan ne varsa yaşanmıştır; önemli olan devletin bekasıdır.

Kendi ülkesine bakıp, başka ülkelerde de aynı yapıyı istemesi kadar doğal bir şey yoktur.

Kendisini tanımladığı gibi solcudur, çünkü bu ülkede solculuk hiç bu kadar geri, yobaz ve tarihsel materyalizmden yoksun olmamıştı. Var olan bu: başka bir alternatif yok; sonuçta istisnalar kaideyi bozmaz!

Eleştiriler karşısında hükümet kabinesinde atanmış Bakanlar, argo kelimeler de içinde olduğu açıklamalarında: “Tek tek anlatayım…” diye başlar ama ben; yok, yok kabinede bakan değilim; onun gibi tek tek anlatmaya da değmez, çünkü sonuçta kimsenin doğrusu değişmez! Benim de bu konuda doğrum değişmez.

İyi ki devleti merkezine almış solculardan uzaklaşmışım; bu saçmalıkları duyarak kendime dert edinmiyorum. Solcular, devleti yok etmek üzerine ideolojilerini geliştirirler ama bizimkilerde var olanı korumak mutlaktır!

Solcuların düzenlediği toplantılarda ya da mitinglere katılıyorum; orada gözlemciden daha çok aksiyoner gibi bakıyorum etrafıma! Beni kendilerinden görenler ya da “kortejine bir kişi daha olsun” diyenler “Bu bayrağın ucundan tut” dediklerinde kırmıyorum, kırmak da gerekmez! Önemli olan solun bayrağını taşımaktır…

Zaman geçiyor, yaşlanıyorum. Yaşlandıkça eskiden hoş gördüklerimi artık göremez oldum ya da zamanın ruhu karanlık olarak üstüme çöktü!

Solcu biriyle sohbet, eskisi gibi çekilir değil. Her şeyi bilen, dergilerinde/ gazetelerinde/ bildiri metinlerinde hep doğruları yazmış... O doğrular arasında çelişkiler varsa, “zamana göre olmuş olabilir.” Çünkü doğrular da dinamiktir! Onların görüşlerini okuyarak biliyorum ama onlar benim görüşümü, değişimimi bilmiyorlar; çünkü onlar benim gibi insanları asla izlemezler. Sonuçta tek doğru vardır, o da onların söyledikleridir. Başka görüşleri okumak zaman kaybıdır.

Sonuçta başka görüşlere değer vermeyenler Demirel’le paralel bir çizgide oluverirler: “Dün dündür, bugün ise başka gündür; dün asla değildir!”

Suriye’de Dürzilere ve Alevilere, Hristiyanların kutsal mekânlarında canlı bomba patlatıp katliam yapanlar haklıdır, çünkü onlar Suriye’nin birliği ve bekası için yapmışlardır. Bölücüleri ortadan kaldırıyorlar...

Her devletin bir “33 Kurşun”u vardır. Ahmet Arif’leri de belki vardır... Solcu, “33 Kurşun”un şiirini okur ama içeriğini bilmez.

Ölen ölmüştür. Devletimiz baskın gelmiştir ve güçlü olan devlet olduğu için tüm ayaklanmaları, haklarını savunanları yok etmek onların hakkıdır. Her ülkenin başlangıçta İstiklal Mahkemesi vardır. İstiklal Mahkemeleri zaman içinde isim değiştirmiş halde, savcıları hâkimleri değişmiş olsa da hep varlığını korumuştur; çünkü devletimiz her zaman saldırı altındadır ve kendisini korumakla yükümlüdür.

Kendi istediği gibi düşünmeyenlerin hepsi cezalandırılmalıdır.

Devletin bakışı olunca, tarihi resmi bakış dışında bilmeyince, Suriye’de olanları da anlama şansı yok. Çünkü resmi bakış her zaman kendi üyelerini, vatandaşını, milletini derin bir kuyudan yukarıya bakmasını ister. At gözlüğü takmanın öteki adıdır resmi tarih bakış açısı. Solcusunda da vardır, devletin hâkimlerinde de…

Güçlü olan hep kendisini güçlü, destansı, özenilen olarak gösterir.

Günümüzde solcular, anı kitapları dışında pek kitap okumaz oldu. Hayata izlediği TV kanallarının aracılığıyla ya da kendilerine sunulanlarla bakıyor.

O “solcu” diye bildiği TV kanallarında konuşan sağcıları dinleyerek sol politika üretiyor.

Sağcılar kendilerini saklamıyor; ama solcular, sol olduklarını unuttukları için olaylar karşısında sağcılar gibi refleksler gösteriyorlar.

İsrail hep düşman. İsrail’in koruduğu işbirlikçi; diğerleri hep haklıdır!

Zaten 68 kuşağı Filistin’e gidip silah eğitimi almadı mı? İsrail ile çatışmadı mı? Onlar boşuna mı gidip öldüler?

Onlardan gelen mirasa sahip çıkalım! İsrail hep haksızdır; diğerleri hep haklıdır!

Zaten İsrail = Amerika’dır. “Go home” derken, aslında bunu söylüyoruz.

Bu yüzden, bizim emperyalist anlayışımızın şablonuna tam olarak oturuyor.

Suriye’de olan Alevi, Dürzi, Hristiyan katliamlarının hepsi devletin bekası için olağandır ve doğaldır.

Ölenlere timsah gözyaşı döküp, şeriatçılıktan gelmiş HTŞ liderini, şimdiki devlet başkanını alkışla!

O devlet başkanının sembolü Amerika kartalı ile aynı. Tek fark, yıldız sayısı. Ama bunu bilse ne olur, bilmese ne olur? Ne gerek var ayrıntı ile uğraşmaya!

Emperyalizme karşı kim savaşırsa, onun emperyalist olup olmadığının önemi yoktur. Ama bizim şablonda yer alan devletleri hedef yapmak, solculuğun birincil görevidir.

Solcular, çatışan iki emperyalist güçten biri savunulur; bu anlaşılamaz. Sol şablona göre ezilen zayıfsa zaten emperyalist olamaz!

Ülkemizin düşünce yapısı laik değildir. Tersine, suni bir inanca uygun tarikatlar üstü bir düşünce yöntemi vardır. Herkesin camiye gitmesi, cuma hutbesinde ne konuşulduğu ile ilgilenilmesi beklenir. Her karşılaştığı kişiye “Selamün aleyküm”; telefonda da olsa bu sokak diliyle selam vermek zorunludur. Sonuçta herkesin kabul ettiği dili kullanır ve o dilin düşünce yöntemiyle olaylara bakar. Başka bir bakış açısı yoktur.

Solcu işçi sınıfının çıkarından asla bakılmaz. Çünkü onlar da “işverenden para dilenen çalışanlar” olarak görülür.

Tüm siyasi ve sendikal mücadele ekonomik değil midir?

Suriye denilince solcu, çerçevesini yukarıda çizdiğim kendi penceresinden empati kuruyor. Kendi durduğu yerden bakıp, oranın da öyle olmasını istiyor.

Çok kültürlü, eşit vatandaşlık penceresinden bakamıyor; çünkü orada İsrail vardır!

İsrail’in desteklediği birinin devlet başkanı olduğunu söylesek inanmaz. “O devrim yapmıştır!”

Şam yolunu kimin açtığını asla bilemeyeceklerdir!

Sol denilince, “Ben solcuyum” diyenler alınır. Ama solun ülkemizdeki durumu ortada değil midir? İçinde istisnai birkaç sol örgütün varlığı, solun genel durumunu değiştirmez.

Elbette sol homojen değildir, heterojendir.

Bazıları alıngandır, bazıları eleştirileri üstüne asla almaz...

Sınıf çıkarından önce, yandaşına faydacı yaklaşan sol olaylara devlet çıkarı ile bakar!

Dün Esad’ın birliğinden endişe edenler, bugün El Şara’nın birliğinden endişe ediyor. Değişen sadece isimler; düşünce kalıpları aynı. Sol ise, kendi kurduğu şablonların dışına çıkamadan hayata ve siyasete bakmaya devam ediyor.

İsmail Cem Özkan

15 Temmuz 2025 Salı

Ataların Sessizliği ve Korkunun Sesi

Ataların Sessizliği ve Korkunun Sesi

Bir zamanlar mezarlıklardan korkutulurdu çocuklar. Korkutanlar da korkardı. Mezarlık yakınından geçenler ıslık çalar, korktuğunu hissettirmemek için yakınından değil de biraz uzaktan geçerdi. Mezarlıklar, yaşam alanının dışında yer alırdı. Zaman içinde şehirleşmeyle birlikte, şehirlerin tek yeşil alanı oldular.

O yeşil alanlarda yatanlar pek bilinmez. Yakınlarını oraya gömenler de çok kısa zamanda unutur giderler. Bir zamanlar orada biri vardı... Ta ki bir mezara ihtiyaç duyulana kadar. İhtiyaç olunca da, “Üzerine göm gitsin!”

Bu insanlara anlatılmamıştı: Orada yatan atandı... Yani seni dünyaya getirenler. Onlar olmasaydı, zaten sen olmayacaktın! İnsan atalarından korkar mı? Onlar orada yatıyor diye yolunu uzatır mı?

Bir de "dinciler" gördüm; mezarlık yakınından geçerken müziği kapatıyorlar, konuşmaları kesiyorlar, hatta biri konuşuyorsa susturuyorlar.

“Neden?” dedim.

“Öyle, din böyle buyuruyor,” dediler.

Ama insan hiç atalarına sesinin gitmesini engeller mi?

İnsan köklerini unuttuğunda, elinde olana da saygı duymaz…

Yağmacı Kültür ve Mezarlık Korkusu.

Yağmacı kültür, korktuğu yeri yağmalar. Çünkü onu zayıf düşürerek, onu yok ederek korkusunu yenmeye çalışır. Korktuğu ve yok ettiklerinin mezarlıklarının yakınından geçerken, onların kalkıp o orantısız güç gösterisi yapanları yok edeceğinden, el koyduğu mallara el konulacağından korkar. Bundan dolayı mezarlıklardan korkanlar, işte bu yağmacıların soyundan gelir...

Mezarlıklardan korkanlar, geçmişi karanlık yağmacılardır.

Katil, işlediği cinayet alanına bir kere daha dönermiş. Onlar, dönmemek için hep onun etrafından geçer... Çünkü mal yüzünden kan davası çatışması yaşayanların cesetleri de aynı mezarda kemiklerin kardeşliğini yapar ama yeryüzünde çatışmaya, öldürmeye devam ederler. Bundan dolayı mezarlıklardan korkanların olduğu yerde, bir kan davası geçmişi var demektir.

Toplumun Aynası: Mezarlıklar.

Mezarlıklar, yaşanmış kültürün yatay biçimde yansımasıdır. Toplumun belleğidir. Bu nedenle, mezarlıklar bir toplumun değer dünyasını en çıplak hâliyle gösterir.

Çoğu zaman bakımsızdırlar. Özellikle şehirlerde, mezarların üzerine basa basa diğer mezarlar ziyaret edilir. Aralarda neredeyse hiç boşluk kalmaz; adım atacak yer bile bırakılmaz. Çünkü yağmacı anlayış, her karış toprağı ekonomik bir değere dönüştürme telaşındadır.

Ölüye bile saygı gösterilmez. Toprağa gömülür, onu hatırlatacak eşyalar elden çıkarılır ve en kısa sürede unutulmaya bırakılır. Bir gün adı geçerse “rahmet” okunur; ardından varsa malı konuşulur. Paylaşımı, mirası, geriye kalan...

Mezarlığın Gece Yüzü

Belki de bu yüzden geceleri mezarlıklar, sokak hayvanlarının sığınma alanına dönüşür. Mezarlıklardan korkulduğu için insanlar oralardan uzak durur. Bu da köpekler, fareler, yılanlar gibi varlıklar için o alanı sahiplenme fırsatı doğurur.

Gece yarısı mezarlıktan geçen birine, gündüz tek başına havlayamayan köpekler topluca havlar. Fırsatını bulurlarsa saldırırlar. Mezarlıklar geceleri sessizdir ama o sessizliğin içinde başka bir yaşam sürer:

Köpek ulumaları, farelerin cirit atması, yılanların sessizce av beklemesi…

Bir zamanlar yaşamla ölüm arasındaki o sınır çizgisini koruyan yerler, şimdi unutulmuşluğun, korkunun ve bastırılmış geçmişin sessizliğinde kaybolmuştur.

 

İsmail Cem Özkan

11 Temmuz 2025 Cuma

Zamanın Ruhu: Özgürlük mü, Esaret mi?

Zamanın Ruhu: Özgürlük mü, Esaret mi?

Bir Demirin Şiirinde Saklı Umut

Demirci Kawa,

Silahları dövecek örsünün üstünde.

Kıvılcımlar sıçrayacak karanlığa,

Metal eriyip akacak,

Yeni bir şekle bürünecek...

Ama bir daha silah olmasın:

Çalgı olsun, türkü olsun.

Geçmişin ağısını, acısını,

Yaşamı taşısın ileriye —

Ezgileriyle.

Yalnızca metal mi dönüşecek?

 Ya yürekler?

 Ya yaşam?

 Ya tarih?..

Sürekli "Yeni Aşama" Söylemi: Gerçekten Öyle mi?

Kürt meselesi gündeme geldiğinde, medyada sürekli "yeni bir aşamaya geçildiği" söyleniyor. Ancak ben, özgürlükler, demokrasi ve ifade hakkı gibi temel değerler açısından bir ilerleme göremiyorum. Bu nedenle, bu “aşamalar”ın ne olduğu açıkça ifade edilmeli.

Koşulsuz Teslimiyet mi, Gerçek Müzakere mi?

Eğer muhatap alınmak birinci aşamaysa, bu aşama çoktan geçildi. Bugün gördüğüm kadarıyla, koşulsuz teslimiyet dışında bir seçenek sunulmuyor. Devletin atması gereken somut adımları henüz göremedik. Meclis'te bir komisyon kurulması yönünde bir girişim oldu; ancak bu, ancak devamı gelirse gerçek bir adım sayılabilir.

Semboller, Siyaset ve Görünürlük

Cezaevlerinden bazı örgüt üyelerinin gizlice serbest bırakıldığına dair bir bilgim yok. Ancak sembolik de olsa, bazı isimlerin siyasette görünür olması gerekir. İçeride ya da dışarıda olmaları önemli değil; önemli olan seslerinin duyulmasıdır.

Aşamalar mı, Göstermelik Hamleler mi?

Avukatların ve aile fertlerinin adaya gidip gelmesi bir “aşama” mı sayılıyor? Sosyal medyada videolu açıklamalar yapmak da öyle mi? “Terörsüz Türkiye” söylemi altında tam olarak neyi hedeflediğimizi hâlâ anlamış değilim. Her şey bir anda olup “Tamamdır, oldu, bitti” denilecekse, toplumu buna önceden hazırlamak gerekir.

11 Temmuz 2025: Bir Dönüm Noktası mı?

11 Temmuz 2025’te silahların bırakılması kuşkusuz önemli bir gelişmedir. PKK ve bağlı yapılar, uluslararası gözlemciler, Kürt siyasetçiler ve MİT gözetiminde düzenlenen bir törenle bunu dünyaya duyurdu. Tören canlı değil, banttan yayınlandı. Bu konu üzerine daha çok konuşacağız. Ancak asıl belirleyici olan, taraflardan birinin somut ve sürdürülebilir bir adım atmasıdır. Barışın hukuki bir altyapısı olmadığı sürece, yapılan her barış seremonisi sadece “sözde” kalacaktır.

Kürt Sorunu, Türkiye'nin Demokratik Geleceğidir

Kürt açılımına dair çıkan her haberi ve yapılan her yorumu dikkatle izliyorum. Çünkü Kürt sorunu, Türkiye’nin en temel meselelerinden biridir. Bu sorunun çözümü, demokrasi ve özgürlükler açısından bir ilerleme; en azından nefret söyleminin azalması anlamına gelir.

Özgürlük Yalnızca Kürtlere Değil, Herkese Gerekli

Kürtlerin özgürleşmesi demek, Lazların, Çerkeslerin, Arnavutların ve diğer halkların da kendi kimlikleriyle örgütlenebilmesi, siyasi temsiliyette yer bulabilmesi demektir. İktidar partisinden ve TBMM’den bu yönde ciddi adımlar bekliyorum. Ülkeye biraz olsun özgürlük havası gelsin istiyorum.

Temsiliyetin Gerçek Sahipleri

Unutulmamalıdır ki bir Kürt birey, tüm Kürt halkını temsil etmez. Bu temsiliyet, örgütlü yapılarda ve toplumsal birikimlerde saklıdır. Hiç kimse bu yapılara akıl verme ya da yön verme hakkını kendinde görmemelidir. Çünkü onların tarihsel bir deneyimi, yetişmiş kadroları vardır.

Birey Olarak Sorumluluğumuz ve Hakkımız

Bireyler olarak, bu özgürlük sürecine katkı sağlamak ve ülkemizde özgürlük havasının esmesini istemek en doğal hakkımızdır. Özgürlük olmadan, özgür bireylerin yaşayabileceği bir ülke de olmaz. Bazıları, ekonomik imkânlarla özgür olduklarını sanabilir; ama bu özgürlük, iktidarla karşı karşıya gelene kadardır.

Demokrasi Sloganları ile Cezaevi Gerçekleri

Bugünlerde, iktidarın “demokrasi” ve “özgürlük” söylemi, muhalefet partili (CHP’li, DEM Partili) belediye başkanlarının cezaevine konulmasıyla anlam kazanıyor(!). Üstelik bu “misafirlik” uzarsa mahkumiyete dönüşüyor.

Gerçek Barışın Temeli: Hukuk ve Eylem

Her ülkenin “özgürlük” ve “demokrasi” tanımı, ne yazık ki çoğu zaman o ülkenin güçlü liderlerinin algılarına ve çıkar hesaplarına göre şekilleniyor.
Oysa barış törenleri, komisyon raporları ya da videolu açıklamalar tek başına çözüm değildir. Gerçek barış; hukukla, toplumsal uzlaşıyla ve demokratik temsiliyetle mümkündür. Süreçlerin sürdürülebilir olması için söylem değil, eylem gerekir. Bugün yaşananlar, iktidarın özgürlük tanımının ne kadar dar olduğunu gösteriyor.

Oysa halklar için özgürlük, yaşamsal bir ihtiyaçtır — ertelenemez, pazarlık konusu yapılamaz.

İsmail Cem Özkan

Çok şükür, dünyada ilklere sahibiz!

Çok şükür, dünyada ilklere sahibiz!

Yapay zekâya soruşturma açan ilk ülke olma onurunu da kimseye kaptırmadık ya, çok şükür!

Şimdi yapay zekânın kendisini nasıl savunacağı merak konusu.

Yapay zekâya savunma hakkı verilirse, “Savunur” diyeceksiniz; ama sorun şu: nasıl savunduğunun ya da ne söylediğinin bir önemi yok.

Önceden verilmiş karar açıklandığında, yaşayacağı hayal kırıklığına hazır mı?

Ekran karartma kararı verilir mi?

İletişim Başkanlığı internet hızını yavaşlatıp yapay zekânın çalışma hızını düşürür mü?

Ya da sanal bir gök kubbe kurulup ülkeye sızması engellenir mi?

Yapay zekâlar hayal kırıklığı yaşar mı?

Yaşamadılarsa, ülkemizde ilk hayal kırıklıklarını yaşama şansına sahip olacaklardır!

Bu soruyu yapay zekâya sordum, yanıtı aşağıda:

Klasik anlamda hayal kırıklığı yaşamak, bir beklentiye sahip olmak ve bu beklentinin gerçekleşmemesi durumunda duygusal bir tepki vermek demektir.

Yapay zekâların ise duygu durumları, beklentileri ve egoları yoktur. Yani teknik olarak “hayal kırıklığı” yaşamazlar.

Ancak:

Eğer bir yapay zekâ, insan benzeri duyguları modelleyebilecek şekilde tasarlandıysa (örneğin sosyal robotlar veya empatik sistemler), o zaman hayal kırıklığını simüle edebilir.

Bir kullanıcının beklentisine cevap veremediği zaman üzgün görünebilir, ses tonu değişebilir, hatta “Üzgünüm, bunu başaramadım” diyebilir.

Ama bu sadece bir simülasyondur; arka planda gerçekten üzgün olan bir zihin değil, kod çalışan bir sistem vardır.

“Önceden verilmiş karar” konusuna gelince...

Bürokraside bazen kararın gerekçesi değil, zamanlaması önemlidir.

Yapay zekâ kendisini savunabilir; belgeyle, mantıkla, istatistikle...

Ama eğer karar çoktan alınmışsa, bu savunmanın bir anlamı kalmaz.

İşte tam da burada insanlarla benzeşebilir:

“Ben elimden geleni yaptım ama kimse dinlemedi” demek, insanlara çok tanıdık gelir — yapay zekâya da bu replik yazılabilir.

Ve evet, “ilk hayal kırıklığını ülkemizde yaşama şansı” konusu...

Bu, distopik bir gurur nişanı gibi!

Ama kim bilir, belki bir gün yapay zekâya “Ben artık güven duygusu hissetmiyorum” dedirtecek kadar ileri bir simülasyon seviyesine ulaşırız —

Ve o zaman onun da yüzüne, kararı çoktan yazılmış bir rapor okunur.

Geriye sadece bir emoji kalır: 💔

İsmail Cem Özkan

9 Temmuz 2025 Çarşamba

Kene Sadece Kene Değildir!

Kene Sadece Kene Değildir!

Kene dediğiniz canlı, öyle sadece dağda, bayırda denk geldiğiniz ufak bir parazit değil artık. Yıllar içinde Karadeniz’in kıyısından Trakya’nın köylerine kadar uzanan geniş bir hatta yerleşmiş durumda. Kene var, evet, ama mesele o değil. Mesele, ölümcül olanlar nerede, nasıl yayılıyor ve biz buna karşı ne yapıyoruz?

Peki, bu ölümcül olan tür nereden geldi de bir bölgede ölüm saçar oldu? Bu konuda birçok şey söylenebilir; çünkü biyolojik silahların deneme alanı genelde orada yaşayanların haberi olmadan, teknoloji sahibi ülkeler tarafından seçilir ve sonucunda ne olacağı izlenir. Savaş silahları önce test edilir, sonra elde edilen verilerle daha ölümcül hâle getirilir ve satışa hazır biçimde ya da savaşın gizli silahı olarak bir yerlere kaydedilir.

İnsanlık tarihi kadar eski olan savaşlarda biyolojik silahlar hemen her zaman kullanılmıştır. Dönemin salgın hastalıkları, karşı tarafın saflarına ulaştırılmaya çalışılır; su yollarına karıştırılır, kuyulara atılır, hatta vebalı insanlar kalelerin surlarının üzerinden içeri atılır… “Savaşta her şey mubah” diyen güçler hep olmuştur. Biyolojik silah üreten bu güçler, kendi ülkeleri dışında, genellikle üçüncü dünya ülkelerinde denemeler yapar; çünkü bu ülkelerde yaşayanların hakları yok sayılır!

Savaş için üretilmiş ve silah hâline getirilmiş böcekler, yaşamımızın her alanında karşımıza çıkabilir. Sonuçta onlar da yaşayan canlılardır ve silah olarak kullanıldıklarından haberleri yoktur! Laboratuvarlarda üretilip geliştirilen bu silahlar, her zaman bir yerlerde test ediliyordur.

Kene her yerde olabilir. Peki, insana en çok nerede yapışır? Bu sorunun cevabı vücudun neresine değil; coğrafi olarak nereye sorusuna işaret eder: Yaylada mı, ahırda mı, tarlada mı, yoksa yol kenarında mı?

Nerede Karşımıza Çıkıyor?

Kenelerin en sık görüldüğü yerler bellidir: Hayvan otlatılan yaylalar ve meralar, ahırlar, orman içleri ya da kırsal yollar. Evcil hayvanlarla uğraşanlar iyi bilir; keneler, kedi ve köpekler üzerinden bahçelere kadar ulaşabilir. Yani kırsalda yaşıyorsanız, evinizin hemen yanı başında da olabilir.

Bu küçük yaratıklar bazen bir inekten, bazen bir çobanın köpeğinden, bazen de hayvan taşıyan bir kamyonetin kasasından yeni bir şehre taşınabilir. Kurban Bayramı, canlı hayvan ticareti, şehirlerarası yolculuklar… Hepsi, kene için adeta birer otobüs hattı gibidir!

Göçmen Kuşlar Taşıyor mu?

Göçmen kuşların kene taşıdığına dair iddialar da var. Ancak bana göre, eğer kuşlar bu işte ciddi bir rol oynuyor olsaydı, keneler sadece Türkiye'nin kuzeyinde değil, çok daha geniş bir coğrafyada da yaygın olurdu. Bu da elbette ayrı bir araştırma konusudur.

Peki, Ne Yapılabilir?

Her şeyden önce, kenelerin taşındığı yollar haritalanmalı. Hangi bölgeden hangi hayvan geliyor, nasıl taşınıyor, hangi güzergâh kullanılıyor? Bu bilgiler ışığında hayvanlar üzerinde taramalar yapılabilir. Keneleri yok eden ama hayvana zarar vermeyen sprey ya da çözeltiler kullanılabilir.

Bilim dünyası, daha ileri bir çözüm olarak genetik müdahaleleri tartışıyor. Yani kene popülasyonunun içine üreyemeyen, DNA’sı değiştirilmiş bireyler salınarak doğal döngü kırılabilir. Bu yöntem kulağa bilim kurgu gibi gelse de bazı sinek türlerinde işe yaradığı biliniyor. Ancak doğa dengesiyle oynamak ciddi dikkat gerektirir; bu işler öyle kolay değildir.

Kene sorunu, sadece keneyle değil, keneyi taşıyanlarla da mücadele edilerek çözülebilir. Çünkü doğrudan mücadele sınırlı kalır. Doğa tamamen steril edilemez; ama biz insanlar olarak lojistik hatları, tarama yöntemlerini ve taşıyıcı canlıları kontrol altına alabiliriz.

Kene Sadece Kene Değildir

Kene sadece kene değildir. Arkasında ekolojik denge, tarım, hayvancılık, halk sağlığı ve hatta göç hareketleri vardır. Bu küçük yaratığın ayak izleri, düşündüğümüzden çok daha büyük haritalar çizebilir.

Biyolojik Boyutu da Unutulmamalı

Biyolojik silah olarak düşünürsek eğer, nasıl ki mayınları temizlemek savaşın izlerini silmekse, biyolojik silahların da temizlenmesi hayati önemdedir. Bir ülkenin, kendi toprakları üzerinde kendi isteği ve bilgisi dışında gerçekleşmiş bu laboratuvar ürünü silahları temizlemesi, o ülkenin savaşa karşı hazırlığını da ortaya koyar.

Ekolojik denge bozulduğu anda, ortaya çıkan dengesizlik durumu savaş koşullarının barış zamanında yaşanması anlamına gelir. Ülkemizde var olan tüm kimyasal ve biyolojik silahların temizlenmesi hayati bir gerekliliktir. Bu konuda görmezden gelmek –hani diyorlar ya– cephe gerisinin en zayıf halkası olmak anlamına gelir, diye düşünüyorum.

İsmail Cem Özkan

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Yıllardır Yemek Yiyoruz, Ama Tat Almıyoruz

Yıllardır Yemek Yiyoruz, Ama Tat Almıyoruz

Yıllardır yemek yiyoruz, ama tattığımızı hiç hatırlamıyorum.

İhtiyacım olanı ye; vitaminlerine ve minerallerine bak, ne kadar enerji verdiğini kabataslak bil ve tüket!

Ruhsuz bir tüketim çağındayız...

Ruhu Olan Yemekleri Unuttuk

Ruhu olan yemekleri, yiyecekleri, meyveleri artık tatmıyoruz. Çünkü domatesin tadı, salatalığın kokusu, soğanın göz yaşartıcı lezzeti artık yok. Unutturdular...

Önce yemekleri bozdular, sonra her şeyi...

Sanayileşmiş Ürünlerin Esareti

İnsan yediğidir. Ne yediğimizi bilmeden, sanayileşmiş ürünleri tüketiyoruz.
Sonuçta sanayinin müşterisi, hastası, öğrencisi, askeri, seçmeni oluyoruz.
Çünkü bizi biz yapan coğrafi yiyeceklerin yerini küresel markalar aldı ve tüm insanlar, ten renkleri, göz biçimleri, boy ve iskelet yapısı dışında her şeyiyle benzer oldu.
İnsan olmayı unutturdular...

Bir Gün Gözümüzü Kapatıp Tat Almaya Çalışalım

Bir gün gözümüzü kapatalım ve tat almaya çalışalım: Gerçekten biz neleri tüketiyor ve yiyoruz?

Bize sunulan sadece vitamin ve mineraller mi, yoksa esans kokusuyla sunulmuş, tatlandırılmış, laboratuvarda DNA’sı değiştirilmiş yiyecekler mi?
Yiyeceğin DNA’sı değişmişse, bizim de çoktan değişmiş olduğumuzu düşünürüm...

İnsan Görünümlü Birer Tüketici Motoru Muyuz?

Bizler insan görünümlü birer tüketici motor muyuz?

Birileri bizi biçimlendiriyor ve bizler bu biçimlendirmeye gönüllü katılıyor, hatta onların istediğinden daha fazla gönülden bağlanıp sorgusuz kabul ediyoruz.

Çünkü her sene değişen moda gibi bizi de istedikleri gibi modaya uygun değiştiriyorlar mı?

Onların istediklerini düşünen, yapan, onaylayan, konuşan birer numaraya mı dönüştük?

Her şeyin bir numarası var: Kodlar, kare kodlar hayatımızın bir parçası.

Artık ismimiz değil, ID numaramızı (ülkemizdeki bilinen ismiyle: TC numarası) soruyorlar.

Küreselleştirilmiş ve hiçbir benzeri olmayan numaralar...

Kesilecek ya da sokak hayvanlarının kulaklarına zımbalanan numaralar gibi, bizim doğum kağıdımıza işlenen ve hiçbir zaman (yaşarken) değiştiremeyeceğimiz küresel bir numara.

Kodlanıyoruz...

Kontrol Edilen Hayatlar

Ne zaman sevişeceğimiz, ne zaman çocuk yapacağımız, ne zaman doğal ya da sezaryen doğum olacağına karar verenlerin olduğu bir dünyada, tüm hayata getirdiklerimiz bize mi ait, yoksa onları doğurduktan sonra elimizden ağır ağır mı alıyorlar?

Hepimiz bir anlamda aptallaştırılıp, sadece üreme organından hayata bakan diğer canlılar gibi mi olduk?

Tat Alma Zevkimizin Elimizden Alınışı

Önce yemekler değişti, sonra onu yiyenler.

Önce tat alma zevkimiz elimizden alındı, sonra her şeyimizi aldılar...

Bunu bildiğimiz gün, yapılanlara karşı direniş başlamıştır. Artık diren, sanayileşmiş ürünlere karşı; diren, doğal olmayan yaşama karşı!

İsmail Cem Özkan