Herkes Yerini Değiştirdi, Zaman Hariç
Sessizce geçip gitti günler. Üstelik geçen günler de değildi
onlar; hayatımın belki de en güzel anlarıydı. Çünkü gelmekte olanın artık acı,
ayrılık ve trajedi olduğunu hissediyorum.
Tarih kırılıyor. Bizler ise bu kırılan tarihin çıkardığı
sesi duyamayacak kadar gürültünün içinde yaşıyoruz. Belki de bu yüzden artık
kendi iç sesimizi de duyamıyoruz.
Sessizce geçen günlere bakıyorum. Sessizlik içinde değişen
yalnızca zaman değil; insanların konumları, tercihleri ve sadakatleri de
değişti. Kimlerin nereden nereye savrulduğunu görüyorum.
Bir dönem darbe heveslileri, Abant toplantılarında
kendilerine kamuoyu oluşturacak isimler devşiriyordu. Kimine gazetesinde köşe
verdi, kimine zarf içinde cep harçlığı dağıttı. O toplantılarda bulunmayı
ayrıcalık sayanlar vardı. Para hırsıyla gözü dönmüş eski solcular, yeni
liberaller, yeni Alevi temsilcileri... Orada kurdukları ilişkilerle kendilerine
yeni yollar açtılar.
Bugün sanki bambaşka yerlerde duruyorlarmış gibi
konuşuyorlar. Oysa ben, o günleri de, o toplantıları da, dağıtılan paraları da
özlediklerine inanıyorum. Çünkü mesele fikir değildi; mesele her zaman güce
yakın olmaktı.
Abant bugün yalnızca bir hatıra değildir. Bir simgedir. Dün
orada olanlar, bugün başka salonlarda, başka toplantılarda, başka güç
merkezlerinin etrafında dolaşıyorlar. Değişen yalnızca mekânlar ve isimlerdir;
alışkanlıklar değil.
Sessizce geçti yıllar.
Darbeler gördük. İdamlar gördük. İşkenceler, kayıplar ve
faili meçhuller gördük. Katilini bildiğimiz hâlde faili meçhule dönüştürülen
aydın kırımlarını yaşadık.
O aydınların ortak özelliği ulus devlet fikrine bağlı
olmaları ve o geleneği savunmalarıydı. Ulus devletin dayanakları olan insanlar
birer birer ortadan kaldırılırken, yerlerine ılımlı İslam'ın temsilcileri ve
liberaller yerleştirildi.
Bugün kendisini ulusalcı olarak tanıtan birçok kişinin
geçmişine bakıldığında liberal çizgiler görmek mümkündür. Geçmişin kırmızı
çizgileri çoktan silindi. Bir zamanların güçlü gazeteleri okuyucu bulamaz hâle
geldi.
Amiral gemilerinin başında yeni kaptanlar var artık.
Gazetede köşe yazanlar, akşam televizyon ekranlarında laubali sohbetlerle vakit
geçiriyor. İnsanlar onların söylediklerine kulak veriyor; çünkü iktidarın
düşüncelerini aktardıklarını sanıyorlar.
Oysa onlar düşünce aktarmıyor. Niyet okuyorlar. Gücün yönünü
sezip ona göre konum alıyorlar.
Bugün başka konuşuyor olmaları yanıltmasın. Eğer dün başka
bir yapı kazanmış olsaydı, yine aynı insanlar başka bir amiral gemisinin güvertesinde
yerlerini alacaktı. Sonuçta zaman değişir, iktidarlar değişir, bayraklar
değişir; ama bazı insanların tercihi hiç değişmez. Onlar her zaman gücün
yanında olurlar. Tarafları çoğu zaman fikirleri değil, cepleri belirler.
Zamanın sessizce geçtiğine inanıyoruz.
Belki de artık zamanı duyamadığımız için...
Duvarda tık tık eden saatler yok. Saat başı öten guguklu
saatler yok. İnsanlar zamanı öğrenmek için saate bakmıyor artık. Dijital
ekranlar zamanı da söylüyor, yönü de gösteriyor, ibadet edene ezanı da
hatırlatıyor.
Kısacası zaman sessizce akıp gidiyor.
Ve geçen her gün, gelen günden daha güzel görünüyor.
Eskiden babalar çocuklarının arkasında kalırdı. Oğullar,
kızlar onları geçerdi. Şimdi ise birçok baba hâlâ çocuklarından ileride
duruyor. Sanki yalnızca siyaset değil, hayatın diyalektiği de tersine çevrilmiş
gibi.
Yıllar önce izlediğim dizileri yıllar sonra yeniden
buluyorum. Aynı bölümleri tekrar tekrar izliyorum. Çünkü her seferinde bugünün
dizilerine neden bakamadığımı daha iyi anlıyorum.
Geçmişte de kötülük vardı ama bugünkü kadar bağıran bir öfke
yoktu. Şimdi nereye baksan mafyalar, silahlar, intikamlar, bitmeyen
nefretler...
Her kadın öfkeli, her erkek öfkeli. Her hikâyenin sonunda
bir silah patlıyor ya da bir bıçak çekiliyor.
Kansız dizi kalmadı.
Aşiretlerin bitmeyen kinleri, annelerin tükenmeyen öfkeleri,
ölen gençler, düşman edilen aileler...
Düşmanlık yalnızca dizilerde değil, hayatın içinde de
sürekli yeniden üretiliyor. Güçlü olan güçsüzü ezmekle kalmıyor; onu orantısız
bir güçle yok ediyor.
Orantısız şekilde korunaklı öldüren katillerin zamanındayız.
Her cumartesi günü kaybedilen çocuklarını arayan anneler
var.
Her cumartesi, kayıpların akıbeti soruluyor.
Ve her cumartesi, kaybedenlerin değil, kaybettirenlerin hâlâ
güçlü olduğunu görüyoruz.
Eğer güçlü olmasalardı, hesap verilmiş olurdu.
Kaybedilenlerin kemikleri bulunur, hiç olmazsa mezarları olurdu.
Veysel Güney'in kemikleri nerede?
Kızıldere'de öldürülenlerin mezarları neden hâlâ tartışma
konusu?
Devlet gözetiminde bulunan insanların cesetleri nasıl
ortadan kaybolabilir?
Bu soruların cevabı verilmediği sürece geçmiş kapanmaz.
Sessizce geçip gitti ömrümden günler...
Ama o sessizliğin içinde çok kan döküldü. Çok acı yaşandı.
Trajediler sıradanlaştı. İnsanlar gülmeyi unuttu. Komik anılar yerini ağır
hatıralara bıraktı.
Geçen günler, bugünden daha güzeldi.
En azından hukuk varmış gibi bir görüntü vardı.
Bugün içeride olanların neden içeride olduğu belli değil.
Tahliye edilenlerin bile yeniden içeride tutulabildiği bir zamandan geçiyoruz.
Tarih kırılırken bazen düşünüyorum:
Acaba insanların başından aşağıya yalnızca zamanı değil,
acıyı da mı boca ediyor?
Sonra etrafıma bakıyorum.
Bir zamanlar birbirine düşman olanlar aynı masalarda
oturuyor. Bir zamanlar aynı masada oturanlar birbirine düşman kesilmiş.
Gazeteler değişmiş, partiler değişmiş, sloganlar değişmiş. Dün devrimci olan
uzman olmuş, dün liberal olan ulusalcı olmuş, dün susanlar konuşmaya başlamış,
dün konuşanlar sessizleşmiş.
Herkes yerini değiştirmiş.
Koltuklar, unvanlar, gazeteler, ekranlar, ittifaklar...
Herkes.
Bir tek zaman yerinde kalmış.
Aynı acıları biriktirmeye, aynı soruları cevapsız bırakmaya,
aynı ölüleri mezarsız, aynı suçları cezasız bırakmaya devam etmiş.
Belki de bu yüzden geçen günler bugünden daha güzel
görünmüyor bize.
Belki yalnızca bugünün, geçmişin yaralarını kapatacak kadar
yeni olmadığı bir zamanda yaşıyoruz.