Denetim!
Denetim yaşamın her alanında olmaktadır, denetimin yasal olarak yapılması meşru kabul edilir. Meşru olmayan ise, yasalara rağmen denetlemektir. O yüzden erki elinde bulunduran, denetlemek istediği alan ile ilgili yasalar çıkarır.
Denetim, sınır tanımıyor, evrensel dünyamızda bir çok kurum ve kuruluş denetim için çalışmaktadır ve bu sayede dünya bir düzen içinde işlevini yerine getirmektedir. Global anlamda örgütlenen yapıların değişik adları vardır. Dünya Ticaret Örgütü, Para Fonu, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi v.b gibi isimler ile anılır… Bunların dışında başka örgütlenmelerde vardır. Bu örgütlenmelere de değişik isimler verilir.
Bütün örgütlenmelerin arkasında yatan düşünce, sistemin devam etmesi ve devamlılığın sağlanmasıdır. Sistemin güvenliği ile ilgilidir. Dünyamızda paranın, emeğin, malın akışının ve hareketliliğinde bir sistem içinde olması evrensel sistemin can damarıdır, çünkü bu adını andığım şeyler iyi denetlenirse, sistem kendisini daha güvende hissedecektir.
Paranın akışı ve kara paranın kontrolü çok önemlidir, çünkü kara para kontrol edilemeyen para demektir. Kontrol edilemeyen para ise, bir yerde bomba olarak karşısına çıkabilmektedir. Yani, istem ve kontrol dışı hareketlerin gücünü gösterir. Kara paranın kontrol edilebilmesi içinde gerek ekonomik anlamda, gerek askeri güvenlik anlamında değişik tedbirler vardır. NATO’nun varlık sebebi bugün dünyada hareket eden ve kontrol dışında olan bu kara paranın varlığı ile ilgilidir. NATO eskiden kendisini Varşova paktına göre tanımlardı, bugün ise kara paranın denetimi üzerine tanımlamaktadır. Kara paranın oluşumu da gerektiğinde kendileri sağlamaktadır. Silah ve ilaç sektöründe kara paranın yaratılması önemlidir! Kontrol edilebilen kara para!
Paranın akışının ve sonucunun başka bir alanda denetimi de önemlidir, dünyadaki paranın aktığı alan ise bankalardır. Bankaların artık gizli kasaları olmaması gereklidir. O yüzden Amerika’da geliştirilen bir sistem vardır. IBAN* adı verilen bu sistem sayesinde paranın seyri, minimum düzeyde, yani en küçük hesaplar dahil, kontrol edilecek şekilde düzenlenmiş ve planlanmıştır. Bu yöntem ile, global çapta bir doların nerelerde kullanıldığı bilinecektir.
Ülkemizde son günlerde, başbakan dahil, kritik noktalarda olduğuna inanılan kişilerin dinlendiği ile ilgili haberlere rastlıyorsunuz! Telefon dinleme, kapı dineleme tarihimiz içinde hep var olmuştur. Dinlemek ve dinlenilmek bize yabancı bir şey değildir, fakat bize yabancı olan şey, bu dinlemelerin kayıt altına alınması ve gereği görüldüğünde bu belgelerin kullanılmasıdır. (zamana yayarak, dinlemenin sonucu kullanılmaktadır) Darbe her zaman askeri potinler ile gelmiyor, tarih bunun kaydını ikinci dünya savaşı öncesi atmıştır. Gereği görüldüğünde, dinlemeler kayıtları önüne çıkıyorsa bir insanın, orada doğru gitmeyen bir şeylerinde varlığını peşinen kabul etmek gereklidir! Hukukun olmadığı bir alan yaratılmış ve bu alanda karanlıktır. Kara paranın nasıl hareket alanı içinde sonuçlar önceden tam olarak tespit edilemez ise, bu karanlık noktada kimlerin hangi rolü oynayacağı tam olarak tespit edilemez!
Ülkemizde dinlemeler belirli bir merkezden olmadığı ama belirli hedeflere hizmet ettiğini olayların sonuçlarına bakarak söyleyebiliriz. Kim kimi dinliyor? Dinleyende dinleniyor durumu mevcut bu sonuçlara göre.
Amerika’da belki Pentagon, belki de başka bir yer bu dinleyenleri de dinliyordur. O sayede fazla emek sarf etmeden eline bir röntgen alıyor olabilir. Yakında yürürlüğe girecek olan IBAN ile paranın röntgeni her yerden alınırken, başka bir alandan başka yerlerinde röntgeni uzay araçlarına ihtiyaç duymadan alınabiliyordur! Hem de en küçük nüvenin hareketini kontrol edebilecek düzeyde!
Amerikan filmlerinde olan, hep hayal dünyası olarak gördüğümüz bazı fantezilerin aslında fantezi olmadığını yaşayarak görmekteyiz!
Denetimin öteki adı; kişiliksileştirme ve kimliksizleştirmektir. İnsanlara da paranın üzerinde bulunan rakamlar verilmekte ve o rakamlara göre piyasadaki değeri belirlenmektedir. Verimlilik kavramı burada gündeme gelir ve verimlikten ne anlaşıldığını ekonomistlerin anladığı yönde yorumlarsanız, denetim kimin için yapıldığı çıplak olarak ortaya çıkar!
* IBAN bankalardaki tüm müşteri hesap numaralarının Uluslararası standartlara göre belirli bir kodla ifade edilmesidir.
20 Kasım 2009 Cuma
19 Kasım 2009 Perşembe
Yeniden…
Yeniden…
Bir arada yaşamı savunuyorduk, ayrılıkların birliği olduk!
Özgürlüğü, ayrılık olarak algıladık, yan yana geleceğimize sürekli parçalanır olduk. Her konu ayrılık için bir neden oldu!
Dayanışma dedik, tek yönlü dayanmaya döndü, bu da doğal olarak dayanan insanın sınırını zorladık ve teker teker dayananlar aramızdan ayrılır oldu!
Devrim hemen şimdi dedik, yaşantımızı değiştiremedik.
Yoldaşlıklarımız vardı, yoldaşlarımızı anımsamaz olduk! Sadece bir unutamasınlar diye albümde topladık, kaç kişi o albüme dönüp bakıyor? Eksik olanlar ve yoldaşları tarafından yazılacak anılara ne oldu? En iyi yoldaşları anlatır dedik, yoldaşları sessizliğin içinde kaldılar!
Dağlarda, şehirlerde, cezaevlerinde yoldaşlarımızı bıraktık, şimdi onların adlarını bile zor anımsar olduk!
Her şey özgürlük içindi, özgürlüğün ne olduğunu sorgulayamadık!
Eski yoldaşlarımızın büyük bir bölümü, toplumun dinamosu oldu! Onlar belki hala rüyalarında eskiden savunduğumuz ilişkileri, dostlukları ve yoldaşlıkların yaratmış olduğu ortamları görüyor olabilirler ama gerçek, onları bizden çok uzağa savurduğunu görüyoruz. Bizim eski yoldaşlarımız, düzenin devam etmesi gereken yerde konumlanmışlar ve şimdi o konumlanmayı savunuyorlar!
Devrim derken, muhafazakar olduk!
Yeniden yapılanmalı dedik, tartışalım dedik, tartışma süreci başlattık, diğer başlattıklarımız gibi yarım bıraktık, başka şeyler yaptık!
Netleşelim dedik, yan yana gelelim, düşüncelerimizi ortaya koyalım dedik, ortaya ayrılık çıktı!
Kafamızın içinde büyüttüklerimizin aslında büyük olmadıklarını gördük, bunun için mi dedik, o kadar acı ve işkence! Ayrılığın ya da kaçısın öteki adı oldu!
Küçümsedik, küçümsedikçe de küçüldük!
Yoldaşımın ne iş yaptığını bilemez olduk, işçi mi, işveren mi? Çünkü 12 Eylül sadece insanları hapishanelere tıkmadı, yaşamlarını ve duruşlarını da değiştirdi! Paraya ihtiyaç duyduğumuzda onların kapısını çaldık ama umduğumuzu bulmadan çoğu zaman geri döndük! Hayat koşulları ağırdı, o ağırlığın altında ancak rüyalarını verebildi bir çoğu!
12 Eylül mağduru olanların bir bölümü işçi oldu, bir bölümü patron! Bir bölümü de rüyalarını kendi içlerinde yaşatan yalnızlar oldu! Nereye giderseniz gidin aynı imgeleri kullanan bir çok yalnız insan ile karşılaşırsınız, eskiden diye söze başlar ve sonra gözde bir damla yaş olur! Yan yana gelmeye korkar, çünkü korku onun geçmişini tutsak etmiştir, özgürlüğü o bir iki kelime konuştuğu an kadardır!
Patron olanların bir bölümü eskinin dostluğunu yaşattı, yan yana geldik, onları sadece para olarak gördük, başımız sıkıştığında verdiğimiz yemek davetiyelerin daimi müşterisi oldular!
İşinden atılmayan memur arkadaşlarımız, sonradan memur olanları ise kamu emekçilerinin enerjisi olarak gördük ve gereğinden fazla roller biçtik! Sonuçta onlarında kaybedecekleri vardı ve o sınıra kadar yan yana olduk ve siyasi bir istem yaratamadan özgürlüklerini kullandılar ve uzaklaştılar. Onların mücadelesi, genelde ekonomik istemlerin ötesine çıkamadı! Ekonomik istemlerde diğerlerinden farklılığı ortaya koyamadı! Kaybedecekleri işleri vardı, özgürlüklerini ilerinden yana kullandılar! Çünkü dayanışma ağı kuramadık, işinden olacak birine sahip çıkacak ne yapımız var, ne de örgütlülüğümüz!
Küçüldük, küçüldükçe daha çok ayrılık sebebi yarattık!
Partiyi hedef yaptık, yan örgütlemeleri ise partiden ayrılık sebebi olarak gördük! O yüzden partinin yan örgütlenmelerini gerektiği gibi destek vermedik!
Toplumsal araştırmalar, kültür için sanat dedik, adı büyük olan bu çalışmadan sadece elde sanat kaldı! Bir iki festival ve toplantı ile adına uygun yerler olduğunu düşündük!
Arşivimiz yok, anmak istediklerimiz, tanımak istediklerimizi bile sağdan soldan topladığımız yarım bilgiler ile oluşturduk! Arşivi olmayan hiçbir hareketin gelecek yeteneği olamaz, çünkü her birey kendisine göre bir geçmiş yaratır ve kendisine göre yarattığı geçmiş üzerine gelecek belirler! Kendisine göre belirlenen gelecek ise, ayrılık demektir!
Hepimizin kafasında yarattığımız toplum ve ilişkiler var, bir de yaşananlar!
İşsizimizin bol olduğu, dayanışmanın az olduğu bir dönem yaşıyoruz!
Başkaların belirlediği günleri yaşıyoruz!
Başkalarının belirlediği günlerde, kendimizi korumaya özen gösteriyoruz!
Kirlenmeyelim derken, aç kalıyoruz, yalnız kalıyoruz!
Yan yana gelelim dedik, ayrılığı örgütledik!
Özgürlük dedik, ayrılığı teorileştirdik!
Dayanışma dedik, tek yönlü dayanışmaya doğal gördük!
Bir birimizi gördüğümüzde aman benden bir şey isteyecek mi diye kaçar olduk!
Parti dedik, parti gibi olmayacağız sözü kağıt üzerinde kaldı, belki de tarih sayfaları içinde toz tuttu!
Sözümüz eskiden güven verirdi, şimdi sesimizi duyurmak için, birlerin bize çatmasını bekler olduk! Eski bir davanın bir mahkemeden bozulmasını bekler olduk! O sayede gazetelerde en uzun süre dava olarak tarihe geçtik! Tarihe sadece haberler mi geçti? Yaşanlar, acılar, ölümler, ayrılıklar, sürgünler, yalnızlıklar…????
Gazete dedik, bağımsız, özgün, patronsuz, yerel olacak dedik, dedik.. dedik… son tirajlar bize ne anlatıyor dedik? Sessiz kaldık!
Emeğin mücadelesi yapıyoruz dedik, emekçi arkadaşlarımızın ücretlerini kendi kurumlarımızda ödeyemez konuma düştük! Emek en değerli varlıktır, emeğin özgürlüğünü savunduk, savunduklarımız ile yaptıklarımız arasında çelişki yaşanmaya başladı!
Örnek olalım dedik, geleceği şimdiden kurup içimizde nüve olarak yaşatalım dedik, nokta operasyonu ile yok olduğunu gördük!
Geleceği kurgulayalım dedik, gelecek hakkında elimizde bol bol bulanık düşünce kaldı! Bulanıklık, belki paradigma için uygun, gereğinde istenilen gibi değiştirilebilinir ama bu bulanık ilişkiler ve düşünceler ayrılığın öteki adı oldu!
Söz döndü dolaştı, ayrılığın teorisini yapar bulduk kendimizi!
Bir arada yaşam dedik, aramızdakiler ile kavga eder bulduk kendimizi!
Yeniden dedik, her seferinde yeniden derken inandırıcılığı ortadan kalktı! Hemen şimdi dedik bir zamanlar, şimdi anımsayan var mı?
Eskiden aramızda olan değerleri yoldaşlarımız, şimdi ne yapıyor dersiniz? Savunduğumuz ideallerin tam ters yönde çalıştıklarını, kritik noktalarda olduğunu gördüğümüzde ne düşünüyoruz?
Son söz olarak, yeniden ama başka bir ad ve düşünce ile yeniden demek gerektiğini söylemek isterim, çünkü adımızda olan özgürlük ve dayanışma ayrılığın öteki adı oldu!
Dünyada yerimizin olmasını istiyorsak, yeniden ama eskisi gibi ayrılıkları değil, birlikleri, bir arada yaşamı örgütleyen bir yeniden söylemi olmalıdır!
Birbirimizden haberimiz olduğu, yan yana geldiğimizde benden bir şey mi istiyor söylemi olmadan, bir birimizin yaşam kalitesini yükseltmek için dayanışma içinde olduğumuz bir gelecek nüvesini, şimdiden yaratmak elimizde!
Bir arada yaşamı savunuyorduk, ayrılıkların birliği olduk!
Özgürlüğü, ayrılık olarak algıladık, yan yana geleceğimize sürekli parçalanır olduk. Her konu ayrılık için bir neden oldu!
Dayanışma dedik, tek yönlü dayanmaya döndü, bu da doğal olarak dayanan insanın sınırını zorladık ve teker teker dayananlar aramızdan ayrılır oldu!
Devrim hemen şimdi dedik, yaşantımızı değiştiremedik.
Yoldaşlıklarımız vardı, yoldaşlarımızı anımsamaz olduk! Sadece bir unutamasınlar diye albümde topladık, kaç kişi o albüme dönüp bakıyor? Eksik olanlar ve yoldaşları tarafından yazılacak anılara ne oldu? En iyi yoldaşları anlatır dedik, yoldaşları sessizliğin içinde kaldılar!
Dağlarda, şehirlerde, cezaevlerinde yoldaşlarımızı bıraktık, şimdi onların adlarını bile zor anımsar olduk!
Her şey özgürlük içindi, özgürlüğün ne olduğunu sorgulayamadık!
Eski yoldaşlarımızın büyük bir bölümü, toplumun dinamosu oldu! Onlar belki hala rüyalarında eskiden savunduğumuz ilişkileri, dostlukları ve yoldaşlıkların yaratmış olduğu ortamları görüyor olabilirler ama gerçek, onları bizden çok uzağa savurduğunu görüyoruz. Bizim eski yoldaşlarımız, düzenin devam etmesi gereken yerde konumlanmışlar ve şimdi o konumlanmayı savunuyorlar!
Devrim derken, muhafazakar olduk!
Yeniden yapılanmalı dedik, tartışalım dedik, tartışma süreci başlattık, diğer başlattıklarımız gibi yarım bıraktık, başka şeyler yaptık!
Netleşelim dedik, yan yana gelelim, düşüncelerimizi ortaya koyalım dedik, ortaya ayrılık çıktı!
Kafamızın içinde büyüttüklerimizin aslında büyük olmadıklarını gördük, bunun için mi dedik, o kadar acı ve işkence! Ayrılığın ya da kaçısın öteki adı oldu!
Küçümsedik, küçümsedikçe de küçüldük!
Yoldaşımın ne iş yaptığını bilemez olduk, işçi mi, işveren mi? Çünkü 12 Eylül sadece insanları hapishanelere tıkmadı, yaşamlarını ve duruşlarını da değiştirdi! Paraya ihtiyaç duyduğumuzda onların kapısını çaldık ama umduğumuzu bulmadan çoğu zaman geri döndük! Hayat koşulları ağırdı, o ağırlığın altında ancak rüyalarını verebildi bir çoğu!
12 Eylül mağduru olanların bir bölümü işçi oldu, bir bölümü patron! Bir bölümü de rüyalarını kendi içlerinde yaşatan yalnızlar oldu! Nereye giderseniz gidin aynı imgeleri kullanan bir çok yalnız insan ile karşılaşırsınız, eskiden diye söze başlar ve sonra gözde bir damla yaş olur! Yan yana gelmeye korkar, çünkü korku onun geçmişini tutsak etmiştir, özgürlüğü o bir iki kelime konuştuğu an kadardır!
Patron olanların bir bölümü eskinin dostluğunu yaşattı, yan yana geldik, onları sadece para olarak gördük, başımız sıkıştığında verdiğimiz yemek davetiyelerin daimi müşterisi oldular!
İşinden atılmayan memur arkadaşlarımız, sonradan memur olanları ise kamu emekçilerinin enerjisi olarak gördük ve gereğinden fazla roller biçtik! Sonuçta onlarında kaybedecekleri vardı ve o sınıra kadar yan yana olduk ve siyasi bir istem yaratamadan özgürlüklerini kullandılar ve uzaklaştılar. Onların mücadelesi, genelde ekonomik istemlerin ötesine çıkamadı! Ekonomik istemlerde diğerlerinden farklılığı ortaya koyamadı! Kaybedecekleri işleri vardı, özgürlüklerini ilerinden yana kullandılar! Çünkü dayanışma ağı kuramadık, işinden olacak birine sahip çıkacak ne yapımız var, ne de örgütlülüğümüz!
Küçüldük, küçüldükçe daha çok ayrılık sebebi yarattık!
Partiyi hedef yaptık, yan örgütlemeleri ise partiden ayrılık sebebi olarak gördük! O yüzden partinin yan örgütlenmelerini gerektiği gibi destek vermedik!
Toplumsal araştırmalar, kültür için sanat dedik, adı büyük olan bu çalışmadan sadece elde sanat kaldı! Bir iki festival ve toplantı ile adına uygun yerler olduğunu düşündük!
Arşivimiz yok, anmak istediklerimiz, tanımak istediklerimizi bile sağdan soldan topladığımız yarım bilgiler ile oluşturduk! Arşivi olmayan hiçbir hareketin gelecek yeteneği olamaz, çünkü her birey kendisine göre bir geçmiş yaratır ve kendisine göre yarattığı geçmiş üzerine gelecek belirler! Kendisine göre belirlenen gelecek ise, ayrılık demektir!
Hepimizin kafasında yarattığımız toplum ve ilişkiler var, bir de yaşananlar!
İşsizimizin bol olduğu, dayanışmanın az olduğu bir dönem yaşıyoruz!
Başkaların belirlediği günleri yaşıyoruz!
Başkalarının belirlediği günlerde, kendimizi korumaya özen gösteriyoruz!
Kirlenmeyelim derken, aç kalıyoruz, yalnız kalıyoruz!
Yan yana gelelim dedik, ayrılığı örgütledik!
Özgürlük dedik, ayrılığı teorileştirdik!
Dayanışma dedik, tek yönlü dayanışmaya doğal gördük!
Bir birimizi gördüğümüzde aman benden bir şey isteyecek mi diye kaçar olduk!
Parti dedik, parti gibi olmayacağız sözü kağıt üzerinde kaldı, belki de tarih sayfaları içinde toz tuttu!
Sözümüz eskiden güven verirdi, şimdi sesimizi duyurmak için, birlerin bize çatmasını bekler olduk! Eski bir davanın bir mahkemeden bozulmasını bekler olduk! O sayede gazetelerde en uzun süre dava olarak tarihe geçtik! Tarihe sadece haberler mi geçti? Yaşanlar, acılar, ölümler, ayrılıklar, sürgünler, yalnızlıklar…????
Gazete dedik, bağımsız, özgün, patronsuz, yerel olacak dedik, dedik.. dedik… son tirajlar bize ne anlatıyor dedik? Sessiz kaldık!
Emeğin mücadelesi yapıyoruz dedik, emekçi arkadaşlarımızın ücretlerini kendi kurumlarımızda ödeyemez konuma düştük! Emek en değerli varlıktır, emeğin özgürlüğünü savunduk, savunduklarımız ile yaptıklarımız arasında çelişki yaşanmaya başladı!
Örnek olalım dedik, geleceği şimdiden kurup içimizde nüve olarak yaşatalım dedik, nokta operasyonu ile yok olduğunu gördük!
Geleceği kurgulayalım dedik, gelecek hakkında elimizde bol bol bulanık düşünce kaldı! Bulanıklık, belki paradigma için uygun, gereğinde istenilen gibi değiştirilebilinir ama bu bulanık ilişkiler ve düşünceler ayrılığın öteki adı oldu!
Söz döndü dolaştı, ayrılığın teorisini yapar bulduk kendimizi!
Bir arada yaşam dedik, aramızdakiler ile kavga eder bulduk kendimizi!
Yeniden dedik, her seferinde yeniden derken inandırıcılığı ortadan kalktı! Hemen şimdi dedik bir zamanlar, şimdi anımsayan var mı?
Eskiden aramızda olan değerleri yoldaşlarımız, şimdi ne yapıyor dersiniz? Savunduğumuz ideallerin tam ters yönde çalıştıklarını, kritik noktalarda olduğunu gördüğümüzde ne düşünüyoruz?
Son söz olarak, yeniden ama başka bir ad ve düşünce ile yeniden demek gerektiğini söylemek isterim, çünkü adımızda olan özgürlük ve dayanışma ayrılığın öteki adı oldu!
Dünyada yerimizin olmasını istiyorsak, yeniden ama eskisi gibi ayrılıkları değil, birlikleri, bir arada yaşamı örgütleyen bir yeniden söylemi olmalıdır!
Birbirimizden haberimiz olduğu, yan yana geldiğimizde benden bir şey mi istiyor söylemi olmadan, bir birimizin yaşam kalitesini yükseltmek için dayanışma içinde olduğumuz bir gelecek nüvesini, şimdiden yaratmak elimizde!
domuz gribi!
domuz gribi adı değiştirilse de can almaya devam ediyor... ölümler karşısında çaresiz olunabiliniyor ama öyle bir ölüm var ki çare ortada duruyor ama görmezden geliniyor... yaşam kalitesi artılısın diye uğraşılırken, kar hırsı ile gözleri dönenler sosyal devleti ve sosyal yaşamı yok ettikleri gibi dayanışmayı da ortadan kaldırıyorlar!
milyonlarca ölüm var yanı başımızda, kaçımızın haberi var?
o ölümler için ne yaptınız?
ne yapabildik?
okullara ders malzemesi gönderdik!
gitmediğimiz köylere yol yapımı için destek verdik...
hatta TRT iki ünlü sanatçıyı ekrana çıkarsın diye vergi artırılmasına bile karşı koymadık! bizim vergilerimiz ile hükümet açılım yaptı orada!
ama öyle ölüm var ki, ne acısını duyuyoruz, ne de kendisini...
açlıktan ölen çocuk sayısı verilmiş, peki ölen insan sayısı?
ölen diğer hayvanlar ve bitkiler?
kaç canlı türünün nesli tükeniyor bugün!
doğal seleksiyon diyecek bazılarınız!
açlıktan ölüm doğal mı?
milyonlarca ölüm var yanı başımızda, kaçımızın haberi var?
o ölümler için ne yaptınız?
ne yapabildik?
okullara ders malzemesi gönderdik!
gitmediğimiz köylere yol yapımı için destek verdik...
hatta TRT iki ünlü sanatçıyı ekrana çıkarsın diye vergi artırılmasına bile karşı koymadık! bizim vergilerimiz ile hükümet açılım yaptı orada!
ama öyle ölüm var ki, ne acısını duyuyoruz, ne de kendisini...
açlıktan ölen çocuk sayısı verilmiş, peki ölen insan sayısı?
ölen diğer hayvanlar ve bitkiler?
kaç canlı türünün nesli tükeniyor bugün!
doğal seleksiyon diyecek bazılarınız!
açlıktan ölüm doğal mı?
15 Kasım 2009 Pazar
Berlin duvarı yıkıldı mı?
Berlin duvarı yıkıldı mı?
Berlin duvarının Türkler üzerine yıkıldığını, bu kadar yaşanmışlıktan sonra söylemeye gerek yoktur diye düşünüyorum! Duvar dibinde, “organik” tarım yapan - ‘Türk köylüsü’ - oranın işçisinin üzerine duvar yıkılmıştır. Doğudan gelenler, özgürlüklerinin ilk gününden itibaren duvarlardan kopardıkları taşları orada yaşayan yabancılar özellikle Türkiye’den gelenler üzerine atmıştır.
Berlin’in batı tarafını çeviren duvar, aslında sadece Berlin’i çevirmediği yıkıldıktan sonra anlaşılmıştır. Duvar, hala varlığını korumaktadır. Sadece Berlin etrafında değil, İstanbul’daki sitelerin etrafında da görebilirsiniz!
Duvar denince akla gelen Çin setti, Meksika sınırında göçmenleri engelleyen duvar ve İsrail’in Filistinlileri kendisinden ayırma duvarları…! Duvar ayrılık demektir. Duvar olan yerde öteki vardır. Öteki ile kendin aranda sınır çekmektir. Sınırlar artık her yerde ve duvarlar ile pekiştirilmektedir!
İstanbul’da oluşturulan sitelerin duvarları, Berlin duvarı boyutu gibidir. Sitelerin kenarlarından yürürken, güneşin engellendiğini görürsünüz! Sitelerin yüksek binaları yanında, yüksek duvarları da oradaki yaşamdan ayrılır! Duvar ayrılık demektir, izole yaşamın öteki adıdır.
Duvarların olduğu yerde, doğal yaşam yoktur. Doğadan koğuşun öteki adıdır. İnsan, kendisini duvar arasında izole ederken, doğadan kopuşunu da başlatmıştır. Doğadan koparken, sosyal yaşamdan da kopuşu sembolize eder. Karmaşalıklaşan ilişkiler içinde duvar, ayrışmayı sembolize eder.
Modern yaşamın günlük yaşantımıza girmesi ile birlikte duvarlar, sınıf farklılığını da daha çıplak olarak ortaya sererler, çünkü burjuvazi, göz zevkinin kirlenmemesi için zevkine uygun duvarlar örerek, hem göz zevkini, hem de yaşam kalitesini kendisine göre koruma altına almış olduğunu ilan etti. Şehirlerin karmaşası içinde duvarlar içinde yaratılan yeni siteler, çevrenin gelişmişliğinden ayrı olarak bir hülya içinde yaşamı, yani sırça köşkte yaşamı ortaya çıkarmıştır. Bu sırça köşklerdeki yaşam, ülke gerçekliğinden uzak, kendi gerçekliği içinde yaşamı ve ilişkileri ortaya çıkarmıştır.
Duvarlar, sırça köşkte yaşayanlar tarafından oluşturulmakta ve toplumun her katmanına zorla kabul ettirilmektedir. Duvarlar, bizim için doğal olmuştur, kanıksamışız ve de alışmışız. Sorgulamıyoruz, doğal bir şey gibi kabul ediyor ve kendi kaderimiz içinde yaşamaktayız. Duvarlar, insanlar arasında ayırımı daha çıplak olarak ortaya koyarken, kimse bu çıplaklığın farkında değildir. ‘Anne bak kral çıplak!’ diyecek çocuk cesaretimiz bile ortadan kalkmıştır!
Sırça köşkün, inanılmaz yüksek olan duvarına atılacak bir kafatası ile paramparça olacağını aklımıza dahi getiremiyoruz, çünkü ‘büyük birader’in gözleri ve kulakları altında yaşamayı doğal olarak kabul etmektedir.
Berlin duvarı, simgesel olarak yıkıldı ama duvar hala yerli yerinde durmaya devam ediyor. Yıkılan parçalar ise, orada yaşayan Türkler üzerine yıkıldı, o yıkıntılar içinde ‘orada kimse yok mu?’ çığlığını duyan yok! Çünkü faşizm, yeni biçimi ile hayatta yerini bulurken, ayrımcılık ve dışlamacılık o kadar ince yapılmaktadır ki, kimse bir ayrımın ve ayrışmanın içinde yaşadığının farkında dahi değildir.
Duvar, gerçekten Berlin’de Brandenburger Tor (Brandenburg kapısı) önünde yıkılmıştır. Ama yaşamın her alanında varlığını dahada güçlendirerek devam etmektedir.
Berlin duvarının Türkler üzerine yıkıldığını, bu kadar yaşanmışlıktan sonra söylemeye gerek yoktur diye düşünüyorum! Duvar dibinde, “organik” tarım yapan - ‘Türk köylüsü’ - oranın işçisinin üzerine duvar yıkılmıştır. Doğudan gelenler, özgürlüklerinin ilk gününden itibaren duvarlardan kopardıkları taşları orada yaşayan yabancılar özellikle Türkiye’den gelenler üzerine atmıştır.
Berlin’in batı tarafını çeviren duvar, aslında sadece Berlin’i çevirmediği yıkıldıktan sonra anlaşılmıştır. Duvar, hala varlığını korumaktadır. Sadece Berlin etrafında değil, İstanbul’daki sitelerin etrafında da görebilirsiniz!
Duvar denince akla gelen Çin setti, Meksika sınırında göçmenleri engelleyen duvar ve İsrail’in Filistinlileri kendisinden ayırma duvarları…! Duvar ayrılık demektir. Duvar olan yerde öteki vardır. Öteki ile kendin aranda sınır çekmektir. Sınırlar artık her yerde ve duvarlar ile pekiştirilmektedir!
İstanbul’da oluşturulan sitelerin duvarları, Berlin duvarı boyutu gibidir. Sitelerin kenarlarından yürürken, güneşin engellendiğini görürsünüz! Sitelerin yüksek binaları yanında, yüksek duvarları da oradaki yaşamdan ayrılır! Duvar ayrılık demektir, izole yaşamın öteki adıdır.
Duvarların olduğu yerde, doğal yaşam yoktur. Doğadan koğuşun öteki adıdır. İnsan, kendisini duvar arasında izole ederken, doğadan kopuşunu da başlatmıştır. Doğadan koparken, sosyal yaşamdan da kopuşu sembolize eder. Karmaşalıklaşan ilişkiler içinde duvar, ayrışmayı sembolize eder.
Modern yaşamın günlük yaşantımıza girmesi ile birlikte duvarlar, sınıf farklılığını da daha çıplak olarak ortaya sererler, çünkü burjuvazi, göz zevkinin kirlenmemesi için zevkine uygun duvarlar örerek, hem göz zevkini, hem de yaşam kalitesini kendisine göre koruma altına almış olduğunu ilan etti. Şehirlerin karmaşası içinde duvarlar içinde yaratılan yeni siteler, çevrenin gelişmişliğinden ayrı olarak bir hülya içinde yaşamı, yani sırça köşkte yaşamı ortaya çıkarmıştır. Bu sırça köşklerdeki yaşam, ülke gerçekliğinden uzak, kendi gerçekliği içinde yaşamı ve ilişkileri ortaya çıkarmıştır.
Duvarlar, sırça köşkte yaşayanlar tarafından oluşturulmakta ve toplumun her katmanına zorla kabul ettirilmektedir. Duvarlar, bizim için doğal olmuştur, kanıksamışız ve de alışmışız. Sorgulamıyoruz, doğal bir şey gibi kabul ediyor ve kendi kaderimiz içinde yaşamaktayız. Duvarlar, insanlar arasında ayırımı daha çıplak olarak ortaya koyarken, kimse bu çıplaklığın farkında değildir. ‘Anne bak kral çıplak!’ diyecek çocuk cesaretimiz bile ortadan kalkmıştır!
Sırça köşkün, inanılmaz yüksek olan duvarına atılacak bir kafatası ile paramparça olacağını aklımıza dahi getiremiyoruz, çünkü ‘büyük birader’in gözleri ve kulakları altında yaşamayı doğal olarak kabul etmektedir.
Berlin duvarı, simgesel olarak yıkıldı ama duvar hala yerli yerinde durmaya devam ediyor. Yıkılan parçalar ise, orada yaşayan Türkler üzerine yıkıldı, o yıkıntılar içinde ‘orada kimse yok mu?’ çığlığını duyan yok! Çünkü faşizm, yeni biçimi ile hayatta yerini bulurken, ayrımcılık ve dışlamacılık o kadar ince yapılmaktadır ki, kimse bir ayrımın ve ayrışmanın içinde yaşadığının farkında dahi değildir.
Duvar, gerçekten Berlin’de Brandenburger Tor (Brandenburg kapısı) önünde yıkılmıştır. Ama yaşamın her alanında varlığını dahada güçlendirerek devam etmektedir.
13 Kasım 2009 Cuma
Bana Müslümanlar adam öldürüyor dedirtemezsiniz!
Bana Müslümanlar adam öldürüyor dedirtemezsiniz!
Bu sözü elbette söylemedi başbakan ama Müslüman yerine sağcılar kelimesini koyun, tanıdık geldi değil mi? Hemen, bir zamanlar bir başbakan demiş olduğunu anımsarsınız! Bu sözleri söylemedi ama buna yakın bir söz söylendi!
“Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey bunu rahat söyleriz. Türkiye’nin böyle bir rahatlığı var.” TRT’de yapılan röportaj. Radikal gazetesinden alıntıdır. 08.11.2009
Başbakan Erdoğan yukarıdaki sözleri söylemektedir. Burada iki duruş vardır. Birincisi Müslüman soykırım yapmaz, ikincisi Türkiye adına konuştuğuna inanması. Kendi konuştuklarının ülke adına olduğunu ve ülkeyi dünya kamuoyu önünde bir yere getirdiğine inancı sonsuzdur. “One Minute” söylemi Türkiye adına yapıldığını ima etmektedir. Parti dosyası ile gittiği toplantıda sarf ettiği sözleri Türkiye adına konuştuğu şeklinde inancını burada da perçinlemektedir.
Müslüman soykırım yapmaz inancını koruması, kendi kişisel duruşudur. Bu duruşun tarih içinde hiçbir önemi yoktur, çünkü yoktur denilen şeyler tarih içinden istenirse çıkarılır ve ortaya konulur. İdi Amin neden sürgünde öldüğünü anımsayan var mıdır? İdi Amin iktidarı süresi içinde ülkesinde neler yaptığını bilen var mıdır? İdi Amin hangi inancı temsil ediyordu ve ne adına yapıyordu?
Başbakan’ın içinden geldiği siyasi düşünce, Sivas Katliamı sonrası nasıl bir tavır aldığını anımsayanız var mı? Sanıkların avukatlığını, Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Şevket Kazan kimdir? Anımsayanız var mıdır?
Şevket Kazan; Her dönem Milli Görüş hareketinin en önlerinde yer aldı, halen Saadet Partisi'nde siyasete devam etmektedir. Peki, başbakanın bu görüş ile köklü bağını şimdilerde anımsayan var mı? Erdoğan, aynı dönem içinde aynı partinin İstanbul Büyük şehir Belediye Başkanıydı. O döneme ait bir çok davası milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle donduruldu. Balık hafızalı olduğumuz için kısaca anımsatmak istedim. O dönemdeki Adalet Bakanı, tıpkı bugünkü Başbakan gibi düşünmektedir. ‘Müslüman katliam yapmaz, soykırım hiç yapmaz!’
Ömer El Beşir, Sudan devlet başkanıdır. Devlet başkanlığını içinde yer aldığı darbeye borçludur. Darfur katliamı ile dünyada kendisinden söz ettirmiştir.
“Toplam yüzölçümü 2.5 milyon kilometrekare olan Sudan’ın yaklaşık 1/5’ine yayılan ve üzerinde 5 ila 7 milyon kişinin yaşadığı üç eyaletten oluşan Darfur’dan göç edenler, tarımla uğraşan, yerleşik Siyahi kabileler. Bu kabilelerin içinde en büyüğü, bölgeye de adını veren Fur’lar. Sudan’ın Batısındaki tahıl ambarında yaşayan Fur, Massalit ve Zaghawa kabileleri Müslümanlığı kabul etmiş Siyahlardan oluşuyor.” Ahmet İnsel, Birikim Dergisi, Sayı 184-185, Sayfa 7-11 Ağustos – Eylül 2004
Sudan’da İslami cuntanın iktidarı 1989’da ele geçirmesinin ardından, Sudan’ın en büyük, en zengin ve en kalabalık bölgesi olan Darfur’da, İslâmi hükümetin silahlandırdığı Müslüman Arap milislerin, Müslüman Siyah kabileler üzerinde başlattığı acımasız bir bastırma ve yıldırma operasyonu, bugün El Beşir ziyaret rahatsızlığın nedenidir. Bu dramda, binlerce ölüm, milyonlarca mülteci vardır. Savaşı günlük ad ile söylersek, iktidarın ötekiye karşı acımasızsa yok etme hareketidir. Bu davranış size yabancı gelmiyor değil mi? Saddam’ın Kürtlere karşı yaptığı kimyasal silah ile katliamı. İsterseniz daha yakına doğru merceğinizi yakınlaştırabilirsiniz! Görmek istemeyen, görmez!
Yazının başında aldığım alıntıyı daha geniş alayım; "Gazze ile Darfur’u birbirine karıştırmamak lazım. Gazze’de bin 500 insan öldürülmüş. Darfur’da böyle bir şey olsa, onun da sonuna kadar takipçisi oluruz. Ben bunu Netanyahu’yla rahat konuşamam ama Ömer Beşir’le rahatlıkla konuşurum. ‘Bu yaptığınız yanlış’ derim, bunu de yüzüne derim. Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey, tespit etmemek mümkün değil. Rahat rahat onu da söyleriz. ‘Böyle bir şey yapamazsın, buna hakkın yok’ deriz" diye konuştu.
Eğer başbakan bu drama inansa, El Beşir ile rahat rahat konuşacak ama inanmıyor, çünkü ona göre El Beşir ne yaptıysa ülkesi için ve hukuk kuralları içinde yapmıştır. Ne yaptıysa hakkı olduğu için yapmıştır!
İngiliz gazetesi The Guardian "Erdoğan'ın El Beşir'e verdiği destek yakın tarihin en kötü katliamlarından birinin üzerini örtmeye çalışmak anlamıyla, oldukça utanç verici bir suç. Mesajın altında yatan ırkçı izler daha da berbat. "
Yukarıdaki yoruma yorum yapılabilinir mi?
Not: Şevket Kazan yıllar sonra o dönemi anlatırken sözlerini dikkatli okuyun derim, çünkü bugünde dinlemeler olarak kayda geçen durumların arkasındaki anlayışı belki yakalayabilirsiniz!
“duruşmaları selametle götürebilmek için arada bir düdük çalması lazım birisinin. Hakim doğru dürüst çalamaz, teskin etmek lazım, duruşmadan önce görüşmek lazım, bak arkadaş gelin bu davayı selametle idare etsin bu mahkeme. Yani aklı selim sahibi bir insanın olması lazım.
…
Şenay hanım benim vekaletnameye itiraz etti, dedi ki, "Avukatlık kanununda engel yok ama bir özel kanun çıkmış, devlet güvenlik mahkemesi kanununda milletvekili olanların, devlet güvenlik mahkemesinde avukatlık yapamayacaklarına dair bir hüküm var" Ben onu bilmiyordum tabi mahkemede bunun için karar vermek üzere müzakereye çekildi, ben daha başlamadım, şunun avukatıyım diye zapta geçmiş değil. Ben oradan doğru mahkeme heyetinin yanına gittim ve dedim ki: "Ben çekiliyorum" Yoksa ben orda bir tek insanı savunmuş değildim ama savunacağım insanları seçmiştim.” 21 Ağustos 2009, Milli Gazete http://www.milligazete.com.tr/haber/onlarin-basina-bir-agabey-lazimdi-136267.htm
Bu sözü elbette söylemedi başbakan ama Müslüman yerine sağcılar kelimesini koyun, tanıdık geldi değil mi? Hemen, bir zamanlar bir başbakan demiş olduğunu anımsarsınız! Bu sözleri söylemedi ama buna yakın bir söz söylendi!
“Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey bunu rahat söyleriz. Türkiye’nin böyle bir rahatlığı var.” TRT’de yapılan röportaj. Radikal gazetesinden alıntıdır. 08.11.2009
Başbakan Erdoğan yukarıdaki sözleri söylemektedir. Burada iki duruş vardır. Birincisi Müslüman soykırım yapmaz, ikincisi Türkiye adına konuştuğuna inanması. Kendi konuştuklarının ülke adına olduğunu ve ülkeyi dünya kamuoyu önünde bir yere getirdiğine inancı sonsuzdur. “One Minute” söylemi Türkiye adına yapıldığını ima etmektedir. Parti dosyası ile gittiği toplantıda sarf ettiği sözleri Türkiye adına konuştuğu şeklinde inancını burada da perçinlemektedir.
Müslüman soykırım yapmaz inancını koruması, kendi kişisel duruşudur. Bu duruşun tarih içinde hiçbir önemi yoktur, çünkü yoktur denilen şeyler tarih içinden istenirse çıkarılır ve ortaya konulur. İdi Amin neden sürgünde öldüğünü anımsayan var mıdır? İdi Amin iktidarı süresi içinde ülkesinde neler yaptığını bilen var mıdır? İdi Amin hangi inancı temsil ediyordu ve ne adına yapıyordu?
Başbakan’ın içinden geldiği siyasi düşünce, Sivas Katliamı sonrası nasıl bir tavır aldığını anımsayanız var mı? Sanıkların avukatlığını, Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Şevket Kazan kimdir? Anımsayanız var mıdır?
Şevket Kazan; Her dönem Milli Görüş hareketinin en önlerinde yer aldı, halen Saadet Partisi'nde siyasete devam etmektedir. Peki, başbakanın bu görüş ile köklü bağını şimdilerde anımsayan var mı? Erdoğan, aynı dönem içinde aynı partinin İstanbul Büyük şehir Belediye Başkanıydı. O döneme ait bir çok davası milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle donduruldu. Balık hafızalı olduğumuz için kısaca anımsatmak istedim. O dönemdeki Adalet Bakanı, tıpkı bugünkü Başbakan gibi düşünmektedir. ‘Müslüman katliam yapmaz, soykırım hiç yapmaz!’
Ömer El Beşir, Sudan devlet başkanıdır. Devlet başkanlığını içinde yer aldığı darbeye borçludur. Darfur katliamı ile dünyada kendisinden söz ettirmiştir.
“Toplam yüzölçümü 2.5 milyon kilometrekare olan Sudan’ın yaklaşık 1/5’ine yayılan ve üzerinde 5 ila 7 milyon kişinin yaşadığı üç eyaletten oluşan Darfur’dan göç edenler, tarımla uğraşan, yerleşik Siyahi kabileler. Bu kabilelerin içinde en büyüğü, bölgeye de adını veren Fur’lar. Sudan’ın Batısındaki tahıl ambarında yaşayan Fur, Massalit ve Zaghawa kabileleri Müslümanlığı kabul etmiş Siyahlardan oluşuyor.” Ahmet İnsel, Birikim Dergisi, Sayı 184-185, Sayfa 7-11 Ağustos – Eylül 2004
Sudan’da İslami cuntanın iktidarı 1989’da ele geçirmesinin ardından, Sudan’ın en büyük, en zengin ve en kalabalık bölgesi olan Darfur’da, İslâmi hükümetin silahlandırdığı Müslüman Arap milislerin, Müslüman Siyah kabileler üzerinde başlattığı acımasız bir bastırma ve yıldırma operasyonu, bugün El Beşir ziyaret rahatsızlığın nedenidir. Bu dramda, binlerce ölüm, milyonlarca mülteci vardır. Savaşı günlük ad ile söylersek, iktidarın ötekiye karşı acımasızsa yok etme hareketidir. Bu davranış size yabancı gelmiyor değil mi? Saddam’ın Kürtlere karşı yaptığı kimyasal silah ile katliamı. İsterseniz daha yakına doğru merceğinizi yakınlaştırabilirsiniz! Görmek istemeyen, görmez!
Yazının başında aldığım alıntıyı daha geniş alayım; "Gazze ile Darfur’u birbirine karıştırmamak lazım. Gazze’de bin 500 insan öldürülmüş. Darfur’da böyle bir şey olsa, onun da sonuna kadar takipçisi oluruz. Ben bunu Netanyahu’yla rahat konuşamam ama Ömer Beşir’le rahatlıkla konuşurum. ‘Bu yaptığınız yanlış’ derim, bunu de yüzüne derim. Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey, tespit etmemek mümkün değil. Rahat rahat onu da söyleriz. ‘Böyle bir şey yapamazsın, buna hakkın yok’ deriz" diye konuştu.
Eğer başbakan bu drama inansa, El Beşir ile rahat rahat konuşacak ama inanmıyor, çünkü ona göre El Beşir ne yaptıysa ülkesi için ve hukuk kuralları içinde yapmıştır. Ne yaptıysa hakkı olduğu için yapmıştır!
İngiliz gazetesi The Guardian "Erdoğan'ın El Beşir'e verdiği destek yakın tarihin en kötü katliamlarından birinin üzerini örtmeye çalışmak anlamıyla, oldukça utanç verici bir suç. Mesajın altında yatan ırkçı izler daha da berbat. "
Yukarıdaki yoruma yorum yapılabilinir mi?
Not: Şevket Kazan yıllar sonra o dönemi anlatırken sözlerini dikkatli okuyun derim, çünkü bugünde dinlemeler olarak kayda geçen durumların arkasındaki anlayışı belki yakalayabilirsiniz!
“duruşmaları selametle götürebilmek için arada bir düdük çalması lazım birisinin. Hakim doğru dürüst çalamaz, teskin etmek lazım, duruşmadan önce görüşmek lazım, bak arkadaş gelin bu davayı selametle idare etsin bu mahkeme. Yani aklı selim sahibi bir insanın olması lazım.
…
Şenay hanım benim vekaletnameye itiraz etti, dedi ki, "Avukatlık kanununda engel yok ama bir özel kanun çıkmış, devlet güvenlik mahkemesi kanununda milletvekili olanların, devlet güvenlik mahkemesinde avukatlık yapamayacaklarına dair bir hüküm var" Ben onu bilmiyordum tabi mahkemede bunun için karar vermek üzere müzakereye çekildi, ben daha başlamadım, şunun avukatıyım diye zapta geçmiş değil. Ben oradan doğru mahkeme heyetinin yanına gittim ve dedim ki: "Ben çekiliyorum" Yoksa ben orda bir tek insanı savunmuş değildim ama savunacağım insanları seçmiştim.” 21 Ağustos 2009, Milli Gazete http://www.milligazete.com.tr/haber/onlarin-basina-bir-agabey-lazimdi-136267.htm
11 Kasım 2009 Çarşamba
Başbakanın kaç sıfatı vardır?
Başbakanın kaç sıfatı vardır?
Başbakanın yakasında bir çok etiket bulunmaktadır. Bu etiketler girdiği ortama göre değişmektedir. O kadar değişik ortamlara girmektedir ki, o an hangi sıfat taşıdığını basın danışmanı ya da parti sözcüsünden öğrenmekteyiz.
“Ne kadar yanlış tipler varsa, yanlış insan varsa bunları devlet olarak ayıklamamız lazım ki... Yarınların Türkiye'si güçlü bir devlet eliyle yürüyecektir, kurulacaktır. Buna inanıyorum ve bunun adımlarını da kararlı bir şekilde atıyoruz.” (Hürriyet, 11 Kasım 2009, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12913827.asp)
Bir ziyaret sırasında, basın ile konuşurken Başbakan Erdoğan kendini açık olarak ifade etmektedir. (O an hangi sıfatı kullanıyordu açıkçası bilmiyorum.) Bu konuşmayı ülke adını çıkaralım ve başka bir ülke adı koyalım. Ve oradan elde edeceğimiz sonucu kabaca hayal edelim, nasıl bir sonuca varırsınız? Örneğin 1935 yılı Almanya’sı. Güçlü devlet yaratılmıştır, yanlış tipler devlet kademelerinden uzaklaştırılmıştır. Sadece kendi ülkesinde değil, yakın bir tarih sonrası komşu ülkelerdeki yanış insanları da temizleyecektir. (Benzetme çok kötü oldu değil mi? En iyisi başka ülke ve tarih koyun siz, çünkü bilinen ve herkesin anladığı için o tarihi ve ülkeyi koydum!) belki başbakan burada benim düşündüğümü düşünmeden söylemiştir. O sadece yanlış tip dediği darbe girişimi yapanlar ama henüz suçları kabul edilmemiş bu tiplerin. Suçu sabit olanlar ise emekliliklerini rahatlıkla yaşamaya devam ediyorlar, onlara karşı nedense pek duyarlılık yok! O yüzden benim aklıma yukarda söylediğim sonuç çıkıyor, çünkü kendisine engel olabilecekleri ortadan kaldırmak onun için daha önemli, suçlu olanlar ile hesaplaşmayı akınla bile getirmemektedir. Zamanı henüz değildir belki!
İktidar partisi başkanı, her bulunduğu ortama göre kimlik değiştirmektedir. Bazen başbakan, bazen parti başkanı, bazen meclis grup başkan sıfatlarını kullanır. Aklıma gelmeyen daha başka sıfatları da vardır mutlaka, onları da siz bulun! Gerçi kendisi dahi bilmez, nerede hangi sıfat ile konuştuğunu ama onun sıfatlarını parti sözcüsü ya da basın sözcüsü açıklar!
Bir insanın çok kimlikli olması bazı karışıklıkları yanında getiriyor. Ülke seçime giderken bazen başbakanlık aracı kullanılır, bazen parti arabası. Bir bakmışsınız başbakan aracından parti aracına geçmiş çocuklara oyuncak dağıtıyor! Kimliklerin bu kadar iç içe olduğu başka bir lider gördünüz mü? Elbette gördünüz, çünkü bizde lider her şeyi bilen, duyan ve karar alandır! Mussoloni bizim liderlerimiz yanında belki masum bile kalır! Onu da ben bilemem, siz bulun! Google sayfasına girin araştırın!
“one minute” sözün söylendiği yerde, başbakan hangi sıfat ile orada olduğunu anımsayan var mıdır? Her ‘one minute’ görüntüsü yayınlandığında elinde bulunan dosyaya gözüm takılır, o dosyada parti logosu vardır! Acaba oraya hangi sıfat ile gitmişti, neden haberler başbakanın çıkışı olarak yansıdı?
Başbakan yarınların Türkiye’sini kurmaktadır. Öyle bir yarın düşünmektedir ki, kendisi gibi düşünmeyen, desteklemeyenleri, kendisine bağlı bakanlıklar ve kurumlar ile izlemektedir. Davalar açmaktadır / açtırmaktadır… (Bir davanın savcısı ve avukatı bellidir, savcı dava açar, değil mi?) Devletin işleyişini ve denetimini yapmak ile ilgili bölümlerde değişim baş döndürücü bir şekilde yapılmaktadır. Telefonların dinlenmesi sıradanlaşmıştır. Denetim her alanda baskıya dönüşürken, mahkeme önlerinde dosyalarda kabarmaktadır. Bu dönemde açılan davalar, bir anlamda siyasi olarak yorumlanmaya başlaması acaba tesadüfi midir?
Bilgi kirliliği her dönemde olmuştur, fakat bu kirlilik gündemi değiştirecek boyutta olması bir programlı hedefe doğru gidilen yolu mu göstermektedir?
Başbakanın ordu ile yakın tarih ile yüzleşmesi bir çok kesim tarafından olumlu görülmektedir. Fakat bu yüzleşme sadece kendisini ilgilendiren tarih ile sınırlı olduğu gözden kaçırılmaktadır. Darbe girişimleri ve darbe niyeti olanlar ile yüzleşmesi bana göre de olumludur ve hatta zorunludur. Bu olumlu duruşun, darbe yapanlar ve sonuçları ile olmamasını nasıl açıklarsınız? 12 Eylül yasları ve anayasası hala yürürlüktedir ve lideri özgürce gezebilmektedir. Onu ve o dönemi koruyan yasalar yürürlüktedir.
Başbakan ve kurmayları, global politikaya uygun politikalar geliştirirken, kendilerine olan güvenleri de artmıştır. Bu güven ile zaman zaman beyinlerinin arkasında duran gerçek niyetlerini açıkça ilan etmekten de çekinmemektedirler. Yazının girişinde yaptığım uzun alıntı, bu niyetlerini başka bir olay nedeniyle yaptığı açıklama arasında söylemektedir. Orada kullandığı sübjektif tanımlar, kime göre sorusunu beraberinde getirir. Yanlış tip ve insanlar, kime göre? Kendisine göre yanlış olanları temizlemenin sınırı nedir? Bir zamanlar bir gazeteciye yurt dışına git derken, ne kadar samimi olduğunu bugün daha çıplak olarak görmekteyiz. Beğenmiyorsanız gidin!
Başbakan, dünyaya bakışına uygun olarak adımlar atmakta ve o adımları kendi belirlediği zaman dilimi içinde yapmaktadır. Mahkeme kararlarını, işine gelmediğinde görmezlikten gelmektedir. Buna çıplak örnek din derslerinin halen zorunlu olmasıdır. Mahkemenin vermiş olduğu karar hala uygulanmamaktadır. İşine geldiğinde, Adli Tıp Kurumu hemen karar almasını hızlandırmaktadır, gelmediğinde işi uzatabilmektedir. Buna çıplak örnek Erbakan ve Zere durumlarıdır. Üzmez olayını unuttuğumu sanmayın! O olay sırasında kurumun çelişkili kararları kamuoyunun gözleri önünde yaşanmıştır.
Mahkeme önlerinde duran davaların bir bölümü dokunulmazlık nedeniyle işleme konulamamaktadır. Dokunulamazlık kavramına neden el atılmaz ve o zırh içinde, birilerin Türkiye’ye yeni bir biçim vermesine seyirci kanılır? Acaba bu adını andığı yanlış tipler içinde dokunulmaz olanlar yok mudur? Onların temizlenmesine neden izin verilmez?
Başbakan Erdoğan’ın her çıkışını demokrasi adına alkışlayanlar, neden bir çok şeyi görmezden geldiğini açıklayabiliyorlar mı? Neden hep onun yaptıklarını düzeltmek ile yükümlü danışmanları ve basın sözcüleri gibi hareket ettiğini anlayan var mıdır?
Demokrasi söylemleri ile yaşanan bu sürecin gerçek olarak adlandıran var mıdır? Biz gerçekten nasıl bir Türkiye’de yaşamaktayız?
Başbakanın yakasında bir çok etiket bulunmaktadır. Bu etiketler girdiği ortama göre değişmektedir. O kadar değişik ortamlara girmektedir ki, o an hangi sıfat taşıdığını basın danışmanı ya da parti sözcüsünden öğrenmekteyiz.
“Ne kadar yanlış tipler varsa, yanlış insan varsa bunları devlet olarak ayıklamamız lazım ki... Yarınların Türkiye'si güçlü bir devlet eliyle yürüyecektir, kurulacaktır. Buna inanıyorum ve bunun adımlarını da kararlı bir şekilde atıyoruz.” (Hürriyet, 11 Kasım 2009, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12913827.asp)
Bir ziyaret sırasında, basın ile konuşurken Başbakan Erdoğan kendini açık olarak ifade etmektedir. (O an hangi sıfatı kullanıyordu açıkçası bilmiyorum.) Bu konuşmayı ülke adını çıkaralım ve başka bir ülke adı koyalım. Ve oradan elde edeceğimiz sonucu kabaca hayal edelim, nasıl bir sonuca varırsınız? Örneğin 1935 yılı Almanya’sı. Güçlü devlet yaratılmıştır, yanlış tipler devlet kademelerinden uzaklaştırılmıştır. Sadece kendi ülkesinde değil, yakın bir tarih sonrası komşu ülkelerdeki yanış insanları da temizleyecektir. (Benzetme çok kötü oldu değil mi? En iyisi başka ülke ve tarih koyun siz, çünkü bilinen ve herkesin anladığı için o tarihi ve ülkeyi koydum!) belki başbakan burada benim düşündüğümü düşünmeden söylemiştir. O sadece yanlış tip dediği darbe girişimi yapanlar ama henüz suçları kabul edilmemiş bu tiplerin. Suçu sabit olanlar ise emekliliklerini rahatlıkla yaşamaya devam ediyorlar, onlara karşı nedense pek duyarlılık yok! O yüzden benim aklıma yukarda söylediğim sonuç çıkıyor, çünkü kendisine engel olabilecekleri ortadan kaldırmak onun için daha önemli, suçlu olanlar ile hesaplaşmayı akınla bile getirmemektedir. Zamanı henüz değildir belki!
İktidar partisi başkanı, her bulunduğu ortama göre kimlik değiştirmektedir. Bazen başbakan, bazen parti başkanı, bazen meclis grup başkan sıfatlarını kullanır. Aklıma gelmeyen daha başka sıfatları da vardır mutlaka, onları da siz bulun! Gerçi kendisi dahi bilmez, nerede hangi sıfat ile konuştuğunu ama onun sıfatlarını parti sözcüsü ya da basın sözcüsü açıklar!
Bir insanın çok kimlikli olması bazı karışıklıkları yanında getiriyor. Ülke seçime giderken bazen başbakanlık aracı kullanılır, bazen parti arabası. Bir bakmışsınız başbakan aracından parti aracına geçmiş çocuklara oyuncak dağıtıyor! Kimliklerin bu kadar iç içe olduğu başka bir lider gördünüz mü? Elbette gördünüz, çünkü bizde lider her şeyi bilen, duyan ve karar alandır! Mussoloni bizim liderlerimiz yanında belki masum bile kalır! Onu da ben bilemem, siz bulun! Google sayfasına girin araştırın!
“one minute” sözün söylendiği yerde, başbakan hangi sıfat ile orada olduğunu anımsayan var mıdır? Her ‘one minute’ görüntüsü yayınlandığında elinde bulunan dosyaya gözüm takılır, o dosyada parti logosu vardır! Acaba oraya hangi sıfat ile gitmişti, neden haberler başbakanın çıkışı olarak yansıdı?
Başbakan yarınların Türkiye’sini kurmaktadır. Öyle bir yarın düşünmektedir ki, kendisi gibi düşünmeyen, desteklemeyenleri, kendisine bağlı bakanlıklar ve kurumlar ile izlemektedir. Davalar açmaktadır / açtırmaktadır… (Bir davanın savcısı ve avukatı bellidir, savcı dava açar, değil mi?) Devletin işleyişini ve denetimini yapmak ile ilgili bölümlerde değişim baş döndürücü bir şekilde yapılmaktadır. Telefonların dinlenmesi sıradanlaşmıştır. Denetim her alanda baskıya dönüşürken, mahkeme önlerinde dosyalarda kabarmaktadır. Bu dönemde açılan davalar, bir anlamda siyasi olarak yorumlanmaya başlaması acaba tesadüfi midir?
Bilgi kirliliği her dönemde olmuştur, fakat bu kirlilik gündemi değiştirecek boyutta olması bir programlı hedefe doğru gidilen yolu mu göstermektedir?
Başbakanın ordu ile yakın tarih ile yüzleşmesi bir çok kesim tarafından olumlu görülmektedir. Fakat bu yüzleşme sadece kendisini ilgilendiren tarih ile sınırlı olduğu gözden kaçırılmaktadır. Darbe girişimleri ve darbe niyeti olanlar ile yüzleşmesi bana göre de olumludur ve hatta zorunludur. Bu olumlu duruşun, darbe yapanlar ve sonuçları ile olmamasını nasıl açıklarsınız? 12 Eylül yasları ve anayasası hala yürürlüktedir ve lideri özgürce gezebilmektedir. Onu ve o dönemi koruyan yasalar yürürlüktedir.
Başbakan ve kurmayları, global politikaya uygun politikalar geliştirirken, kendilerine olan güvenleri de artmıştır. Bu güven ile zaman zaman beyinlerinin arkasında duran gerçek niyetlerini açıkça ilan etmekten de çekinmemektedirler. Yazının girişinde yaptığım uzun alıntı, bu niyetlerini başka bir olay nedeniyle yaptığı açıklama arasında söylemektedir. Orada kullandığı sübjektif tanımlar, kime göre sorusunu beraberinde getirir. Yanlış tip ve insanlar, kime göre? Kendisine göre yanlış olanları temizlemenin sınırı nedir? Bir zamanlar bir gazeteciye yurt dışına git derken, ne kadar samimi olduğunu bugün daha çıplak olarak görmekteyiz. Beğenmiyorsanız gidin!
Başbakan, dünyaya bakışına uygun olarak adımlar atmakta ve o adımları kendi belirlediği zaman dilimi içinde yapmaktadır. Mahkeme kararlarını, işine gelmediğinde görmezlikten gelmektedir. Buna çıplak örnek din derslerinin halen zorunlu olmasıdır. Mahkemenin vermiş olduğu karar hala uygulanmamaktadır. İşine geldiğinde, Adli Tıp Kurumu hemen karar almasını hızlandırmaktadır, gelmediğinde işi uzatabilmektedir. Buna çıplak örnek Erbakan ve Zere durumlarıdır. Üzmez olayını unuttuğumu sanmayın! O olay sırasında kurumun çelişkili kararları kamuoyunun gözleri önünde yaşanmıştır.
Mahkeme önlerinde duran davaların bir bölümü dokunulmazlık nedeniyle işleme konulamamaktadır. Dokunulamazlık kavramına neden el atılmaz ve o zırh içinde, birilerin Türkiye’ye yeni bir biçim vermesine seyirci kanılır? Acaba bu adını andığı yanlış tipler içinde dokunulmaz olanlar yok mudur? Onların temizlenmesine neden izin verilmez?
Başbakan Erdoğan’ın her çıkışını demokrasi adına alkışlayanlar, neden bir çok şeyi görmezden geldiğini açıklayabiliyorlar mı? Neden hep onun yaptıklarını düzeltmek ile yükümlü danışmanları ve basın sözcüleri gibi hareket ettiğini anlayan var mıdır?
Demokrasi söylemleri ile yaşanan bu sürecin gerçek olarak adlandıran var mıdır? Biz gerçekten nasıl bir Türkiye’de yaşamaktayız?
10 Kasım 2009 Salı
Mustafa Kemal 10 Kasım’da ölmedi!
Mustafa Kemal 10 Kasım’da ölmedi!
Bugüne kadar Atatürk 10 Kasım’da öldüğünü düşündünüz ve buna uygun olarak anma programları yaptınız. Benim çocukluğumda 10 Kasım günü, saat 9:05’de yaşam dururdu. Hareket eden hiçbir şey olmazdı. Bir anda siren sesleri, korna seslerine karışır ve o bir dakika ulusça ölümü tadardık!
Atatürk’ün sevdiği parçalar, ona seslendiren tarafından radyo ya da ekran aracılığı ile yansırdı. Onun yapmış olduğu başarılar ve ülkenin bugünkü halin şükreden konuşmalar, açık oturumlar olurdu. Benim çocukluğumda, 10 Kasım’ın bir anlamı Atatürk’ü anlamak üzerine oluşturulurdu. Onun yapmış olduğu devrimler ve devrimler arasında öncelikler sürekli vurgulanırdı.
Yokluklardan yaratılmış bir devletin evlatlarıydık ama savaşı görmemiş evlatlarıydık. Savaşın yokluğunu, acısını bilemezdik. Ülke hangi koşullarda kurulduğunu da bilemezdik. Sadece okulda ne verilirse onu öğreniyorduk. Kendi tarihimiz yolda yazılıyordu. Zamanın koşullarına uygun kuşaklar yetiştiriliyordu, her kuşağın dünyaya bakışı bir birinden farklıydı. Her kuşak bir öncesinden ileri olması gerekliydi, diyalektik onu emir ediyordu! Emir olurda karşı koyan olmaz mı? Elbette bu gelişmeye karşı koyanlar “yollar yürümekle aşınmaz” lafını da rahat rahat söyleyebiliyordu. ‘Gerekirse komünizme ihtiyaç duyulursa onu da devletimiz getirecektir’, devletin evlatları konulan kuralarla uygun davranmak ile yükümlüdür!
Zaman hızlı bir şekilde geçerken, dışarında gelen ihtiyaçlar doğrultusunda değişiyorduk, biçim alıyorduk. Biz, dışarıdan gelen rüzgarının etkisi ile biçimlenen bir ülkeydik. Kendi halimize kalamazdık, çünkü bir imparatorluğun mirasını ve yükünü taşıyorduk ama taşıdığımız yük; Anadolu topraklarını unutmuş, aşağılamış ve onun için sürgün yeriydi. Anadolu halkının bu aşağılanma ve yok sayma nedeniyle kültürel mirasını ileriye taşıyacak birikimi de yoktu. Bütün birikim imparatorluğun başkentinde ve elden çıkan balkanlarda bulunuyordu ve orası da işgal edilmişti. Yeni devlet, yoktan gerçekten var edilmişti, çünkü elindeki birikimi de işgal altındaydı, işgal kuvvetlerinin izin verdiği birikim ile yeni devletin ilk temelleri atılmıştı.
İşgal kuvvetlerine rağmen oluşan mücadele ve onun önderi, taşıyabildikleri birikimleri ile bozkırın topraklarına canlılık kazandırmışlardır. Bozkır topraklarında yeşeren bu yeni devletin ideolojisi, 12 Eylül sabahı radyoda çalınan marşlar ile yeni bir biçim almış ve bu biçime göre örgütlenmiştir. Bu yeni biçimde, kurucu sadece sembolik olarak yerini almıştır. Yenidünya o dönemde kurulmaktadır ve rolünü oynayabilmek için yeni biçimi ile yerini almıştır! O gün Atatürk ve onun öncelikleri, devrimleri yok olmuştur.
Bugünden geçmişe doğru bakarsak, Atatürk gerçek anlamda, 10 Kasım günü sabah saatlerinde ölmemiştir, 12 Eylül sabah saatleri gerçek ölüm saati olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü ondan artık pek fazla bir şey yoktur, bugün yaşananlar tamamı ile dışarıdan gelen rüzgarın vermiş olduğu biçimdir. Resmi dairelerde asılı olarak duran bir resim ve bina önlerinde duran büstün dışında bugünkü kuşaklara pek bir şey ifade etmeyen bir önderin ölümünü, her yılın Kasım’ın 10’da, saat 09:05’de Dolmabahçe sarayında aramayın, çünkü o,12 Eylül 1980 sabahı aramızdan ayrılmıştır.
Bugüne kadar Atatürk 10 Kasım’da öldüğünü düşündünüz ve buna uygun olarak anma programları yaptınız. Benim çocukluğumda 10 Kasım günü, saat 9:05’de yaşam dururdu. Hareket eden hiçbir şey olmazdı. Bir anda siren sesleri, korna seslerine karışır ve o bir dakika ulusça ölümü tadardık!
Atatürk’ün sevdiği parçalar, ona seslendiren tarafından radyo ya da ekran aracılığı ile yansırdı. Onun yapmış olduğu başarılar ve ülkenin bugünkü halin şükreden konuşmalar, açık oturumlar olurdu. Benim çocukluğumda, 10 Kasım’ın bir anlamı Atatürk’ü anlamak üzerine oluşturulurdu. Onun yapmış olduğu devrimler ve devrimler arasında öncelikler sürekli vurgulanırdı.
Yokluklardan yaratılmış bir devletin evlatlarıydık ama savaşı görmemiş evlatlarıydık. Savaşın yokluğunu, acısını bilemezdik. Ülke hangi koşullarda kurulduğunu da bilemezdik. Sadece okulda ne verilirse onu öğreniyorduk. Kendi tarihimiz yolda yazılıyordu. Zamanın koşullarına uygun kuşaklar yetiştiriliyordu, her kuşağın dünyaya bakışı bir birinden farklıydı. Her kuşak bir öncesinden ileri olması gerekliydi, diyalektik onu emir ediyordu! Emir olurda karşı koyan olmaz mı? Elbette bu gelişmeye karşı koyanlar “yollar yürümekle aşınmaz” lafını da rahat rahat söyleyebiliyordu. ‘Gerekirse komünizme ihtiyaç duyulursa onu da devletimiz getirecektir’, devletin evlatları konulan kuralarla uygun davranmak ile yükümlüdür!
Zaman hızlı bir şekilde geçerken, dışarında gelen ihtiyaçlar doğrultusunda değişiyorduk, biçim alıyorduk. Biz, dışarıdan gelen rüzgarının etkisi ile biçimlenen bir ülkeydik. Kendi halimize kalamazdık, çünkü bir imparatorluğun mirasını ve yükünü taşıyorduk ama taşıdığımız yük; Anadolu topraklarını unutmuş, aşağılamış ve onun için sürgün yeriydi. Anadolu halkının bu aşağılanma ve yok sayma nedeniyle kültürel mirasını ileriye taşıyacak birikimi de yoktu. Bütün birikim imparatorluğun başkentinde ve elden çıkan balkanlarda bulunuyordu ve orası da işgal edilmişti. Yeni devlet, yoktan gerçekten var edilmişti, çünkü elindeki birikimi de işgal altındaydı, işgal kuvvetlerinin izin verdiği birikim ile yeni devletin ilk temelleri atılmıştı.
İşgal kuvvetlerine rağmen oluşan mücadele ve onun önderi, taşıyabildikleri birikimleri ile bozkırın topraklarına canlılık kazandırmışlardır. Bozkır topraklarında yeşeren bu yeni devletin ideolojisi, 12 Eylül sabahı radyoda çalınan marşlar ile yeni bir biçim almış ve bu biçime göre örgütlenmiştir. Bu yeni biçimde, kurucu sadece sembolik olarak yerini almıştır. Yenidünya o dönemde kurulmaktadır ve rolünü oynayabilmek için yeni biçimi ile yerini almıştır! O gün Atatürk ve onun öncelikleri, devrimleri yok olmuştur.
Bugünden geçmişe doğru bakarsak, Atatürk gerçek anlamda, 10 Kasım günü sabah saatlerinde ölmemiştir, 12 Eylül sabah saatleri gerçek ölüm saati olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü ondan artık pek fazla bir şey yoktur, bugün yaşananlar tamamı ile dışarıdan gelen rüzgarın vermiş olduğu biçimdir. Resmi dairelerde asılı olarak duran bir resim ve bina önlerinde duran büstün dışında bugünkü kuşaklara pek bir şey ifade etmeyen bir önderin ölümünü, her yılın Kasım’ın 10’da, saat 09:05’de Dolmabahçe sarayında aramayın, çünkü o,12 Eylül 1980 sabahı aramızdan ayrılmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)