12 Mart 2016 Cumartesi

Eğer bu bir film olsaydı

Eğer bu bir film olsaydı
 
Bosna Hersek devleti henüz kurulmadan önce eski Yugoslavya savaş bulutlarının altındadır. Henüz komşu komşuyu, tırnak etten ayrılmadığı zaman diliminde bir tren istasyonu şefinin evine bakmaktayız. Tren şefi İbrahim artık trenler işlemediği için artık evindedir. Fotoğraf çekme hobisine ağırlık vermiştir. Film banyosu için karanlık odayı salonda oluşturmuş, kırmızı ışık altında çektiği fotoğrafları tab ederken sahnenin üzerinde bir hareketlilik başlar. Anne Esma odanın bir köşesindedir, dikiş dikmektedir.
Dikenli tel; savaşı, ayrılığı ve parçalanmayı sembolize etmektedir. Sahnenin arka zeminden siyah örtünün önündedir. Evin büyük oğlu Alaaddin bölümler arasında kronolojik olarak dünyada olan olayları verirken küçük bir ışık süzmesi ile aydınlanmakta ve mikrofon ile salona dijital bir ses efekti şeklinde seslenmektedir. Bir radyoda okunan metin gibidir. Dünya savaşa rağmen kendi gündemi içinde yaşamakta ve Saraybosna’da olanlara sanki duyarsız gibidir algısı verilmektedir. Acıyı yaşayan acının farkındadır ve yaşar, diğerleri gözlemcidir.
Sırplar ve Boşnaklar aynı binada komşudurlar, iç içedirler hatta bir birlerine o kadar içli dışıdırlar ki evlerini terk derken bile evin anahtarını ve babasından kalan incili verecek kadar güven duymaktadır. Komşuları Sırp Duşan veda için gelmiştir ama bu ayrılığı hemen söyleyemez. Her zaman yaptıkları gibi önce kısa sohbet ve satranç oyunu, evde yapılış rakiki. İbrahim ve Duşan satranç oyunu uzun zamandır oynamaktalar ve oyuna kaldıkları yerden devam ederler. Duşan sıkıntılıdır ve sıkıntısını dillendirir. Son bir kere gelmektedir, artık ülkenin Sırp bölgesine akrabalarının yanına gideceklerdir. Bütün birikimlerini geride bırakıp gideceklerdir. Ülke artık parçalanmakta, derinden gelen sesler ne olacağını artık bağırmaktadır. Savaş, et ile tırnağı bir birinden ayıracaktır. Kendilerinin dışında gelişen olaylar onları ayıracak, anıların üzerine bombalardan çıkacak küller kaplayacaktır.
Yıllardır birlikte yaşayan ve aynı ideallere inanalar farklı inançtan da olsalar mutluyken, birden trajedinin ve dramın ortasında bulmuşlardır kendilerini. Gelmekte olan ayrılıktır. Karanlığın zifiri karanlığa döndürdüğü dönemlerde düşman kim, müttefik kim belli değildir. Çıkarlar ve savaşı yürütenlerin belirlediği düşmanlar akrabanızdan da yakın olan komşunuz birden düşmanınız ve bir birini boğazlayan iki taraftan biri oluverirsiniz. Savaş herkes arasındadır.
“Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır. Ama uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa ne yapsanız nafile, uyandıramazsınız” Gandhi’nin bu sözünü söyler teyze İndira, sözüm başına ise uyuyan meleği uyandırırsınız, uyanır ama diyerek cümleye girer. Tarih bu sözü Saraybosna’da doğrular. Gelmekte olana karşı kimse bir şey yapmamış, sadece izlemek ile yetinmiş, evlerinin penceresinden gelişmekte olanı anlamaya çalışmışlardır.
Savaş, Saraybosna’dadır. Sokaklar artık tekin değildir. Milisler, askerler, kurşun ve bomba sesleri şehri kuşatmıştır. Şehir yıkılmakta Ziriç ailesi bunu kendi odalarından kaygı ile izlemek ile yetinmek ister ama artık savaş evin küçük oğlunu da askerlik nedeni ile elinden alacaktır. İrfan askere yazılır. Bunun anlamını hepsi bilmektedir. Ölüm! Anne Esma bu duruma isyan eder, fakat isyanı bu gerçekliği ortadan kaldırmaz.
Evlerinde geçici olarak kaldığı vurgusu yapılan teyze ise Hindistan’a gitmek istemektedir ama havalimanı kapalıdır. Havalimanını arar, havalimanından dışarı ile bağlantı kuramayan Cumhurbaşkanı Aliya İzetbegoviç bunu fırsata döndürmek ister ve gözaltında olduğunu cumhurbaşkanlığına bildirmesini ister. Ama teyze bu konuda bir şey yapamaz, çünkü bilgi vermesi gereken yerin bilgileri kendisinde yoktur.
Şehir, Müslüman tarafı Boşnak milisler tarafından kontrol edilmeye başlamıştır. Yeni kurulan askeri birlikler evlerde Sırp avındadır. Tek tek daireleri kontrol etmektedir. Ziriç ailesinin evini de genç bir milis kontrol etmeye gelir. Masanın üstünde yer alan büyük oğullarının askerlik yaptığı yerden hatıra olarak aldıkları bir ikona gözü takılır. Onu sorgular. Henüz teknoloji ile araları yoktur, öte yandan faks makinesini kullanabilen birini aramaktadır. Güçlü olan erkekleri ise siper kazmaları için de aramaktadır. Asker, nefret yüklüdür, savaşın yaratmış olduğu ortamdan etkilenmiştir. Ölüm ve kan onu düzgün düşünmesini ve normal davranmasını engellemektedir. O görevini acele ile yapmakta ve ortamın gerginliğini sürekli gerekerek çevresine de yansıtmaktadır. Savaş karşındaki ne diyor diye dinlemeyi ortadan kaldırır, duymak istediğini duymak ister…
İrfan askeri kıyafet içinde sahnededir. Elinde yakacak birkaç odun parçası ile gelir. Çünkü şehir artık enerji sorunu yaşamakta ve depolarda birikmiş olan yakacak da bitmiştir. Savaş var olanı çabuk tüketir.
İrfan, babasının yanında oturmaktadır. Bu sırada babası maket tren oyuncağını salonda halının üzerinde kurmaktadır, kısaca oyalanmaktadır. Hareketleri yavaşlamıştır. İrfan babasına “Hak ettiğimizi yaşayacağız, hak ettiğimizi yaşıyoruz.” derken, babası hak ettiğimiz bu mu diyerek acı acı bakmaktadır. Kendilerinin dışında yaşanan bir savaşın içinde artık hepsi kurbandır. Savaşta her daim kötünün kötüsü de vardır ve zaman o kötünün kötüsünü ortaya çıkarmaktadır. Uçaklar şehri bombalar, sığınaklar kurtuluş yerleridir. Savaş, kış mevsiminde daha ağır ve can alıcıdır.
“Hayatta tek bir kural vardır: Doğarsan ölürsün!”
Doğum ve ölüm tarihleri arasında yer alan çizgi yaşamdır. Bu çizgi bazıları için trajedi, dramı içinde barındırırken, başkaları için ise bir spor karşılaşmasında madalyondur. Bir yerde savaş, öte yandan lüks yaşamın medyaya yansıması… “hayatta kalan altın kaşıkla yemeğini yiyecek.” Eğer kalabilirse ve uygun bir yerde bulunabilirse, çoğu savaş sonrası sadece kaybettiklerinin anısı ve acısı içinde yaşayacaktır.
İrfan savaşın etkisi ile daha fazla İslam geleneğine doğru yönelmekte ve daha fazla radikalleşirken, geçmiş ile yaşadığı anın çelişkisini yaşamaktadır.
“Allah’a inanıyor, ama insanlara değil…”
Metallica müzik çalan İrfan, bu saflaşma ile kafası daha da karışmıştır. “Metallica ile Mekke arasında kafası gidip geliyordu.” Bugün dahi birçok ülkede İslam adına cihad için savaşanlar bu savaşın sonunda başka ülkelere savaşmaya gidecektir. Savaş, ölüm kendi kafalarında barış için ölmeyi ve öldürmeyi meşru kılıyordu. Barış kelimesi duruşa göre değişmektedir, her barış aynı şeyi anlatmamaktadır. Kendi hükümdarlığını ilan eden barış geldiğini iddia edebilmektedir.
Sonunda evlerinde olmuşlardır. Sokaklarda birkaç kırpıntı ile karınlarını doyurmaktadır. Soğuk içlerine işlerken savaş sonunda ülke parçalanmış, var olan tüm birikimleri yok olmuştur. Saklayacakları be geçmişleri kalmıştır ne de gelecekleri.. 
Hayat kendi dediğini söylemiştir. Bu eğer bir kurgu olsaydı sizler nasıl bir öykü yazardınız?
Oyunun teknik bölümüne gelince uzatmadan kısaca yazayım, ışık çok başarılı gördüm. Işık ve müzik öykünün ruhuna can vermiş, konun ağırlığı karşısında oyuna ilgiyi ayakta tutuyor. Oyuncular kendilerine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirirken, askeri canlandıran Berk Sezenler’in biraz daha pişmesi gerektiğini düşündüm. Dekor, oyunun içeriğine uygun, akıllıca kullanılmış tel. Alaaddin dünyada gelişmeleri anlattığı ve bölümler arasında olayı daha özümsememizi sağlayan karanlığın içinden konuşması ve son sahnede tekerlekli sandalye ile gelip sandalyeyi sahnede bırakması güzel düşünülmüş. Sahne dekorları oyunun akışına uygun şekilde boşaltılması akıllıca bir yöntem olmuş. Dekorda video kullanılması ayrıca oyuna canlılık kazandırmış.
Oyunda emeği geçen her bir emekçi alanında başarılı olduğunu Bilge Emin yönetiminde uyumlu çalıştığını oyun sonunda alkışlar ile kendisini zaten göstermiştir. Ben de bu yazımda tekrar alkışlıyorum. Savaşsız bir gelecek arzuluyorum ama ne yazık ki bir zamanlar eski Yugoslavya üzerine binen kara bulutlar bizim bu tarafa da geldi. Umarım bizim yazarlarımız buna benzer oyunlar yazmaz ileride…
 
İsmail Cem Özkan
 
 
Eğer Bu Bir Film Olsaydı
 
Yazar: Almir İmsireviç
Çevirmen: Bilge Emin
Yönetmen: Bilge Emin
Dekor Tasarımı: Nurettin Özkönü
Giysi Tasarımı: Nalan Alaylı
Işık Tasarımı: Serhat Akın
Müzik: Çağrı Beklen
Yönetmen Yardımcısı: Eylem Yıldız
Yönetmen Asistanı: Serap Yılmaz
Oyuncular: Burak Şentürk, Mine Tüfekçioğlu, Burak Altay, Gönen Aykaç, Barış Bağcı, Berk Sezenler, Emre Yeşilöz
Sahne Amiri: Mahsuni Yılmaz
Kondüvit: Merve Akgül
Işık Kumanda: Rüştü Karabayram
 

2 Mart 2016 Çarşamba

Son kavga sınıf kavgasıdır!

Son kavga sınıf kavgasıdır!

“Tüfek icat oldu mertlik bozuldu”
Köroğlu

Sınıf kavgasında taraflar meydana çıkıp er kavgası yapmamaktadır… Köroğlu değimi ile tüfek icat oldu. Bir tüfeğin sınıf lehine kullanılması ve sınıfı için sermaye birikimi aracı olduktan sonra savaşlar meydanlara çıkıp, daha karmaşık ilişkilerin olduğu bir alana kaydı. Kapalı kapılar arkasında verilen kararlar sonucu birçok insan haberi dahi olmadan, ne için öldüklerini bilmeden toplu katliamların, soykırımların kurbanı oldu.

Sınıf mücadelesi her zaman barışçıl ortamda olmamıştır, zaman zaman meydanlara kurulan barikatlar, fabrika önlerine asılan grev afişleri eşliğinde yaşamın her alanında kıyasıya açık mücadele şeklinde olmuştur. Bu mücadele içinde bir çok işçi hayatını kaybetmiş, burjuvazinin yanında yer alan “Murtaza”lar (Orhan Kemal) ise içinde bulundukları sınıfın gerçekliğini kabul etmeden kendi hayatını kurtarma adına sınıf arkadaşını, mücadele yoldaşını arkadan bıçaklamıştır.

İçinde yaşadığımız kapitalizm çağı, içinde yeşermekte olan kendisini yok edecek sınıfı yok etmek adına birçok mücadele aracı geliştirmiş olmasına rağmen, her şeye rağmen, bütün üstünlüklerine rağmen sınıfın yani üreten olan emekçilerin direnci karşısında çaresiz kalabilmektedir. O yüzden işçi sınıfını ne adar çok parçalarsa o kadar direnç az olacağını bilerek sınıf içinde çelişkilerden yararlanarak sınıf içinde kategoriler yaratılmıştır. Beyaz yakalı işçi ile fabrika işçisini ayırırken, sendikal mücadele alanlarını ayrı örgütlenme modelleri üzerine oturmasını sağlamıştır. Ülkemizde 15–16 Haziran hareketi ile burjuvazi işçilerin elde ettiği moral üstünlüğünü örgütlü yapısını 24 Ocak 1980 yılında alınan kararlar ile yok etmeyi planlamış ve bu planın uygulanabilirliği için ülkemizde 12 Eylül faşist darbeyi organize etmiştir. Darbe sonrası işverenlerin birliği başkanı “bundan sonra biz güleceğiz!” diyerek darbenin kim için yapıldığını ilan etmiştir.  12 Eylül ülkemiz için kırılma noktasıdır, karma ekonominin yerini serbest piyasa adı verilen liberal ekonomi politika almış, hapishanelerde kaynaştırma adı altında yapılan sağ ve sol mahkumları aynı hücre ve kafesler içine yerleştirdikleri gibi toplumu da kafesler içine koyup kaynaştırma modelini uygulamış, dört eğilimin temsilcisi olarak ANAP iktidara taşınmıştır. Bugün ANAP isim değiştirmiş ve liderini değiştirerek varlığını günümüz zamanında geçerliliğini korumaktadır. 12 Eylül sonrası toplum mühendisleri projeler üretmiş ve o projeler farklı liderlerin gözetimi ve bilgisi ilinde uygulanmıştır.

Toplum mühendislerinin çalışma hayatına kazandırdığı liberal düşünceye uygun iş yerini içinde daha örgütsüz emekçilerin yer alacağı bir sistem geliştirmiştir. Bu uygulama daha önce birçok ülkede uygulanmış ve sınıf mücadelesi sonucunda elde edilen tüm hakları geri alan ve yeni boyunduruk yasasını hayata geçirmiştir. İşçi sınıfı aynı iş yerine farklı patronların emri ve gözetimi altında çalışmasına taşeron işçilik ve taşeron yapılanma adı verilmiştir. Her ne kadar taşeron firmalar aynı iş yerinde daha düşük ve daha verimli çalışan işçi modelini kağıt üzerinde kanıtlamış olsa da hayat içinde o kadar başarılı olup olmadığını istatistikler göstermektedir. Taşeron işçilik ile üretilen ürün kalite açısından eskisine göre daha düşüktür, fakat zaten kapitalistler kaliteli ürün değil, kullan at modelini kabul ettiklerinden daha fazla tüketime yönelik siyasi kararları hayata geçirtmişlerdir. Artık sanayi ve kalkınma öncelikli değil, ne kadar çok tükettiğin gelişmişlik ölçütü oldu. Çok tüketen daha gelişmiş ve çağdaş dünyanın nimetlerinden yaralandığı algısı oluşturulmuştur. Buna dayalı olarak devletin elinde olan tüm işletmeler zaman içinde özelleştirilerek devletin elinden (kamunun elinden) çıkarılmış, özelleşen kurumlar da kısa zamanda uluslararası firmaların denetimine girmiş ve işletmeler zaman içinde kapanmış, özelleştirmenin olduğu ülkelerde işsizlik artmıştır. Bu bilinçli bir tercihtir. Bu tercihi ülke siyasetine koşullayanlar da uluslar arası firmalar ve tröstleşmiş firmalardır. Her ülkede her konuda borsanın kurulması ve o borsa aracılığı ile paranın 24 saat hareket etmesi sağlanmıştır. Para altın karşılığı basılan bir meta olmaktan çıkarılmış, borsanın ihtiyacı yönünde ve borsanın yönlendirmesi ile basılan bir soyut metaya dönüştürülmüştür. Bugün ülkemizde HES adı verilen tüm enerji firmaların çoğalması enerji borsasının oluşması içindir, enerji borsası açıldıktan sonra ülkeye ait tüm enerji kaynakları tröst firmaların denetimine geçecek ve onların istekleri yönünde tüketilmek üzerine enerji üretilip satılacaktır.

Sınıf mücadelesi artık eskisi gibi görünür ve direkt savaş üzerine oturmamaktadır, o yüzden işçilerin örgütlü yapıları sendikalar ve siyasi partiler artık marjinal diyebileceğimiz konumuna dönüştü, burjuvazi elde ettiği üstünlüğünü sınıfı parçalayarak sınıf bilinicinin oluşumunu engelleyecek yapılanmaya girdi. Bugün adında devrimci sıfatı olan sendika artık ne devrimcidir ne de sınıfın çıkarını koruyacak kadar bilgi birikimine sahiptir. Mülteci çocukların uluslararası tekel tekstil firmaları için işçi olarak çalıştıkları haberini DİSK yalanlamış, ertesi gün haber yapan kaynaklar fotoğraflar ile kanıtlamıştır. DİSK örgütlü olduğu işletmelerde kimlerin çalıştığını dahi bilemeyecek konumda ilgisiz ve patronun yanına düşmüştür.

Zonguldak’ta özelleştirilen bir firmada taşeron olarak çalışan firma ile sözleşmesini iptal etmiş, taşeron firmada çalışan işçiler sokakta kalmıştır. Çünkü taşeron firma iş alabildiği sürece işçinin maaşını ödeyebilecek bir anlayış ile yapılanmış, iş olmayınca tabela şirketi konumuna dönüşmektedir. Taşeron firmada çalışan işçiler ise tecrübe kazanmış, alanında kalifiye işçi konumuna gelmişlerdir. Kalifiye işçiler gerçek işveren firma önünde çadır kurup biz bu işi biliyoruz, biz olmadan siz enerji üretmezsiniz diyerek taşeron olarak çalıştıkları firmadan iş istemekteler. İhaleyi almış firma ise daha düşük ücrete başka taşeron firmaya işi yaptırmayı düşünmekte ve çıkarları ona göre hesaplamaktadır. Taşeron gelen her yeni firmada işçiler işi yeniden öğrenecek ve bu öğrenme süresi içinde birçok kazaya ve doğanın tahribatına kapılar açıktır. Kafalarda oluşan soru, firma gerçek anlamada layıkı ile iş üretip para kazanmak mı istiyor, yoksa nasıl olsa öyle de olsa böylede olsa devlet her ürettiğimi benden alıyor, kağıt üzerinde ürettiklerimi satar kağıt üzerinde rakamlar hesabıma girer hesabı mı yapmaktadır. Kapılarının önünde kurulan çadırı ve kalifiye işçi olduklarını söyleyen işçilerin sesini duyacak mı? 

Üretim mi, tüketim mi?

Günümüzde üretim artık yük olarak görülen bir işleve dönüştürüldü. Üretmeden tüketiyoruz. En fazla da insan tüketiyoruz. Ülkemiz savaş alanına dönmüş, sanki ikinci dünya savaşı yaşanıyormuşcasına sürekli gündemi kan belirliyor. Bu kan deryasının ortasında bizler ise sürekli tüketeceğimiz yeni sanayi ürünü ile karşılaşıyoruz. Onu almak içinde köle, kapı kulu... artık ne olmamızı istiyorlarsa o rollere girer olduk.

Direnmeyen, ekmeği için mücadele etmeyen, üretmeyen her toplum dejenere olmak ve yok olmak zorundadır.

Bugünlerde Otomotiv sanayisi işçileri Bursa’da sınıfsal karakterine uygun direniş gerçekleştirmeleri tüm umutların hepten yol olduğu anlamına gelmediğini, karanlığın zifir olduğu yerde de kıvılcım olacaklarını kanıtladılar. Onların haklı mücadeleleri yalnız kalmadığı ve halkın tüm katmanları tarafından sahiplenildiği sürece oluşturulan kölelik sistemine direnç artacak ve sınıfın ortadan kalktığı gerçek özgürlük düş olmaktan çıkacaktır.

“bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”


Adnan Yücel yıllar önce dizelerini bize armağan olarak bırakmış, bizde onun sözü ile bitirelim yazımızı… “yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

İsmail Cem Özkan


29 Şubat 2016 Pazartesi

Sessizliğin içinden

Sessizliğin içinden

Duyan insan için sessizlik tanımı farklıdır, duymayan için ise yabancı bir kelime… Sürekli sessizlik içinde yaşayan birinin ses çıkarması tamamı ile ellerinin ve parmaklarının maharetine bağlıdır, eğer parmaklar olmazsa onların sesi çıkmaz, tamamı ile sessizliğin içinde kendisini ifade etmesi, derdini anlatması çok zor bir durum olsa gerek. Duyan ve gören bizler için duymayanların duyguları, hayata bakışı yabancıdır. Onlar adına kararlar alırız, onların adına yollara çizgi çeker, oradan ilerlemesini bekleriz.
Sessizliğin içinden Mark Medoff kelimeleri ile engelli olarak gördüklerimizin mesajını sahneden bize taşımaktadır.
İşitme engellilerine özel eğitim veren bir okul bir sahnenin ortasındadır. Okulun müdürü ve okula yeni gelen bir öğretmen bir sınıftadır. Okulun müdürü (Mr. Franklin) yılların tecrübesi ile yeni gelen öğretmene (James Leeds) tecrübesini aktarmaktadır. Öğrenciler ve çalışanlar ile ilişkilerine dikkat etmesini ve müfredata uygun davranmasını beklediğini söylemektedir. Kendisinden önce orada eğitim verenlerin neden gittikleri konusunda da ipuçlarını vermektedir. Kısaca dikkatli olmasını ve davranışlarını kontrol etmesini istemektedir. Müdür öğrencileri ile iyi ilişki kuran ve işinde başarılı olan Leeds’den eğitim saatleri dışında özel bir istemi vardır, okulda temizlik görevlisi olarak çalışan Sarah Norman’nın işaret dili dışında sesi kullanmadığını ve içe kapanık biri olduğunu, dudak okuması konusunda öğrencilerin seviyesine gelmesi için yardım etmesi konusunda ricada bulunur. Sarah dudak okumayı ret etmiş ve kendisi gibi sessizliğin içinde kalanlar ile ilişkilerini ilerletmiştir. Onun tepkisi aslında çevresinedir. Kendisi adına başkası karar vermesine karşı sessiz bir eylem içindedir.
Sarah’ın en iyi arkadaşı (Orin) dudak okumayı bilmekte ve sesini kullanabilmektedir. Hem dudaktan çıkan işaretleri ve sesleri iyi izleyebilmekte ve başarılı bir şekilde karşılık verebilmektedir. O almış olduğu eğitim ile sesini kullanabilmekte, gerek gördüğünde parmaklarını ses olarak yardımcı öğe olarak kullanabilmekte.
Orin, devrimcidir. Kıyafeti ve konuşması ile değişim için mücadele ettiğini sessizliğin içinde ilk etapta seyirciye aktarmaktadır. O okulda işleyişinden rahatsızdır ve değişim istemektedir. Arkadaşları adına konuşabilmekte, gerek olduğunda öğretmenin adına derse girip arkadaşlarına liderlik yapabilmekte ve tecrübesini aktarabilmektedir.
Okul müdürü (Mr. Franklin) sağır ve dilsiz değildir, o aldığı özel eğitim ile sessizliğin içinde yaşayanlardan farklıdır, onların iyiliği için orada okulu ve sessizliğin içinde yaşayanları yönetmektedir. O kurumun nasıl olması gerektiğini belirleyebilmektedir. Otoriteyi temsil etmektedir.
Okulun temizliğinden sorumlu Sarah, okulun vermiş olduğu dudak okumayı ret etmiş, verilen görevi en iyi şekilde yerine getirmeye çalışan bir çalışandır. Ailesinin yanından ayrılmış, okulun vermiş olduğu odada yaşamakta ve hayatını okulun sınırları içinde geçirmektedir. Onun dünyası şimdi okul ve okul içinde yaşananlardır. Sessizce kendilerine yapılan haksızlığa karşı pasif direniş içindedir.
Leeds, ideal öğretmendir. Öğrencileri ile ilişkileri çok iyidir. Meslek ilkelerine uyarken, farklı yöntemleri eğitim için kullanmaktan çekinmemektedir. Her öğrencisini ayrı değerlendirmekte ve kişiye özgü eğitimi elinden geldiğince yapmaktadır. O güne kadar dudak okumayı ret eden Sarah’a özel eğitim vermeye başlamıştır, fakat beklemediği bir direnç ile karşılaşmıştır. Bu direnç Sarah’a karşı duygusal yakınlaşmayı da beraberinde getirmiştir. Bu duygusal yakınlaşması karşılıksız değildir. Bu yakınlaşma ile birlikte altan alta gelişen bir direnişin de farkına varacak e onların dünyasını daha yakından anlayacaktır. Sarah kendi dünyasına taciz eden “normal” insanlara karşı öfkelidir ve bu öfkeye Leeds’de dahildir. Bir yandan yakınlaşırken, öte yandan geçmişte yaşadıklarını bu ilişkiye yansıtır.
Leeds, Sarah’ı daha yakından tanımak için annesi ile görüşmeye gider. Annesi uzun zamandır kızından haber almamaktadır, ilişkisi çok zayıftır, çünkü Sarah’ın öfkesini besleyen “normal” insanlardan biridir. Onun adına kararlar almış, gerekli gereksiz hastanelere, doktorlara gitmişler. Her gittiği uzman kişi farklı teşhisler ve farklı tedavi yapmış. Bu Sarah’ın öfkesinin daha artmasına sebep olmuş, normal çocuklar ile ilişkisi erişkinliğe geçiş döneminde yatak ilişkisi boyutunda olmuş, o ilişkide sesler yerine vücut konuşmasını yabancılaşma içinde yaşamış. Hissetmeden ve toplum içinde olmanın gerekliği gibi algılamış ve “normal” görmüş. Bir süre sonra bu ilişkinin normal olmadığını anlayarak okula sığınmış ve bir daha geriye dönüp bakmamış. Ama bu ilişkisi zaman zaman okulda da devam etmiş… Bir arada olanlar onun ile evlenmeyi düşünmemiş ama tensel ilişki yaşayıp kendilerini doyurup gitmişler. Leeds ile ilişkisi de bu boyutta olacağı düşüncesi ve ön yargısı ile yaklaşmış ama Leeds diğerleri gibi olmadığını zaman içinde kanıtlayacak ve evlenecektir. Fakat Leeds eşi olan Sarah’a hala ulaşamamış, eğitiminde başarılı değildir. Dudak okumayı ret eden ve sesini parmak işaretleri yansıtmaktadır. Leeds düşünmediği bir sorun ile karşı karşıyadır ve çözümü konusunda yol aramaktadır.
Leeds eşi ile ilişkisi her ne kadar istediği boyutta ilerlememiş olsa da bir çok tabu da ortadan kalkmıştır. Bu sırada Orin bir avukat ile sahneye gelir, açacakları davada Sarah’tan dayanışma ister. Önceden beri konuştukları direnişi artık somut duruma döndürmüşler, okulun müdürü dava etmişlerdir. Avukat müvekkilleri adına yazı yazmıştır ama Sarah buna çok sert tepki verir, çünkü o güne kadar protestosunu nedeni olan duruma parmak basılmıştır, onun adına kimse konuşmaz, kendi adına ancak kendisi ve kendisi gibiler kendi dilleri ile konuşmak ve savunma yapmak ister. Bu durumu elbette “normal” insanların algılaması güçtür, onlara verilen eğitim onlara yardım etmek ve onlar adına kara verileceği öğretilmiştir. Her ne kadar Leeds birçok ön yargısını yok etmiş olsa da istem dışı davranışları ve tepkileri Sarah’ın tepkisini çekmiştir. “Normal” giden evliliklerinde ilk kavgaları bu şekilde olur.
Sonuç olarak Sarah kendi sorununu net olarak kendi cümlesi ile yazar, okuması için eşine verir. Leeds okur ve onun kafasında oluşan ön yargılarında parçalanması kolay olmayacaktır. Çünkü o güne kadar bildiğini sandığı dünyaya ulaşamamış, hatta çok yabancıdır. Tepkisi serttir ama Sarah’ın evden ayrılmasına engel olamaz. Bu sorunun temeline inmek için Leeds annesi ile görüşür. Artık gideceği yolu idrak etmiştir, onun gerekliliğini yapacaktır.
Oyunun konusunu anlatırken aslında okul ve çevre ilişkisi içinde kara mizahın dili ile yaşadığımız toplumu ve yargılarımızı olabildiğince eleştirmekte ve gözümüzün içine bizim duruş noktamızı ve algımızın yanlışlığını sokmaktadır. Oyun yumuşak yumuşak bize söyleyeceği cümleleri sahnede canlandırırken, sonuç net ve keskin bir ifade ile ön yargılarımızın üzerine sert ve güçlü şekilde vurmaktadır.
Oyuncular bu mesajı muhteşem ve üstün performansları ile seyirciye ulaştırırken sanki doğal bir şeyi canlandırıyorlarmış ve sanki her daim sessizliğin içinden bize bakıyorlarmış gibi izlenim verdi. Seyirci olabildiğince eleştirilirken, aynı zamanda seyirciyi sahneye taşımakta ve sahnenin tozunu yutmaktadır. Oyuncular seyircidir, sahneden bize; “bakın ön yargılarınız nasıl büyük acılar yaşatıyor engelli gördüklerinize” diye haykırmaktadır.
Oyuncuların sahnedeki performansına sahne ışığı ve müzik dengeli bir şekilde eşlik ederken, kostüm dekor bu bütünlüğü bozmaz. Gözü rahatsız edecek ne bir abartı vardır, ne de her hangi bir dengesizlik. Oyuncuların bir bölümü (öğrenciler) gerçek duymayanlardır. Fakat onların gerçek olduğunu sadece sahneye alkış sonrası çıkan ve daha geniş alkışı alan yönetmen Faik Ertener işaret dili ile anlattı…
Tiyatro sanatın tüm dallarını kullanır, dijital görüntü ve işaret dilinin su içinde kullanımını bölüm geçişlerinde gördük. Bu dijital geçişler bölümler arasında nefes almayı ve bir biri ile bağlantı kurmakta ki işlevini çok iyi kullanmışlar.
Sonuç olarak ve kestirmeden yazayım, fırsatınız varsa ve olanağınız bu oyunu görmeye uygunsa kaçırmayın derim, muhteşem bir tiyatro şöleni ile karşılaşacaksınız… Kelimelerin yerini zaman zaman işaretin aldığı, mimiklerin ve vücut dilinin sahnede ki ritmine şahitlik edeceksiniz…  


İsmail Cem Özkan



Sessizliğin İçinden

Yazar: Mark Medoff
Çevirmen: Beyhan Karadağ
Yönetmen: Faik Ertener
Dramaturg: Günay Ertekin
Dekor Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Kostüm Tasarımı: Mihriban Oran
Işık Tasarımı: Enver Başar
Yönetmen Asistanı: Canan Maktal
Oyuncular: Ebru Aytürk Evren, Cem Zeynel Kılıç, Elvan Boran, Aylin Gürsoy, Canan Maktal, Tuncay Koçal, M. Coşkun Ülgen, Yasin Yiğit, Buse Yörükoğlu, Bingül Utsukarcı, Zehra Gül Yiğit
Müzik Direktörü: Melikcan Zaman
Sahne Amiri: Cem Kenar
Kondüvit: Armağan Çartık
Işık Kumanda: Gökhan Gülçebi
Suflöz: Şeyda Pektok

20 Şubat 2016 Cumartesi

Kendi önceliğimiz!

Kendi önceliğimiz!

Ülkemizde her toplumsal kesim kendi önceliğine göre bir şeyleri protesto etmekte, protesto etmesi gerekenlerin bir bölümü de seslerini kısarak, inandıkları iktidar zarar görmesin diye görmezden gelmeye devam etmektedir. Protesto demokrasinin en olmazsa olmazlarındandır. Kişiler, gruplar ve toplumsal kesimler kendi doğrularını seslendirme hakkına sahiptir. Eğer bu hak ortadan kaldırılırsa artık o ülkede demokrasiden bahsetme gibi bir şey akla bile gelmez. Demokrasinin olmazsa olmazı olarak görülen protesto etme hakkı zor ile bastırılıp, sadece devlet erkini elinde bulunduranların görüşlerinin sergilendiği bir gösteriye dönüşürse, orada da demokrasi sadece ezme ve baskı yapma özgürlüğü olarak ortada durur ama demokrasinin gereği olan azınlık hakları ve azınlıkların söz söyleme hakkı ortadan kalkar ki, o kalktığı an demokrasi rafa kaldırılmış kağıt zerinde bir leke olarak ortada durur.

Bugün yaşadığımız dönem kağıt üzerinde ki bu lekenin olduğu dönemdir, çünkü izin verilen gösterilerin bile polis ve güvenlik güçleri tacizi ile söz söylemeye, her sözün hakaret olarak kabul edilip mahkeme salonlarına taşındığını görmekteyiz.

Bu ülkede barış istemek en riskli iş oldu...

Barış diyenin üstüne kurşun, bomba ve canlı bomba yağıyor... Barış için yapılan tüm protestolar yaşadığımız dönem için birer vatan hainliği olarak devlet erki tarafından, devleti kontrol eden partinin ve onun medyası tarafından algı operasyonları yapılmakta ve genel olarak barış isteyen, eli ile zafer işareti yapan terörist, anarşist olarak adlandırılmakta ve linç kültürün saldırısına tabi olabilmektedir. Farklı bir ses, farklı bir etkinlik saldırıya açık olabilmektedir. Bunun en açık örneğini Trabzon ve Rize’de yaşadık.

Demokrasi kağıt üzerinde bir leke olduğunda elbette erk sahibi demokrasiden mağdur olduğunu ilan edecektir, çünkü yapılan işlere birileri ‘olmaz, yapılmaz’ deme lüksü (erke göre) olursa işler rayında gitmez, aksamaların tek nedeni demokraside aranır. Çünkü protesto etme ve farklı düşünenlerin sesinin çıkması planlanan ve istedikleri sonuca giden yolda duvar işlevini görür. Tek düşüncenin, tek doğrunun hakim olduğu yerde hoş görü olmaz, hoş görünün yerini baskı ve zulüm alır, ki devlet erki sahibi olanlar devletin güvenlik güçleri ile bunu saklamadan açıkça ortaya koyarlar. En sıradan bir protestoyu bile TOMA (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) destekli polis gücü ile bastırmaya ve gök kubbeyi gaz ile doldururlar.

Devlet erkini kullananlar mağdur olarak kendisini gösterebilmek için kendisine yönelik provokasyon eylemleri desteklemekte ve onlar için ortam hazırlamaktan da geri durmaz. Devlet parası ile istediği insanı kendisine hizmet etmek için satın alabilmekte ya da taşeron olarak kiralayabilmektedir. Devlet kendisini haklı göstermek için başka ülkenin toprağından kendisine top atışı yapacak kadar gözü karadır, yeter ki amaca hizmet etsin, amaca hizmet eden her yol mubahtır anlayışına sahiptir. Aynı şekilde toplumsal dinamikler içinde kendisine yandaş ama algı ile ortada gözükmeyen taraftar da elde eder. Bazıları gönüllüdür, bazıları ise profesyoneldir. Yani devletten ve yan kuruluşlarından aldıkları para karşılığında bildiklerinin inandıklarını değil parayı verenin amacına göre kalemini ve beynini kullanırlar. Sinsidir, aramızdadırlar.

İstanbul’da belediye otobüslerine atılan molotof kokteyl ile birçok canımız hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştır. Yıllar sonra bu eylemi yapanları devletin istihbarat elemanı olduğunu dönemin içişleri bakanı açıkladı. Demek ki yakılan mum bir süre sonra dibini de aydınlatıyor, karanlıkta yapılanı ortaya seriyor. Elbette bu kadar kaba ama karanlık eylemin dışında daha sinsi ve inceden inceye beynimize işleyen araçlarda kullanılmıştır ki, bugün itibarı ile hala “yetmez ama evet” yönteminin sonucunda kandırıldık diyerek günah çıkarılanların olduğu süreci yaşıyoruz. Günah çıkarmayıp da hala mağdur edebiyatı yapanların. Her şeyi popüler hale getirip piyasa için, bir şeyleri satmak için geçmişin tüm değerlerini kullananlar… Hatta bir çoğunu “onurumuz” diyerek de selamlıyoruz!

Bugün ki duruşuma göre, her mağdur olan insan ‘onurum’ olamaz, lütfen birini onurumuz diyorsak onun geçmişine bir bakın ve hangi olayda nerede durduğuna bakın derim… Cezaevleri mağdurluk yaratır ama her cezaevine girmiş diye birine onurumuz deme lüksüm yok… Sadece mağdur olmuştur ve cezaevinde diye ona yüklenmem, aynı koşullar içinde olduğumuzda ise duruşuna göre tavrımı ortaya koyarım... O yüzden birine onur payesi takmak kolay ama o kişi onurunu koruyabilecek mi? Senin yüzünü de kızartabilir, geçmişine bakarak o kızarma olayını tahmin edebilirsiniz. Sermaye yanında saf tutmuş birinin hiç bir şekilde onurunuz yapmayın, çünkü sizi para karşılığında satma potansiyeli yüksektir... Çünkü profesyonel düşünüp profesyonel davranma alışkanlığı vardır... Ama onurum diye tanımlamadan dayanışma içinde olabilirim... Dayanışma ile onur meselesini karıştırmamak gereklidir…

Günlerden bir gün herkes kendi önceliğine göre bir şeyleri protesto etti... Ortak bir payda vardı, taraflardan biri devletti ve devletin kolluk güçleri protestoları izlediler ve amirlerine rapor verdiler. Bazı kolluk kuvvetleri gaz attı halkın üzerine, bazıları kurşun... Bazıları da top atmış... Sonuçta protesto eden, edilen meydandaydı... Dışarıdan bakınca sanki ülke güllük gülistanlık, gösteri hakkı varmış gibi sunuluyor, öte yandan bodrumlardan yakılmış insanlar çıkmaya devam ediyor, hala kimlikleri belirlenemedi...

İsmail Cem Özkan

13 Şubat 2016 Cumartesi

Yangın yerinde orkideler

Yangın yerinde orkideler


Tiyatro, bütün diğer sanat dalları ile kucaklaşıp, seyircisine canlı olarak derdini anlatan bir sanattır. Sahnede olur ve sahnenin hangi tarafından seyirciye mesaj vereceğini yazar ve yönetmen karar verir. Karar vermesi yetmiyor, o kararı sahnede canlı olarak taşıyacak oyuncuların ve diğer çevresel faktörlerin de uyum göstermesi şarttır. Tiyatroda her hangi bir çevresel faktör tökezlerse oyunun seyirciyle kucaklaşması da o kadar hızlı bir şekilde uzaklaşır. Kucaklayamaz! Ses, ışık, kostüm, dekor oyuncu kadar önemlidir. Çünkü oyuncuyu seyirciye gösteren işte bu göze görünmeyen ama gözümüzün önünde olandır.
Devlet ve şehir tiyatrolarının olanakları olmayan özel tiyatrolar en azından çarkın dönebilmesi için minimum maliyeti kurtarmak zorundadır. Elektrik, sahne kirası, oyuncunun ve diğer çalışanların ücretleri ki genelde oyun başına minimum fiyat olarak telaffuz edilir, bütün bu çıktılar her oyunda hesaplanması ve seyircinin bunu karşılaması beklenir. Bir de hiç göze görünmeyen ama oyun sahnelenirken ortaya çıkan masrafları ki, özel tiyatro işletenlerin başının belası olarak onların önüne gelir. Prova, dekor, kostüm, ulaşım, beslenme… say sayabildiğin kadar gözle görünmeyen masraflar… Bütün bunlar her oyunun bütçesine eklenmesi gereklidir ama nasıl olsa geçti ve bir şekilde ödendi kabul edilerek fiyatlar artmasın diye gözden düşürülür. Liberal ekonominin çarkları arasında oluşan yangın elbette sanatı da vurmakta ve sanat daha pahalı bir eğlence aracı olarak göreceli olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslına bakarsanız bu bir algı sorundur, bu bilinçaltımıza işlenen ve işletilen bir olgudur.
Sanat pahalı! Kitap pahalı! Neden?
Çünkü onlar hayatımız içinde zorunlu olarak almak zorunda olduğumuz şeyler değildir diye bizim bilinçaltımıza işlenmiş fısıltıdır. “Sanatsız kalan toplum…” diye başlayan birçok cümle görmüş, duymuş hatta bir ara okumuş bile olabiliriz ama sanat günlük yaşamın dışındadır ve ulaşılması sadece belirli seçkin kesim (ki parası olan) için özel alan olarak yaşamın somut gerçekliği içinde durmaktadır.
Sanat pahaldır, yeme – içme, kıyafet kadar yer kaplamaz hayatımızın içinde. Nasıl olsa televizyon denen alet, şimdilerde hayatımıza giren dijital sosyal platformlar, web sayfaları reklamın bilinçaltımıza işlediği yerlerden bedava olarak sunuluyor. Şimdi bedava sunulan sanat, para ile sunulan sanat karşısında nasıl bir denge olabilir ki? Bedava olarak sunulan ve her daim kafamızın içinde bangır bangır bağıran, balon mesajların arasında kalıcı olarak bilincimize işleyen nedir? Sanattan, size dokunmayandan uzak durun!
Sanat için mücadele ettiğini söyleyenler; toplum dışına düşmüş, parası olanın peşindedir. Sanat madem parası olana hitap ediyor, madem parası olan faydalanabiliyor, o halde onların ihtiyaçlarına göre projeler yapmak ve onların hizmetine sunmak!
Fakat bu bilincimizin altına işleyenin dışında başka işler de yapanlar var. Onlardan biri amatör ruhları ile Rampa Tiyatro kurucuları ve çalışanları. Onlar amatör ruhları ile ortaya koydukları sanatlarını seyirci ile buluşturmak için özveri ile koşturuyorlar, salon arıyorlar, salon buluyorlar, seyircisini yakalamak için görünür olmaya çalışıyorlar. Afişler bastırıyorlar, broşür dağıtıyorlar, bir de tiyatro tarihinin bizden yazarlarını sahneye taşıyorlar.
Memet Baydur artık aramızda değil, fakat onun yazdıkları aramızda. Onun kaleme aldığı ‘Yangın Yerinde Orkideler’ adı oyun Rampa Tiyatro imzası ile sahnelere taşınmış. Sahnelere taşınmış diyorum, çünkü değişik sahnelerde ve değişik zamanlarda değişik seyircisi ile buluşmaya başladı ve ben üçüncü buluşmada seyretme ayrıcalığına sahip oldum. Henüz üçüncü oyun, henüz tam oturmamış, henüz tam sahneyi ısıtamamış olmasına rağmen, keyif ile zaman tünelinin karanlık ve ışıklı yolundan gittim. Karanlık bir salonda aydınlatılmış sahnede canlandırılan metin… metinin bana ulaşmasını sağlayan bir bütünlük… Metin Boran yönetiminde, Deniz Can, Sertan Müsellim, Mehmet Fahri Etik, Selin Ayık, Berk Kristal metne ses vermiş, bu sesin doğru bize ulaşması içinde yazı sonunda künyesini yazacağım emekçilerin emeğini yok sayamayız. Onlar ile bir bütün…
Kısaca oyuna bir göz atalım, çünkü Memet Baydur’un geçmişten günümüze taşıyan mesajını anlayabilmek ve neden yangın yerinde orkideler sorusuna bakmak gereklidir.
"kim tanır bizi şimdiden sonra
Aydınlığı kıt gecemize
Misafir olanlardan başka;"
A. H. TANPINAR
Şiir aslında oyunun ruhunu seyirciye ilk elden taşır ama şiiri hazmetmek gereklidir, çünkü okunur okunmaz ruhumuza ve vicdanımıza dokunmaz. Zaman gereklidir. Zaman ile birlikte bize açılan kapıların ışığı gereklidir. Şiir ile bir kapı aralanır, kapıdan sızan ışık sahnededir.
Gece karanlığında dolunay ışıtmaktadır bir parkı. Ağaçlardan düşen sarı yapraklar yere savrulmuş, bank var bir köşede, çöp kutusu, parkı aydınlatan bir sokak lambası.  Denizin sesi gelmektedir. Limana yakın bir yer. Bankta bir adam yatmakta ve elinde şampanya. Kendi kendine konuşmaktadır. Bir arayış içindedir. Eline silah ve şampanya. Bohem havası sanki orada aslı durmakta ve elinde şarap olan o havanın tesirinde kendi kendine konuşmaktadır. İki günlük kalacağı bir oda aramaktadır. Bunları dillendirirken daha sonra öğreneceğimiz bir uyuşturucu müptelası ve sokakta yaşan bir adam girer sahneye… Banka gider oturur. Sigara ister. Adının Nuri olduğunu öğreniriz. Nuri ile adam arasında bir iletişim başlar. Adam kalacağı bir odayı sorar, Nuri şaşkındır, çünkü onun odası olmamıştır. Onun odası o sohbet ettiği parktır. Nuri, zaman içinde Sinop’lu Diyojen gibi bir bilgedir aslında. Sokakta yaşayan ve gölge etme demektedir ve uydurduğu öyküleri öyle inandırıcı bir şekilde anlattır ki ve dil bilgisinin o kadar gelişmiş ve zengin olduğunu gördükçe adam, Nuri'ye hayran kalır, onun bilgeliği karşısında bir anlamda ezilmiştir. Nuri, Zonguldak’ta madende çalıştığını ve orada kravatın nasıl bulduğunu anlattığı öyküsü beynin hücreleri arasında yaşan canlılığı ve aklı ortaya koyar.
“Kravat, kömür tozları boğazınıza kaçmasın diye icat edilmiş ve son derece uygar bir alettir!” sonra “kravat takabilenler…  yeryüzüne çıktılar… takamayanlar… yeraltında kaldı­lar...”
Sahneye Neriman gelir. Neriman hayat kadınıdır. Nuri ile uzun zamandır tanışmaktalar. Aynı parkın müdavimleridir. Nuri ve adamın konuşmasına ortak olur.
“Rüzgarın önüne düşmeyen yorulur…”
Rüzgar ile birlikte hayatını yönlendirenler ile rüzgara karşı duran ve yorulmuş bir adam. Bir parkta. Aynı kaderi paylaşmaktalar. Adam iki gün bir odada kalmak istemektedir ve iki gün sonrası… Parası, silahı, elinden düşürmediği ve paylaştığı şampanyası ve zamanı vardır. Rüzgara karşı koymak değil, rüzgarın etkisi ile bir yerden kendisini aşağıya atmak istemektedir, tıpkı sonbahar yaprakları gibi.
Halka ilişkiler müdürü Nezih ve modacı Nurçin bir kadın sahneye girerler. Ellerinde şampanyalar ile onlarda bu ilginç sohbete ortak olurlar.
Park Neriman'ın sözleri “Bir yangın yeri burası... insan olan uğramaz..yalnızca külleri ulaşır buralara insanların...” olarak tarif edilir. 
Nuri bütün konuşmalarının özetini bir cümlede seyirciye haykırır; “Söylediklerimi fazla ciddiye almayın, ama alay edeceğiniz şeyleri de özenle seçin!”
“Gerçeği anlatmak filan istemiyorum ki ben” diye dillendirirken, Neriman, “Artık hiçbir şey eskisi gibi değil... Hiçbir şey eskisi gibi değil..ama..yeni olan bir şey de yok!” diyerek yaşananları özetlemektedir bir anlamda.
Nezih “Yangın Yerinde Orkideler... Unutulmuş bir film... Açık hava sinemalarında oynardı yıl­lar önce...” diyerek oyuna adını veren konuyu özetler.
Adam iki gün sonra intihar eder, cebinde ki parayı Neriman ve Nuri alır ve kendi hayallerini kurarlar...
Kısaca ve son cümle olarak oyunda toplumun yerleşik düzeni, kıyasıya itilmişler, uyurgezerler, mutsuzlar, alkolikler, yalancılar, masal anlatıcılar, gezginler ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar yer alıyor.
Oyun biter, fakat arkasında seyircinin alkışı ve aydınlanan salon kalır. Seyirci neşeli bir şekilde salonu terk ederken, yerlerdeki yapraklar, söndürülmüş izmaritler ve boş şişler başka oyunda kullanılmak üzere toplanır.
İsmail Cem Özkan

Yangın Yerinde Orkideler
Yazan: Memet Baydur
Yönetmen: Metin Boran
Yrd: Yönetmen: Sertan Müsellim
Oyuncular: Deniz Can, Sertan Müsellim, Mehmet Fahri Etik, Selin Ayık, Berk Kristal
Müzik: Tolga Çebi
Işık: Yüksel Aymaz
Dekor: Burcu Melek Bozan
Kostüm: Selin Ayık
Asistanlar: Eylül Başoğlu, Melis Tamtaş


6 Şubat 2016 Cumartesi

Tek adam kendisini dayatırken…

Tek adam kendisini dayatırken…

Türkiye’de siyasi yaşantımız her daim tek adam üzerine kurgulanmıştır. Siyasi partiler tek adam üzerinde seçimlere gitmiş, tek adamın seçtikleri mecliste milletin vekili olarak kabul edilmiş, tek adamın belirlediği ilçe örgütleri tek adamı her kongrede seçmiştir.

Tek adam, yalnızca Şevket Süreyya Aydemir’in kitabının adı değil, aksine yaşanan somut durumun somut tahlilidir de. Kurucu babalar tek adama biat ederken, tek adam çevresinde yaşayan ve zaman zaman kendisine büyük yararı dokunmuş eski arkadaşlarını gözden çıkarmaktan çekinmemiştir. İktidar partisi devletin olanaklarını kullandığı ve kasasını devlet olanakları ile doldurduğunda ister istemez toplumun dışına düşer ve ekonomik kaynaklarının yok olmaması için devletin her türlü olanağını kendi iktidarını uzun süreli tutmak için kullanacaktır.  Tek adam süreçlerinde partiler devletleşir, devlet partinin içindedir. Hangi amaçla kurulduğunun artık önemi yoktur. Devletin çıkarı partinin çıkarı ile paralel olduğunda gerisi teferruattır.

Tek adam rejimi her ne kadar her darbe sonrası resmi görünüm kazanmış olsa da tarihimizin kuruluş ilkeleri ve hedeflerinin ter yüz edildiği 12 Eylül askeri darbeden sonra bir hedef ve amaç olmuştur. Tek pati rejimi 12 Eylül anayasasının ve yasalarının teminatı altındadır. 12 Eylül fiiliyatta uygulanmayan ama yasalarda yerini alan ulus devleti anlayışının fiiliyata geçirilmesi sürecinin de görünen başlangıcı kabul edilebilinir. Her ne kadar ulus devletinde amaç ulusal sermaye biriktirmek olsa da bu temel amacını ortadan aldırıp liberal ekonominin ihtiyacı olan gümrük duvarlarını yıkmış ama yıkılması gereken tek devlet, tek dil, tek din, tek mezhep, tek tek tek ne kadar diğer unsurlar varsa öne çıkarılmıştır. 12 Eylül öncesi ülke gündemini ve ekonomik koşullarının dayatmış olduğu gündemin çok dışına çıkılmıştır. Bunda en büyük etken sanırım Kıbrıs Barış Harekatı ve sonrasında ki gelişmelerinde rolü olmuş olabilir, çünkü Amerika ambargosuna giren bir NATO ülkesi Ortadoğu üzerine geliştirilen ‘Yeşil Kuşak’ doktrine uygun yapılanması gerekliydi. O gereklilik Avrupa’ya doğru gidildiği sanılan trenin aslında Ortadoğu’ya doğru gittiği ve artık ters yönde koşmamamız gerektiği bize dikte edilerek yeni rotamızı tek parti hakimiyeti altında uygulanmaya kondu, devam ediyor.

12 Eylül süreci devam eden bir süreçtir. Ortadoğu ülkesi olduk. İktidar ve iktidarın lider kadrosu tipik bir Ortadoğu lideri arasında ki farkı sayın diye soru sorulmuş olsa, farktan daha çok benzerlikleri saydığınızı farkına varabilirsiniz. Tek parti sorun yaratmaktan daha çok çözüm üretileceği ve çözümün halk lehine olacağı varsayılmış olsa da aslında bu varsayımın kağıt üzerinde bir balon olduğunu kısa sürede anlayacaktık. Halk yerine, sermayenin lehine bir süreçtir liberal ekonominin yaratmış olduğu siyasi / ekonomik gelişmeler. “Orta direkt” popüler söyleminin geçmişte yayın yapan mizah dergilerinin kapağında bir anı olarak yer almıştır. Bugün ki nesil okusa hiçbir şey anlayamayacak kadar geçmişinden kopmuştur. Çünkü orta direkt yoktur, onun yerini kendisini kurtarma derdinde olan tüketim çılgınlığı içinde ki bireylerin oluşturduğu güruh yer almıştır.  “Herkes kendi acısını yaşamaktadır”

Türkiye’de tek adam rejimi 12 Eylül’den bugüne devam eden bir siyasi tercih modelidir. Birileri kalkıp tek adam rejimine izin vermeyeceğiz diye yazı paylaşıyor, söz söylüyor. Kısaca var olanı ret ediyor güya ama artık kimsenin elinde olmayan bir durum söz konusu. Çünkü ‘tek adam rejimine izin vermeyeceğiz’ diyenlerin önemli bir bölümü tek adam parti başkanın ağzına bakarak politika yapan kişilerdir...

Tek adam rejimi ile mücadele etmek isteyenler öncelikle içinde bulunduğu sosyal ilişkide ki tek adam ve tek görüşü ortadan kaldırmak için mücadele etmelidir.  Azınlıkların ve göçmen olarak gelenlerin de haklarını savunmak ve onların mağdurluklarını gündeme alıp çözüm yolu aranması için mücadele edenlerin samimi olduğu diğerlerin ise kişiye göre durum belirlediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözde tek adama karşı mücadele ediyorum demek, olayı kişiselleştirmekten başka anlamı yoktur.  

Erdoğan’ın fiiliyatta yürüttüğü tek adam başkanlık sisteminin en mağduru Bakanları Kurulu başkanıdır. Hem yetkili hem de yetkisiz. Uluslararası medya onun sözünden daha çok Erdoğan’ın sözünü yayınladığı ve ciddiye aldığını biraz medya takibi yapanlar görebilir. Bu durumdan rahatsız olmadığını parti kongrelerinde dillendirmektedir. Tek adam fiiliyatta uygulananı hukuki zemin içinde olmasını zaruri gördüğünü açıkça ifade etmektedir. Gerçi Erdoğan külliyesinde yaptığı toplantılarda ve çağırdığı konuklar önünde Özal’ı kat be kat aşmış olarak ‘sorumsuzluğunun şemsiyesi altında’ dillendirmekten çekinmemektedir. Özal, “anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz!” derken, kalbura dönmüş anayasanın artık pek söz eden yoktur, “yasaları fiiliyatta yok sayın, çünkü sizin ihtiyacınız olanı yaparız” özgüveni içinde “yasaları açıkça yok sayın, istemlerime yanıt verin!” anlamına gelen cümleleri dillendirebilmektedir.

Erdoğan, ‘tek adam’ olması insanları mutlu ediyor mu?

Yandaşlar hariç hiç kimse memnun değil. Cepheleşme ve referandum politikası sayesinde üst üste seçimleri kazanmıştır. Karşısında donanımlı (örgütlü) ve gündem oluşturabilecek ne yazık ki bir muhalefet yoktur. Muhalefet zaman zaman yan değnek görevi görmüş ama kendi gündemini oluşturamamıştır. Erdoğan’ın oluşturmuş olduğu gündemin peşinde koşanlar kendi hanelerine pozitif katkı yapamazken, seçimlerde kime hizmet ettiklerini sadıklar göstermiştir. Birden zengin olan yandaşlar, başörtüsüne özgürlük diye imza verenler elde ettikleri zenginlikleri paralel yapı tartışması sırasında ‘yandaş’ olmayan, cemaat mağdurları yanında yer alanlar elde ettiklerini kaybetmekte olduklarını anladıklarında Erdoğan’a desteklerini çekmişler ama Erdoğan yeni stratejisi içinde bunların pek önemi yoktur, çünkü yerini dolduran ‘ulusalcıları’ ikame etmiştir.

Tek adama giden yolda ‘fiiliyat’ yasal düzenlemeye kavuşabilecek mi?

Önümüzde ki günlerde referandum ile yeni düzenleme önümüze gelecektir. O düzenlemede kimler yandaş, kimler karşı tarafta olacağını şimdiden kestirmek zorudur, çünkü Suriye savaşı ve ekonomik kriz ülkemizin iç dinamikleri arasında olan dengelerin ne yönde değişeceğini -yaşadığımız Erdoğan iktidar sürecini göz önüne alırsak- söylemek gerçekten zor. Bugün içli dışlı olanlar, aynı düşmana aynı nefret ile bakanlar belki yarın karşı cephelerde, temsil ettikleri çıkarlar birliklerinin ihtiyacına göre yeni cepheler oluşturabilirler…


İsmail Cem Özkan 

31 Ocak 2016 Pazar

Estel Midyat arası barış konuşulmaz, yaşanır!

Estel Midyat arası barış konuşulmaz, yaşanır!

“Kirvem, hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki”
Ahmed Arif

Bir zamanlar iki ayrı yerleşim yeri, ikisi arasında yaşanan rekabet ve bu rekabetin yaratmış olduğu birlik ve barış ortamı. Her ne kadar farklı olduklarını söylemiş olsalar da, çalınan bir Rebab (Kemençeye benzeyen üç telli çalgı) etrafında buluşup ortak halaya durdukları, o rebab çalarken rebaba ses verenlerin değişik dillerden o bölgeye özgü destanların dillendirildiğine dışarıdan bakan biri olsaydı şahitlik ederdi. Üç dilden söylenir türküler, üç dil ile eğlenilir, üç dil ile ağıt yakılır, üç dil ve dinden insanlar buluştuğu meydanda acısını da, sevincini de ortak yaşar. Devletin hakim olduğu dil uzun zaman orada hakim olamadı ama zaman içinde devletin dili kelime kelime olarak girdi, kültürler arasında yaşanan sorunlarda çözüm amaçlı kullanılan cümlelere dönüştü.
Devletin dili resmi kurumlarda sorunları çözmek için öğrenilmesi gereken zorunlu dil oldu… Bölgeye yapılan okullarda çok dilli, çok dinli, çok kültürlü olan yerde devletin tek dili, tek dini, tek mezhebi, tek kültürü öğretildi, o devlet erki karşısında biat etmeleri beklendi. Tıpkı Osmanlı padişahı Abdülhamit Hristiyan azınlığın üzerine baskı kurmak amaçlı yarattığı Hamdiye Alayları ile o bölgede barış içinde birlikte yaşayanların arasına nifak sokması gibi.
Barış bozuldu, Hristiyan güzel kızlar kaçırıldı, atalarının eşlinde topraklara el konuldu, kiliseler ve kutsal mekanlar yok edildi, binlerce yıldır oralarda yer alan mezarlar yok edildi, taşlarda yer alan resimler parçalandı… Hristiyan, Ezidi kadınlarını Kürt Müslümanlar dağa kaldırdı, evine cariye olarak aldı. İsa'nın konuştuğu dil esaret altında yaşadı, yok edilmeye çalışıldı, bütün yangın yerinden kurtulmayı başaranlar yeniden yeniden yaşamaya ve külleri içinde yeni filizler vermeye devam ettiler.
Elbette tüm Kürtler saldırmadı, bazı Kürtler ise Hristiyanlar ile saldırganlara karşı aynı mevzide yer aldı, vermedi komşusunu katile…
Estel ve Midyat bir dayanışma ile ayakta kalan ender yerlerden biri. Mezopotamya topraklarının renkli yerleşim birimlerinden bir tanesi. İnsanlık orada kendi dili ve kültürü ile rebap eşliğinde halaya durmaya devam etti.
Çok kültürlü bir ilçe, ilçenin iki yakası arasında ki 3 kimlik yol barışın, dostluğun yanında o bölgede konuşulan her dilden söylenen şarkıların, halayların da harmanlaştığı, kirvelik makamı ile bir biri ile akraba olan ama asla bir biri ile evlenmeyen kültürlerin kardeşliği yoludur.
Üç dil, üç din bir ilçe ve iki mahalle. Bu topraklarda doğan her çocuk üç dil bilir, üç dinin geleneklerini bilir, bir birlerini olduğu gibi kabul etmiş ve binlerce yıl bir arada yaşamışlar.
12 Eylül sonrası yaşanan siyasi atmosfer ile bu birlik bozulmuş, Süryanilerin, Ezidilerin önemli bir bölümü doğdukları toprakları terk etmişler ve ilçe fakirleşmiş. Bir dil, bir din kaybolurken dokusunun değiştiğini, çöle dönüştüklerini orada yaşayanlar ve geride kalanlar Eskiden yaşanan hoşgörü bugün yok demekteler, yüzlerinde olan acıyı gizlemeye çalışırken. Eskiye yönelik özlem anıların dillendirildiğinde ortaya serilmekte… Ülkenin tarihi çizgisinde önemli bir kırılma olmadan ülkenin ne acısı tam anlaşılır ve de yorumlanır.
12 Eylül bu kırılmanın önemli bir ayağıdır.
Ülkede var olan devlet hakimiyetinin kağıt üzerinden kalkması ve pratikte uygulamaya sokulması anlamındadır. Tek dil, tek dil, tek din, tek kültür anlayışına uygun olarak var olan tüm renkler, diller, kültürler yasaklanmış, kullananlar ve savunanlar ise eziyete tabi kalmışlar. Çocukları cezaevinde olanlar bile çocukları ile anadilleri ile görüşememiş, gözleri ile acıları paylaşmışlar. O acıların yaratmış olduğu atmosfer içinde bu ülkeyi terk etmiş, sürgüne gitmiş, bir bölümü de korku ile bir yolunu bulmuş işçi olarak, damat, gelin olarak çekip gitmiş bereketli topraklardan. Toprağının her gözeneğinden bereket çıkan bu topraklar çöle dönüşmüş, taşlar ile yapılan binalar, göz nuru kapılar, el işlemeciliği ile ince ince dokunan kiliseler, evler yalnızlığa terk edilmiş, doğanın acımasız gücü karşısında topraklar ile buluşmasına sebep olmuş. Bugün dahi oralara giderseniz yıkılmış, toprağa karışmış bir ince işçilik ile karşılaşabilirsiniz. Toprak bereketin üzerini örtmüş, çöl kumu güzellikleri yok etmiş. Havada yine aynı kuşlar aynı rotalarından gelip geçerken, toprakta var olan renklilik yok olmuş… Dereler kurumuş, taşlar sökülmüş, mezar taşları artık parçalanmış olarak boş bir arazide durur olmuş. Bölgeye özgü üzüm şerbetinin kokusu kalmış, taslar boş kalmış. Dolu olanlarda eskisi gibi neşe ve heyecan vermez olmuş.
Bu bölgeye özgü aşiretlerin yapısı da yöreye uygundur. Aynı aşiretten köylerin biri Kürt, diğeri Arap, bir ötesi, Ezidi, diğeri Süryani olmasına rağmen hepsi bir aşiretin adı ile anılırmış. Bugünde varlıklarını koruyanlar varmış ama eskisi gibi birlik ve bütünlük içinde değil, tıpkı yöreye özgü el işçiliği süs eşyalarını yapan ustaların eskimiş bir fotoğrafta gösterilen anıya dönmesi gibi…
12 Eylül’ün yaratmış olduğu çöl fırtınası sonrası “çözüm süreci” adı verilen ama şimdilerde rafa kalkan süreç içinde eskisi gibi küllerinden doğan Süryanilerin küçük bir bölümü dönmüş, eski kiliseleri yeniden dönenlere verilmiş ama ne eski neşe var, ne de eskisi gibi güven!
Güven sarsılmış, terk edilen köylere muhacirler gelmiş yerleşmiş, yeşil bağlar olmuş birer çalılık! Şarabın günah olduğu yerde kokulu üzüm mü olurmuş, olmazmış işte. Var olan birkaç kilise için üretilen üzüm dışında bağlar eski rengini ve kokusunu topraktan almaz olmuş. İnsan dokusu gibi üzümün de dokusu değişmiş…
Bundan kırk yıl önce Türkçe ilkokula başlayınca öğrenilen, diğer diller ise yaşanarak öğrenildiği bir yerleşim birimiymiş. Her yerleşim biriminin kendisine özgü hikayeler, destanları, gelenekleri, görenekleri ve davranış alışkanlıkları vardır.
Acılar ve yok edilen kültürün neden yok edildiği bir kere bile sorulmuyor, sorulmuş olsa da orada yaşayanlar elbette gerçekleri olduğu gibi anlatamazlar, çünkü korku hala hakim, yaşananlar çok eskilerde kalmış bir şey değildir.
Çok kültürlü, çok dilli, çok dinli ve Mezopotamya’nın göz nuru olan bu yerleşim yerinde ne kadar çok şey anlatılsa da hep eksik bir şeyler kalacaktır…
Hangi coğrafyaya giderseniz gidin bir birine benzer çocuk fotoğrafı çekebilirsiniz, sadece çocukların bulunduğu zemin değişir. Çocuk her yerde aynı şekilde güler ve kamera karşısında benzer pozlar verir. Çocuklar bütün kültürleri birleştirir, zaman içinde o kültürler arasında farkı insan ortaya serer. Çocuktan al haberi derler, evet geleceğin haberi çocuklar taşır ama büyükler çocukları ciddiye almaz, onların ortaklaşan gülüşünü görmek istemezler, çünkü dünya zenginliğini paylaşım savaşındalar. Dünyada olan dünyada kalır der yaşılar ama savaşanlar bunu da duymaz…
"Estel Midyat Arası" Esra Alkan, Uğraş Salman yaptığı belgeseli izlerken bunları düşündüm. Her eser bir düşünceye açılan kapıdır, belki birden fazla kapı aralar ama onu ancak zaman içinde farkına varırız. Belgeselde emeği geçenlere ne denir, ellerinize sağlık!

İsmail Cem Özkan