31 Ekim 2019 Perşembe

Pera Müzikali


Pera Müzikali

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alacaktır, sefer düzenlemiştir. Pera bölgesi ise Cenevizlilerin elindedir. Orada çok kültürlü bir yapı vardır, ticaretin merkezidir, aynı zamanda eğlence. Yorgo’nun meyhanesi merkez alınarak galata kulesi gölgesinde Pera’nın değişimi fatih’ten günümüze kadar süreci müzikalde ele alınır. 

Yorgo hem tarihin geçişine uygun olarak meyhanesinde geçen olayların merkezindedir, hem de bulutların üzerinde olan tarihin sesinin yeryüzünde ki yansımasıdır. Balkondan izleyen kırmızı kıyafetler içinde İstanbul. Güzel bir kadındır ve uygun zamanlarda yeryüzüne iner ve işleri karıştırır…


Öykünün kurgusu her izleyicinin anlayacağı ve mizahi unsurların içinde karikatür ve çizgi romanların yarattığı bir gerçeklik içinde tarihin akışı da vardır. Bir zamanlar Gırgır dergisinin mizah dergisinin mizahi öyküleri tadı vardır… Pera Müzikali aynı zamanda usta sinema ve tiyatro sanatçıları yanında sahnede sesleri ile var olmuş sanatçılara da selam göndermek için bir fırsata dönüşmüştür… Usta oyuncular sahneye kendi özgün düşünceleri ile seyirciyi selamlarken, oyunun bütünlüğü içinde tarihte olmaları gereken yerde kendilerine yer bulmuşlardır.

Yorgo rolünde Barış Taşkın’ı görmekteyiz. Oyunun başlangıcından sonuna kadar oyunun akışı, zamanı, mekan kullanımı kısaca müzikalin tüm yükü omuzlarındadır ve o yükü çok hafifmiş gibi rahatlıkla oyunun son alkışına kadar taşıdı. Sahnede onlarca oyuncu bir biri ile uyumlu, sahneye giriş ve çıkışları çok iyi çalışılmış, provalarda bırakılan alın terinin karşılığını alındığını gördük. Kahkahası bol, alkış hiç eksik olmayan müzikalin öykü dokusu biraz daha üzerinde çalışılması gerektiğini fısıldıyor. Geçmişte kalmış ama bugüne taşınan, fakat bugünün yaşanan sorunlarına daha incelikli mizahi unsurların dokunuşlarını arıyoruz. Elbette İmamoğlu’na yapılan gönderme eğer Yorgo açıklamamış olsa sahneden geçen biri olarak algılanacak ve hiç iz bırakmayacaktır.

Müzik tarihimizi de sahnede gördük, yaşadık. Birbirinden usta yorumcular ve bestekarların eserleri hayat bulurken her birimiz yerimizden ister istemez alkışlarımız ile katılırken bazı parçalarda sahnede ki sese ses olduğumuzu gördük… Tarih sadece padişahların dönemi olmadığını, müzikalde ise Yorgo’nun meyhanesinin tarihi olmadığını aynı zaman içinde birbirine paralel başka tarihi ve sanat kolonunda tarihi olduğunu görüyoruz. Müziğin tarihi Yorgo meyhanesinde aşk ve sevginin tarihi kadar ilgi çekicidir…

Seyirciler arasında Metin Akpınar’ı görünce ister istemez onların müzikallerin video görüntüleri geldi gözümün önüne. Onun döneminde yapılan mizahi ve siyasi göndermelerin ne kadar uzun uzun inceden inceye çalışıldığını düşündüm. İçinde olduğumuz TİM Center içinde ki müzikalin öykü kurgusunun da o kadar inceden inceye uzun uzadıya üzerinde çalışılmış olsaydı dileğimi kendi kendime fısıldadığımı gördüm… bugüne yönelik ince espriler ulus devletin içinde yetişmiş ve geçmişin duyarlılıkları içinde bugüne bakıldığını gördüm. Bir yunan gencinin yere fırlatılması ve onun zavallı gibi gösterilmesi bana kibrin başka bir dışa vurumu olarak geldi. Atatürk’ün büyüklüğünü anlatmak için başka bir yol varken ona söz söyletmem diyerek Türk milliyetçisinin kaba tavrı olmaması gereklidir. o sahne içinde bizim tarihimizin ve müzikal içinde de söz geçen 6–7 Eylül olaylarını bir anlamda haklı göstermiş olduğunu düşündüm… hepimiz biliyoruz ki Müjdat Gezen bu konuda o olayları kınadığını müzikal yapı içinde ki kurgusundan anlıyoruz. Çok kültürlü Galata/Pera bölgesinin çok kültürlülüğü, Ermenice, Rumca (Yunanca) konuşmaların yanında Yahudi halk dansı ile birlikte modern Amerikan dansının da yer almasından ülkemizin karanlık yüzü olan ve hala yüzleşilmemiş olaylara bakış açısını görebiliyoruz…

Bir İtalyan dünya şampiyonu güreşçinin bir Türk güreşçiye yenilmesi de bana garip geldi, müzikalin ruhuna uygun gelmediğini bir anlamda cumhuriyet mitinglerini anımsatan slogan atmak gibi geldi bana… Türk ırkını yücelten ve Osmanlının unuttuğu Türk kavramının vurgusu yanında günümüzde ve Cumhuriyet Bayramında yaşanan bir ruhun sahnede bulması bana müzikalin mesajını zayıflattığını hissettirdi. Muhalefet olmak için ulusal kanalarda yapılan masa başı sohbetin dışında sanatın ve kara mizahin o güzel dili içinde başka söylemler içinde olabilirdi. Elbette her oyun ve sahne sanatı kendi seyircisine seslenmek ve kendi seyircisinin duymak istediğini söyleyen oyun koymak isteyebilir, fakat işin sanatsal boyutundan ve geleceğe bırakılan bir imza olduğunda ister istemez göze batan şeyler yerine gözü okşayan ve oyun sonunda akılda soru bırakan ve sorgulayan seyirci bırakmasıdır…  Toplumcu gerçekçi tiyatro özlemim ne yazık ki bu müzikali izledikten sonra hala özlem olarak kaldığını söyleyebilirim…

Müjdat Gezen oyun sonunda seyirciyi alkışlarken yaptığı açıklamaya göre, oyun çok uzun olduğu ve bir çok bölümün yeniden gözden geçirilerek daha da kısaltılması gerektiğini bildirdi. Oyun normal olarak sahneye konulduğunda provada seyrettiğimiz dışında bir çok değişiklik ile seyircisinin önünde olacağını düşünüyorum…

İsmail Cem Özkan

Pera Müzikali

Yazan/ yöneten: Müjdat Gezen
Dekor: Barış Dinçel
Müzik direktörü: Seçil Akın
Koreografi: Pınar Ataer
Kostümler: Aygül Kostüm Evi
Makyaj: Corci
Dans: Dok Sirk Kumpanyası sanatçıları
Konuk ses sanatçıları: Melihat Gülses, Melike Demirağ, Ayben Erman, Sevcan Orhan, Yener Çevik ve Pelin Alptekin
Türk güreşçi: Okay Köksal (Avrupa şampiyonu ve dünya ikincisi)
Oyuncular: Müjdat Gezen, Cüneyt Arkın, İlhan Daner, Kayhan Yıldızoğlu, Gönül Yazar, Fehmi Dalsaldı, Şebnem Schaefer, Nejat Uygur, Kaan Polat Cüreklibatır, Ayşe Kırca, Barış Taşkın, Kıvanç Tiner, Yaşar Ayvacı, Seran Bilgi, Emre Özmen, Sude Albayrak, Cengiz Gezgin ve Sonat Tokuç
Dans grubu, mehter takımı ve diğer rollerle birlikte oyunda 110 kişilik bir kadro görev alıyor.



16 Ekim 2019 Çarşamba

Toplumun tüm geleceği çöle bırakılmasın!


Toplumun tüm geleceği çöle bırakılmasın!

Henüz toplum ne olduğunu tam kavrayamadan kendisini sınırı aşan askerlerin sesleri ve onlara eşlik edenlerin tekbir sesleri içinde buldu. Halka söylenen şey “sınırın öteki yanını güvenceye alacağız.”

Savunma Bakanlığında hazırlanan senaryo canlı yayın ile 9 Ekim 2019 günü öğleden sonra 4’de top sesleri ve camilerde ‘Fetih Suresi’ ile uygulanmaya kondu… Her şey plana uygun şekilde devam ediyor deniliyordu canlı yayın ile… Hareketin henüz başında tek yürek, tek bakış açısı olacağı kabul edilmişti, eleştiri hakkı yoktu, farklı düşünenlere karşı gece yarısı, sabaha karşı gözaltılar başlanacağı duyurulmuştu ve uygulanmıştı da…

Spor sahasında, sokakta askere selam durulacaktı, her yer/şey seferlik için hazırdı…

Savaşın beklenen senaryoları yanında bir de beklenmeyen senaryoları uygulanmaya konmuştu, çünkü savaş taraflar arasında olan bir şeydi ve her tarafın kendisine uygun senaryosu vardı. Suriye konusu ise çok taraflıydı. Taraflar birilerini işgal için ortam hazırlarken yaşanmış tüm savaşın suçu ve yaptıkları tüm pis işler işgalcinin üzerine yıkılacak ve kendileri bu hibrit savaşından ‘masum, kahraman’ olarak çıkacakları bir senaryoyu uygulamaya koyuyorlardı. Her tarafın kendisine uygun senaryosu vardı ve çok karmaşık ilişkilerin sonucunda zafer kazanlar kendi tarihini yazacaktı. Elbette yenilen de “yenildik” demeyecek o da kendi iç kamuoyuna ‘zafer naraları’ atan bir yaratılmış gerçeği sunacaktı…

Tüm dünyaya duyura duyura yapılan harekat yapanlar senaryoları gereği sanıldı ki karşısında “bir güç” var, silahları ABD verdi, biz silahları ABD'de verse büyük bir güç ile ezer gideriz. Ama işin rengi öyle olmadığı ilk sefer yapılırken verilen tepkilerden anlaşılmaya başlanmıştı.

Masa başında yapılan hesap ne yazık ki savaş alanında ki siyasi oyunlara uymadı.

Hesapta olmayan ve bir biri ile hiç bir zaman anlaşamayacak olanlar birden tek bir yumruğun parçası oluverdi. Ekonomik anlamda her zaman arkamızda olması gerekenler bile savaşı/harekatı/işgali kınayan tasarılarda yer alması bile bu işin hesaplarında bir hata ya da birilerin oyunun içinde piyonuna dönüşüverdik.

Şah olmayı planlarken, piyona dönüşmek savaş alanında...

Kaddafi iktidarını kaybetmeden önce Eiffel Kulesini gören yerde çadır kurulmasına izin verildi, İtalya’ya İtalyanların astığı Arap lider Ömer Muhtar'ın fotoğraf ile girmesine izin verildi. Kaddafi kendisini çok büyük gördü, dedi "benim çılgınlıklarımın karşısında bunların sesi, soluğu çıkamaz, ekonominin musluğu bende!" Çok kısa bir zamanda ‘hibrit savaşı’n kahramanları (Kaddafi’nin en yakın adamaları) Kaddafi’yi yakalayıp işkence içinde öldürdüler…

Oyunun şahı, bir akşamüstü piyonu olmuş ve oyun dışına atılırken üzerine toprak bile serpilmemişti... 

Emperyalizm kavramını üzerinde taşıyan güçlerin yüzyıllık birikimi ve sömürge döneminden alınmış binlerce yıllık büyük bir miras var, öyle bir birikimin içinde binlerce olasılık ve o olasılık içinde ne zaman düşman, ne zaman dost olunacağı yazar… Hitler bile emperyalist oyun içinde piyon olacağını bilemedi, bir bodrum katta sevdiği kadın ile intihar ederken…

Savaşın yeni yüzü olmuştu ‘hibrit savaşları’. Kendileri savaşmıyor, kendi çıkarları için çıkarları uygun insanları/grupları/cemaatleri çıkar karşılığında taraf yapıyorlar ve savaştırıyorlar, daha doğrusu katliamlar yaptırıyorlar.

Yıllardır hibrit savaşları yaptıranlar ellerinde o kadar çok veri topladılar ki, savaşın muhatabı olanlar yani diğerleri/ötekiler yaratılmış destanlar ile oyalanırken.

Hayaller dünyası içinde TV dizileri yaptıranlar, o TV dizisinde olanları gerçek sanarak sefere çıkınca, gerçek duvarı ile kısa sürede karşılaşmış olması bile şans, çünkü yol yakınken daha fazla çöl kumuna batmadan geri dönüş için henüz olanaklar var…

Birinci dünya savaşında geri çekilen askerimizin demiryolunda bırakılmış yenilgisinin iz düşümleri bugünlerde sanırım çürümeye terk edilmiş halde duruyordur… İngilizlerin ünlü casusu Arabistanlı Lawrence başarı olarak gösteriyor Suriye çöllerinde ki demiryoluna saldırılarını… Anılarını okumak serbestti ama sanırım bir zamanlar onun üzerine yapılan film ülkemizde ya yasaklanmıştı ya da sansüre uygulanarak gösterilmişti.

Tarihte yaşananları yok saymak ile yok olmadığını hepimiz biliyorduk ama okumayanlar için yok sayılıyordu, kahramandık yenilirken bile…

Savaşta taraf olanlar çıkarı çatışanlardır. Ölenler genelde çıkarı olmayanlardır.

Kirli savaşta her türlü kirli ve karanlık iş olur. Kim kimi vurdu, kim nereye ateş etti, kim savaşı genişletmek istedi gibi bilgiler savaş bittikten sonra vicdanı kanayan birileri bir şeyleri sızdırdığında öğreniriz. Savaş her zaman çift taraflı, karşı düşman ile savaşılıyor gibi gözükür ama propaganda amaçlı ortam yaratmak için bir taraf öteki taraf gibi gözüküp kendisine kurşun sıkabilir, önemli olan kamuoyudur...

Kurgulanmış röportajlar/açık oturumlar/ tartışma programları savaş stratejisi olarak yayınlanıyor. Kurgusal gerçeklik yaşananların üzerine örtülen bir bez parçası gibidir… Bu propagandaya tabi olanlar her yaşananı ve söyleneni gerçek gibi algılar ama gerçek kapalı odalarda yapılan pazarlıklardadır… Sonuçta pazarlık sonucu açıklanan ve kabul edilen anlaşmalar olarak kabul ederiz gerçekliği, kısaca kurgusal gerçeklik içinde yaşamaya devam ederiz… 

Her şey masum olarak yansıtılır, ülkenin geleceği ve beka sorunu olarak vurgulanır. Osmanlı son savaşına çıkarken atılan nutuklar ve alınan kararlar bugünlerde kitap sayfalarında haykırıyor ama dönüp okuyup ders çıkaran pek yok gibi, çünkü başarıya ihtiyaç var ve bu başarı en kısa zamanda olmalıdır…

Sefere çıkan askere "ayağın tozu ile geri dön" denir, ama gelirken ayağındaki postalda kan izi olur. Masum gider bir anlamda ‘katil’ olarak döner, çünkü aldığı emir öyledir... Savaşta devlet adına insan öldürmek kutsanır ama sonuçta bir insan öldürdüğün zaman kanuni ya da kanun dışı olmasının pek önemi yoktur, birey üzerinde travma aynı derecede etkili olur… Olaylara duygusal bakanlar gerçeklikten kopar ve nefret söylemini ve ülke içinde öteki gördüğüne karşı linç kültürünü geliştirir. Son günlerde Kürtçe konuştuğu için gençler ve yaşlı insanlar saldırı altında kaldı, bir otobüs muavini öldürüldü.

NATO uyarmış, NATO üyesi ülkeler uyarmış, “çekil” demiş. Birleşmiş Milletler yayınladığı bildiride savaş suçu kavramını anımsatmış, söz arasında ‘sonun mahkeme’ uyarısını hafiften belirtmiş.

Çıkar çatışmasında hiçbir kural tanımadan kirli savaş yöntemlerini emperyalist devletler rahatlıkla uygularken, emperyalist devletler ile kendisini eş gören yarı sömürge devlet uyguladığında tavırlar farklı olur  ve dünya tepki duyar. En kısa zamanda dünya kamuoyu / devletleri suç işlediğine inanılan yarı sömürge devleti /liderini cezalandırmak için harekete geçerler, eğer boyun eğmez ve yaptığında ısrar ederse. Yugoslavya’nın parçalanmasında rol alanların nasıl ki savaş suçu işledikleri için mahkemeye çıkmış ve tüm mal varlıklarına el konulmuşsa, bugün yöneten, asker selamı veren tüm sporcularda bu suça ortak oldukları kabul edilip yargılanabilir denmektedir yayınlanan bildiriler ve alınan kararların satır aralarında...

Bu savaş/harekat bir an önce bitirilmeli, sınırı geçenler kendi sınırına çekilmelidir… Çünkü o sınırların gerçek sahipleri sınırlarına geldiğinde ister istemez başka güç davet edilmediği zaman “işgalci” olarak tanımlanacaktır, çünkü dünyanın kabul ettiği meşru hükümet ve devlet sen tanımasan da istersen lideri için “savaş suçu işledi, terörist” demiş olsan da pek değeri yoktur…

Daha önce yakın tarihte başka ülkelerde yaşanmış deneyimlere bakarak diyebiliriz ki, bütün uyarılara rağmen birileri için ‘yanlış’ olarak tanımlanmış atılan adımlardan bir an önce dönülmelidir, çünkü eğer birileri dönmez ise sonucu bizler çekeceğiz. Uyarıları kulak arkası edip “nasıl olsa bize bir şey olmaz” mantığı içinde hareket edenlerin sonları kısa tarih içinde çok örneği vardır...

Beklentileri olan ama gücü olmayan politikacılar gerçekleri değil, kafasında oluşturduğu hedefine giden haritayı/izleri izler, genelde hayal kırıklığı ile sonuçlanır...

Suriye iç savaşı ve son yaşananlar sonrasında dünya lideri konumunda olan Trump; "bin yıllık düşmanlar son defa meydanda bir biri ile savaşsın, nasıl olsa son noktayı ben koyarım" diye düşünüyordur...

Birileri için kardeş kanı dökmeden, siyasi çözüm yapılacak ortam yaratılmalı ve yüzyıllık tarihimizin en yumuşak karnı olan sorunlar iç siyasetimiz içinde çözülmelidir. Eğer ülkemiz içinde sorunları çözmüş, eşit koşullar altında yaşayan haklar, çok kültürlü, çok dilli, çok inançlı ve de en önemlisi ekonomik olarak gelişmiş, üreten bir ülke yaratırsak, sınırların hiçbir yanından iç işlerimizi zorlayacak hareket olmaz, olursa dahi ülke içinde taban bulamayan saldırılar hiç iz bırakmadan yok olmaya mahkumdur. İç işlerimizin kötü olduğunun bir anlamda itirafıdır sınır ötesine yapılan “güvenlik” amaçlı seferler…

İsmail Cem Özkan




12 Ekim 2019 Cumartesi

Barış hemen şimdi!


Barış hemen şimdi!

PKK konusunu anlatırken Türk televizyonları sürekli aynı cümleyi kurar. Değişmez… Ben bildim bileli PKK ismi geçtiği yerde hep aynı cümle ile başlar…

Bugüne kadar aynı cümleler sorunun ne üstünü açtı ne de kapatabildi, çünkü sorunun kendisi ortada.

Kürt sorunu.

Yok sayarak bir dönem başarılı gibi gösterildi ama sorun ortadan kalkmadı.

Resmi olarak Kürt realitesini Süleyman Demirel kabul etti, SHP ile ortak koalisyon döneminde. Ama ileri adım atamadı. Kürt sorunu hep varlığını korudu.

Cezaevleri açlık grevleri aydınları Kürt sorunu ile yüzleşmesine sebep oldu ama siyasi adım atılamadı.

Erdoğan ile iş ciddiye büründü, “yüzleşelim” dendi, yüzleşmek yerini ‘intikam’ almaya ve dini bir devlet kurmanın yolları açılması için kullanıldı, fırsat sarayın masası devrilmesi ile yeni bir süreç başladı, çünkü PKK sorunu Suriye sorunu gibi yansıtıldı.

Yanı başımızda bir devletçik kuruluyordu, sınırda PKK olursa artık eskisi gibi basmakalıp cümleler kurulamaz ve de iktidarı paylaşmak konusunda tavizler verilebilinirdi, çünkü iktidar öyle bir şey ki gecekonduda yaşayanı sarayda yaşatır hale getirir...

Bugün Kürt sorunu çözümü hendek savaşı içinde hendeğe gömüldü gibi gösterildi, ama hendek kısa sürede kan ile dolunca sorun yine ortada kendisini dayatır oldu.

Kirli savaşın tüm yöntemleri açık açık konuşa konuşa uygulanıyor ama uygulanan tüm yöntemler boşa düşmüş durumda…

Twitter'den ABD başkanı emperyalist düşünceler içinde “artık bu sorunu PKK ile Türkiye arasında arabulucu olarak çözüm masasında benim aracılığım ile çözülecek” dedi, çünkü Ortadoğu’da artık en büyük etnik kimliğin bir devlete ihtiyacı var, “şamar oğlan” konumundan çıkarılıp muhatap olan bir devlete kavuşması şart.

İran, Irak, Suriye ve Türkiye bugüne kadar şamar oğlan olarak gördüğü, sürgün diyarı, kara paranın hareket alanı olan bölgeden elini eteğini çeksin, devlet olursa eğer oradan ipek yolu da, baharat yolu da güvenli, kontrol edilebilir bir şekilde ticaret akışı sağlanabilir ve Ortadoğu barışı için en önemli bir alan olabilir, çünkü bugüne kadar Ortadoğu’da barış olmamasının en önemli sebebi “istikrarlı bir komşuluk” ilişkisinin olmaması, bir çok silah üreticisi için önemli kaynaktı, ama bugün küreselleşmenin zorladığı bir şey var, istikrar ve kara paranın kontrol altında devletler eli ile yürütülmesi...

PKK konusunda basma kalıp cümleler ile onu dışlayan tavırlar ve yok sayan anlayış yerini Kürt sorunu anlayan ve o sorun içinde PKK gerçekliğini kabul eden bir yeni bakış açısı beyinlere işlenmesi gereklidir.

Her savaşan yapının bir çocuk katili olduğunu gösteren bir sürü kanıt bulunabilinir, sınırın öteki yanına geçip bizim tarafa iki roket attın mı mutlaka yolda oynayan bir çocuk ölür...

Yani propaganda için bile çocuk ölebilir...

Sorun çocuk ölümü değil, sorun daha derinlerde ve çözülmesi gereken bir sorundur.

Dünyada federal çözümler, üniter çözümler gibi çözüm yolları belli olan sorunu çözmüş alanlar var, bizler artık klasik ulus devleti anlayışı ile sorunu çözemediğimiz ortada, onun yerini çok kültürlü bir arada yaşamı savunan, ülkenin tek ulus olmadığı, bayrağın tek ulusu temsil etmediği, yazışmaların tek dil ile yapılmadığını kabul edip çözüme bir adım atmak zorundayız. Aksi halde birileri gelir, masasının başında eline cetvelini alır ve yeniden sınırlarını çizer.

Türkiye denen ülke bu şekilde masa başında sınırları belli olan ülkedir. Bakmayın ulus devleti tarihi masallarına, gerçek sizin okullarda okutulan tarihlerden farklıdır ve o fark ile yüzleşin... Son Osmanlı Meclisinin aldığı karar olan “misaki milli” sınırlar ile bugün ki Türkiye arasında ki farkı inceleyin, kendi devletiniz içinde yapılmış bir demiryolu bile sizin ülkenizin sınırı olabiliyor.

Osmanlı imparatorluğunun içinden onlarca devlet çıkaran masa başında ki güçler, ihtiyaç olmasaydı Türkiye diye bir devlet yaratmazdı...

Bugünlerde yeniden masalar kuruluyor ve ellerine cetvel almış siyasiler sınırlar ile oynayabilir, sizlerin her türlü itirazının bir anlamı yok, çünkü kendinizi ortaya koyacak, soruna çözüm odaklı yaklaşımınız olmazsa birileri size dayatır ve kabul edersiniz.

Kürt sorunu hemen şimdi çözün, onun yolu da savaş, istila adını ne koyarsanız koyun sonlandırmaktan geçiyor...

Yarı sömürge bir devletin emperyalist rüyası kısa sürer…

Kuruluş sırasında kendisine verilen sınırlar içinde yok saydığı hakların yaşadığı bölgelerde zaman içinde onların sorunlarına çare olacak doğru adımlar atılmadığı zaman o yerde ister istemez istilacı konumuna düşer hakim devlet ve o istilacı konumundan kaynaklı orada isyanlar başlar. Zamanla hakimiyeti ve devlet kavramı tartışılır hale gelir. Sadece o bölgeleri sürgün yeri görülür, çocukları ailelerin elinden alınıp yatılı okulda devlete hakim olan ulusun bir çalışanı olarak görülüp, ‘Truva Atı’ gibi yetiştirilip içinden çıktığı ulusa gönderilip asimilasyon aracı ya da baskı yapan askeri, memuru yaparsanız bir süre başarılı gibi gözükse de tepki doğal olarak doğar, çünkü yerli işbirlikçilerin zulmü hakimin zulmünden daha fazla acı verir… Sorunları yok sayan, görmezden gelinen “gitsek de gitmesek de o köy bizim köy” anlayışı çöker… Sorun çözümü ismi değişen isyanlar ve örgütler ile kendisini dayatır…

Sorunun çözümü savaşta değildir, sorun masa başında güçlerin karşılıklı olarak kendilerini özgürce ifade etmesi ve yeni bir anlayış ile devletin biçimlendirilmesidir.

Bu yeni devlet anlayışı içinde dincilerin bahsettiği ümmetçi anlayış ile Kürt sorunu yok sayan anlayış da bugün ki iktidarın seferleri ile yok edilmiştir…

Sorun, çağdaş devlet anlayışı içinde yeniden tanımlanması ve yeni, çağdaş, laik, özgür bir ülke kurulması ile çözülür…

Komşuları ile sıfır sorunlu bir devlet kurulmanın birincil şartı Kürt sorunu ve ulus devlet anlayışından kalan tüm tortulardan kurtulmadan geçer…

İsmail Cem Özkan

31 Ağustos 2019 Cumartesi

Homojenlikten çok kültürlülüğe geçemedik!


Homojenlikten çok kültürlülüğe geçemedik!

Ulus devleti her şeyi homojenleştirmek istedi, ülkede ne Alevi vardı ne de Kürt!. Ulus devletinde her kişi mutlaka Müslüman (Sünni) ve Türk olmak zorundaydı, olmayanı ya asimilasyon ile yola getirilecekti ya da güvelik güçleri ile..

Ulus devleti hakim milleti dışındakilerin ana dilde konuşmaları yasaktı, bu topraklarda her doğan Türk ve Sünni Müslüman’dı... Bir de uluslararası anlaşmalar ile azınlıkların hakları vardı, onların hakları da kata külle ile zaman içinde budanmış, budanmayacak gibi olanlarda olaylar bahane edilerek gözleri korkutulmuş, olmadık negatif ayrıcalıklar yapılarak ülke dışına “gönüllü” olarak gitmeleri teşvik edilmiştir. Tarihimizin karanlık noktaları uluslaşma sürecinde bir çok olay mevcuttur, yaşanmıştır ama yaşayanlar haricinde genel bir bilinirliliği yoktur. Devletin çıkarı bazı bilgileri kamuya mal etmez, yaşanır ve yok sayılır… 

Bir darbe ile ulus devleti liberalizm rüzgarı ağır ağır yontu, tıpkı peribacaların oluşumu gibi… rüzgar ulus devletinin yapılarını özelleştirme adı altında budarken, gümrük duvarlarının yıkılması ile eskiden ulusal sermayeyi koruyan ne varsa ağır ağır acele edilmeden yok edildi…  Ulus devleti sonuç itibarı ile liberalizm karşısında direnemedi ve yıkıldı.

Ulus devleti yıkıldı ama yerine yeni bir devlet sistemi yerleştirilemedi. Ortada bir boşluk oldu, çünkü küreselleşmeyi teşvik ederlerken küreselleşmenin en önemli saç ayağı olan hukuk sistemi yaratılamamıştı, çünkü şirketler küreselleşme rüzgarı ile ulus devletlerin birikimlerini yağmalıyorlardı. Hukuk pratik ihtiyaca göre doğacak bir şeydi, çünkü hukukun varlık sebebi sermayeyi korumak ve geliştirmektir. Devlet mekanizması altında sınıf çatışmasını sermaye lehine sonlandırmaktır… liberalizmin ilk yaptığı iş, sınıf mücadelesinde kazanım elde eden işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarını elden almak ve işçi sınıfının en örgütlü oldukları kamu iştiraklerin özelleştirilmesi ile işletmelerde ki örgütlü işçilerin kapı önüne konulması ya da örgütsüz bırakılası süreciydi… başardılar da, işçi sınıfının yüz karaları işbirlikçi siyasiler ve sendika ağaları aracılığı ile…  Küreselleşme istenildiği gibi gitmedi ama ulus devleti yıkılmış oldu. Liberalizm tarihinde olmadığı kadar güç elinde bulundurmuş ama iyi yönetmemişti…  Krizi yönetemeyen ve kurumsallaşamayan liberalist düşünce yerine popüler siyasetçilerin macera dolu politikaları alıyordu. Küresel anlamda başka bir rüzgarın etkisi ile tarihin en karanlık ve en belirsiz süreci içinde karanlık bulutların altında insanlık yol alıyordu… sınıfsal bakış açısı tehlikeliydi ve cinsiyetçi bakış açısı toplumsal olayların yorumunda kullanılır kılındı…

Liberalizm ilk iktidar döneminde “geçmiş ile yüzleşelim” çağrısında bulundu ve ulus devletin baskısı altında kendisini ifade edemeyenler arasında muhteşem bir karşılık buldu, çünkü ilk defa o güne kadar yaşadıkları görünür kılınacak ve belki de pozitif ayrımcılık elde edeceklerdi… ütopya beklide gerçek olacaktı ama kuantum teorisinde olduğu gibi önceden tahmin edilmeyen hareketler ile karşı karşıya kalınacaktı… yüzleşme yerini hesap sormaya ve daha sonra ayrımcılığın bölücülük boyutuna taşınmasına kadar gidecekti, toplumlar atomize edilecek ve yeni ulus devletçikler ortaya çıkacaktı… Üstelik ayrışma iç savaşın boyutunu soykırım düzeyine çıkacak şekilde olacaktı…

Ülkemiz öznelinde ise ulus devletinin alışkanlıkları yıkılırken eskinin yerine gelenler de bu sefer olaylara ve geçmişe daha farklı yaklaştı, “yüzleşelim” dediler. İlk yaptıkları icraatları sözde oldu. Söze önce Kürtleri ve Alevileri tanıyalım diye başladılar.

O güne kadar devlet içinde yer alan Alevi ve Kürt kimliğini ortaya çıkaranları diğerlerinden ayırma yoluna gittiler. Ulus devleti birleştiriciydi yani ‘homojenleştirmek’ için yok sayarken, yerine gelenler ise ‘ötekileştirdi’. Yeni söylemde Kürtler ve Aleviler var ama devletin işleyişinde yerleri yoktur, çünkü ihtiyaç duyulduğunda tek bayrak altında yaşayan herkes çoğunluk haklarına uymak ve biat etmek zorundaydı.

Ret etmiyorlardı ama devlet içine de almıyorlardı...

Bir anlamda bölücülüğü devlet eli ile yapıyorlardı, geçmişte (ulus devleti olduğu zamanlar) bölücü kabul edilenler ulus devlete karşı olanlardı... Yani kendi ulusal hakkı için mücadele edenler, klasik söylem ile “ulusların kendi kaderini tayın etme hakkı”, ki bu hak ülkemizde hiç bir zaman olmadı, çünkü ülkemiz tek bayrak altında, tek millet, tek din olan bir yerdi!..

Ulusal devlet yıkıldı, yerine bir devlet modeli hayata geçmedi, küreselleşme dediler, küreselleşme bizde ki karşılığı küresel firmaların montaj sanayisi olduk, onların markalarını tüketen, kendi markalarımızı küçümseyen olduk, o kadar küçümsedik ki hepsini küresel firmaların çıkarlarına uygun şekilde özelleştirdik, kapatırdık! Çünkü küreselleşme “tüketme çılgınlığından” başka şey olarak algılanmadı ülkemizde. Özelleştirme adı altında yapılan ihalelerde ihale yapan sakal parasını aldı, mutlu oldu sadece. “İşin fıtratında var” diyerek siyasiler zengin oldu, işçiler işini kaybetti, muhtaç oldu. Fakirleşenler el açar konumunda olunca eline para vereni efendisi kabul etti, eller öpüldü.

Sınıfsal bakış yerini cinsiyetçi bakış açısı ülkemizde yerleştirildi.

Cinsiyetçi bakış Ortadoğu ülkesi olmamıza karar verildiğinde empoze edilmişti. O güne kadar aklımıza gelmeyen “feminizm” birden popüler oldu, daha sonra kadınların başörtüsü doğal bir mücadele alanı oldu, çünkü cinsiyetçi bakış açısı kadını erkekten ayırıp, kadın hakları için edilmesi gereken mücadele alanını kadınların erkeklere biat ettiği alana evirildi... Elbette buna karşın küçük bir kesim hala eşitlik mücadelesi yapmaya devam ediyor, üstelik sokakları en iyi kullanan kesim olarak yollarına devam ediyorlar. Başı bağlı olmayanlar “mahalle baskısı” ile zaman içinde başlarını bağlayarak “efendim erkek” dedi. O güne kadar sınıfsal bakış içinde yan yana olan kadın erkek daha da ayrıştırıldı... Gerçi geleneksel bakış açısı içinde kadın ve erkek eşit hakları olan insanlar olarak kabul edilmediler, sınıf mücadelesi içinde dahi bu geçerliydi… Hiçbir sendika başkanı kadın değildi…  devrimci yapılar da sözde eşitlik vurgusu vardı ama pratikte genelde yoktu… Elbette kadın ve erkek sadece kitlesel katliamda ayrımı yapılmadı, erkek de kadında bölücü ve anarşist olarak damgalandı ve ölüm onlara hak görüldü...

Ulus devleti henüz tüm kurumları ile ülkemizde yaşam alanı bulamadan yerini “küreselleşme” adı altında ‘liberalizmin’ batağında buldu...

Liberalizm rüzgarı ile iktidara gelenler ülkeyi böldü, ötekiler ve yandaşlar diye... “Yandaşlar ne istedilerse verdiler” … Zaman içinde iktidarın nimetleri iktidar mücadelesini ortaya çıkardı ve yandaşlar arasında ki iktidar kavgası darbe senaryosunu ortaya çıkardı. Sonuçta iktidar kendisini olması gerekenden daha fazla yetkili ve güç içinde buldu...

Kürt ve Alevi açılımların yerini ret et ve yok et mantığı aldı, çünkü çıkarlar “yüzleşmeyi” değil, “yeniden tarih yazmak” ihtiyaç olarak ortaya çıktı.

Tarih güçlünün çıkarına göre yeniden yazıldı, dini bayramlar ile ulusla bayramlarda bile bölücülük ortaya çıktı. Dini bayramlarda ulaşım bedava olurken ulusal bayramlarda ulaşım paralı olmaya devam etti. Din vurgusu olan yerde yeni dini günler icat edildi, yeni bayramlarda asimilasyon vurgusu daha da önem kazandı, bu sayede Alevi ve Kürtler ümmet adı altında homojenleştirilmek istendi, çünkü iktidarda olanlar liberalizm bilmeden liberalizm savunurken “geçmiş alışkanlıklarından” kurtulamadılar...

Ulus devleti yıkıldı, yerini şirket kafası taşıyan ama geçmiş alışkanlıklarından da kurtulamayan taşeronların aldığı yeni bir geçici düzen kuruldu ama geçici olması gerekenler zamanı uzattıkça kendilerinin kalıcı olduğu hayallerine kapıldılar ama çakma liberalizm elbette liberal dünyada sırttı… Ülkemiz ne yazık ki Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından "Avrupa'nın en yozlaşmış ülkelerinden biri" olarak nitelendi…

Ulus devleti homojen bir toplum kurma ütopyası içinde kendisini örgütledi, o yıkıldı, yerine gelenler ümmet adı altında toplum hayal ettiler ama başaramadılar, ama var olan çok kültürlü bir yapıyı görünür kıldılar. Çok kültürlü topluma uygun ve azınlık haklarını koruyan yasları oluşturmadılar, çünkü onların bir tek sorunları vardı kendi yandaşlarının ve “çoğunluk” çıkarlarıydı… o yüzden pozitif ayrımcılık “azınlıklara” göre değil, “çoğunluğa” göre yapıldı… O da demokrasiyi ortaya çıkarmadı, çünkü çoğunluk haklarının pozitif ayrımcık yapılan yerde ötekileştirme ve baskı araçları kaçınılmaz olur… Kısaca otokrasi devlet yapısı demokrasi gibi sunulur…

İsmail Cem Özkan

1 Ağustos 2019 Perşembe

Güzel bir dostun arkasından…


Güzel bir dostun arkasından…

Sivas’ın Gemerek ilçesinin güzel bir yerleşimi vardır, Çepni. Elbette bir çoğunuz ülkemiz içinde Çepni isimli bir yer ile karışılırsınız, çünkü bir çok yerde Çepni ismini kullanan köy, nahiye vardır. Çepni bir göçmen kolunun adı ve göç edenler kendi isimleri ile anılırlar.

Benim yolum üniversite yıllarında kesişti o köy ile. Gittiğimde köydü, şimdi sanırım başka bir isim ile anılır olmuş, büyümüş… Üniversite arkadaşım Celalettin Uludağ ile o köye gittik, o köyün ilginç bir yanı var, köy iki bölümden oluşuyor, yukarı ve aşağı mahalle … Aşağıda yaşayan Alevi, üst tarafta oturan Suni inançlı. Yolun başlangıcında gittiğimde samanlık olan ve karakol olan bir kilise kalıntısı, o kilise yeniden restore edilip ayağa kaldırılıyordu en son aldığım bilgide… Osman Kavala o kilisenin ayağa kaldırılması konusunda çok heyecanlıydı, ilk defa bir köy kendi imkanları ile kilisesini ayağa kaldırıyordu, geçmişine sahip çıkıyordu. Onun sevinci benimde sevincim olmuştu, o köy üzerine yazdığım bir de öyküm vardı. Benim de içinde yaşadığım bir köy olmuştu, düşüncelerimde, öykümde, geçmişimde bir imza… O imzanın mimarları arasında Celalettin’in dışında onun ağabeysiydi.

Türkay. Mahkeme kararı ile bu ismi almıştı, babasının verdiği ismi değiştirmişti. Nasıl değiştirmesin, inancının tam tersiydi... Babası sağ görüşü benimsemiş olması onun insani ilişki içinde ve çocuklarının solcu olmasını engellememişti. Hoşgörü köyüydü, yaşanmışlıkların çıkarılmış bir ders vardı. Yok edilmiş, sürgüne gönderilmiş Ermenilerin yerlerinde anılar ve bir de kilise kalmıştı. Kilise onların geçmişini sembolize ediyordu, devletin karakolu o kilise gelip yerleşmiş olması da dünden bugüne bırakılan bir dersti…

Konumuz elbette Türkay, çünkü onu Ankara’da tanıdım köyüne gitmeden önce. Bir öğrenci evinde. Bir imecenin içinde, okuma telaşı içinde olan türkü sevdalısı abi kardeş. Darlık yaşamışlardı, ekonomik kriz içinde öğrencilik. Dar bütçesi olanlar yan yana gelir ve öğrenci evleri yaratılır okurken…

Öğrenciler yan yana gelir ve ev kiralarlar ve ortaya bir öğrenci evi yaşanır şekilde yaratılır.

Öğrenciler kiralamak zorundalar, çünkü hayat onlara başka yol bırakmamıştır.

Küçük bir bütçe ile okunacak ve diploma alınacak.

İşte yoldaşım, arkadaşım, dostum Türkay'ı öyle bir evde tanıdım. Kardeşi benim yoldaşımdı ki hala yoldaşımdır. O bizlere yardım eden, ihtiyacı olana burs sağlamaya çalışan hukuk fakültesinin öğrencisi olmak dışında iyi bir Türk Halk Müziği sanatçısıydı. Sahnede yerini alır ve içinden geldiği gibi söylerdi. Musa Eroğlu, Yavuz Top, Arif Sağ üçlüsünün “muhabbet konserleri” onun Ankara’da ki adresiydi... Ahmet Yıldız’ın açmış olduğu kültür merkezi bizim en çok zaman geçirdiğimiz yerdi, nasıl olmasın ki, o Halkevleri Genel Başkanlığını yağmış, boyun eğmemiş, Halkevi üyesi olan tüm devrimcileri savunmuş biriydi. Benim de papyonlu amca dediğim ama daha sonra abi dediğim güzel bir insandı…

Burslar çok önemliydi, o dönemde burs işi ile ilgilenen Almanya’da hukuk eğitimi yapmış bir avukat abimiz vardı, onun sayesinde bir çok ekonomik zorluk içinde olan solcu öğrenci burs alıyordu. O ilişkiyi de Türkay sağlıyordu.  Fakir öğrencinin bir umuduydu bir anlamda…

Türkay, benim gözümde sazı elinde türkü söyleyen, kendi çapında besteleri olan ve döneme uygun bir grup kurup sahneye çıkandı. Benden büyüktü, o büyüklüğün getirmiş olduğu bir ağırlık vardı, bir de 12 Eylül’ün üzerinde yüklediği ağırlık. Arkadaşları işkenceden geçmiş, ağır bedeller öderken o dışarıda ağır işkenceleri içinde yaşıyordu. Mağdur olan ve bizden olana karşı bir duyarlılığı vardı. O bir devrimciydi ve 12 Eylül öncesinin devamlılığını üzerinde taşıyordu. Örgütü yenilmiş, ilişkiler dağılmış olmasına rağmen öğrenci evi bir devrimci okuldu, devrimci türkülerin söylendiği ve rahat nefes alındığı bir yerdi.

Hayatın yüklemiş olduğu ağırlığın altında direnendi... Direnmeyi, en karanlık günlerde dahi umudu yaşatacak ışığı gösterendi... Özveriliydi, o kadar da alçak gönüllüydü. İçinde fırtına eserdi ama bizler o fırtınanın şiddetinden haber dahi olmazdık…

Türkay, hiç bir zaman nedeni anlayamayacağım şekilde intihar etmiş, bir devrimcinin görevi yaşamaktır, yaşatmaktır... O görevini yapmadan kısa yoldan direnmeden geçmiş bu hayattan, çok üzüldüm... Benim Çepni’li güzel dostum, yoldaşım... Bize sadece anılarını bırakıp gitti... Celalettin Uludağ kaldı geriye, kardeşi, yoldaşı, canı, bir de güzel bir oğlu, sadece onlar mı, seveni çoktu, sevenleri de bilememiş içinde ki fırtınanın şiddetini ve gerisine bıraktığı mektupta fırtına dışarıya çıkmış...

Sen her zaman anılarımızda yaşayacaksın, biz var oldukça bu hayata bıraktığı iz var olacaktır… Keşke bize aşıladığın “devrimcinin birincil görevi yaşamaktır, yaşatmaktır” sözünü tutmuş olsaydın…  Unutulmayacaksın…

İsmail Cem Özkan


31 Temmuz 2019 Çarşamba

Hastasını müşteri olarak gören şirketler var…


Hastasını müşteri olarak gören şirketler var…

İzmir’de kurulu olan bir hastane adı son yıllarda belki ilginizi çekmiştir, hemen hemen İzmir sokaklarında elektrik direklerinde asılı olan ilanlarda görmüşsünüzdür. İzmir merkezli Batıgöz… Peki, Batıgöz bir göz hastanesi mi? İzmir Balçova ilçesinde bir göz hastanesi olmadığı normal bir hastane olduğu (Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi) gerçeği ile karşılaşırsınız, göz hastanesinden normal özel bir hastaneye geçiş… AVM formatında giriş katında bir hastane ya da poliklinik denilebilir… Orada değişik sağlık anabilim dallarına uygun muayenehane yapılan yerleri var. Alanında “uzman” doktorlar ile hastalarına pardon “müşterilerine” hizmet vermekteler…

Bizim yolumuz bu poliklinik diş bölümü ile annemin adım atması ile başladı. Annem reklamlardan etkilenerek bu yere gitmiş. Reklamlarında ne demekteler? "Hizmette kalite ve güven”  şimdi bu iki cümleyi ya da kelimeyi duyunca ister istemez bir o tarafa doğru meyil etme durumu söz konusudur. Annem nereden bilsin ki başına gelecekleri… Bir diş doktoru var ama diş doktorunun etrafında diş doktoru olmayan ama diş doktoru kadar bilgili olduğunu sanan işgüzarlar varmış. O işgüzarların birinin o bölümünün “shop in shop” mantığı içinde ortağı olduğunu işletme müdürü sohbet sırasında ağzından kaçırdı, hatta bu ortağı benim ile karşılaşmasında kendisine güya güvenen bir işadamı görünümündeydi… benim muhatabım o olmadığı için ciddiye bile almadım, çünkü muhatabım hastanedir, küçük kiracısı beni hiç ilgilendirmez, o onların sorunudur, nasıl bir anlaşmaları var ya da yok benim konumum dışındaydı. Kısaca her bölümü başka bir şirket ya da kişi hastane çatısı altında işletiyor… Nasıl olur bu iş demeyin, bir çok büyük mağaza içinde “shop in shop” vardır ve kabul görmüştür, böylelikle işletme maliyeti düşerken “kazan kazandır” mantığı içinde bir anlamı olur… Hem o işletme para kazandırırken mekan kullanımı ve alanın verimli kullanımı da gerçekleşmiş olur. Zarar etse de o “shop in shop” içinde mağaza zarar ederken tüm işletmeye zarar olarak yansımaz, o kirasını alır… Buraya kadar güzel yönlerini anlattım, şimdi kötü yönünden bahsedelim, annemin somut durumundan…

İşletme satış sonrası hizmet vermezse reklamasyon yani kötü reklam kime doğru döner… “shop in shop” mağazanın gerçek sahibine, yani kiraya verene, markasını kullanımı verene, çünkü bir “güven” kavramını yıllarca başarılı bir şekilde götürmüş ve markalaşmış… Kiracının kötü uygulaması direkt marka sahibini vurur, çünkü tüm sorumluluk marka sahibindedir, küçük kiracıya ait olmaz… Marka sahibi ne yapmak zorundadır, o kiracısı ile yeniden oturup anlaşma yapması ya da fesih etmesi gereklidir. Peki, fesih ederken ne yapacak, var olan mağduriyeti ortadan kaldırıp orta bir yol bulmak ile yükümlüdür… Sonuç ben yapmadım sorumluluk bana ait diyemez…

Şimdi annem öznelinden gidersek, diş tedavisi yanlış, Diş Odaları rapor ile kanıtlandı, onun dışında bir çok alanında uzman kişilerin fikirleri alındı… Yani hata somut… Annem tedavi olalı üzerinden uzun zaman geçti, elbette acı ve mağduriyetten kaynaklı hem maddi hem de manevi bir kayıbı var… Tedavi masraflarını mutlaka karşılayacaklar, biraz zamanı uzatabilirler ama karşılanacaktır, o konuda ulusal ve uluslar arası tüketiciyi koruyan kanun maddeleri var. Ki Batıgöz uluslararası bir marka, yurt dışında ve ülkemizin değişik kentlerinde hizmet veriyor. Genişleme hedefi olan bir şirket konumunda. Annemin mağduriyeti ve kötü deneyimi elbette şubeleri olan yerlerde yerel ve ulusal medya dillendirecek yazılar çıkacak, çünkü günümüzde iletişim muhteşem ilerledi… Bırakın ilişikleri kullanmayı, ilişkileri kullanmadan bile sıradan birkaç yazı bile bir markanın reklamlarında belirttiği sözlerin altının boş olduğunu potansiyel hastalarına ulaşır… sadece yazılar ile gündemde tutarak bu süreç ilerlemeyecektir elbette, İzmir il sağlık müdürlüğünden başlamak üzerine cumhurbaşkanlığı bilgi edinmeyi, sağlık bakanlığından uluslar arası şirketlerin çalışma izni ve şube açmalarına izin veren kurumalarına kadar bu konu taşınacaktır… Çünkü bir marka iddiasında olan şirket nerede olursa olsun hizmetinde bir aksilik yapmışsa ve reklamlarda kullandığı sözlerin altı boşa düşünce “müşterisini aldatma” durumuna düşer… Reklamlarda aldatıcı kelime ve çağrıştırıcı herhangi bir şey kullanılamaz…

Bizim şirketimiz sahip çıkalım, kol kırılır içinde kalır mantığı bu aşamadan sonra bende yoktur, çünkü artık bizim gibi gördüklerimizde bizim olmadığını biliyoruz.. Var olan sistem her ne kadar şirketleri korur gibi gösterilmiş olsa da rekabet yasası gereği aslında şirketlerin en zayıf noktasını da ortaya çıkarır…

Bugün yeni bir kampanya başlatıyoruz, Batıgöz hasta memnuniyetinden pek ciddiye almadığını görmekteyiz (bir çok yazı yazılmasına rağmen geri dönüş yapmadıkları ortadadır, her yazı sonrası ‘aldık, ilgileniyoruz’ diye bir mesaj dahi atmamışlardır.)  ama müşteri konusunda bakalım tavırları nasıl olacak?

Batıgöz özel bir göz hastanesi değildir, adını kullanarak yeni hastane açmak için prosedürleri ortadan kaldırmak için kendi adına “shop in shop” mantığı içinde poliklinik açma yetkisi olmayanlara olanak sunması bile başlı başına bana göre suçtur…

Sağlık alanı sıradan bir market mantığı ile yapılanmaz…

Şimdi duyumlar ile gerçekler ne kadar bir birini örtüştürecek bilemiyorum ama her dedikodunun altında gerçekler var olmaya devam eder, bürokrasiyi kandırabilirler ama hastasını kandırmazlar, çünkü sonuç somut olarak ortada olur…

Diş tedavisi ile çıkılan yolda tedavi memnuniyet ile sonuçlanmadığını ve mağduriyet yarattığını görmekteyiz. Aynı şekilde annemin de yalnız olmadığını diş odasına yapılan şikayetlerden çıkarıyorum… Çünkü bilirkişiye gittiğimizde “ilk siz değilsiniz, madem mesleğini bilmiyor doktor, gitsin başka iş yapsın zorunlu değil diş tabibi olmasına” demiştir…

Bugün köşe yazımı öznel bir durumdan yola çıkarak yazdım, sanırım sonda olmayacak, her gelişmeyi okuyucu ile paylaşmak sanırım bir sorumluluk yüklüyor…

İsmail Cem Özkan

26 Temmuz 2019 Cuma

Büyülü semtleri anlatan bir kitap…


Büyülü semtleri anlatan bir kitap…

Benim Büyülü Semtim “Hatay” M. Salim Çetin imzalı İzmirim Dizisi kitapları arasında Heyamola Yayınları arasından çıktı. Elbette bu serinin amacı içinde yer alan yerelliğin önemi, çeşitliliği, kültürel zenginliğinin okuyucuya ulaştırması, en azından yaşadıkları semtlere bakan, onlara hizmet eden kişilerin gözünden semt sakinlerine ve yerellik konusunda meraklı olanlar için zengin bir kaynak oluşturmasıdır.

Kitap dünyasının çok sıkıntılı günlerden geçtiği malum, diğer sektörlerde yaşanan daralma kitap yayıncılığı konusunda ve matbaa hizmetleri açısından da paralellik söz konusudur. Doların istikrarsız hareket etmesi elbette siyasi belirsizliğin ve yanlış alınan ekonomik siyasi kararların bir sonucu olduğu su götürmez ise de kitap dünyası, henüz ülkemizde bir sektör olamadan amatör ruhun gidebileceği adımların en son adımını atıyor gibi de içimde bir his var. Bir çok yayınevi editör eşliğinde bir konu etrafında kitaplar çıkarıyor, bunun en büyük nedeni elbette yayınevinin atacağı adımı önceden görmek istemesidir, hazır okuyucu ya da sektörel değim ile “müşteri” bulması önemlidir. Kitapların kalitesi, içeriği uygun olup olmamasından daha ziyade kapağı ile “işte ben buradayım, beni tüketin” çağrısı yapmasıdır. Çok anlaşılır bir seçenektir, çünkü daralma ve maddi sıkıntılar yayınevleri önünde fazla bir seçenek bırakmıyor… Bir çok yayınevi yan yana gelip kooperatif kurarak güçlerini birleştirip mali giderleri düşürme telaşında, bazıları ise parayı verenin kitabını basma yöntemini seçmiş, ilgisiz ve belirli bir çizgisi olmayan yayınevleri piyasada, editörial çalışma yapılmayan kitaplar… Türkçe basılan kitaplarda zaten Türkçe dikkat etmek bir yana bırakılmış durumda, para getirsin yeter ki, “okuyucusunu biçimlendiren değil, okuyucusuna uygun kitaplar” kitap piyasası içindedir…

Heyamola yazarından para almadan kitap basan ender yayınevlerinden biri. Ayakta kalmak zorundadır ve projeler üretmektedir. Her şehrin yerel hikayelerini kitaplar halinde orada yaşayan genelde bürokratların gözünden ve yerel de yaşayan yazarlar ile iletişime geçerek yerel için kitaplar üretmesine neden olmuş. Aynı kapak biçimi içinde yazar ve semt isimleri değiştirerek yetmiş iki semtin kitabı basılmış durumda, kırk kere maşallah demek düşer bize, ne kadar çok olursa yerelliğe dair vurgu da artacaktır. En azından küresel bakış açısı bizi mutlu etmedi, yerel bakış açısı içinde yerel sorunlar çözülürse bizler daha mutlu oluruz…

M. Salim Çetin Konak ve Karabağlar belediyesinde Kültür Müdürü olarak ve kültür alanın değişik alanlarında hizmet vermiş bir yerel çalışandır. Yerelliğin önemini kavramış, yerelden haber vermeyi, yerelde yaşanmış ayrıntıları elinden geldiğinde okuyuculara ulaştırmayı görev edilmiş. Kendi yönetiminde ya da belediye yönetiminde çıkan bir çok dergide yazılarını yayınlamış, yerel çıkan yerel yayınlarda ve ulusal medyada yazılarını yayınlatmaya devam eden bir gönül adamıdır.

Sosyal demokrasinin yerel yönetimlerde adım atmasını ve adımlarının da halktan, hukuktan ve adaletten taraf yapmasını, kayırmacılığın olmadığı sosyal bir adalet prensipleri içinde hareket etmesini sürekli vurgulamaktadır, o yüzden belki yerel oluşan bir çok derneğin de yönetiminde yer almaktadır.

Kitabını oluştururken daha önce yazdığı yazıları yeniden gözden geçirmiş ve Hatay semti merkezine alarak, yerellik konusunda düşüncelerini açıkladığı bir kitaptır. 

Benim Büyülü Semtim “Hatay” diye yazarken dikkat ederseniz Hatay semt adını tırnak içine alıyorum, çünkü orada anlatılan sadece Hatay değildir, yaşadığımız yerlerdir.

Yaşadığımız yerler bizim için her zaman büyülüdür, üstelik geçmişe doğru bakıldığında, eski komşuluk ilişkileri, gecekondu mahallerinde açık bırakılan kapılar, hiç sormadan mutfağına girip su içilen, sokaklarda top oynayan çocuklar… (Bugün parka dahi çocuğunuzu çıkarsanız yanında bir büyük olmak zorunda, sürekli kontrol altında tutulan çocuklar) Geçmişin semtlerinde gecekondular vardı, şimdi büyük binalar diktiler, sokaklar dar, kaldırımları olmayan yerlerde arabaların hakimiyeti var, çocuklar bırakın top oynamayı yan yana gelip gezecekleri bir alan bile yok! Bu konuda İzmir biraz şanslı en azından deniz sahil şeridi doldurmada olsa geniştir, oraya gidip meltem rüzgarı eşliğinde gençler ve genç kalanlar İzmir’i sahil şeridi boyunca bir arada yaşıyorlar…

Salim Çetin yerelden bakmayı ve kent kültürünü geliştirmek konusunda kendisine dert edinmiş. O yüzden kitapların sayfaları arasında o dertlerini ve kendisine göre çözüm önerilerini de sıralamaktadır; “Düşünseniz ya kent kültürünü akşam sabah tartışan birinin ruh halini; kentin merkezi için tasarlanan onca etkinliğin kenarlara gelinceye dek adeta tükendiğini, oralara ulaşmadığı…
Küresel kentlerde sanatın artık şov malzemesi olduğu, ülke ekonomisinin kentlerdeki gelişmelerle at başı gittiği; sanatın şirketlere prestij ve güç sağlayan bir öge haline geldiği olgusu tartışılırken, Gültepe’de, Limontepe’de biz hala sokakların kamusal kullanım alanına dönüşemediği, insanların merkezi semtler yerine kendi semtlerinde bu olanağı yakalamamış oldukları gerçeğini tartışıyoruz. Kesişmeleri ve rastlaşmaları buralarda değil, şehrin merkezi alanlarına bırakıldığını biliyoruz, zorunluluktan dolayı. Dolayısıyla şehrin bireyi özgürleştirdiği olgusu da henüz buralarda gerçekliğe dönüşemiyor maalesef.”

Kitap elinize bir geçerse eğer, o elinizin alında bir semti semt yapan yazarları, sanatçıları yakalarsınız. Semtin ruhunu sanatçılar eserleri ile ortaya koyar ama o semtin içinde yaşayanların kaçının haberi olur bilinmez. En azından belediye birkaç sokağa isimlerini verir, bir de heykel varsa ne ala… Şehirlerimiz heykel yoksunudur, çünkü onları koyacak yeteri kadar ne alan vardır ne de park. Şehir mimarisi diye bir şey yoktur aslında, ihtiyaca uygun bina yapmışlar bir birine saygısı olmadan. Sahil şeridini kaplayan düz bir duvar vardır, İzmir’in içlerine doğru akması gereken havayı kesen. Sahil şeridi dolgular sayesinde biraz genişleyince İzmir akşamları sahile akıyor, sahile bakan binalarda oturanlarda balkonlarında ya da klimalı odalarından camdan manzarayı seyrediyor… İzmir mimari açıdan ne yazık ki övünülecek yer değil, doğal olarak ihtiyaca uygun yapılan binalarda yaşayan insanlarında üretimi o kadar fazla değil, düşünün bir kere koskoca İzmir’de, Hatay semtinde kaç heykeltıraş, tiyatro sanatçısı ya da yazar var, elbette şairi boldur ama kimse şair olduğunu duymamıştır… İşte bu kitapta bir elin parmak sayısını aşmayan yazarlar ve onlar ile ilgili anılarda bulacaksınız, en azından yaşadığınız yerde bakın araştırmacı yazar benim semtimde yaşamış demek için bile bu kitap alınır… Ellerine sağlık Çetin, iyi ki gri beyin hücrelerinde anıları tutmuş ve yazıya dökmüş, sayende İzmir’in bu içinden geçtiğim ama yaşamadığım semt hakkında bilgi sahibi oldum. Atık o semtten geçerken Cevat Şakir burada yaşamış diyebiliyorum…

Her semtin bir büyüsü vardır, o büyüyü ancak hissedenler dillendirirse, yazarsa farkına varırız… İyi ki yazmış, iyi ki okudum… Şimdi kitabı alanlar hemen okurken farkına varacaklar M. Salim Çetin dostum olduğunu ve dostu için bu yazıyı yazmış diye, elbette Salim Çetin benim dostum, kardeşim, yerelden bakan yoldaşımdır, bunu saklamıyorum, çünkü o güzel insan ve ailesi ile tanıştığım için mutluyum, yıllardır de bu seviyeli dostluğumuzu koruyoruz. Bu dostluğum kitabı olmasından farklı da anlatmadım, olduğu gibi dost kayırması yapmadan yazdım. Günümüzde ne yazık ki, eleştiri adında övgü methiyeleri okuyoruz. Parasını veren kitap yazıp bastırdığı gibi aynı şekilde parasını verip eleştiri adı altında övgüler yazdırıp kitap eklerinde de yerlerini alıyorlar… Bir çok yayınevi olmasına rağmen kitap eklerine bakın (elbette fazla kitap eki çıkaran gazetede kalmadı, onlarda sektörün verimli tarafından bakıyorlar, masrafını kurtarmak nasıl ki yayınevinin hakkı, gazete sahibi de ek masrafını kurtarma derdinde, o da ona göre çözüm bulmuş.) çok fazla yayınevi çeşidi göremezsiniz, belli başlı yayınevlerinin kitapları genelde her sayıda yerlerini alırlar. Kısaca ne yazık ki ekonomik darboğaz bir çok şeyi bir birine karıştırmayı beraberinde getirdi… Umarım bu çalkantılı ve kargaşa en kısa zamanda sonlanır de olması gerekenler olur…

Sonuç itibarı ile yaşadığımız hayat ne yazık ki bizim istediklerimizi bize bir tepside sunmuyor, var olanları olduğu gibi kabul edip, elimizde bilgileri ne kadar çok toparlarsak yaşamımıza o kadar daha gerçekçi pencereden bakarız. Veriler elde olunca özgüvende olur. Özgüvenin olduğu yerde değişim kaçınılmazdır. Yerel çalışmalar önemini veri kaynağı olmasıdır, üstten ne kadara politika üretirseniz üretin yerel mutlaka bir yerde direnecektir, çünkü yerel olmadan merkez olmaz, merkez bir süre kendisini kandırır o kadar.

Bağımsızlık, demokrasi ateşi bugün İzmir’i sosyal demokrasi kalesi gibi gösteriyorsa, o Dikili’de ve İzmir büyükşehir’de siyaset yapmış, orada hizmet üretmiş olan efsane başkanlarına borçludur.

İsmail Cem Özkan